MAVİ KABUS kitap kapağı

3. bölüm / 20

MAVİ KABUS

3. Bölüm "BEŞ GÜN"

Vaveyla Yazarı: Hilal Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 20Şu an: 3. Bölüm "BEŞ GÜN"

Oturduğum yerde biraz daha küçülüp sırtımı duvara yasladım ve dizlerimi kendime çektim. Sağ elimi güçlükle kaldırarak sol tarafıma yöneldim ve sol bileğimi tutup kucağıma koydum. Bileğimdeki demir halkanın ağırlığını şimdi karnımın üstünde hissediyordum. Sağ elimin kuvvetsiz parmaklarıyla demiri tuttum ve birkaç santim yukarı kaldırdım. Artık demir kelepçe kolumu aşağı çekmediğinden bileğimi acıtmıyordu. Sol kolumu titremesine rağmen hareket ettirip demir halkanın hiçbir yerine temas etmeyecek şekilde sabit tutmaya çalıştım. Kolumu kasarak biraz olsun titremesini önlediğimde gözlerimi yumdum ve sağ elimde tuttuğum demir halkanın orada olmadığını, sol kolumun özgür olduğunu hayal ettim.

Fakat kolum tekrar titredi ve soğuk demir bileğime dokundu. Olmuyordu, burada tutsak olduğumu unutamıyordum.

Pusat o gün beni orada bırakıp gittiğinde ve beni kolumdan çekiştirerek arabaya bindirip buraya getirdiklerinde bir şeylerin kötüye gideceğinin farkındaydım. Fakat ölümle baş başa bırakılacağımı da tahmin etmemiştim. Ölüm, her zaman bu karanlık ve soğuk odanın bir köşesinde dikiliyordu. Gücümü iyice yitirdiğim anlarla nefesime kadar sokulup benimle alay ediyordu. Nefesime tamamen hakim olmasına ramak kalmış olmalıydı, öyle hissediyordum.

Bu eski fabrikanın demir duvarlı kaç tane odası vardı bilmiyordum fakat ikisi Kaya ve benim için ayrılmıştı. Yer, buz gibi taştandı. Ağır demir halkalar ve zincirlerle de arkamdaki demir duvara bağlıydık, en azından ben bu haldeyken Kaya'nın farklı bir durumda olmadığı hakkında akıl yürütüyordum çünkü onu görmüyordum.

Acaba kaç gündür buradaydım, yoksa henüz bir gün bile geçmemiş miydi? Sanırım bunu bilmemin bir yolu yoktu çünkü artık bizi burada ölüme terk ettiklerini düşünmeye başlamıştım, kimse gelip gitmiyordu ve ormandan gelen ürkütücü rüzgar sesiyle fabrikadaki eski makinelerin arada sırada çıkarttığı çatırtılar dışında hiçbir ses ya da gürültü yoktu. Bir araba sesi duymayı beklemekten aklımı yitirmek üzereydim. Bir noktadan sonra sese duyarlılığım ormandaki ufak sesleri duyabilecek kadar artmıştı. Kulaklarımı kesip atmak istiyordum.

Seslerin aklımı karıştırmasını ve beni hipnotize etmesini engelleyebildiğim her an dua ediyordum. O katilin birilerini daha öldürmesi ve aradıkları suçlunun biz olmadığımızı anlamaları için. Eğer şans yüzümüze gülmez, kötü bir tesadüf yaşanır ve Masa'nın üyeleri eksilmeyi keserse... Bu ikimizin sonu olurdu. Bu düşünce aklıma üşüştüğünde orada dikilen ölümün ses çıkarttığını duydum. Nasıl bir ses olduğunu betimlemem mümkün bile değildi fakat çıkartmıştı işte. Bence gülüyordu, sonunda kabullendiğimi fark etmişti ve hâlime gülüyordu. Başımı arkamdaki duvara bastırdım, boynumu dik tutarak başımı iki yana sallamanın tek yolu buydu. Başımı salladım fakat başım döndüğünde durup zaten kısık olan gözlerimi yummak zorunda kaldım.

Bir an derin mi derin bir sessizlik oluştu. Ciğerlerimdeki nefesi boşaltacak kadar bile gücüm olmadığından soluk sesim bile doldurmadı odayı. Soğuk, kuru bir sessizlik sardı etrafı. Fark etmeden son nefesimi içime çekmiştim. Buna sebep olan herkesin, başta da Pusat'ın bu yaşadıklarımın vebalini ödemeden ölmesini istemediğimi düşündüm. Konuşamıyordum, yalnızca zihnimden geçirerek son duam kabul edilmesini umdum.

Sonra bir şey oldu. Ciğerlerimde asılı kalan havayı bırakıp derin bir nefes almama sebep olacak bir şey.

Hışırdayan yaprakları ve kırılan birkaç dalı duydum. Çok geçmeden üstlerinden geçen arabanın mekanik sesi binanın duvarlarına çarptı. Arabadaki her kimse onu görmek istiyordum, zorlanarak da olsa gözlerimi açtım. Onun seslerini takip etmek istiyordum fakat artık sadece hızlı atan kalbimin sesini duyuyordum, dışarıdan gelen hiçbir sesi duyamıyordum. Fakat o beni duyabilirdi, yine bir elimde diğer bileğimdeki demir halkayı tuttum. Bu sefer bıraktım, yer çekimi demiri taş zeminle buluşturdu. Bileklerim yine acıdı fakat sadece fabrikaya girenin sesi duymasını umursuyordum.

Burada terk edildiğimden beri saniye, dakika, saat ya da gün kavramları benim için anlam ifade etmeyi bıraktığından ne kadar süre beni bulmasını beklediğimi ya da bekleyeceğimi bilmiyor olmak kalbimin daha hızlı çarpmasına sebep oluyordu. Fakat daha fazla ses çıkartacak gücüm yoktu, hareket edemiyordum. Bağırmam hatta konuşmamsa imkansızdı.

Gözlerimi boşluğa dikmiş beklerken sırf eski ve paslı olduğu için kapanmayan kapının önünde gölgelerin hareket ettiğini gördüm. Biraz daha bekledikten sonra uzun süredir odanın köşesinde dikilen ölüme benzer siyah bir şey göründü. Sesler hayal ürünüm olamazdı değil mi? Dakikalardır Azraili mi bekliyordum?

Azrail, aralık kapıyı inanılmaz bir gürültü çıkartarak savurdu ve içeri bir adım attı. Bir elim kucağımda, biri yerde, dizlerimi kendime çekmiş şekilde otururken başımı birkaç santim hareket ettirip yukarı baktım. Yukarısı da aşağısı gibi siyahtı. Sanırım yüzünde kar maskesi vardı, uzakta olmamasına rağmen net göremiyordum. Azrail kapının önünde neredeyse hiç dikilmedi, adımlarını yere vurarak yanıma geldi. Nereden bulduğunu bilmediğim anahtarla bileklerimi kurtardı. Hissettiğim hafiflik yüzünden ağlayabilirdim.

Beklemeden kollarını kendime çektiğim dizlerimin arkasından geçirdi ve sırtımdan sıkıca tutup havaya kaldırdı. Belki de Azrail demekle hata etmiştim, beni kurtarıyordu. Eski odadan çıkıp yürümeye başladığında başımı daha fazla dik tutamadım ve bir anda geri doğru düştü. O, muhtemelen artık bilincimin açık olmadığını düşünüyordu fakat bunun için üstün bir çaba veriyordum ve gösterdiğim tek yaşam belirtisi de buydu. Bu sayede sırtımdaki kolunu uzatıp başımı omzuna yasladığını fark edebildim. Ben kolunu çektiği an düşeceğime emin olsam da vücudum sarsılmamıştı bile, çok güçlüydü ve sıkı tutuyordu.

Bir süre sonra başımın tekrar boşluğa düştüğünü ve kollarının bedenimden uzaklaştığını hissettim, hemen sonra üstüme bir kapı örtüldü. Gözlerimi birkaç kez açıp baktıktan sonra bunun bir araba kapısı olduğunu ancak fark edebildim. Yanımdaki sürücü koltuğuna oturduğunda torpidoyu açıp su şişesi ve bir kağıt parçası çıkarttı. Suyu yavaşça kucağıma bırakıp kağıdı üstüne savurmuştu. Kağıtta ne yazdığı umrumda bile değildi, sadece suyu istiyordum fakat gücüm yoktu.

Bunu geç de olsa fark ettiğinde suyun kapağını açtı ve şişeyi dudaklarıma dayayıp biraz eğdi. Birkaç milim su bile o kadar iyi gelmişti ki göz kapaklarımı normal bir şekilde açmayı başarabilmiştim. Suyu geri çektiğinde alıp bitirmek istedim fakat başını iki yana salladığını gördüm, sonra da gözleriyle kucağımdaki kağıdı işaret etti. Uzun süre sonra ilk kez dudaklarımı yalayıp kucağımdaki kağıdı aldım, bir not defterinden öylesine koparılmış bir kağıdın üzerinde sadece "Evine gidiyoruz." Yazıyordu. Sesimi bulmak için yutkundum ve birkaç kez öksürdüm. "Neden konuşmuyorsun?" Dediğimde sesim yine de korkunçtu fakat en azından çıkıyordu.

Sanırım bu sorunun cevabı için bir kağıt hazırlanmıştı, cevap vermeyip arabayı çalıştırdı. O an aklıma Kaya geldi, nasıl bir anda unutmuştum? "Dur! Kaya." Dedim sadece, duydu ama durmadı.

Kaya'nın ismini bir kez daha söyleyip direksiyonu tutan kolunu sarstığımı hatırlıyorum. Sonrası ise karanlık.

Vücudum, her ne kadar sıvı almış olsam da daha fazla dayanamayıp tekrar eko-mod'a geçmişti. Yani bayılmıştım. Tanımadığım, maskeli bir yabancının arasında bayıldığıma emindim fakat sanırım kendi odamda uyanmıştım, odamdaki kokulu mumların kokusunu alıyordum. Emin olmak için gözlerimi açtım, gerçekten odamdaydım. Gerçi şaşırmamam gerekiyordu, yabancı zaten yazdığı notla beni eve götürdüğünü söylemişti fakat yine de odama kadar bırakacağını düşünmemiştim.

Birinin öksürdüğünü duyduğumda irkilerek başımı sesin geldiği yöne çevirdim, yabancı orada oturuyordu! Sanırım nottaki gidiyoruz kelimesini de yanlış yorumlamıştım!..

Dirseklerimden kuvvet alıp kalkarken sol koluma takılmış serumu hissettim. "Ne yapıyorsun orada?" İçten içe cevap vermeyeceğini biliyordum, saçma notlarla iletişim kurmaktı tarzı.

Beni şaşırttı ve dudaklarından duyduğum en ağır ingiliz aksanıyla şu sözler döküldü, "You'll be fine." Ben odamda ne yaptığını sormuştum ve o bana iyi olacağımı söylüyordu, belli ki tek kelime bile Türkçesi yoktu. Bu, arabada verdiği notu da açıklıyordu.

"No Turkish, get it. Who the hell am i talkin' to?"
Anladım, Türkçen yok. Kiminle konuşuyorum, kimsin!?*

Ne anlama geldiğini bilmediğim bir bakış attıktan sonra kafasını çevirip odamı incelemeye başladı, "A 'thank you' will do. Don't ask any quastions."
Bir 'teşekkürler' iş görür. Soru falan sorma.*

"Why did you help me?"
Bana neden yardım ettin?*

Sabırla cevap vermesini bekledim fakat gözlerini odamda gezdirmeyi bırakıp yüzüme bakmasına rağmen cevap vermedi. O dümdüz gözlerime bakarken ben onu inceliyor, özelliklerini aklıma kazmaya çalışıyordum fakat neredeyse hiç ayırt edici özelliği yoktu. Kar maskesi yüzünden sadece gözleri gözüküyordu, onların rengini de karanlıkta durduğu için göremiyordum. Onun dışında kıyafetleri de her yerini örtüyordu, vücudunda dövmesi ya da başka bir iz varsa da görünmüyordu, sadece uzun boylu ve yapılıydı.

Baş ucumdaki lamba açıktı, odanın tamamını aydınlatmaya yetmeyecek sarı bir ışık yayıyordu ve o, balkonun önünde ışığın vurmadığı yerde dikiliyordu.

"Come to the light."
Aydınlığa çık.*

Yerinden hareket etmediğine başımı yana doğru eğdim. Kaşlarını kaldırıp omuz silkti. İnat ettiği için söylenmek üzereyken resmen "Teşekkür et." Demiş olmasına rağmen teşekkür etmediğimi hatırladım. İçimden bir ses bunu boşu boşuna yapmadığını söylüyordu, muhakkak karşılığını isteyecekti fakat yine de teşekkür etmem gerekirdi.

Anlayacağı dilden teşekkür ettiğimde şaşırmış gibi baktı, "I thought you wouldn't tell that." Bunu söylemezsin sanıyordum.* Dedi. Cevap vermeyerek sırtımı yatak başlığına yasladım. Bakışlarım koluma indiğinde düzgün takılmış serumu gördüm tekrar, aklıma gelen şeyle güldüm.

"What are you laughing at?" Neye güldüğümü sorduğunda tekrar ona baktım. "An educated doctor does not deal with such a thing like that in the middle of the night. But you obviously know how to put in a serum. Who are you, really?" Okumuş bir doktor gecenin bir yarısında bunun gibi şeylerle uğraşmaz. Ama belli ki nasıl serum takıldığını da biliyorsun. Gerçekten, kimsin sen?*

"Well, i think it's time to go." Galiba gitme vaktim geldi.*

Bana bakmaya devam ederken eliyle arkasındaki perdeyi tutup çekiştirerek açmaya çalıştı. Balkon kapısının önü açıldığında kapıyı açtı, "Close it after me." Ben çıktıktan sonra kapat.*

Ve balkona çıkıp kapıyı kapandığı kadar kapattı. Perdeyi açtığı için balkonun korkuluklarından bacağını attığını ve oraya tutunarak aşağı sarkıp ağladığını görmüştüm.

Gitmeden önce kalkıp gitmesini engelleyebilir hatta belki de maskesini çekip çıkarabilirdim fakat yapmamıştım. Hem kolumdaki serumu çıkartmak istemiyordum çünkü ihtiyacım vardı hem de merak etmeme rağmen o kadar da rahatsız olmamıştım.

Zaten ondan daha büyük sorunlarım vardı ve tek tek aklıma düşmeye başlamışlardı bile. Ona en son Kaya'yı söylediğimi fakat arabayı durdurmadığını hatırlıyordum. Belki de ne söylediğimi anlamamıştı ama sonuç olarak Kaya orada kalmıştı. Benim orada olmadığım da elbet anlaşılırdı fakat babamın beni bir daha ellerine bırakmayacağını düşünüyordum. Üstelik ona ve amcama gittiğimiz yeri doğru tarif etmeyi başarırsam Kaya'yı da bulabilirlerdi.

Derin bir of çektikten sonra yatakta aşağı kayıp başımı yastığa koydum, serum bittikten sonra babamı uyandırıp konuşmaya karar vermiştim. Telefonum hangi cehennemdeydi acaba? Çantam en son Mahzen'de masanın üstünde kalmıştı, birinin babamın odasına götürmüş olmasını umuyordum. Yatağın öbür ucunda duran bilgisayarıma uzanıp kucağıma koydum ve açtım. Açıldığında saatin üçü geçtiğini gördüm. Alt taraftaki tarihe gözlerim takıldığında gözlerim kocaman açıldı, eğer hafızam beni yanılmıyorsa Mahzen'de olduğum son gün tarih bundan beş gün öncesini gösteriyordu.
Arama motoruna girip cevabını çok merak ettiğim o soruyu sordum. Bir insan aç ve susuz kaç gün hayatta kalabiliyordu?

Üç günün nadiren sekiz on güne kadar uzayabildiği yazıyordu, bir iki gün daha kalsaydım sürekli karşımda dikilen o karaltı gelip yanıma oturacaktı demek ki. İrkilerek bilgisayarı kapattım ve uzağa koydum. Serum bitene kadar biraz kestirmeye kadar verdim.

Kestirmemin uzun sürdüğünü uyanıp etrafta güneş ışıkları gördüğümde anlamıştım. Serum çoktan bitip büzüşmüştü, dikkatlice çıkartıp doğruldum. Gerçek manada pistim şuan, üstümdeki lacivert elbise toz toprak içindeydi. Bu hâlde aşağı inmek istemediğim için yataktan çıkıp giyinme odama girdim ve elime gelen ilk kazak ve pantolonla iç çamaşırlarını alıp banyoya girdim. Aynaya gözlerimi bile değdirmeden duşa kabinin içine girip üstümdekileri orada çıkartıp bir köşeye attım.

Bir süre sıcak suyun altında oturup daha sonra saçlarımı ve vücudumu uzun uzun yıkadım. Çıktıktan sonra kurulanıp, saçlarımı kurutana ve üstümü giyinene kadar da epey bir vakit kaybetmiştim.

Odamdaki işim bittiğinde odamdan çıkıp aşağı indim. Başta kimse yok sanmıştım fakat mutfaktan gelen seslerle yardımcımızın burada olduğunu anlamıştım. Selam vermek ve kahvaltı yapıp yapmadıklarını sormak için yanına gideceğim sırada beni fark etti ve korkuyla yerinden sıçradı.

"Afedersiniz, ben geldiğinizi bilmiyordum." Dediğinde omuz silktim, hortlak görmüş gibi olmakta haklıydı. "Sorun değil. Annemler yok mu?"

"Natalya Hanım henüz aşağı inmedi, Vahit Bey de hâlâ Rusya'da." Babamın Rusya'ya gittiğini bildiğimi varsayması çok tatlıydı! Muhtemelen beş gündür tutsak olduğum hakkında hiçbir fikri yoktu.

Ondan kahvaltı hazırlamasını rica edip tekrar yukarı çıktım ve annemin kapısını çaldım, ses gelmediğinde içeri girdim. Annem hâlâ uyuyordu ve biraz dağılmış görünüyordu. Yatağın boş tarafına oturup omzuna dokundum, "Üzereydim ama ölmedim, yaşıyorum uyan hadi." Dedim, şaka değildi.

Annem biraz daha seslendikten sonra uyanıp karşısında beni gördüğünde bir anda doğruldu yüzüme dokunup gerçekten burada olduğumu anladığında kafamdan çekmek suretiyle beni kendisine yapıştırıp sarıldı. "Korkudan ölüyordum haberin var mı!?" Kulaklarımı çınlattı.

Omuzlarından tutup ayırdı beni, "Anlat!" Bir anda anlat dediğinde dilim tutuldu. "Bir yerine bir şey oldu mu?" Dokunarak oramı buramı yoklamaya başladığında başımı iki yana salladım.

Anneme olanları anlatmaya başladığımda Pusat'ın beni orada bırakıp gittiği yerde ağlamaya başlamıştı ve demir kelepçelerin olduğu kısma geldiğimde durup boğulmasını engellemek zorunda kalmıştım. Hikayenin sonuna gelmeden de doğduğum gün de aynı böyle ağladığını ve beni Masa'dan saklamak istediğini ancak babamın kabul etmediğini anlatmıştı. Bu hikâyeyi yılda birkaç kez düzenli olarak anlatıyor ve benim için üzülüyordu fakat ilk kez bu kadar hak veriyordum ona.

Annem o hikayeyi anlatırken daha çok ağladığı için yorulmuş ve sadece bana sarılıp burnunu çekmeye başlamıştı, bu yüzden ona nasıl kurtulduğumu ve buraya nasıl geldiğimi anlatamamıştım. Sanırım anlatmasam daha iyiydi çünkü dışardan bakınca benim hayal dünyammış gibi görünüyordu ve deli damgası yemek istemiyordum.

"Telefonunu verir misin? Benimki Mahzen'de kaldı." Dediğimde annem komodine uzanırken küfür etti. "Canları cehenneme." Derken de telefonu bana uzattı. Teşekkür edip telefonundan babamı aradım ve açmasını beklemeye başladım.

"Beni aramak için Rusya'ya kadar gitmene gerek yoktu, baba."

"Vera? Sen misin?"

"Annem başka çocuğunuz olmadığına emin." Dedim varis meselesine atıfta bulunarak.

"Pusat seni bıraktı mı?" Diye sordu bana nasıl olduğumu sormadan önce.

"Pek öyle oldu diyemem, bu arada iyiyim sorduğun için sağ ol."

Babam bir süre sessiz kaldıktan sonra konuştu, "Döndüğümde uzun uzun konuşuruz olur mu?" Dedi. Babamın kızı olmak böyle bir şeydi.

"Amcam seninle mi?"

"Evet, neden?"

"Ben döndüm ama Kaya orada kaldı. Ölmek üzere."

"Vera inan söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum, sen nasıl döndün ve Kaya niye dönemedi?"

"Bilmiyorum! Bir adam beni oradan çıkarıp eve getirdi, ona Kaya'yı almamız gerektiğini söyledim ama sanırım Türkçe bilmediği için beni anlamadı. Kaya'yı hemen almamız gerekiyor."

Babam, "Vera, Pusat'ın haberi olmadan oradan kuş bile uçmuyor." Dediğinde donup kaldım. Bunca zaman nerede olduğumu biliyordu ve gelmemiş miydi? Bir de yalan söylediğimi ima ediyordu.

Telefonu kulağımdan çekip anneme uzattım, "Ben duvara fırlatıp parçalamadan al şunu elimden." Annem telefonu aldı fakat babamın söylediklerini duymadığı için hiçbir şey anlamamıştı. Ben odadan çıkarken, "O, Türkçe bilmeyen adam da kim?" Diye sordu.

"Keşke bilseydim!"

Annemin odasından çıktıktan sonra aşağı inip babamın şoföründen Mahzen'e gidip çantamı almalarını ve arabamı getirmelerini istedim. Beni gördüğünden kimseye bahsetmemesini de tembihlemeyi unutmamıştım.

Kaya'yı almaya gitmek istiyordum fakat ne maskeli yabancı gibi anahtarım vardı ne de Kaya'yı oradan çıkaracak kadar güçlüydüm. O nasıl yapmıştı bilmiyordum ama ben kapıdaki korumaları da atlatamazdım, tabii varlarsa.

Kaya'nın masadaki arkadaşlarından yardım istemek aklıma geliyordu fakat şuan kimsenin oradan çıktığımı bilmemesi gerekiyordu, hepsinin Pusat'a haber vereceğinden emindim.

Ne de olsa o, Masa'nın sıradaki yöneticisi olacaktı. Valnikov'dan sonra baş köşeye geçmek için gerekli tüm eğitimleri almış, Valnikov'un saltanatının bitmesini bekliyordu. Amcamın yıllar önce anlattığı hikâyeye göre Pusat küçük bir çocukken masanın başındaki babası ölmüştü. Tek varisi olan Pusat henüz çok küçük olduğu için saltanat bozulmuş ve yerine Valnikov geçmişti. Geçmeden önce de ne üzerine olduğunu bilmediğimiz bir yemin ettikten sonra kağıdı imzalamış ve kendisinden sonra başa kendi çocuklarının değil Pusat'ın çıkacağını temin etmişti.

İşte bu yüzden her şeyi beraber yapıyorlardı. Bunu bilmeme rağmen ona laf atmıştım çünkü beni sinir etmişti. Herkes ondan çekinirken ben nasıl böyle bir şey yapmıştım bilmiyordum fakat hata yaptığımı anlamıştım. Pusat gerçekten sadece bu Masa için eğitilmiş, duygusuz bir robottu. Ondan acıma beklemek de hataydı.

Pusat karşısında hiç şansım olmadığını anladığımda omuzlarım düştü ve salondaki koltuğa çöktüm. Kaya'yı oradan kurtarmanın bir yolunu bulmam gerekiyordu.

Ben Kaya'yı kurtarmanın ya da babamı buraya getirmenin bir yolunu düşünürken bir saat geçmiş ve çantam gelmişti. Elime ulaştığında sonunda geldiğine şükrederek odama çıktım, bir yandan da telefonumu arıyordum. Şarjının olmayacağını biliyordum, telefonla beraber şarj aletini de çıkarıp odama girdim ve yatağımın yanındaki prize takıp yatağa oturdum. Dolmasına izin vermeden açılması için tuşuna bastıktan sonra çantamı alıp içindeki diğer eşyaları çıkartmaya başladım. Cüzdanımın arasındaki katlanmış kağıt dikkatimi çektiğinde kağıdı alıp cüzdanı bir kenara bıraktım. Not deyince aklıma tek bir şey geliyordu.

Katlı kağıdı açıp okumaya başladım fakat umudum çabuk yok olmuştu.

"Nasıl yaptın bilmiyorum ama duyduğuma göre evine dönmüşsün. Bu seferlik bağışlıyorum. Biraz düşündükten sonra senin katil falan olamayacağına karar verdim. Eğer öyleysen hakaret için kusura bakma. Her neyse, kuzenin bir süre daha misafirim olarak kalacak. Kendini boşuna yormaman için söylüyorum.

Bu arada güzel çanta, orijinal mi?"

Notu okurken sesini duyduğum için kendime kızarken bahsettiği Birkin çantaya vurup devirdim. Bir kadını aşağılamanın en kolay yolu, marka çantasına sahte demek! Bu adamın arsızlığı beni deli ediyordu. Notta takılacak o kadar fazla şey vardı ki bir tek buna tepki verebiliyordum. Katil olmam ve Kaya hakkında yazdıklarını zaten aklım almıyordu.

Madem oradan çıkmama rağmen bağışlanmıştım, bir de gidip yüz yüze konuşabilirdim. Belki kralımız izin verirse yüzüne tokat atacak fırsatım da olurdu.

Yemekten sonra odama dönüp üstüme siyah, uzun bir elbise giymiş eşyalarımı öncekinden daha gösterişli bir Birkin'e koymuştum. Makyaj masamın başına geçtiğimdeyse önce yüzümü nemlendirmiş daha sonraysa mosmor olmuş göz altlarımı kapatıp sabitlemiştim. Yanaklarım bile çökmüştü, onları daha canlı göstermek için çok sevmesem de allık uygulamıştım. Rujumu da sürdükten sonra louboutin topuklularımı giyip odamdan çıktım. Günler sonra ilk kez kendim gibi hissediyordum.

Mahzen'e giderken kendim kullanmak yerine yine babamın şoföründen rica ettim, babam burada değilse tüm kaynaklarını kendim için kullanmaktan çekinmeyecektim. Buna mahzen'deki odası da dahildi.

Akıcı bir yolculuğun ardından araba Mahzen'in bahçesine girip park ettiğinde bahçede kimse olmadığı için içten içe sevinmiştim. Kapım açıldığında çantamı koluma takıp arabadan indim ve kapıya doğru yürüdüm. Kapıdaki korumaların beni gördüklerinde ifadeleri değişmişti, bir tanesinin geçmem için kapıyı açarken tek kaşını kaldırarak beni incelediğini gördüm fakat içimden sabır dilemek dışında tepki vermedim.

Mahzen'in uzun koridoru da bugün boştu, normalde buralarda dikilip ayak üstü iş bağlamaya çalışanlar oluyordu. "Umarım ben yokken hepsi ölmüştür." Diye mırıldandım kendi kendime. Odaların olduğu başka bir koridora saptığımda Pusat'ın odasının ne tarafta olduğunu düşündüm. Burası tek katlı olduğundan her yere farklı bir koridor uzanıyordu, labirent gibiydi. Yetmiyormuş gibi kapıların üstüne isim de yazmamışlardı.

Fakat içimden bir ses tam karşımda ortada tek başına duran kapı olduğunu söylüyordu. Şansımı denemeye karar verip kapının önüne gittim, Pusat'ın odası olduğuna emin olsaydım kesinlikle kapıyı tıklamazdım fakat başkasının odasına pat diye girmek istemiyordum. İstemeye istemeye kapıyı tıklattım.

"Gel!" İçeriden gelen ayı sesini duyduğumda kapı kulbunu sertçe indirip kapıyı iterek içeri girdim. Kapı duvara çarptığında Pusat kaşlarını havalandırıp başını kaldırdı. Bir saniye sonra şaşkınlığını atıp yüzüne alaycı, ukala gülümsemesini yerleştirdi.

Masasından kalktı, "Çabuk toparlamışsın." Dedi ellerini ceplerine koyup masasının yanında dikilirken. O an ne kadar öfkeli olduğumu fark ettim, nefes alırken burun deliklerim genişliyordu. Bir anda nasıl geldiğini anlamadığım bir hırsla sert adımlar atarak yanına vardım ve sağ elimi yüzüne geçirdim. Elimi. Pusat'ın. Yüzüne geçirdim.

O tepkisizliğini korurken ben ne yaptığımın farkına vardım fakat daha kötü hâle getirerek kolumdaki çantayı da elime alıp sertçe masasının üstüne koydum. Başını darbenin etkisiyle döndüğü taraftan masaya çevirdi ve o alaycı gülümsesiyle çantama baktı.

"Sen! Sen, kendini ne sanıyorsun!?" Diye bağırdım daha fazla tepkisiz kalmasına katlanamayarak. Bağırarak hatta yırtınarak kavga etmek istiyordum.

Bana döndüğünde sonunda gözlerine görmeyi beklediğim o ürkütücü, tehditkâr ifade yerleşti. "Vera, güzelim. Orada başını bir yere mi çarptın?"

Bu sefer ben alay ederek güldüm, "Kafamı bir yere mi çarptım mı? Sen, beni suçsuz olduğumu bilmene rağmen ölüme terk ettin bir de yetmiyormuş gibi alay kokan bir mesaj yolladın!" Durup nefes aldım,"Başından beri biliyordun benim olmadığımı, başından beri! Ama ne var biliyor musun, artık o kadar da kötü bir fikir olmadığına karar verdim!"

Kalçasını masaya yaslayıp başını yana eğdi, "Bu ne anlama geliyor biraz açar mısın?" Dedi.

"Açayım, tabii. Seni öldürmek istiyorum demek!"

"Onur duyarım. Ve bana bir şeyler başarabildiğini kanıtlamış olursun."

Yüzüne bir tokat daha indirmeyi o kadar istiyordum ki... Fakat bunu bir kez daha yapamayacağımı adım gibi biliyordum.

"Senin için çok kolay değil mi? İftira atmak, zorla alıkoymak, alay etmek." Onaylarcasına başını salladı, "Kim ne derse desin aklına eseni yapmak, Sarsılmaz güç..."

"Nereye getireceksin?" Dedi sabrı tükenmiş gibi.

"Bir boka yara da gerçek katili bul." Ağzımı bozmamı beklemiyormuş gibi kaşlarını kaldırdı yine. "Ben yokken kaç kişi daha öldü merak ediyorum."

Dediğimde yaslandığı yerden ayrılıp birkaç adım attı, "Aslına bakarsan kimse." Dedi. Buradan ne anlamam gerektiğini biliyordum.

Kollarımı açtım, "Öyleyse neden buradayım?"

Güldü, sanırım bu kez gerçekten gülmüştü. "Senin üç katın üç tane adamı devirmen olanaklı bile değil. Biraz araştırma yaptım ve katilin biraz daha uzun boylu ve yapılı olduğuna kanaat getirdim." Dedi eliyle benim boyumdan daha yükseği işaret ederken. Katil benden uzunsa erkek olmalıydı.

"Katilin neye benzediği umrumda bile değil, Kaya'yı oradan çıkaracaksın."

"Kaya'nın senden daha ufak olduğunu mu söylemeye çalışıyorsun?"

Kaya'nın birkaç günü hatta belki saati kalmışken burada dünyanın en aptal adamıyla konuşarak vakit kaybettiğim için kendimi asla affetmeyecektim, Kaya'yı kurtarmayı başarsam ve o beni affetse bile ben kendime bu konuda acımayacaktım.

"Pusat! Orada ne hâlde olduğumu biliyorum, Kaya da farksız değil ve ölmek üzere! O olduğundan emin bile değilsin, lütfen... Sana lütfen dedim az önce inanabiliyor musun?! Bir şey yap!" Dudaklarım lütfen demiş olabilirdi fakat gözlerim adeta yalvarıyordu ve eminim ki o gözlerimi de okuyabiliyordu.

Biraz düşündükten sonra bakışları ilk kez değişti. Alaycı ifadesi dağıldı ve bakışları her zamanki soğuk ve sert hâlini aldı. Sonunda derin bir nefes aldı, "Ölmemesini sağlarım?" Dedi. Bunu kabul et ya da olduğu gibi kalmaya devam etsin diyordu. Hızla başımı salladım.

"Bunu sırf ben emin olana kadar dayansın ve konuşturabilelim diye yapıyorum." Dedi masanın üstünden telefonunu alırken. Bir aynı lütfen kelimesini anlamasını beklemek benim hatamdı zaten, tabii ki yine kendi kafasındaki yapmıştı. Yapana kadar beni yalvartmayı da ihmal etmemişti.

Telefonla muhtemelen orada bekleyen adamları arayıp Kaya'yı yaşatmalarını söyledikten sonra telefonu geri bırakıp tekrar bana döndü, "Ee, anlat bakalım nasıl kurtuldun? Gerçekten merak ediyorum." Dedi. Maskeli yabancıdan ona tabii ki de bahsetmeyecektim, istediği kadar sorabilirdi kararım değişmeyecekti.

"Sormaya cüret bile etme."

İlginç bir şekilde üstlenmedi, "Pekâlâ." Dedi.

Rahatlığı beni rahatsız etmişti. "Söylesene, kurtulmasaydım bana ve Kaya'ya ne olacaktı." Dedim vereceği cevabı duymak hoşuma gitmeyecek olsa da.

"Sen ne olacağını düşündün bunca zaman?" Alayla değil de gerçekten sorduğunu anladığımda ben de dürüst oldum, "Öleceğimi düşünüyordum. Öleceğimden emindim."

Omuz silkti, "Öyleyse ölürdün." Dedi. Farkında olmadan söylediğini tekrar ettim. Ölürdüm. Ne kadar basit söylemişti. Ne yeri ne de zamanı olmadığının farkındaydım fakat başım dönmeye başlamıştı, hâlâ hastaneye gitmemiştim ve dün geceki serum ve kahvaltıyla ayakta duruyordum. Gözlerimi Pusat'tan ayırıp masasının önündeki koltuklara yöneldim ve kendimi bir tanesine bıraktım.

Birkaç saniye sonra "Ne oldu?" Dediğini duydum. Öldürmeye karar verdiği birine iyi misin? Diyemiyordu tabii. "Hâlâ ölme ihtimalim var." Dediğimde dalga geçtiğimi anladı ve sahici olmayan bir şekilde "Öyle mi, neden?" Dedi. "Düşüncem değişmedi çünkü." Dedim ve masasındaki çantama uzanıp aldıktan sonra koltuktan kalktım.

"Seni öldürmek için bir serum daha yedikten sonra döneceğim, gerçek katilin yapmasına izin verme." Dedim yüzüne bakmazken.

"Peki ama biri seni öldürmeye çalışırsa sen ona izin ver, ben bir kez yarım bıraktım." Sözlerini duyduğumda kapıyı açmak üzereydim, duraksadım. Dönüp bir şeyler söylemek istedim fakat söyleyecek bir şey bulamadım. Nedensizce bu cümle kalbimde bir yeri acıtmıştı çünkü şaka sayılmazdı, gerçekten yarım bırakmıştı ve sıra bana geldiğinde asıl katil onun yarım bıraktığı işi bitirecekti. Bir şey söyleyemeyeceğimi anladığımda kapıyı bu kez yavaşça açıp dışarı çıktım.

Pusat'ın yanından çıktıktan sonra hastaneye gitmeyi düşünüyordum fakat fikrimi değiştirip babamın odasına gelmiştim. Masanın başına oturup telefonumu aldım ve babamı aradım.

Onunla konuşmaya hiç hevesli olmadığımdan direkt konuya girip Kaya'nın biraz daha zaman kazandığını fakat acilen dönüp bu işe bir çare bulmaları gerektiğini anlattım. Onun amcama anlatacağından pek emin olamadığım için amcamı da arayıp çağırdım. Konuşma esnasında oraya neden gittiklerini sorduğumda doğru dürüst bir cevap verememesinden sadece katilden kaçmak için gittikleri anlaşılıyordu. Açıkçası babamın bu kadar korkak olduğunu bilmiyordum.

Masa'nın üstündeki telefon dikatimi çektiğinde tuşların altında isimler yazdığını gördüm. Valnikov'un odasını aramak için 2 tuşuna basmak gerektiğini gördüğümde telefonu alıp ikiye bastım. Biraz çaldıktan sonra telefon açıldı ve Valnikov meraklı bir tınıyla "Efendim?" Dedi.

"Valnikov, ben Vera." Valnikov devam etmeme izin vermeden atladı, "Vera, sen döndün mü?"

"Seni babamın odasından aradığıma göre dönmüşüm. Bugün toplantı olup olmadığını sormak için aradım."

"Hayır, bugün yok."

"Ben yokken neler olduğunu merak ediyorum, toplanıp üstünden geçemez miyiz?"

Valnikov birkaç saniye düşünür gibi mırıldandıktan sonra, "Pusat sana özet geçebilir." Dediğinde yüzümü buruşturup düşünmeden reddettim ve Valnikov yapabileceği başka bir şey olmadığını söylediğinde telefonu kapattım. Burada pek dostum olduğu söylenemezdi ama çoğuyla düşman da değildim, bu yüzden birini daha aramaya karar verdim.

Bir numaralı tuş Pusat'ı arıyordu, onu es geçtim. Üç numara bastonlu Zikri'yi arıyordu, ismini görünce bile tüylerim diken diken olmuştu. Biraz daha aşağı inip baktığımda sekiz numaranın Orya'yı aradığını gördüm. Eğer buralardaysa eminim ki beni dinler ve yardım ederdi.

"Buyrun, ben Orya." Sesini duyduğumda rahat bir nefes aldım. "Orya merhaba, ben Vera. Buralardaysan biraz konuşmak istiyordum." Orya Valnikovunki gibi gereksiz sorular sormadan odasına olduğunu ve gelebileceğimi söylediğinde odasının yerini sorduktan sonra telefonu kapatıp çantamı aldım ve çıktım.

Odasına geldiğimde Orya beni masasından kalkıp sıkıca sarılarak karşılamış ve Pusat'a hiçbir zaman inanmadığını söylemişti, biraz olsun iyi hissetmemi sağlamıştı. Hele de Pusat'ın söylediklerinden sonra. Ona biraz orada başımıza gelenlerden ve Kaya'nın hâlâ orada olduğundan bahsettiğimde yüzü düşmüş ve Kaya'yı neden bırakmadıklarını bildiğini söylemişti.

Meğer biz oradayken Pusat, Rusya'dan getirdiği özel bir ekiple beraber Masa'dan eksilen herkesin evlerine gidip inceleme yapmış. Rusya'daki merkezin kendi içinde yaşanan bu gibi olayları çözmek için kurduğu ve eğittiği olay yeri inceleme ekipleri olduğunu bilmediğim için buna oldukça şaşırmıştım.

Orya elime A4 kağıdına basılmış bir resim uzattı. "Duvardaki topuk izini görüyor musun? Ekip, katilin bu dolap ve duvar arasına saklandığını ve çok yapılı olduğundan sığmadığı için bir ayağını havada tutmak zorunda kaldığını bu yüzden duvara iz yaptığını söylemiş."

Orya'nın söylediklerini kafamda tartarken bir anda yanan ampülle gözlerim kocaman açıldı ama Orya görmeden toparlamayı başardım. "Katil çok yapılı olduğundan..." Demişti. Dün geceki yabancı da çok yapılıydı. Ve benim suçsuz olduğumu bilebilecek yegane kişi de katilden başkası değildi. Ben dün gece asıl katille tanışmış olabilir miydim?

"Ekip parfümü de araştırmış, parfüm neredeymiş biliyor musun? Noris'in kız arkadaşının çantasında!" Orya devam ederken ona döndüm, "Nasıl yani?"

"O gün gittiği mağazadaki görevli resmen zorla satmış ona parfümü, satıcıyı araştırmışlar ama kızın bahsettiği gibi bir çalışanları olmadığını söylemiş mağaza yönetimi."

"Kız nasıl birini görmüş?"

"Demiş ki..." Orya biraz önündeki kağıtları karıştırdı, her zaman Valnikov'un getirdiği dosyaların bir kopyasını alırdı. "Demiş ki: Zaten o dükkanda çalışabilecek bir tipe benzemiyordu, bence onu başka biri bunu yapması için zorladı."

"Bence katil işini gördükten sonra onu da öldürdü." Dediğinde Orya evet anlamında başını salladı.

"Anlayacağın sen yokken pek de bir yol kat edemedik."

Yüzüm iyice düştü. "Ama böyle devam ederse Kaya oradan hiç kurtulamayacak."

"Bak, ben de Kaya'nın olduğunu düşünmüyorum ama sende olduğu gibi Kaya'nın olmadığını kanıtlayacak başka bir şey bulamadılar. Hem Kaya olayların yaşandığı üç günde de evde olduğunu söylüyor yani orada olup olmadığına kesin emin olamayız, anlıyorsun değil mi?"

Koltukta geri yaslanıp derin bir of çektim, maalesef anlıyordum ama ben buradayken Kaya'nın orada olmasına dayanamıyordum. Gözlerim dolduğunda parmaklarımla silip tekrar doğruldum ve Orya'ya teşekkür edip vedalaştıktan sonra odasından ayrıldım. Pusat bugün bana bir iyilik daha yapar mıydı bilmiyordum ama Kaya'yı görmek istiyordum, onun beni görmesiniyse daha çok.

Şansımı denemeye karar verip Pusat'ın odasının olduğu tarafa yürümeye başladım, kapının önüne gelip tıklattığımda içeriden ses gelmedi. Kulbu indirdiğimdeyse kilitli olduğunu anladım, Pusat gitmişti. Beş gün önce onu bahçede yakaladığımda arabasının kapılarını bile açmadığını hatırladığımda bahçeye çıkıp gitmiş mi diye bakmak istemedim, bugün beni yeteri kadar aşağılamıştı zaten. Öte yandan eski fabrikaya giden yolu da tam olarak hatırladığımdan emin değildim. Kısacası hâlâ her şey kötüye gidiyordu.

En sağlıklı kararın hastaneye gitmek olduğuna kanaat getirip Mahzen'den çıktım ve arabaya bindikten sonra hastaneye gideceğimizi söyledim. Valnikov'un bir hastanesi vardı, oraya gidecektik. Böylece kimse günlerce neden aç ve susuz kaldığımı sorup polise haber vermek istemeyecekti. Polis bir şey yapabilecek olsaydı o hastaneye adımımı bile atmayacaktım fakat polisin bir şey yapamayacağını iyi biliyordum, Masa onların önünü kesip dosyayı kapattıracaktı.

Yıllardır nasıl bir işin içinde olduğumuzu, katili, Kaya'yı, maskeli yabancıyı, babamın ve Pusat'ın söylediklerini düşünürken yolu izliyordum. Uykum mu geliyordu yoksa yine bilincim mi kapanıyordu ayırt edemiyordum ama göz kapaklarım da ağırlaşmıştı. Eğer uykuya dalıyorsam güzel bir rüya görmeyi diledim, bilincimi kaybediyorsam da uyanabilmeyi.

🎭

Instagram'da @tanvaktikanofficiall hesabında kitaplarım hakkında paylaşım yapıyorum, takip edip destek olursanız çok sevinirim 💙 📖

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

29okunma 9beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18