5. bölüm / 20
MAVİ KABUS5. Bölüm "KUŞ AVCISI"
Bölümler 20Şu an: 5. Bölüm "KUŞ AVCISI"
- 1 1. Bölüm "PARFÜM MESELESİ"3.757 kelime
- 2 2. Bölüm "UÇAN BALONLAR"3.798 kelime
- 3 3. Bölüm "BEŞ GÜN"4.520 kelime
- 4 4. Bölüm "SAROV VAMPİRİ"5.537 kelime
- 5 5. Bölüm "KUŞ AVCISI"6.421 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 6. Bölüm "KOSCHEY ÖLÜMSÜZ: BİR RUS MASALI"6.155 kelime
- 7 7. Bölüm "BÜYÜK BALIK KÜÇÜK BALIK"5.458 kelime
- 8 8. Bölüm "MASKELİ YALANCI"5.306 kelime
- 9 9. Bölüm "KÜÇÜK ASİSTAN"5.885 kelime
- 10 10. Bölüm "ANNEYİ ÜZMEK"6.477 kelime
- 11 11. Bölüm "UÇTU UÇTU"5.686 kelime
- 12 12. Bölüm "ODADAKİ FİL"7.304 kelime
- 13 13. Bölüm "HİÇBİR YERE ÇIKMAYAN KAPILAR"5.159 kelime
- 14 14. Bölüm "PEMBE KUTU"6.312 kelime
- 15 15. Bölüm "AKIL HOCA"3.647 kelime
- 16 16. Bölüm "KOLYE"6.755 kelime
- 17 17. Bölüm "MAVİ GÖZLER"4.189 kelime
- 18 18. Bölüm "NEMESİS'İN İNTİKAMI"7.661 kelime
- 19 19. Bölüm "ROMA HIRSIZI"7.375 kelime
- 20 20. Bölüm "KARA PANTER"3.847 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Pusat Demir Han / Rusya
"Burası nasıl bir yer lan böyle?" Kaplan tuhaf bakışlarla etrafı incelerken kapımı açıp indim ve aracın arkasına geçip bagajı açtım. Ben valizleri indirirken Kaplan da sürücü koltuğundan inip yanıma gelmişti. Valizlerden ve silah çantalarından birer tanesini ona verip diğerlerini de ben aldım. Bagajı kapatıp aracı kitledikten sonra hostele doğru yürümeye başladık.
Birkaç saat önce Rusya'ya inmiştik, Sarov kasabasına uzun bir araba yolculuğunun ardından varmıştık. Kiralık aracımız da bulduğumuz hostel de epey eskiydi, Sarov kasabasında yeni pek bir şey yoktu zaten. Hostelden içeri girdiğimizde kapının üstündeki küçük çan tiz bir ses çıkarttı ve resepsiyon görevlisinin bizi fark etmesini sağladı. Suratsız yaşlı bir kadındı. Kaplan hızlı adımlarla resepsiyon masasının önüne geçip boş odaları olup olmadığını sordu fakat kadının arkasındaki duvarda anahtarların asılı olduğu bir tabla vardı ve tüm anahtarlar yerindeydi. Hostelin boş olması iyiydi, kimsenin işimize burnunu sokmasını istemiyorduk.
Kaplan elinde iki anahtarla döndüğünde bana asansörü işaret etti. Küçücük asansöre iki kişi dört çantayla bindiğimizde burnumun dibinde olan Kaplan'a döndüm, "Neden iki oda istedin? Bir arada olmamız daha mantıklıydı." Kaplan söylediğime başını salladı, "Biliyorum. Ama odaların hepsi tek kişilikmiş. Yani tek kişilik derken, çift kişilik tek yatak." Dediğinde yüzümü buruşturup elindeki anahtarlardan birini aldım.
Asansör sallanarak durduğunda dar ve karanlık bir koridora çıktık. Elimdeki anahtarın numarasını kapıların üstünde arayarak yürümeye başladım. "Sonda abi, sonda." Kaplan'ın sesiyle son kapıya baktım, koridorun sonundaki karşılıklı iki odayı vermişti kadın. Ben sağdakine girerken Kaplan da soldakine girdi.
Odanın küçük camına kalın, rengi solmuş bir perde asıldığı için içerisi karanlıktı. Işıkları açıp odanın içindeki ahşap dolabın kapaklarını araladım ve silah çantasını içine bırakıp kapakları örttüm. Uzun mesafelerden başarılı nişan almaya yardım eden silahlar getirmiştik, Sarov Vampiri'nin saklandığı yeri uzun süre uzaktan izlememiz gerekebilirdi.
Dolabın önünden ayrılıp odadaki küçük banyoya göz attıktan sonra kapıyı çekerek çıktım ve Kaplan'ın kapısını tıklattım. Kaplan birkaç saniye içinde koluna astığı kabanıyla kapıyı açtı ve koridora çıkıp kabanı sırtına geçirdi, sonunda üstündeki kapüşonlu çocuk süveteri ve şişme montu çıkarıp düzgün bir şeyler giyinmişti.
Bu kez asansörü kullanmadan aşağı inip hostelden çıktık. Kar yağışı yoktu fakat halihazırda her yer bembeyazdı ve gökyüzü mavinin griye en yakın tonuna bulanmıştı. Kasabada eski, terk edilmiş evler, nükleer enerji tesisleri ve kiliselerden başka pek bir şey yoktu, sokaklarda hiç insan da görmemiştik henüz.
"Arabayı sen kullan, benim bilgisayardan konumu kontrol etmem gerekiyor giderken." Kaplan'a başımı sallayıp arabanın anahtarını aldım ve sürücü koltuğuna geçtim. Kaplan'ın uzun uğraşlar sonucu edindiği bilgiye göre vampirimiz eski bir kilisede takılıyordu.
Arabayı çalıştırıp hostelin önünde park ettiğimiz yerden çıktım ve sürmeye başladım, yol şimdilik düz ilerliyordu Kaplan dönmem gerektiğinde söyleyecekti. "Oraya gittiğimizde kimle karşılaşırsak karşılaşalım Türkiye'den geldiğimizi belli etmek yok, Türkçe tek kelime bile etmeyeceğiz." Diyerek hatırlatmada bulundum. Kaplan bilgisayar ekranına bakmaya devam ederken başını salladı, "Aksi hâlde direkt kafamıza sıkarlar herhalde." Diye mırıldandı.
Sekiz yaşında annemle yaşadığımız evimden ayrıldıktan sonra neredeyse yirmi yıl Rusya'da yaşamıştım. Tüm okul eğitimimi evde tamamlamış, üniversiteyi ise iki yılda bitirmiştim. Eğitim hayatım hızlıydı çünkü vaktimin büyük çoğunluğu Masa'nın eğitimlerine gidiyordu. Acı çekmeyi, acı çektirmeyi, acı hissetmemeyi, silah kullanmayı, silahı kullanilabilir hâle getirmeyi ve daha nicesini Rusya'da öğrenmiştim. Çünkü babam öldürülmüştü ve o gün başa geçmem gerektiğinde ben henüz sekiz yaşındaydım, koltuğu devralamazdım ve alacağım güne kadar her şeyi öğrenmem gerekiyordu. Artık yirmi sekiz yaşında yetişkin bir adamdım ve koltuğuma geçmek için Valnikov'un ölmesini bekliyordum.
Yani Rusya benim için pek güzel anılar barındıran bir yer değildi, uçaktan indiğimden beri gerginlikten yerimde duramıyordum. Tek istediğim şu vampiri bulup derdini öğrenmek sonra da Türkiye'ye dönmekti.
"İlerden sağa dön, ağaçların arasından aynen." Ağaçların arasından sağa dönüp patikada hızımı düşürdüm. "Dağa tırmanıp tesisin arkasına geçeceğiz, diğer yollar kapalı." Dedi Kaplan, belli ki kolay varamayacaktık bu kiliseye. Patika yol kıvrılarak ilerideki tepeye doğru gidiyordu ve dardı, bu da altımızdaki büyük arazi aracıyla ilerlemeyi zorlaştırıyordu.
Bir süre ilerledikten sonra Kaplan'ın bahsettiği tepe ileride göründü ve dar yolun hâlâ yılan gibi kıvrılarak ilerlediğini görüp iç geçirdim.
"Silahlar olmadan bu kadar yol gitmek ne kadar mantıklı?" Diye sordu Kaplan, bilgisayar ekranına kısa bir bakış attığımda yolun gerçekten uzun olduğunu fark ettim. Fakat gitmek zorundaydık. "Silahlarla pusuya durmadan önce etrafı tanımamız lazım." Diyerek cevapladım onu. Etrafta saklanabileceğinimiz iyi bir yer yoksa tüm teçhizatı oraya taşımanın bir anlamı da olmayacaktı, zaten işe bu akşam başlamayacaktık.
Patikayı bitirip yukarı tırmanmaya başladığımızda her yüz metrede sıcaklık düşüyor, sis artıyor ve koşullar iyice zorlaşıyordu. Kaplan da ben de sessizdik, benim için zaten pek konuşkan olmadığım söylenirdi. Ekstra olarak yakında yönetimi bana bırakılacak olan Masa'nın üyelerini bir bir yok eden bir katili aramak gibi bir görevim vardı, konuşmam değil çalışmam gerekiyordu. Katil Sarov Vampiri çıkmazsa ne olacağını bilmiyordum, Masa'nın eksilmeye devam etmemesi gerekiyordu yoksa Valnikov'dan bana hiçbir şey kalmayacaktı. Türkiye'dekikeri dikkatli olmaları konusunda defalarca kez uyarmıştım, Valnikov'dan da bunu sürekli hatırlatmasını istemiştim çünkü Sarov Vampiri'nin aradığımız katil olduğundan yüzde yüz emin değildik ve bir kişinin daha ölmesini istemiyordum.
En tepeye geldiğimizde kar yağışı rüzgarın da etkisiyle tipiye dönüştü, aşağı giden yolu görmekteyse zorlanıyordum. "Umarım kar yolu kapamamıştır." Diye mırıldandı Kaplan bilgisayarı kapatırken. "Onu niye kapattın?" Diye sordum başımla kucağındaki laptopu işaret ederken. "Çünkü artık çalışmıyor." Dedi Kaplan. Bakışlarımı tekrar yola çevirdim ve biraz sağ kırıp ilerlemeye devam ettim.
Tepeden aşağı inmek çıkmaktan zor oldu, dakilardan fazla sürdü. Tepeden sonra yol sol tarafa dönüyor ve oradan ilerliyordu, kilisenin olduğu köye ne kadar mesafe olduğunuysa bilmiyordum. Kaplan tekrar bilgisayarı çalıştırmaya uğraşırken yolu kaçırmamak adına yavaş ilerliyordum. Birkaç dakika içinde Kaplan sistemi tekrar açtığında hızlanmamı söyledi, belli ki köy fazla uzakta değildi.
Buzlu yolda gidebildiğim kadar hızlı gitmeye başladım, tipi dinmişti fakat bu sefer de sis vardı ve hâlâ önümü görmekte zorlanıyordum. Bu yüzden köye varmak da beklediğimden uzun sürdü. Köy bir çukurun içinde kalmış gibiydi ve az önce yanından geçtiğimiz meydanın üç tarafına doğru uzanan tepelerin üstünde eski evler vardı.
"Kilise meydanın arkasında abi, biraz daha ilerle." Kaplan'ın sözlerine karşılık hızlandım, bir yandan da gözlerimle kiliseyi arıyordum. Yüz metre daha ilerledikten sonra eski ama ihtişamlı bir kilise göründü, köyde başka kilise olduğunu düşünmüyordum. Yavaşlayıp farlarımı kapattım ve kiliseye daha fazla yaklaşmadan durdum. İçeride biri varsa bizi görmemesi gerekiyordu.
"Kapı da içerisi de sağ taraftan daha iyi gözüküyor, oradaki tepeye çıkacağız." Kaplan'ın işaret ettiği yerde eski bir ev gözüme çarptığında arabayı çalıştırıp o tarafa sürdüm. Birkaç dakika içerisinde tepeyi çıkıp o evin önüne park ettim.
Etrafta kimse olmadığına emin olduktan sonra aşağı inip eve doğru yürümeye başladım, Kaplan da peşimden geliyordu. Eve yakından bakınca yalnızca eski değil çok eski olduğunu, yıllar önce terk edildiğini anladım. Öyle ki kapıyı zorlanmadan açıp içeri girebilmiştik. Eskiden salon olarak kullanıldığını düşündüğüm odanın camına yaklaşıp kiliseye baktım, gelen giden rahatça görülebiliyordu.
"Yarın her şeyi alıp buraya geri gelelim, vampir ya da ihtiyar ne taraftan gelirse gelsin görürüz." Dedim Kaplan'a. Kaplan başını sallayıp diğer camın önünden ayrıldı, "Hava kararmadan geri dönmemiz lazım bu geceyi geçirebilecek hiçbir şeyimiz yok." Dedi. Doğruydu, hiçbir şey olmasa bile soğuktan korunmamız imkansızdı.
Evi kısaca inceleyip tekrar dışarı çıktık, mutfakla bitişik salon dışında bir oda ve bir banyodan başka bir şey olmadığı için uzun sürmemişti zaten. Şimdi mümkünse gelirken olduğu kadar zorlamadan geri dönmemiz ve Valnikov'a kiliseyi bulduğumuzu söylememiz gerekiyordu.
💙
Belime bağladığım havluyu çözüp askıya astım ve hızlıca üstümü giyinip küçük banyodan çıktım. Böyle yerlerde yıkanmaktan da uyumaktan da rahatsız olmazdım, olamazdım. Bu yüzden rahatça yatağa yürüyüp yorganı kaldırdım ve sırt üstü uzandım. Geri dönmek saatlerimizi almıştı ve düşündüğümden fazla yorulmuştum. Hostele vardığımız gibi duşa girmiştim fakat ne kemiklerim ısınmıştı ne de başımın ağrısı geçmişti, Rusya yine şaşırtmıyordu burada bir günüm bile düzgün geçmeyecekti anlaşılan.
Valnikov'u yolda telefonun çektiği bir yer bulup aramış ve kiliseyi bulduğumuzu yalnız kimseyi görmediğimizi söylemiştim. Kimseyle karşılaşmamamıza sevinmişti, katili bulması için gönderdiği iki adamının canlı geri dönmesini istiyordu sanırım. Katil Sarov Vampiri olsun ya da olmasın hiçbir zaman ona yenilecek kadar dikkatsiz ve tedbirsiz olmayacağımı düşünüyordum, kontrol manyağı bir adamdım. Gerçi bu bir yandan kötü bir huydu. Çünkü şuan Türkiye'de olup bitenden anlık haberdar olamıyordum ve orası kontrol alanımın dışında kalıyordu, bir an önce geri dönmek istememin sebeplerinden biri de buydu.
"Sikeyim böyle işi..." Kendi kendime söylenerek yatakta döndüm ve kolumu yastığın altına koyup gözlerimi kapadım, uyumayacaktım yalnızca gözlerimi dinlendirmem gerekiyordu. Birimizin uyanık kalması lazımdı ve Kaplan'ın fosur fosur uyuduğuna emindim.
Bir süre hareketsiz yatmaya devam ettikten sonra kalkmadan telefonumu elime aldım ve evimle beraber Mahzen'in de kameralarını izlediğim uygulamaya girip Mahzen'in kamera görüntülerini açtım. Rusya ve Türkiye arasında saat farkı olmadığından bu saatte orada da kimse yoktu. Belki ilginç bir şey görürüm umuduyla açtığım uygulamayı kapatıp telefonu bir kenara bıraktım. Telefonumda hiç sosyal medya uygulaması yoktu, konuştuğum bir arkadaşım ya da hayatımda bir kadın da yoktu bu yüzden sabaha kadar gözlerimi duvara dikip bekleyecektim sanırım.
Birkaç saat düşündüğüm gibi sıkıntıdan patlayarak uzanmaya devam ettim. Saatin yedi olduğunu gördüğüm ilk an yataktan çıkıp üstüme soğukta üşümeden geceyi geçirebileceğim siyah kıyafetler giyip odadan çıktım ve Kaplan'ın kapısını birkaç kez yumrukladım. Uyanmış olduğuna kanaat getirdikten sonra odama geri girdim ve silah çantasını ve hazırladığım diğer sırt çantasını alıp çıktım. Kaplan'ın kapısının önünde durdum, "Beş dakika içersinde aşağıda ol." Diyerek içeri seslendikten sonra arabayı çalıştırmak için aşağı indim.
Alt kat dünkünden de boştu, yani yaşlı kadın da burada değildi. Oyalanmadan dışarı çıkıp elimdekileri bagaja koydum ve sürücü koltuğuna geçip arabayı biraz ısınması için çalıştırdım. Birkaç dakika sonra Kaplan bağcıklarını bağlamadığı botları ve yamuk taktığı beresiyle cebelleşerek hostelin kapısından çıktı. Arabaya gelene kadar otuz kere durup bağcıklarını bağlamaya çalıştığı ve saçlarını düzeltip defalarca kez bereyi tak çıkar yaptığı için gözümün önünde olmasına rağmen arabanın içinde onu beklemek zorunda kaldım.
Kapıyı açıp ön koltuğa oturduğunda yine beresini çıkardı, bu sefer dayanamayıp bereyi elinden aldım ve arka koltuğa fırlattım. "Gerizekalı mısın lan sen, beş dakikan var demedim mi!?" Kaplan bana ters bir bakış atıp arka koltuktan beresini aldım ve cebine tıktı. "Beş dakikaya aşağıda ol dedin, aşağıda oldum." Dedi.
Ona laf yetiştirmekten vazgeçip arabayı park ettiğim yerden çıkarıp dün gittiğimiz istikameti takip etmek üzere yola çıktım, bugün tecrübeli olduğumdan daha hızlı varacağımızı düşünüyordum.
"Yemek yeseydik bari öleceğim açlıktan." Diyerek karnını ovuşturdu Kaplan, bu konuda haklıydı çünkü geldiğimizden beri hiçbir şey yememiştik fakat burada bir lokantayı geçtim market olduğundan bile şüpheliydim. "Benzinlikte bir şeyler varsa oradan alırız." Dedim ona, zaten benzine ihtiyacımız vardı.
İki saat boyunca ilerledikten sonra tepeye tırmanmaya başlamadan hemen önce gördüğüm benzinliğe girdim. Arabayı pompalardan birinin önüne park ettiğim gibi Kaplan inip benzinliğin marketine doğru yürümeye başladı, ben de benzin almak üzere peşinden indim. Depoyu doldururken Kaplan'ı görmeye çalıştım fakat reyonların arasında gözden kaybolmuştu, benzin bidonu da almasını söyleyecektim.
Depo dolduktan sonra pompayı yerine bırakıp markete girdim ve benzin bidonuyla beraber yedek pil de alıp kasaya bıraktım. Hemen sonra koyduğum eşyaların yanına bir kucak dolusu yiyecek paketi bırakıldı. Kasadaki adam bir Kaplan'a bir bana baktığında başımla hepsini kasadan geçmesini işaret ettim. Neyseki Kaplan gerçekten karnımızı doğurabileceğimiz bir şeyler bulabilmiş ve su almayı unutmamıştı.
Adam hepsini kasadan geçmeyi bitirdiğinde Kaplan iki poşet alıp her şeyi ona doldururken ödeme yapmak için kartımı çıkarttım fakat adam eliyle beni durdurdu, etrafa bakıldığımda pos cihazı olmadığını gördüm. Bunu tahmin etmem gerekirdi, oteldeki kadın da kart kabul etmemişti. Bunu da Rus Rubleleriyle ödedim ve Kaplan her şeyi koymayı bitirdiğinde marketten çıktık.
"Adam dışarıdan geldiğimizi kesinlikle anladı, birilerini aramasa bari..." Dedi Kaplan. Birilerini arasa bile onlar buraya gelene kadar biz saklanmış olurduk ama aramasa daha iyiydi tabii. "Sen dedin ya kesin arar." Dedim Kaplan'a cevaben.
"Ne alakası var? Ben öyle her dediği olan felaket tellalı adamlardan değilim, durum değerlendirmesi yaptım sadece..." Kaplan konuşmaya devam ederek arka tarafa yöneldi ve aldıklarımızı bagaja koydu. Biraz sonra tekrar arabaya bindik ve benzinlikten çıkıp tepeye doğru ilerlemeye başladık.
"Şimdi biz bu Vampir gelene kadar orada bekleyecek miyiz?" Diye sordu Kaplan. Kesin olmadığı için omuz silktim, "İhtiyarı görürsek ineriz belki." Dedim. İhtiyar, kilisenin bakımından sorumlu adamdı ve Vampir'i kiralamak isteyenlerle Vampir arasında aracılık yapıyordu.
"Ya ihtiyar bizi bir şekilde tanır ve öldürmeye kalkarsa?" Diye sordu bu sefer Kaplan. Yüksek sesle ofladım, "Biz de onu öldürmeye kalkarız o zaman."
"Oflayıp durma abiciğim! Benim en acilinden Türkiye'ye geri dönmem gerekiyor, burada ölüp karların buzların içinde mumya olmaya hiç niyetim yok!"
"Neden en acilinden Türkiye'ye dönmen gerektiğini sorabilir miyim? Sanki bir işe yarıyorsun."
Kaplan şok olmuş bir ifadeyle bana döndü, "Lan Vampir'i kim buldu ben bir işe yaramıyorsam? Yemin ederim hayırsız herifin önde gidenisin."
"Vampir'i ben de bulurdum, sadece iş bölümü yaptık."
"Bu onu benim bulduğum gerçeğini değiştirmiyor. Ayrıca sen bilgisayar kullanırken sadece arama motoruna girebiliyorsun."
"Abart amına koyayım! Aptal mıyım ben?"
"Dostum sana Masa'nın başına geçecek kadar bilgi öğretildi, bana Masa ayakta kalacak kadar..."
"Hadi ya? Valnikov kalksın da sen otur madem." Kaplan önünde dönüp kolunu ortadaki desteğe yasladı, "Yok estağfurullah, o kalkınca sen oturursun." Dedi sanki başka bir ihtimal söz konusu olabilirmiş gibi.
"Sağ ol kardeşim. Şimdi rica etsem o çok iyi kullanabildiğin bilgisayarını açıp yolu kontrol eder misin?" Kaplan arka koltuğa bıraktığı bilgisayar çantasını aldı ve açıp hızlı hızlı tuşlara basmaya başladı. Arada dönüp ona baktığım için "Bakıp durma anlamazsın." Demek suretiyle tekrar bana salak muamelesi yapmıştı fakat kendimi tuttum. Doğru yoldan gittiğimize emin olarak ilerliyorduk artık, hava dünkünden daha da kapalıydı ve bilgisayar olmasa yolu bulamayabilirdik, sırf bu yüzden tutmuştum kendimi.
💙
Pusat Demir ve Kaplan zor bir yolculuğun ardından önceki gün buldukları eski eve varmış ve arabalarındaki eşyanın çocuğunu yüklenerek içeri girmişlerdi. Burada kiliseyi gören pencerelerden ikisinin pervazına nişancı tüfeklerini kuracak ve Vampiri'in kiliseye dönmesini bekleyeceklerdi. Bu tüfekler, normal tüfeklerden çok daha isabetliydi ve nişancı dürbünü olarak adlandırılan, uzaktaki hedeflere daha kesin nişan almayı sağlayan özel dürbünlere sahipti. Böylece Vampir'i elden kaçırmayacaklardı.
Pusat tüfekleri kurmaya başlarken Kaplan da getirdikleri uyku tulumlarını çıkarttı ve pencelerin önüne bıraktı, gerçekten uyumaya ihtiyaçları olduğunda nöbetleşerek uyuyacaklardı. Pusat inatla uyumaya ihtiyaç duymayacağını söylüyordu fakat Kaplan onun da uyumasında ısrarcı olacaktı çünkü uykusuzluğun sebep olacağı bir aksilik istemiyordu zaten kendisi uykuya karşı pek dirençli değildi, bir Pusat'ın uykusuzluğa yenik düşmesi her şeyi mahvedebilirdi.
İçerideki işleri bittiğinde Kaplan kamera kurmak üzere dışarı çıktı, cama çıkmadan dışarıyı görebilmek için birkaç kamera kuracak ve bilgisayardan görüntüleri canlı olarak izleyebileceklerdi. Bu iş için gerçekten çabalıyorlardı ve tek istekleri Sarov Vampiri'nin altının boş olmamasıydı. Masa'nın başına üşüşen seri katil yüzünden üç üyelerini çoktan kaybetmişlerdi, diğerleri ise ölüm korkusundan dünyevi işlerini boşlama gafletinde bulunuyorlardı. Bu durum Pusat'ı korkutmaktan çok öfkelendiriyordu çünkü başına geçmek için yıllarını harcadığı Masa, yok olmak üzereydi.
Oysaki Pusat, içindeki küçük erkek çocuğunu güç teklif ederek susturmuştu. O çocuk sekiz yaşındayken annesinden koparılmıştı ve annesini bir daha hiç ama hiç görmemişti. Annesi ölmüş müydü, yaşıyor muydu, iyi ya da kötü müydü? Hiçbir şey bilmiyordu. Annesi, o gittekten sonra hiç var olmamış gibi arkasında hiçbir iz bırakmadan yok olup gitmişti. Böylece Pusat Demir tek ailesini de kaybetmiş ve kendisini uğruna önce babasını sonra annesini kaybettiği Masa'ya adamıştı.
Eğer şimdi katili bulamazlarsa Masa da gidecek ve Pusat Demir'den geriye hiçbir şey kalmayacaktı.
Neyseki Pusat bunları düşünmeyi bırakalı çok olmuştu, annesini bulamayacağını kabullenmiş ve sadece işine odaklanmıştı. Masa'nın üyelerini öldürmesi için kiralanmış katil onu öfkelendiriyordu ama sadece öfkelendiriyordu. Korku yoktu. Onu yakalayacağını biliyordu.
Kaplan,"Bilgisayarı açıp kameraların açısını kontrol et!" Diye seslendi bahçeden. Pusat öfkeyle kafasını camdan çıkarttı, "Bağırma gerizekalı, çığ düşüreceksin tepemize!" Kaplan dudaklarına hayali bir fermuar çektiğinde Pusat ona ters ters bakarak arkasını döndü ve bilgisayarı açıp kamera görüntülerini izleyeceği uygulamayı buldu. Dört kameranın da açısı iyi görünüyordu, Pusat tekrar cama çıkıp Kaplan'a açının iyi olduğunu sadece kameraların dışarıdan bakıldığında görünmeyeceğinden emin olmasını söyledi. Kaplan kameraları son kez kontrol ettikten sonra bir sorun olmadığına kanaat getirerek içeri girmişti.
Saat artık akşamüstüydü, yorulmuş ve acıkmışlardı. Uyku tulumlarının üstüne oturup Kaplan'ın benzinlikten aldığı ton balığı konserveleri ve donmuş ekmekleri çıkardılar. Ekmekler arabada biraz çözülmelerine rağmen hala sertlerdi fakat umursamadan yemeye başladılar. Yemeklerini sessizlik içinde yiyorlardı; soğuk ve yorgunluk Kaplan'ın enerjisini tüketmişti, Pusat'sa zaten hiçbir zaman konuşkan olmamıştı.
Gözlerini ekrandan ayırmadan yemeklerini bitirip kameraları izlemeye devam ettiler. Bu hava kararana kadar sürdü. Kameraların gece görüşü uzak mesafede pek işe yaramıyordu, yani tepenin aşağısını göremiyorlardı. Bu yüzden oturdukları yerden kalkıp nişancı tüfeklerinin başına geçtiler.
"Kimse gelip gitmiyor, acaba halı hazırda içeride olabilirler mi?" Dedi Kaplan, sabahtan beri hiç hareketlilik olmamıştı. Pusat gözünü hedeften ayırmadan başını iki yana salladı, "İçeride değiller." Dedi. İçeride değillerdi fakat elbet geleceklerdi, yalnızca sabırla beklemeleri gerekiyordu.
Pusat Rusya'da bunun eğitimini de almıştı, günlerce kaldıkları fabrikanın bahçesinden kuş uçuracakları anı beklerdi. Önce kuşu iki metre yükseklikteyken vurması istenirdi. Sonra daha yüksek ve daha yüksekteyken. Eli alıştıktan sonra fabrikaya yaklaşanları hedef almak da onun görevi olmuştu. İçeri habersiz, izinsiz girmeye çalışan kişiyi nişan alır ve silahı ateşlerdi. Bunu on üç yaşından beri yapıyordu. Artık soğukkanlı ve profesyoneldi.
Saat ilerledikçe bekleyiş de uzuyordu, içten içe en azından bu gece kimsenin gelmeyeceğini bilseler de izlemeye devam etmeleri gerekiyordu. Bu, en çok Kaplan'ı zorluyordu fakat ilk geceden pes edip uyumak ve tüm yükü arkadaşına yıkmak istemiyordu. Üstelik Vampir'i yakaladıklarında zaferde bir payı olsun istiyordu. Kız kardeşine bu beladan kurtulacaklarına dair söz vermişti. Arkadaşı başına geçeceği Masa için çabalıyordu, Kaplan da kız kardeşi Selen için.
Çabalıyordu fakat hareketsizlik ve soğuk da uykusunu getiriyordu. Yerinde hareketlenip gözlerini kırpıştırdı ve tekrar hedefe odaklandı. "İki hafta boyunca aradım ama Vera'nın o fabrikadan nasıl çıktığını bulamadım." Dedi Pusat'a. Konuşarak uykusunu açmayı amaçlıyordu.
"Kendisi çıkmış olamaz." Dedi Pusat. Bunu Kaplan da biliyordu, oraya gelip Vera'yı çıkarmış olabilecek kişiyi de aramıştı fakat hiç iz bulamamıştı. "Başkasından da iz yok." Dedi Pusat'a. Pusat cevap vermedi. "Asıl katil olabilir mi? Vera'nın masum olduğunu bilebilecek tek kişi.." dedi Kaplan bu kez. "Olabilir." Dedi, Pusat.
"Sen Vera'nın kurtulmasına bayağı ağır bozulmuşsun." Dedi, Kaplan. Bunu söylediğinde Pusat'ın ifadesini görmek isterdi fakat ikisi de gözlerini ayırmadan kiliseyi izliyorlardı.
"Sebep?" Dedi Pusat ters bir sesle.
"Sebep: Onu oraya sen hapsettin ama haberin olmadan çıkmayı başardı, yetmiyormuş gibi ertesi gün odanı bastı." Kaplan haklıydı, bunlar tam da Pusat'ı bozacak şeylerdi. Pusat cevap yine vermedi.
"Anladım bu konuyu konuşmak istemiyorsun ama uyumamaya çalışıyorum." Dedi Kaplan arkadaşını biraz olsun konuşturabilmek için. Fakat Pusat, "Uyuyabilirsin, ben uyumayacağım." Dedi ve yine konuşmayacağını belli etti.
Kaplan tekrar silkelendi ve gözlerini kilisenin kapısına dikti, "Hayır. Uyumayacağım." Dedi. Bir yandan da bunu nasıl yapacağını düşünüyordu. En iyisi şarkı mırıldanmaktı. Aklına gelen şarkıları bildiği yere kadar söyleyip sonra yenisine geçerek şarkı mırıldanmaya başladı, neyseki Pusat dikkatini hedefe verdiği için duymuyordu.
Kaplan mırıldandı, mırıldandı... En sonunda dayanamayarak doğruldu. "Bu gece kimse gelmeyecek." Dedi camın önünden ayrılırken. Pusat onun daha fazla dayanamayacağını anlamıştı, "Uyu." Dedi. Kendisinin hâlâ uykuya ihtiyacı yoktu. Kaplan bilgisayarı alıp uyku tulumunun yanına koydu ve tulumun içine girdikten sonra yönünü bilgisayara dönerek yattı. En azından kameradan izleyebilirdi, kilise pek seçilmesede oldukları evin etrafı gece görüş ile anlaşılır seviyede görülebiliyordu. Pusat kiliseyi izlerken o da evin etrafını kontrol ederdi.
Pusat'ın uykusu yoktu, aynı pozisyonda kalmaktan bacakları da uyuşmuyordu, soğuğu da hissetmiyordu. Yine bir kuşun uçmasını bekliyor gibi hissediyordu, öyle ki aşağıdan bir kuş havalansa refleksle tüfeği ateşleyebilirdi. Farkında değildi ama geçmişi parçasını bırakmayan aç köpekler gibiydi.
Uzun bir süre sonra Pusat, Kaplan'ın nefes alış verişlerinin fazla düzenli olduğunu fark etti. "Uyudun mu?" Diye seslendi arkaya doğru, gözünü kiliseden ayırmak istemiyordu. Cevap gelmediğinde Kaplan'ın uyuduğunu anladı, bu iyiydi hiç değilse biraz enerji toplardı. Zaten gün doğmak üzereydi, bu saatten sonra istediği kadar uyuyabilirdi. Geceyi geçirmiş sayılırlardı.
Pusat tek başına tüfeğin başında nöbet tutmaya devam ederken zihni yavaş yavaş dolmaya başladı. Nedense aklında Vera'nın, odasına geldiği gün canlanmıştı. Pusat o an alaycı ve umursamaz olmayı başarmıştı fakat Vera'nın ne kadar çökmüş göründüğünü fark ettiğinde içinde alışkın olmadığı duygular filizlenmişti. Pişmanlık gibi. Öfkesi yüzünden pişman olmuştu.
Vera o gün ince, siyah bir elbise giyiyordu. Kasıklarının kenarlarında leğen kemiğinin çıkıntıları elbisenin ince kumaşını yırtmak ister gibi çıkıntı yapmıştı. Besbelli eskiden üstüne tam oturan kumaş o gün belinde pot gözükmüştü. Kız ayakta bile dikilemez hâldeydi, gözleri karardığında masanın önündeki koltuğa çökmüştü. Ve Pusat ona onu öldüreceğini söylemişti. Ne kadar acımasız olduğuna kendisi bile inanamıyordu şimdi.
Fakat şaşırmadığı bir şey vardı ki pişman olduğunu Vera'ya hiç mi hiç belli etmiyor, gidip özür dilemeyi ise aklının ucundan dahi geçirmiyordu. Hiç özür dilediğini hatırlamıyordu bu yüzden Vera'dan da özür dilemeye gerek duymuyordu. Vera'nın onun özüne ihtiyacı olduğuna da inanmıyordu, yaptıklarının yenilir yutulur cinsten olmadığının kendisi de farkındaydı.
Vera'nın şuan gayet mutlu olduğunu düşündü Pusat, ne de olsa kendisi orada yoktu ve bir süre de olmayacaktı. Kaya ve ikisi Mahzen'e gelirken hiç gocunmuyor olmalıydılar. Vera Türkiye'de Pusat'sızlığın keyfini çıkarırken Pusat'ın burada onu düşünmesi hiç mantıklı değildi. Bunu fark ettiğinde düşüncelerini tekrar kapı dışarı etti. Kaplan uyansa iyi olurdu.
Pusat birkaç saat daha aynı pozisyonda kiliseyi izledi. En sonunda güneş iyice tepedeki yerini aldığında küfrederek tüfeğin başından ayrıldı ve köşedeki su şişesini alıp kalan suyu bir yudumda içti, şişeyi buruşturup bir kenara attı. Saatlerdir çıt çıkmayan odada ufak bir gürültü koptuğunda Kaplan gözlerini aralamıştı. Gözlerini açtığında çoktan kapanmış bilgisayar ekranıyla ve Pusat'ın ayaklarıyla karşılaştı. Tulumdan yavaşça çıkıp gerindi, yüzünü ovuşturmaya başladı.
"Bir şey oldu mu?" Diye sordu başını kaldırıp Pusat'a bakarken. Pusat öfkeyle duvarı tekmelediğinde cevabını almıştı fakat "Bir sikim olmadı." diye ekledi arkadaşı. Kaplan başını salladı, tahmin ediyordu böyle olacağını. Ayaklanıp botlarını giydi ve kapıya yöneldi, "Su döküp geleceğim." Dedi Pusat'a. "Git ne döküyorsan dök." Diye cevapladı Pusat.
Birkaç dakika sonra Kaplan geri döndü ve Pusat'ı dışarı çıkıp kaslarını gevşetmesi konusunda uyardı, arkadaşının tüm gece kıpırdamadan kiliseyi izlediğini tahmin etmek zor değildi. Pusat itiraz etmeyip kafasına siyah beresini geçirdi ve evden çıktı.
Önce arabaya gidip her şeyin yolunda olup olmadığına baktı. Bir sorun yoktu, hâlâ benzinleri vardı ve tekerlekleri sağlamdı. Arabanın kapılarını kilitleyip biraz uzaklaştı ve bacaklarını hareket ettirdi. Bu terk edilmiş şehirde bırakın ayıyı küçük bir tavşan bile yoktu anlaşılan, karlar hiç bozulmamıştı.
Pusat fazla oyalanmadan içeri döndü, Kaplan bilgisayarı tekrar açmış gece çekilen görüntülere bakıyordu. "Bir şey var mı?" Diye sordu uyku tulumunun üstüne otururken. Kaplan başını olumsuz anlamda salladı, "Yaprak bile oynamamış bu gece." Dedi. Doğru sayılırdı, kar yağışı olmamıştı ve pek rüzgar yoktu.
Pusat bir şeyler yemek için çantayı açtı ve iki konserve alıp birini Kaplan'a uzattı. Bu konservelerin tadı beterdi fakat benzinlikte başka hiçbir şey yoktu, en azından tarihi geçmemiş hiçbir şey. "Umarım bu gece de aynısı yaşanmaz." Dedi Kaplan yemeği yemeyip kenara koyarken. Pusat omuz silkti, "Günler sürebilir." Dedi. O taktirde geri dönmeleri gerekirdi çünkü belli süre yetecek kadar erzakları vardı.
"Direkt mesajla falan ulaşılabilseydi keşke." Dedi Kaplan Vampir'i kastederek. Pusat başını salladı, "Bizim bir yirmi-yirmi beş kişilik katliam vardı, fiyat nedir acaba.." dedi dalgaya vurarak. Kaplan buna olması gerekenden fazla güldü, "Ne zamandır ilk defa şaka yaptın lan." Pusat, "Şaka yapmadım." dedi. Ona göre dalga geçmişti ama Kaplan'a göre şakaydı. Fakat bunun üstüne tartışmadılar.
💙
"Öleceğim sıkıntıdan!" Kaplan yüksek sesle iç geçirdiğinde dikkatim bir anlığına dağıldı fakat hemen toparladım. Kaplan artık haklıydı, bu çok uzun sürmeye başlamıştı. Saat öğleden sonra üç olmuştu, an itibariyle yirmi dört saattir kiliseyi izliyorlardı fakat hiçbir hareketlilik yoktu. Bu aklıma tek bir şey getiriyordu.
"İkimizden biri aşağı insin." Dediğimde Kaplan şaşkınlıkla doğruldu fakat hemen cümlemi tamamladım, "Kiliseye değil. Telefonun çektiği bir yer bulup Valnikov'u arayalım. Katil şuan Türkiye'de cinayetlerine devam ediyor olabilir."
Kaplan elini ağzına kapattı ve birkaç saniye durdu, daha sonra kiliseye baktı "Tabii ya.." dedi düşünceli bir sesle. "Saatlerdir hareketlilik olmamasının sebebi ancak bu olabilir." Başımı evet anlamında aşağı yukarı salladım. Kaplan tüfeğin başından ayrılıp çantadan telefonunu aldı, "Ben arayıp gelirim." Dediğinde ben de kiliseyi izlemeye döndüm.
Birkaç dakika sonra Kaplan'ın bulunduğumuz tepeden aşağı indiğini gördüm, sürekli telefonunu kontrol ettiği için yavaş yürüyordu. O aşağıdayken kiliseyi değil onu izlemeye başladım, yanına biri ya da bir şey yaklaşır da fark etmezse ben müdahale edebilirdim.
Kaplan tepenin eteğindeki evlerden birinin duvarının dibine sinip telefonunda birkaç saniye oyalandıktan sonra telefonu kulağına götürdü. Valnikov telefonu bekletmeden açmış olmalı ki hemen konuşmaya başladı. Sorusunu sorduktan sonra Valnikov'un cevabını dinlerden yüzünde beklediğim gibi bir değişim olmadı, sanırım teorimiz konusunda yanılmıştık.
Kaplan telefonu kapattıktan sonra koşarak tepeyi çıkmaya başladı, birkaç dakika içinde evin kapısı açıldı ve içeri girdi. "Öyle bir şey olmadı ama olmayacağı anlamına gelmez diyor." Dedi. "O ne demek?" Diye sordum anlamayarak. Kaplan tüfeğinin başına geçti fakat eğilip nişan almadı. "Herkes toplu takılıyormuş katil cinayetleri tekken işliyor diye. Bazen geceleri Mahzen'de falan kalıyorlarmış, gerizekalılar hava uçurtacaklar Mahzen'i de.."
"Katil hepsinin tek kalmasını bekliyor olamaz, buraya muhakkak gelirdi." Dedim cevaben. Bu işte başka bir iş vardı. Biraz daha burada at gözlükleri ile beklersek asıl olayı kaçırabilirdik, bunu istemiyordum. "Birkaç saat daha bekleyelim, hâlâ bir şey olmazsa kiliseye ineriz." Dedim en sonunda. Kaplan geldiğimizden beri bunu duymayı beklediği için derin bir nefes aldı.
Aşağı inip kilisede de bir şey bulamazsak geri dönmemiz gerekecekti, katili yanlış yerde arıyor olabilirdik ve bunu istemiyordum. Aklımda ikinci bir plan daha vardı, uygulamaktan çekiniyordum çünkü tehlikeliydi fakat başka çaremiz kalmadığında ona mecbur kalacaktık ve bu B planı için Türkiye'ye dönmemiz şarttı. Bu yüzden Vampir ve ihtiyara son on iki saat veriyordum.
Kaplan'ın benim birkaç saat tanımımın on iki saate eşit olduğundan haberi yoktu, olmasa daha iyiydi.
"Hazır aşağıda internet çekiyorken biraz İnstagram'a da girseydim keşke.." dedi Kaplan bir süre sonra. "Kim bilir neler neler kaçırdım. Acaba sen şurada beni karların içinde haberim yokmuş gibi çeksen mi?"
"Çüş." Dedim.
"İki dakikanı almaz."
"Ayıya bak." Diye cümlemi tamamladığımda Kaplan kendisiyle konuşmadığımı anlayıp tüfeğinin dürbününü çevirerek ayıyı görmeye çalıştı.
"Oha! Sen lan bu."
Başımı tüfekten ayırıp ona döndüm, "Ne dedin?"
Kaplan kendi yaptığı asla komik olmayan şakasına gülmeyi bıraktı ve yüzünü ciddi bir ifadeye sokmaya çalıştı. "Hani Vera öyle diyor ya, aklıma geldi." Dedi. Doğru, Vera da bana Rus ayısı diyordu.
Yüzümü buruşturdum, "Başlatma Vera'na, anma artık şu kadının adını." Ve tekrar önüme dönüp gözümü tüfeğin dürbününe yasladım. Vera'nın konusu açılsın istemiyordum, eskiden nasıl bahsi geçmeyen ve diğerlerinden de basit olan bir üyeyse yine öyle olsun istiyordum fakat sağ olsun Kaplan unutmaya fırsat vermiyordu.
"Ben anmasam ne olacak, Türkiye'ye dönünce yine her gün göreceksin." Dedi bu sefer de.
"Belki katilin sıradaki hedefi odur ve daha fazla görmek zorunda kalmam." Diyerek cevapladım onu. Kaplan'ın yüzünü görmüyordum fakat söylediğime nasıl bir tepki verdiğini tahmin etmek zor değildi. "Bunu gerçekten istiyor musun?" Diye sordu.
Yüksek sesle nefes verdim, "Benim isteyip istemememle alakalı değil, sonunda olacak olanı söylüyorum." Dedim. Şimdilik hepimizin sonu buymuş gibi göründüğünden Kaplan sessiz kaldı.
"Yarın sabah aşağı ineriz." Dedim sessizliği bozmak ve Kaplan'ı uyarmak adına. Kaplan irkilerek yerinden sıçradı, "Yarın sabah mı!?" Başımı evet anlamında salladım. "Artık hava kararmak üzere, gece vakti inemeyiz." Dediğimde Kaplan yüksek sesle ofladı ve neden bu sabah inmediğimizi sordu. Çünkü bu sabah o kadar da sıkılmamıştım ve geleceklerini düşünüyordum fakat artık gelmeyeceklerine inanıyordum. Kaplan'a bunu kısaca söyledim fakat dinlemek yerine yere çöküp çantasından bir ton balığı konservesi çıkarttı.
Bense bir süre onu kendi hâline bırakmaya karar verdim. Birkaç saat o bilgisayardan ben tüfeğin başından izlemeye devam ettik, bu süre zarfında iyice karanlık çöktü.
"Artık senin de uyuman gerekiyor." Dedi Kaplan.
"Gerekmiyor." Dedim son hecesini uzatarak.
"Gerekiyor." Dedi Kaplan tekrar.
"Bak, uyulmadığım zaman odağım daha açık oluyor. Sebebini sorma." Uyumadığım zaman daha iyi odaklanıyordum çünkü eskiden bunu yaparken uyumama izin vermiyorlardı. Bu, beni üzmüyor hatta hiçbir şey hissettirmiyor ve normal geliyordu fakat yine de Kaplan'a ya da başkasına açıklamak istemiyordum.
"Rekorun kaç saat?" Diye ciddiyetsiz bir soru sorduğunda ona ters bir bakış attım.
Birkaç dakika süren sessizliğin ardından, "Neyse, en azından karanlık çöktü. Güneş doğduğu ilk an aşağı ineceğiz." Dedi Kaplan. Ona istediğini verip başımı olumlu anlamda salladığımda rahat bir nefes aldı ve bacaklarını uyku tulumunun içine sokup sırtını duvara yasladı ve bilgisayarı kucağına aldı. Ben de tekrar gözümü tüfeğin dürbününe yasladım ve kiliseyi gözlemeye başladım.
En azından bu gece izleyecek daha ilginç şeyler vardı, aynı ayı tekrar kilisenin bahçesine inmişti ve oralarda dolanıp duruyor fakat kiliseye bir hamle yapmıyordu. Ayının kilisenin kapısına göz ucuyla bile bakmaması tek bir anlama geliyordu, gerçekten de içeride kimse yoktu ve ayı oradan koku almadığı için gitmiyordu. Aslında bu şuan bile kiliseye gidebileceğimiz anlamına geliyordu fakat hem aşağıda iki metre boyunda bir ayı vardı hem de güneş batmışken inmek pek mantıklı gelmiyordu. Yani beklemeye devam edecektik.
11 saat sonra
Tanrıya şükür uzun gece bitmiş, sonunda güneş tekrar doğmuştu. Eşyalarımızı toplayıp arabaya yerleştiriyorduk, burada hiçbir şey bırakmadan kiliseye girip orada gördüklerimizden sonra nöbete devam edip etmeyeceğimize karar verecektik. İçimden bir ses gerek kalmayacağını söylüyordu fakat gidip görmeden emin olamazdık.
"Allah'ım sana şükürler olsun yarabbim!" Kaplan koşar adımlarla evden çıkıp omzuna astığı çantaları bagajın önüne bıraktı ve bagajı açtıktan sonra hepsini dikkatlice yerleştirdi. "O kadar mutluyum ki şu işten kurtulduğumuz için.. ama sanırım fıtık ve varis oldum." Dedi işini bitirip ön koltuğa geçerken. Ben de elimdekileri bagaja yerleştirdim ve sürücü koltuğuna geçtim. "Bir şey olmaz, bir tur daha İspanya'ya gider masaj falan ne varsa yaptırırsın." Dedim arabayı çalıştırırken.
"Vallahi bu sefer İspanya kesmez, Bali'ye falan gitmem lazım." Dedi Kaplan ciddi ciddi fakat o giderdi, işi gücü bırakır ve tatil yapardı. "Tatil yapmak konusundaki istikrarın taktire şayan.." diye mırıldandım direksiyonu kırıp tepeden aşağı kıvrılan yolu izlerken.
Tepeyi indikten sonra kilisenin bahçesine ulaşmak beş dakika bile sürmedi, hızlıca arabayı fazla açıkta kalmayacak bir yere park edip aşağı indik. Artık nişancı tüfekleri bir işe yaramayacağı için diğer silahları alıp kiliseye doğru ilerlemeye başladık.
Kilisenin bahçesinde birkaç eski melek heykeli ve yosun tutmuş bir çeşme dışında bir şey yoktu, varsa da görünmüyordu çünkü her yer karla kaplıydı. Fakat bahçedeki sadeliğin aksine kilise ihtişamlıydı. Koyu gri taşlarla oyularak süslenmiş, ahşap kapısının cilası yapılmıştı. Renkli vitray camlarsa güneş olmadığı için ışıma yapamıyor fakat dışarıdan bakıldığında göze hoş geliyordu.
Kilisenin kapısına yaklaştığımızda silahımı daha sıkı kavradım ve kapıya doğru kaldırdım, Kaplan da aynı şekilde birkaç adım arkamdan geliyordu. Kapıyı açmak üzereyken, "Kaplan arkayı kontrol et." Dedim ona.Kaplan'ın tamam, diye mırıldandığını duydum.
"Pusat.." ismimi seslendiğinde ifadem değişti ve gözlerimi kapıdan ayırıp bir anlığına arkama baktım. O kısa an, kilisenin bahçe kapısının önünde dikilmiş kıpırdamadan bizi izleyen yaşlı adamı görmeme yetmişti. Yavaşça arkamı döndüm, artık ikimiz de silahlarımızı ona doğrultuyoruk. Otuz altı saat boyunca bahçeyi izlemiştik ve bu, biz otuz altı saatin sonunda bahçeye indiğimizde mi yaşanıyordu.
"Sizi biliyorum." Dedi yaşlı adam, Rusça konuşuyordu. Cevap vermediğimizde birkaç adım attı ve konuşmaya devam etti, "İki gündür şu evde kiliseyi izliyorsunuz." Dedi eliyle az önce üstünde olduğumuz tepeyi işaret ederken.
"Daha erken inseydiniz daha erken tanışırdık." Dedi ve bize doğru yürümeye başladı, ne yapacağını görmek için hamlede bulunmadık. Adam olduğumuz tarafa doğru yürürken baş kısımları karla kaplanmış melek heykellerinin üstündeki karları süpürerek geliyordu.
"Çekilin de içeri gireyim."
Kaplan ne yapmamız gerektiğini sorar gibi gözlerime baktığında biraz geri çekildim fakat silahı adama doğrultmayı bırakmadım. Kaplan da benim gibi geri çekildiğinde adam ağır adımlarla kapının önüne kadar gelip üstündeki yün hırkanın cebinden bir anahtar çıkarttı. Anahtarı kapının üstündeki yuvaya oturtup döndürdüğünde kapı bir 'klik' sesi çıkardı ve ses kilisenin içinde yankılanarak büyüdü.
"İhtiyar.." Rusça bir şekilde lakabını mırıldandığımda bakışlarımız kesişti ve adam başını aşağı yukarı salladı.
"Vampir'i görmek istiyoruz." Dediğimde içeri girmek üzereyken durdu, doğruldu ve yüzüme baktı. "Biliyorum, anladım." Dedi.
"Hemen." Dedi Kaplan arkadan. İhtiyar bu kez ona bakıp başını salladı ve büyük kapıyı ardına kadar açıp içeri girdi. Artık peşinden gitmemizden başka bir yol söz konusu olamazdı, ikimiz de içeri girdik.
Kilisenin içinde geniş bir koridor sağa ve sola doğru uzuyor, sağ tarafta yukarı doğru merdivenler uzanıyordu. Hemen karşımızda ise asıl salon vardı. İhtiyar salonu ve sağ koridoru es geçip sola döndüğünde onu takip ettik. İleride cam kısmı beyaz boyayla kapatılmış bir kapı vardı. İhtiyar kapıyı açıp içeri girdiğinde hızlandık ve kapının dibinde, Kaplan'la omuz omuza kaldık. Kaplan sabırsızlıkla önden gittiğinde sakin adımlarla onu takip ettim.
Odanın içi boydan boya cenaze külü vazolarının saklandığı dolaplarla kaplıydı. Ortada ise siyah bir masa, masanın üstünde ise büyükçe parlak bir vazo duruyordu. İkimizin de ifadesi dağılmıştı. Vazonun önündeki yazıyı okumak için masaya yaklaştık, ihtiyar biraz geri çekilip bize izin verdi. Küçük, metal plakanın üstünde "Kızımız Anne Kazarezov" yazıyordu. Bu Vampiri'in ismi miydi?
"Üç ay önce bir görevde öldü." Dedi ihtiyar ve o an başımdan aşağı kaynar suların döküldüğü andı.
Öfkeyle soluyarak yutkundum ve Kaplan'a baktım, ben ne kadar öfkeli bakıyorsam o da o kadar şaşkın bakıyordu. Bize bir şüpheli bulmuştu fakat bulduğu şüpheli cinayetlerin işlendiği süre boyunca ölüydü. Ve biz otuz altı saat boyunca bu ölü vampiri görmek için nöbet tutmuştuk.
Bu utançla nasıl gidecektik bilmiyordum fakat sanırım artık bizim için Türkiye'ye dönme vakti gelmişti.
💙
Maskeli yabancı ile ikinci kez karşılaşmamın üstünden üç gün geçmişti ve üç gündür sadece neden aptal gibi maskesini çıkarıp almadığımı düşünüyordum. Meraktan kıvranıyordum düşünürken. Merak ettiğim tek şey yüzü değildi, orada olduğumu nasıl bildiğini ve beni nasıl kurtardığını da merak ediyordum. Bileğimdeki demir kelepçeleri anahtarla açtığını hatırlıyordum, anahtarları nereden bulmuştu?
Bir kez daha ne zaman karşılaşacağımızı ya da hiç karşılaşıp karşılaşmayacağımızı bilmemek beni sinir ediyordu. Eğer tekrar gelmezse, benim ona gitmem gibi bir ihtimal söz konusu olmadığından, birinden tekrar beni alıkoymasını isteyecektim sanırım ve bu sefer geldiğinde maskesini affetmeyecektim.
Maske takmasının yanında ışığa bile çıkmıyor oluşu beni daha da meraklandırıyordu, maskeden sadece gözleri görünürken karanlığa çekilerek neyi saklamaya çalıştığı anlamıyordum. Gözlerinden tanıyabileceğime emin olduğum biri yoktu, belki de gözlerinin ayırt edici bir özelliği vardı, ikisinin farklı renk olması gibi. Fakat bunları bilmem mümkün değildi, onu sadece o istediğinde görebiliyordum. Eminim ki o beni benim istediğim dışında da görüyordu, o gece nasıl Doğa'nın evinin önünde durduysa istediği her an olduğum yeri de bulabilirdi.
Yatağımda sırt üstü uzanıyordum, yavaşça doğrulup yerimden kalktım ve balkon kapısını aralayıp balkona çıktım. Balkonun en ucuna yürüyüp korkuluklara yaslandım ve gözlerimi karanlık ağaçlıklarda gezdirdim. Buradalara olmasını, arabasını görebilmeyi istedim fakat etrafta yaprak bile kıpırdamazken gözüme çarpan başka bir hareket olmadı.
Belki yanlış düşünüyordum. Belki de o beni korumuyor, merak etmiyordu. Belki de katil oydu ve sıramı beklememi istiyordu. Bunu düşünmek tüylerimi ürpertti. Masa'daki herkes katilden saklanacak bir delik ararken onu bekliyor olduğumu düşünmek aklımı kaçırmışım gibi hissettiriyordu. Her ne kadar Pusat Demir ve ekürisi Kaplan'a bel bağlamak istemesem de Sarov Vampiri denen kadının aradığımız kişi olduğunu doğrulamalarını istiyordum.
Düş kırıklığıyla balkondan içeri girip yatağa girdim ve gözlerimi yumup uyumaya çalıştım. Yarın yeni bir iş görüşmem vardı, sadece onu düşünmek istiyordum. Kaybettiğim işleri geri kazanamamıştım ama bu yeni bir markaydı, onlar için iyi bir seçenek olabilirdim. Gözlerimi açıp saate baktıktan sonra tekrar gözlerimi kapattım ve uyumaya çalıştım. Çok ok uyumama gerek yoktu, birkaç saat uyuyup uyandıktan sonra güzelce hazırlanmak istiyordum.
Bir süre sonra gözlerimi tekrar açıp saati kontrolü ettim, beş saat geçmişti. Üstümdeki yorganı kaldırarak doğruldum ve başucu lambamı açtım, kendimi uyumaya o kadar zorlamıştım ki uyumayı başardığımı fark etmemiştim bile. Hızlıca yataktan çıkıp banyoya girdim ve yüzümü yıkayıp uykumu iyice açmaya çalıştım.
Hemen ardından hızlıca duş alıp tenimi neme doymuş ve parlak gösterecek bir nemlendirici sürüp onun emilmesini beklerken saçlarımı kurutup şekillendirmeye başladığım. Markanın iyi karar verebilmesi için tenimin ekstra iyi görünmesi gerekiyordu.
Saçlarıma doğal dalgalar kazandırdıktan sonra hafif bir makyaj yapıp üstüme beyaz bir sıfır kollu ve kot şort giydim, onun da üstüne kalın, peluş bir kaban giyip kol çantamı aldım ve odamdan çıkıp annemin odasının kapısına geldim. Kapıyı birkaç kez çalıp beklemeye başladım.
"Günaydın.." dedi annem sakin bir sesle, çoktan uyanmış yüzüne güneş kremi sürüyordu. Sabahlığının kuşağını bağlayıp odadan çıktı ve o önde ben arkada merdivenlerden aşağı indik. "Güneş daha doğmadı.." diye mırıldandım salonun büyük camından içeri hiç ışık girmediğini görüp. Annem kısaca arkasına dönüp bana baktı, "Bu doğmayacağı anlamına gelmez." Dedi ve önüne döndü.
Salonu geçip mutfağa girdiğimizde annem buzdolabını açıp küçük bir cam şişe ve biraz çilek ve yaban mersini çıkarttı. Şişeyi önüme bıraktığında kapağını açıp kokladım, büyük oranda turunçgil kokuyordu ama alttan gelen zencefil ve tarçın kokusunu alabiliyordum. Küçük şişeyi birkaç yudumda bitirip ada tezgahın üstündeki sürahiden şişeye bu sefer de biraz su doldurdum ve suyu da içip ağzımdaki uyuşuk c vitamini tadından kurtulmaya çalıştım.
"Deneme çekimi olacak mı?" Diye sordu annem, meyveleri yıkıyordu.
"Bilmiyorum, olabilir. Sanırım ajans eski fotoğraflarımı vermek istemiyor." Dedim. Genelde marka iş birliği yapıp yapmayacağınına modelin daha önce yaptığı benzer çalışmalara bakarak karar verirdi ama ben önceki çalışmalarımda olduğum bedende olmadığım için marka eski fotoğrafları vermek yerine kameranın karısına geçip yeni bir çekim yapmak isteyebilirdi.
Annem yıkadığı meyveleri küçük bir kasede önüme koyduktan sonra ellerini tezgaha yasladı ve gözleriyle bedenimi süzdü, "Aslında formuna döndün gibi.." dedi emin olamayarak. Başımı iki yana salladım, "Öyle hissetmiyorum. Kaslarım bozuldu, bacaklarım inceldi..."
"Her neyse." Diyerek kesti annem sözümü. "Bugün seninle ben de geleceğim, o işi alacaksın." Sözünü söyleyip mutfaktan çıktı, muhtemelen hazırlanmak için odasına gidiyordu. Halbuki ben hemen çıkmayı planlamıştım, mecburen kabanımı çıkarttım ve meyveleri yemeye başladım. Ağır ağır hepsini bitirdikten sonra odama çıkıp hızlıca dişlerimi fırçaladım ve mutfağa geri döndüm. Annemi çağırmak için yukarı çıkacağım esnada babama çıkacağını söylediğini duydum ve kalkıp paltomu giydim. Biraz sonra annem aşağı indiğinde beraber çıkıp annemin arabasına bindik.
Annem şoförüne ajansa gideceğimizi söylediğinde adam başını kısaca sallayıp arabayı çalıştırdı ve birkaç saniye içinde bahçeden çıkıp şehir merkezine doğru ilerlemeye başladık. Oraya annemle gitmekten her ne kadar hoşlanmasam da bugün onunla tartışacak havamda değildim, gerçekten tek istediğim o işi almaktı ve bu yüzden gergindim.
"Eğer hemen bugün deneme çekimi yapmak isterlerse kabul et, çekinecek hiçbir şeyin yok. Çekici bir yüzün ve mükemmel bir vücudun var, oradaki herkesten çok daha iyisin." Annem kendisini dikkatli dinlemediğimi fark ettiğinde yüzümü tutup kendisine çevirdi, "Sen bir yıldızsın, mükemmelsin.." dedi gözlerimin içine bakarak. Böyle konuştuğu zaman beni korkutuyordu, üstümdeki yük daha da artıyordu. Elini tutup indirdim ve başımı tekrar yola çevirdim. "Mükemmel olmak zorunda değilim anne."
"Mükemmelsin ve bunu korumak zorundasın." Dedi annem üstüne basarak. Sanırım fabrikada geçirdiğim beş günden sonra kaybettiğim işleri öğrenmişti. Ama sorun şuydu ki benim içimdeki gücü bulup daha çok çabalamam gerekirken gücü kullanan oydu, benim yerime hırs yapıyordu ve bu hiç işime yaramıyordu.
Annemin söylediklerine cevap vermediğim için yolculuğumuz kısmen sessiz şekilde tamamlandı ve araç ajansın önünde durdu. Arabadan inip içeri girdiğimizde birkaç kişinin hayranlıkla anneme baktığını, tasarımcı ve fotoğrafçıların da ona selam verdiğini gördüm. Babam annemin çalışmasını engellemediği için gençlik yıllarını bu ajansta modellik yaparak geçirmişti. Ve hâlâ o yıllarda olduğundan farklı görünmediği için insanlar ona hayranlıkla bakıyordu.
Annemin üstündeki ilginin azalmayacağını anladığımda görüşmenin nerede olacağını sormak için birini bulmak üzere annemin yanından ayrıldım. Merdivenleri kullanarak üst kata çıktığımda her tarafın tıklım tıklım olması sinirimi bozdu. Kalabalığın içinde menejerimi ya da asistanını görmeyi umarak ilerlemeye başladım.
"Vera, buradayım hayatım!" Sesin geldigi yöne baktığımda Cem'i gördüm ve hızla yanına vardım. "Selam, görüşmenin hangi salonda olacağını sormak için seni arıyordum." Dedim. Cem avucuna doldurduğu bademlerden birkaç tane ağzına atıp başını salladı, "Gel, gel burada." Arkasındaki kapıyı açtığında içeri geçip çantamı ve paltomu çıkarıp sandalyelerden birine koydum ve saçlarımı havalandırdım. "Ne zaman burada olurlar?" Diye sordum aynaya bakarken.
Cem omuz silkti, "Geldiklerinde duyarız." Dedi, cam kapıdan dışarı bakıyordu. Yanına yürüdüğümde merdivenlerde annem göründü, Cem'in yüzü şaşkınlıkla gerildiğinde başımı salladım. "O da gelmek istedi." Dedim benim suçum olmadığını açıklamak için. Cem annemi pek sevmezdi çünkü benim işime karıştığı gibi onun işine de karışıyordu. Cem göz devirerek arkasını döndü ve kapıdan uzaklaştı, hemen sonraysa kapı açıldı ve annem içeri girdi.
"Cem!" Dedi gıcık bir tonlamayla, "Burada olduğunu bilmiyordum." Topuklarını vura vura Cem'in arkasına geçip çantasını masaya bıraktı ve paltosunu çıkarıp saçlarını savurdu. Cem bir kez daha gözlerini devirerek anneme döndü, "Ben her gün buradayım şekerim." dedi yanından uzaklaşırken.
"Lütfen yine başlamayın, onlar buradayken sakın!" Diyerek araya girdim fakat hâlâ birbirlerine meydan okuyan gözlerle bakıyorlardı. Kapının açıldığını duyduğumda başımı arkaya çevirdim, "Geliyorlar." Dedi Cem'in asistanı fısıldayarak. Cem saatini kontrol etti, "Saat on olmuş bir zahmet gelsinler..." Dedi ve çıktı.Birkaç dakika sonra yanında markadan gelen temsilcilerle beraber içeri girdi ve benim için en gerici süreç başlamış oldu.
🎭
Instagram'da @tanvaktikanofficiall hesabında kitaplarım hakkında paylaşım yapıyorum, takip edip destek olursanız çok sevinirim 💙 📖
Bölüm etkileşimi
