4. bölüm · Mavinin soluşu
4. Bölüm
Göz kapakları, sanki üzerlerine kurşun dökülmüş gibi ağırdı. Gece, bilincinin kıyısına vuran o bulanık görüntülerle boğuşarak gözlerini yavaşça araladı. İlk gördüğü şey, kusursuz ve ruhsuz bir beyazlıktı; bembeyaz bir tavan, bembeyaz duvarlar. Burnuna dolan o keskin antiseptik kokusu ve kolalı çarşafların hışırtısı, ona nerede olduğunu sarsıcı bir netlikle hatırlattı. Başının içindeki o vahşi zonklama yerini daha derinden gelen, ritmik bir ağrıya bırakmıştı. Boynunu zorlukla sağa doğru çevirdiğinde, yanındaki sandalyede iki büklüm olmuş, yorgunluktan başı göğsüne düşmüş halde uyuyan Sevda’yı gördü. Yaşlı kadının yüzündeki her çizgi, Gece için dökülen yaşların ve çekilen uykusuzluğun sessiz birer tanığı gibiydi.
Hafifçe doğrulmaya, bedenindeki bu ağır uyuşukluğu atmaya çalıştı ama sağ elindeki o garip sızı durmasına sebep oldu. Elinin üzerine bantlanmış o plastik iğneyi, damarlarına süzülen şeffaf sıvıyı gördüğünde içini ürpertici bir korku kapladı. Yine mi? diye düşündü. Yine mi birileri bedenime bir şeyler zerk ediyor? Zihni, bulanık bir suyun durulması gibi ağır ağır berraklaştı. O anı hatırladı: Kasaba meydanı, kollarını açan o çocuk, başını kaldırışı ve o sonsuz, büyüleyici mavilik… Sonra o maviliğin içinden fırlayıp beynini parçalayan o görünmez hançer. Bayılmıştı. Gökyüzü onu reddetmiş, bakışının bedelini kanla ödetmişti.
Yataktaki kıpırtıyı duyan Sevda, irkilerek gözlerini açtı. Gece’nin açık gözlerini görünce yüzünde bir rahatlama dalgası yayıldı. "Gece! Uyanık mısın yavrum?" diye atıldı hemen. Gece, kurumuş dudaklarını zorlayarak fısıldadı: "Ne... ne oldu bana?" Sevda, kızın elini şefkatle okşayarak yanına oturdu. "Gökyüzüne baktın Gece. Sadece bir saniye baktın ve bedenin buna dayanamadı. Bayıldın, seni hemen buraya getirdik. Şimdi güvendesin."
Gece, gözlerini kapatıp o ilk saniyelik huzuru geri çağırmaya çalıştı. "Neden?" diye sordu, sesi titreyerek. "Neden gökyüzü bana acı veriyor Sevda Anne? Herkesin huzur bulduğu o şey, neden benim beynimi patlatacakmış gibi hissettiriyor?" Sevda’nın gözleri hüzünle gölgelendi. "Bilmiyoruz henüz kızım. Doktorlar araştırıyor, testler yapılıyor. Ama bir daha... sakın. Ne olursa olsun başını yukarı kaldırma. Bu senin için sadece bir acı değil, çok büyük bir tehlike." Gece acı bir tebessümle başını yastığa geri bıraktı. "Ama... çok güzeldi. İlk saniye, her şeyden daha güzeldi."
O sırada kapı yavaşça açıldı ve Doktor Leyla, elinde bir dosya ile içeri girdi. Gece’nin uyandığını görünce yanına yaklaştı. "Uyanmışsın, güzel. Kendini nasıl hissediyorsun?" Gece, "Başım hâlâ çok ağrıyor. Vücudum sanki bana ait değilmiş gibi yorgunum," dedi. Doktor Leyla, ciddiyetle dosyasındaki notları inceledi. "Bu normal. Kan testlerin sonuçlandı Gece. Vücudunda, tıp literatüründe tam bir karşılığı olmayan, sentetik ve bilinmeyen bir madde bulduk. Bir çeşit zehir ya da... bir tür kimyasal kelepçe.
"Bir tedavisi var mı? Bu şeyden kurtulabilir miyim?"
Doktor Leyla’nın yüzünde umut verici bir ifade yoktu. "Şimdilik bu zehri nasıl nötralize edeceğimizi bilmiyoruz. Belki çok daha büyük bir hastaneye, bir araştırma merkezine gitmen gerekebilir. Ama o zamana kadar hayatta kalmak istiyorsan, mavi renkten mutlak bir şekilde uzak durmalısın. Gökyüzü, deniz, hatta mavi bir giysi... Hepsi senin için birer tetikleyici. Mavinin her tonu senin için artık bir yasak bölge."
Gece, boşluğa doğru baktı. Bir insanın elinden gökyüzünü almak, onun ruhunu karanlık bir kutuya hapsetmek demekti. Herkesin özgürce izlediği o manzara, benim için artık bir ölüm fermanı mı? diye düşündü. Gözleri doldu, boğazında hıçkırıklar düğümlendi ama o kâbuslardaki gibi yine sesi çıkmadı. Ağlamak istiyor ama gözyaşları sanki içine akıyordu. İçi, o tanımsız özlemle ve şimdi de bu imkansız yasakla kavruluyordu. Gökyüzü oradaydı, biliyordu; ama artık onun için sadece bir hatıra, erişilemez ve can yakıcı bir masaldan ibaretti.
***
Hastane odasının sessizliği, sadece monitörün o monoton ve mekanik "bip, bip" sesleriyle bölünüyordu. Her bir ses, Gece’ye hâlâ hayatta olduğunu hatırlatan ritmik birer kanıttı. Sevda ve Fetih, birkaç saat önce Doktor Leyla’nın ısrarıyla eve dönmüşlerdi; sabah erkenden burada olacaklardı. Gece, yatağında sırtüstü uzanmış, bakışlarını tavana dikmişti. Beyaz, düz ve hiçbir anlam ifade etmeyen o tavan, artık onun tek güvenli sığınağıydı. Dışarıdaki o devasa sonsuzluğun aksine, bu tavanın sınırları belliydi ve ona zarar vermiyordu. Yine de bu beyazlık, içindeki o isimsiz boşluğu daha da derinleştiriyordu.
Sağ tarafındaki pencerenin kalın, ağır perdeleri sıkıca kapatılmıştı. Doktorlar, dışarıdaki sokak lambalarının ya da ay ışığının mavi tonlarının odaya sızmasından korkuyordu. Gece, o perdelerin ardındaki dünyayı merak ediyordu. Şu an dışarısı gerçekten ismi gibi "gece" miydi? Yıldızlar orada mıydı? Onların ışığı da mı beynini parçalardı? Bir yanı perdeleri hızla çekip o sonsuzluğa meydan okumak istiyor, diğer yanı ise o korkunç acının hayaliyle yorganın altına saklanıyordu. Gökyüzü, ulaşamadığı bir sevgili gibi hem çok yakınında hem de fersah fersah uzağındaydı.
"Ben kimim?" diye fısıldadı karanlığa doğru. Sesi, boş odada yankılanıp yine kendine döndü. "Neden birisi benim damarlarıma bu zehri akıttı? Neden gökyüzünü benim için bir hapishaneye çevirdiler?" Bu soruların hiçbirinin cevabı yoktu. Dünya ona en temel hakkını, kafasını kaldırıp yukarı bakma özgürlüğünü borçluydu ama alacaklısını tanımıyordu. Bu adaletsizlik, göğsünün üzerinde ağır bir taş gibi birikiyordu.
O an, ellerinin çarşafın üzerinde yumruk olduğunu fark etti. İçinde, daha önce hissetmediği yeni bir duygu filizleniyordu: Öfke. İlk kez, sadece korkmak yerine kızıyordu. "Kim yaptıysa bunu bana..." dedi dişlerinin arasından, "Bulacağım onu. Adımı, geçmişimi ve gökyüzümü çalan o elleri bulacağım. Ve ona tek bir soru soracağım: Neden?" Ancak bu öfke, hemen ardından gelen çaresizlikle söndü. Kendi soyadını bile bilmezken, bu devasa dünyada o karanlık elleri nasıl bulabilirdi?
Göz kapakları, günün yorgunluğu ve aldığı ilaçların etkisiyle ağırlaşmaya başladı. Uyku, onu bir kara delik gibi içine çekiyordu. Ama uyumaktan ölesiye korkuyordu. Gözlerini kapattığı an o karanlık merdivenlerin, o rutubetli duvarların ve o kaba seslerin geri geleceğini biliyordu. Yine de bedeni zihnine ihanet etti; direnci kırıldı ve bilinci yavaşça karanlığa teslim oldu.
Rüya, her zamankinden farklı başladı. Bu kez o bodrum katının pis kokusu yoktu. Onun yerine, taze papatya ve bahar yağmuru gibi kokan, insanın ruhuna işleyen bir esinti vardı. Ve bir kadın sesi duyuldu; o kadar yumuşak, o kadar şefkatliydi ki Gece’nin rüyasında kalbi titredi.
"Mavi... Benim küçük Mavi'm..." diyordu ses.
Gece, rüyasında kendini yemyeşil bir bahçede, gökyüzünün en parlak olduğu bir günün altında gördü. Kadın, Gece’nin elini tutuyordu. "Gökyüzüne bak canım. Korkma, bak ne kadar güzel..." Gece, rüyasında özgürce başını kaldırdı ve acı çekmeden o sonsuzluğa baktı. "Anne?" diye mırıldandı Gece, içi hiç tatmadığı bir huzurla dolarken. "Evet bir tanem, benim. Seni çok seviyorum..."
Ama sonra, o huzur aniden bozuldu. Ses uzaklaşmaya, görüntüler silikleşmeye başladı. "Hayır! Gitme! Beni bırakma!" diye bağırdı Gece rüyasında. Ama annesinin sesi bir yankıdan ibaret kalarak kayboldu: "Seni seviyorum..." Ardından o şefkatli ses, kulakları tırmalayan, cam kırığı gibi keskin bir çığlığa dönüştü. Gece, rüyasında bile o çığlığın kendi geçmişine vurulan bir balta darbesi olduğunu hissetti.
***
Güneşin ilk ışıkları hastanenin soğuk koridorlarını aydınlatırken, kapı yavaşça aralandı ve içeriye Sevda girdi. Kucağında, kasabanın bereketli bahçelerinden taze toplanmış, üzerine çiğ damlaları düşmüş rengarenk bir demet çiçek vardı. "Günaydın güzel kızım, bak sana çiçek getirdim," dedi Sevda, yüzünde yorgunluğunu gizlemeye çalışan şefkatli bir gülümsemeyle. Gece, yatağında doğrulurken gözlerindeki o ağır sislere rağmen hafifçe gülümsedi. "Günaydın... Daha iyiyim sanırım. En azından başımdaki o fırtına biraz dinmiş." Sevda, çiçekleri masanın üzerindeki cam vazoya yerleştirirken odanın o ağır hastane kokusu bir anlığına kırıldı. "Bunlar sana moral versin, yaşamın ne kadar renkli olduğunu hatırlatsın diye getirdim," dedi.
Gece, vazodaki çiçeklere uzun uzun baktı. Parlak kırmızılar, güneş sarısı papatyalar ve kar beyazı güller vardı. Ancak bir şeyin eksikliğini hemen fark etti; içini sızlatan, boşlukta kalan bir rengin eksikliği. "Mavi çiçek yok mu Sevda Anne?" diye sordu, sesi bir çocuğun hayal kırıklığına benziyordu. Sevda’nın elleri vazo üzerinde bir an duraksadı, bakışlarını kaçırdı. "Var elbet, bahçeler onlarla dolu... Ama getirmeye cesaret edemedim. Doktorun dediklerini biliyorsun, sana zarar vermesinden korktum." Gece, omuzlarını düşürerek iç çekti. "Anlıyorum. Her şey bana zarar veriyor zaten; gökyüzü, deniz... Hatta bir çiçek bile."
Sevda, yatağın kenarına ilişip Gece’nin elini güven verircesine sıktı. "Moralini bozma. Doktor Leyla ile konuştum; eğer böyle stabil devam edersen birkaç gün sonra taburcu olabilirsin. Evimize, güvenli limanımıza döneceğiz." Gece, pencerenin kapalı perdelerine bakarak sordu: "Eve dönünce ne olacak? Hayatım hep bu dört duvar arasında mı geçecek?" Sevda, kızın saçını kulağının arkasına itti. "Sonrasını birlikte bulacağız Gece. Henüz yolun başındayız ama şunu unutma, sen artık yalnız değilsin. Biz senin ailen olduk."
Tam o sırada Fetih, kapı eşiğinde belirdi. Üzerindeki o sert asker havası biraz daha yumuşamış gibiydi; elinde eski, deri ciltli bir kitap tutuyordu. "Sıkılmışsındır diye düşündüm," dedi içeri girerken. "Sana bir kitap getirdim. Belki başka dünyalara gitmek şu anki dünyandan kaçmana yardım eder." Gece, kitaba merakla baktı ama içindeki o büyük şüphe yine uyandı. "Ben... okuma bilir miyim? Hatırlamıyorum." Fetih, kitabı Gece’nin önüne bıraktı ve nazikçe açtı. "Denemeden bilemeyiz. Bak bakalım, bu işaretler sana bir şey söylüyor mu?" Gece, parmağını kağıdın pürüzlü yüzeyinde gezdirdi. Harfler, sanki zihnindeki tozlu bir kütüphanenin kapısını tıklar gibi tanıdık geldi. Kelimeler dudaklarından kendiliğinden döküldü: "Bir... varmış... bir... yokmuş..." Gözleri heyecanla parladı, yüzüne uzun zamandır uğramayan bir neşe yayıldı. "Okuyabiliyorum! Fetih, bak! Kelimeleri tanıyorum!"
Sevda, bu manzara karşısında duygulanarak gülümsedi. "Bak gördün mü? Her şeyi kaybetmedin Gece. Bazı yeteneklerin, kimliğinin bazı parçaları hâlâ seninle. Ruhun unutmuyor." Gece’nin sevinci kısa sürdü, yerini yine o cevapsız sorulara bıraktı. "Ama neden?" dedi acıyla. "Neden karmaşık kitapları okumayı, kelimeleri birleştirmeyi hatırlıyorum da; annemin yüzünü, kendi adımı, soyadımı hatırlamıyorum? Bu nasıl bir adaletsizlik?" Fetih, pencere kenarına geçip kollarını göğsünde kavuşturdu. "Beyin tuhaf çalışır. Belki teknik bilgiler bir yerlere kaydedilmiştir ama anılar... anılar daha derindedir, saklıdır. Belki zamanla her şey geri gelecek."
Gece, rüyasındaki o çığlığı ve annesinin "Mavi" diyen sesini hatırladı. "Gelsin istemiyorum," dedi aniden, sesi buz gibi soğudu. "Kötü rüyalar görüyorum. O rüyalarda sadece acı ve korku var. Belki de geçmişim, bu hastane odasından çok daha karanlıktır. Belki de hatırlamamak, o acıyı tekrar yaşamaktan daha iyidir." Sevda, kızın titreyen ellerini avuçlarına aldı. "Belki haklısın kızım. Bazı gerçekler uykuda kalmalı. Ama gerçek ne kadar saklanmak isterse istesin, her zaman yolunu bulur. Sen hazır olduğunda, o da seninle yüzleşmek için burada olacak."
***
Hastanenin o steril, soğuk koridorlarında geçen iki günün ardından, özgürlüğe ama kısıtlanmış bir özgürlüğe doğru ilk adım atılıyordu. Doktor Leyla, elinde son raporlarla Gece’nin karşısında durduğunda bakışları her zamankinden daha ciddiydi. "Taburcu oluyorsun ama şartlarımı biliyorsun Gece," dedi, sesi bir uyarıdan çok bir hayatta kalma talimatı gibiydi. "Mavi renkten, özellikle de o yoğun gökyüzü ışığından mutlak surette uzak duracaksın. Bu şaka değil. Bir daha böyle bir kriz geçirirsen, sinir sistemindeki hasar kalıcı olabilir. Hatta... daha kötüsü olabilir." Gece, o an boynundaki o görünmez cellat ipinin biraz daha gerildiğini hissetti. "Anladım," dedi fısıltıyla. "Zaten... bakmaya cesaretim de yok."
Fetih’in arabasına binerken, Gece’nin vücudu dış dünyaya karşı savunma mekanizması geliştirmiş gibiydi. Başını inatla öne eğiyor, bakışlarını sadece asfaltın pürüzlerine, binaların alt katlarına ve yoldaki tozlara hapsediyordu. Araba hareket ettiğinde pencereden dışarıyı izlemek istiyordu ama camdan sızacak o en ufak mavi parıltısı bile içini titretmeye yetiyordu. Fetih, dikiz aynasından Gece’nin bu gergin bekleyişini izledi. "İyi misin?" diye sordu, sesi koruyucu bir kalkan gibi odayı doldurdu. Gece, ellerini dizlerinin üzerinde sımsıkı kenetleyerek cevap verdi: "Evet. Sadece... sadece kurallara uymaya çalışıyorum. Dikkatli olmalıyım." Gökyüzü orada, pencerelerin hemen üzerinde bir canavar gibi bekliyordu ve Gece ondan kaçmak için her şeyi yapmaya hazırdı.
Sevda’nın o küçük, huzur kokan evine vardıklarında, kapı gıcırdayarak açıldı ve Gece içeriye ilk adımını attı. Tuhaf bir histi; ilk geldiği gün bu ev ona yabancı bir sığınak gibi gelmişti, oysa şimdi "güvenli bölge" olduğunu biliyordu. Ahşap zeminin gıcırtısı, mutfaktan gelen o hafif baharat kokusu ve Sevda’nın varlığı, hastanenin o keskin kokusunu zihninden sildi. "Hadi otur bakalım, ben hemen taze bir çay demlerim," dedi Sevda, Gece’yi o yumuşak kanepeye yerleştirirken. Gece, arkasına yaslanıp derin bir nefes aldı; burası onun kalesiydi.
Tam o sırada, evin sevimli ve sakar köpeği Deniz, patilerinin tıkırtısıyla odaya daldı. Gece’yi görünce heyecanla kuyruk sallamaya başladı. Başını Gece’nin dizine yaslayıp sevgi görmek istiyordu ama o meşhur hesap hatasını yine yaptı; hızını alamayıp başını kanepenin kenarına, duvara çarptı. Çıkan "tok" sesi odada yankılanırken Gece, günlerdir ilk kez içten gelen bir kahkaha attı. "Sen hiç değişmiyorsun Deniz," dedi, köpeğin başını okşayarak. Deniz, hiçbir şey olmamış gibi tekrar denedi ve bu sefer başını Gece’nin avucuna yerleştirmeyi başardı. Hayatın bu küçük, sıradan anları, Gece’nin ruhundaki o ağır karanlığı bir anlığına dağıtıvermişti.
Bora da elinde taze tutulmuş balıklarla mutfaktan içeri girdi. "Hoş geldin Gece," dedi, o az ve öz konuşan tavrıyla. "Sağ salim döndüğüne çok sevindim. Senin için en tazesinden balık getirdim, güçlenmen lazım." Gece, yaşlı adamın bu sessiz ama derin desteğine minnetle baktı. "Teşekkür ederim Bora." Bora, mutfağa geçmeden önce durup kızın gözlerinin içine baktı: "Güçlü bir kızsın sen Gece. Çok şey gördün, çok şey atlattın. Dayanıklısın. Sadece devam et, pes etme."
Güneş batıp akşamın huzuru evin üzerine çöktüğünde, Gece yavaşça kendi odasına çıktı. Yatağının kenarına oturup odadaki sessizliği dinledi. Sağ tarafındaki pencereye baktı; perdeler sıkıca kapalıydı. Dışarıda gece vardı, yıldızlar vardı, belki de o çok merak ettiği ay ışığı vardı. Bir yanı, o kalın kumaşı yırtarcasına kenara çekip karanlık gökyüzünün bile ne kadar "mavi" olabileceğini görmek istiyordu. Ama korku, meraktan daha güçlüydü. Gökyüzü orada, perdelerin ardında sessizce bekliyordu; tıpkı bir zamanlar sahip olduğu ve şimdi ona yasaklanan o hayat gibi. Derin bir iç çekti, ışığı söndürdü ve kendi karanlığına sığındı.
***
İKİ HAFTA SONRA
İki hafta, Gece için hem asırlar kadar uzun hem de bir nefes kadar kısa geçmişti. Vücudu, Sevda’nın şifalı otları ve düzenli uykunun etkisiyle toparlanmış; adımları artık yere daha sağlam basar olmuştu. Solgun yüzüne hafif bir pembelik gelmiş, o hırçın denizden kurtulan zayıf kızın yerini, hayata tutunmaya çalışan genç bir kadın almıştı. Ancak bedeni iyileşse de içindeki o dipsiz boşluk, her sabah uyandığında ona kimsesizliğini hatırlatıyordu. Geçmişi, üzerine kalın bir perde çekilmiş eski bir tiyatro sahnesi gibi karanlıktı. Ve o perdenin ardındaki en büyük yasak, başının üzerindeki o devasa boşluktu. Gökyüzü, ulaşamadığı bir rüya gibi orada asılı duruyordu.
Güneşin batmaya yüz tuttuğu, turuncu ışıkların bahçeye yayıldığı bir öğleden sonraydı. Sevda, her zamanki şefkatiyle papatyalarını suluyor, onlarla fısıldaşarak konuşuyordu. Fetih ise bahçedeki ahşap bankta, Gece’nin tam karşısında oturmuş, her zamanki dikkatli gözleriyle onu süzüyordu. "Nasılsın Gece?" diye sordu Fetih, sesi her zamankinden daha kararlı geliyordu. Gece, derin bir nefes alıp gülümsedi: "İyiyim. Gerçekten... Daha güçlü hissediyorum kendimi. Sanki içimdeki o titreme yavaş yavaş diniyor." Fetih başını salladı, bakışları ciddileşti. "Güzel. Çünkü artık sadece iyileşmek yetmez. Antrenman yapmaya hazır mısın?" Gece şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. "Antrenman mı? Ne gibi bir antrenman?"
Fetih yerinden kalkıp Gece’nin önünde durdu. "Sana kendini korumayı öğretmek istiyorum. Yakın dövüş, savunma teknikleri, saldırı anında ne yapman gerektiği... Sana kim yaptıysa o izleri, kim canını yaktıysa... bir daha yanına bile yaklaşamasınlar istiyorum." Gece’nin zihninde o yuvarlak yara izleri ve o kaba, alaycı sesler bir anlığına şimşek gibi çaktı. Yumruklarını sıktı, gözlerindeki o hüzün yerini sarsılmaz bir kararlılığa bıraktı. "Evet," dedi, sesi hiç olmadığı kadar netti. "Öğrenmek istiyorum. Bir daha asla kurban olmayacağım. Bir daha kimsenin beni o karanlık merdivenlerden aşağı indirmesine izin vermeyeceğim."
O sırada Sevda, elindeki sulama kabını bırakıp yanlarına yaklaştı. Yüzünde bir annenin endişesi vardı. "Ama yavaş yavaş," dedi, Gece’nin omuzuna elini koyarak. "Hemen yüklenme kendine, vücudun daha yeni yeni toplanıyor." Gece, Sevda’nın elinin üzerini kendi eliyle kapattı. "Tamam Sevda Anne... Söz veriyorum, kendimi çok zorlamayacağım." Sevda bir an dona kaldı, gözleri irileşti ve dolmaya başladı. "Ne... ne dedin sen?" diye fısıldadı sesi titreyerek. Gece, mahcup bir gülümsemeyle, "Sevda Anne dedim," dedi. "Olur mu? Sen benim annem gibisin. Beni bu dünyada kimsesiz bırakmadın." Sevda, daha fazla dayanamayıp Gece’ye sımsıkı sarıldı. "Olur kızım... Olur tabii. Sen benim evladımsın artık."
Akşamın karanlığı yavaş yavaş bahçeye çöktüğünde, Sevda ve Fetih içeriye geçmişti. Gece, bahçedeki hasır koltukta yalnız kalmıştı. Gökyüzü o parlak maviliğini yitirmiş, yerini lacivert ve morun gizemli tonlarına bırakmıştı. İlk yıldızlar, birer elmas tanesi gibi uzayın derinliklerinde belirmeye başlıyordu. Gece, herkesin anlattığı o manzarayı, şairlerin şiirler yazdığı o parıltıları o kadar çok merak ediyordu ki... İçindeki merak, korkusunu bir gölge gibi takip ediyordu. Herkes bakınca huzur buluyor, diye düşündü. Neden sadece bana yasak? Belki de gece gökyüzü o kadar acıtmaz?
Küçük, korkak bir deneme yapmaya karar verdi. Kalbi göğüs kafesini döverken başını milim milim yukarı kaldırdı. Sadece biraz... Ufuk çizgisinin hemen üzerini gördü önce. Ve oradaydılar. Yıldızlar... Uzakta, göz kırpar gibi parlıyorlardı. O kadar uzak ve o kadar narindiler ki. İlk saniyeler geçti; ne o keskin ağrı geldi, ne de burnuna o sıcak kan hücum etti. "Acı yok," diye fısıldadı Gece, nefesini tutarak. "Şu an acımıyor." Belki de güneşin olmadığı o karanlık gökyüzü onun için güvenliydi. Bir cesaret dalgasıyla başını biraz daha kaldırdı, bakışlarını o sonsuz siyahlığın içindeki ışık noktalarına kilitledi.
Başını biraz daha, sonra biraz daha geriye attı. O ana kadar sadece yerdeki taşlara ve gri binalara hapsolan bakışları, gümüşi bir sağanağın içine daldı. Yıldızlar, birer elmas tozu gibi gökyüzünün kadife karanlığına serpilmişti; parlıyor, sönüyor ve sanki ona göz kırpıyorlardı. Derken, ağaçların arasından o muazzam parlaklık yükseldi: Dolunay. Beyazdı, ama o güne kadar gördüğü hiçbir beyaza benzemiyordu; soğuk, asil ve davetkardı. Gece, her saniye o tanıdık sancıyı bekleyerek kasıldı ama ne başında bir zonklama ne de burnunda o sinsi sıcaklık vardı. İçindeki korku, yerini çocuksu bir hayrete bıraktı. "Belki de..." diye fısıldadı dudakları titreyerek, "Belki de sadece gündüz olandan kaçmalıyım. Belki gece, gerçek ismim gibi, benim sığınağımdır."
Bu düşüncenin verdiği cesaretle, boynundaki tüm o görünmez prangaları kopardı ve başını tamamen arkaya yatırdı. Gökyüzünün tamamı, bütün görkemiyle üzerine devrildi. Samanyolu’nun o puslu yolu, birbirine yaslanmış yıldız kümeleri ve ağır ağır süzülen ince bulutlar... Nefesi kesildi ama bu kez acıdan değil, hayranlıktandı. "Şuna bak..." diye mırıldandı, gözlerinden süzülen yaşlar artık kederden değil, kavuşmanın verdiği o sarsıcı huzurdandı. "Ne kadar sonsuz, ne kadar güzel..."
Artık boynu yorulmuştu ama bu manzaradan kopmaya hiç niyeti yoktu. Yavaşça, sanki kutsal bir törendeymiş gibi kendini bahçenin yumuşak çimlerine bıraktı. Sırtüstü uzandı, kollarını iki yana açtı ve toprakla gökyüzü arasındaki o minicik boşluğa yerleşti. Toprağın serinliği sırtına değerken, gözleri o uçsuz bucaksız derinlikte kayboldu. İlk kez kendini bir "kurban" gibi hissetmiyordu; o sadece bu sonsuzluğun bir parçasıydı. Yıldızların ışığı, yüzündeki yara izlerini değil, ruhundaki karanlığı aydınlatıyordu. Gece, o gece ilk kez gerçekten nefes aldığını hissetti; gökyüzüyle arasındaki o kanlı yasak, ayın şahitliğinde sessizce bozulmuştu, ya da o öyle sanmıştı.
***
Ertesi sabah Gece, içinde daha önce hiç hissetmediği bir hafiflikle uyandı. Gece boyu rüyalarında yıldızlarla dans etmiş, ay ışığının serinliğini teninde hissetmişti. Dün geceki o mucizevi keşfi, ona dünyadaki en büyük hazineyi vermişti: Gökyüzü artık onun için bir yasak değildi. Sadece karanlığın çökmesini beklemesi gerekiyordu. Yataktan heyecanla fırladı, sanki vücudundaki o ağır yorgunluk bir gecede uçup gitmişti. Mutfağa geçip Sevda’yı neşeyle selamladı; yüzünde günlerdir görülmeyen bir ışıltı vardı. "Gidip biraz bahçede hava alacağım," dedi, Sevda’nın endişeli bakışlarına aldırmadan. İçindeki çocuksu heyecan, mantığının sesini tamamen kısmıştı. Gece bakabiliyorsa, sabah da bakabilirdi. Belki de o zehir etkisini yitirmişti, belki de o kriz sadece bir tesadüftü.
Bahçeye çıktığında güneş, ağaç dallarının arasından sızıyor, dünyayı parlak bir altına boyuyordu. Gece, derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi. Kalbi, yasak bir elmaya uzanan Havva gibi güm güm atıyordu. Önce gözlerini hafifçe kıstı, sonra yavaşça başını kaldırmaya başladı. Mavi... Yine oradaydı. Gece siyahından çok daha parlak, çok daha derin ve büyüleyici bir mavi. Birkaç saniye geçti, her şey yolundaydı. Gülümsedi; içindeki o zafer duygusuyla başını tamamen yukarı dikti. "Görüyorum," diye fısıldadı kendi kendine. "Bakabiliyorum işte!"
Ancak o an, ensesinin en dibinde sinsi, soğuk bir sızı hissetti. Önce önemsemedi; çok odaklanmıştı o sonsuz boşluğa. O sızı, yavaş yavaş zonklamaya dönüştü; sanki beyninin içinde küçük bir saatli bomba geri sayıma başlamıştı. Başının arkasında, kafatasını içeriden zorlayan bir baskı hissediyordu. Gözleri yaşarmaya başladı ama bakışlarını o büyüleyici mavilikten koparmak istemiyordu. "Biraz daha... Sadece birkaç saniye daha," diye mırıldandı dişlerinin arasından. Sanki o maviliği ne kadar çok izlerse, içindeki boşluk o kadar dolacaktı. Acı, bir uyarı fişeği gibi zihninde parlıyordu ama o, bu bedeli ödemeye hazırmış gibi inatla yukarı bakmaya devam etti.
Ve sonra, o vahşi patlama gerçekleşti.
Sanki kafasının içinde binlerce cam parçası aynı anda kırıldı. Şiddetli bir yıldırım darbesi yemiş gibi sarsıldı; acı öyle ani ve keskindi ki, dengesini kaybedip geriye doğru sendeledi. Gözleri, sanki içine asit dökülmüş gibi yanmaya başladı, görüşü saniyeler içinde bulanıklaştı. Tam o anda, burnunun altında o tanıdık, uğursuz sıcaklığı hissetti. Sıcak, metalik kokulu bir sıvı üst dudağından süzülüp çenesine doğru akmaya başladı. "Hayır... Hayır, yine olmaz!" diye inledi acıyla ama bacakları artık onu taşımıyordu. Dizlerinin bağı çözüldü ve sert toprağın üzerine yığıldı.
Bahçeden gelen o tok düşme sesini duyan Sevda, elindeki bezi fırlatıp bahçeye fırladı. Gece’yi yerde, yüzü kanlar içinde, elleriyle başını tutarak kıvranırken görünce dünyası başına yıkıldı. "Gece! Allah’ım, Gece ne yaptın yine?!" diye feryat etti yaşlı kadın. Dizlerinin üzerine çöküp kızın sarsılan bedenine sarıldı. Gece, hıçkırıklar ve kanlar arasında "Özür dilerim..." diye inliyordu. Sevda’nın sesi öfke ve kederle karışıktı: "Söyledim sana! Bakma dedikçe neden kendini ateşe atıyorsun?! Bak boynun bükük kalmalı, senin kaderin bu, anlamıyor musun?" Gece, gözyaşları içinde başını Sevda’nın göğsüne yasladı: "Ama çok güzeldi Sevda Anne... Herkes bakıyor, ben neden bakamıyorum? Sadece bir kez daha görmek istedim... Neden bu dünya bana bu kadar zalim?"
Fetih, gürültüyü duyar duymaz evin arkasından koşarak geldi. Yerdeki o kanlı manzarayı görünce adımları bir an duraksadı, gözlerinde saf bir acı belirdi. "Yine mi?" dedi, sesi bir fısıltı gibi çıktı. Sevda, hıçkırarak başını salladı: "Evet... Yine o inat, yine o merak! Götür onu içeri, hemen buz getirmem lazım!" Fetih, bir kelime bile etmeden eğildi ve Gece’yi tüy gibi kucağına aldı. Gece’nin bilinci yine kaymaya başlamıştı; başı Fetih’in omzuna düşerken, kanlar adamın gömleğine bulaşıyordu. Genç kız, son bir dirençle sayıklamaya devam etti:Gözlerinden birer damla yaş düştü. "Özür dilerim... Sizi de korkutuyorum... Ama o mavi... o kadar güzeldi ki..."
İçeriye, o karanlık odaya girdiklerinde Fetih onu yavaşça yatağa bıraktı. Sevda, titreyen elleriyle buz torbalarını hazırladı, kanı durdurmak için tamponlar yaptı. Gece, yatağın içinde soğuktan ve acıdan tir tir titriyordu. "Bir daha yapmayacağım," dedi hıçkırarak. "Söz veriyorum... Bir daha asla yukarı bakmayacağım. Sadece karanlığı seveceğim." Sevda, kızın alnına soğuk kompresi yerleştirirken eğilip kulağına fısıldadı; bu kez sesi bir uyarı değil, acı bir gerçeğin ilanıydı: "Umarım bu sözünü tutarsın Gece. Çünkü doktorun dediğini unutma; bir dahakine beynin bu yükü kaldıramaz. Bir dahakine... gökyüzü seni tamamen yanına alır, bir daha asla geri dönemezsin. Bir dahakine ölürsün."
-4. BÖLÜM SONU-
