20. bölüm / 20
MAVİ KABUS20. Bölüm "KARA PANTER"
Bölümler 20Şu an: 20. Bölüm "KARA PANTER"
- 1 1. Bölüm "PARFÜM MESELESİ"3.757 kelime
- 2 2. Bölüm "UÇAN BALONLAR"3.798 kelime
- 3 3. Bölüm "BEŞ GÜN"4.520 kelime
- 4 4. Bölüm "SAROV VAMPİRİ"5.537 kelime
- 5 5. Bölüm "KUŞ AVCISI"6.421 kelime
- 6 6. Bölüm "KOSCHEY ÖLÜMSÜZ: BİR RUS MASALI"6.155 kelime
- 7 7. Bölüm "BÜYÜK BALIK KÜÇÜK BALIK"5.458 kelime
- 8 8. Bölüm "MASKELİ YALANCI"5.306 kelime
- 9 9. Bölüm "KÜÇÜK ASİSTAN"5.885 kelime
- 10 10. Bölüm "ANNEYİ ÜZMEK"6.477 kelime
- 11 11. Bölüm "UÇTU UÇTU"5.686 kelime
- 12 12. Bölüm "ODADAKİ FİL"7.304 kelime
- 13 13. Bölüm "HİÇBİR YERE ÇIKMAYAN KAPILAR"5.159 kelime
- 14 14. Bölüm "PEMBE KUTU"6.312 kelime
- 15 15. Bölüm "AKIL HOCA"3.647 kelime
- 16 16. Bölüm "KOLYE"6.755 kelime
- 17 17. Bölüm "MAVİ GÖZLER"4.189 kelime
- 18 18. Bölüm "NEMESİS'İN İNTİKAMI"7.661 kelime
- 19 19. Bölüm "ROMA HIRSIZI"7.375 kelime
- 20 20. Bölüm "KARA PANTER"3.847 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Belarus-Rusya Yolu
Kusursuz bir sır, mümkün olabilirdi ancak kusursuz bir sırdaş?
Kendinize güvenilir bir dost bulabilir, onunla bir sırrınızı paylaşabilirdiniz fakat bu yalnızca güvenilir bir sırdaş olurdu. Kusursuz değil.
Bu yüzden Kaya'nın sırdaşı yoktu, Aral'ın at çiftliğine ait silinen görüntüleri izlediği güne kadar. Ve Aral, ne güvenilir ne de kusursuz bir sırdaştı. Kaya, onun yaşamına son verdikten sonra büyük bir hata yapmış ve herkesin cinayeti kiralık katil Vahşi'nin işlediğini düşünmesini sağlamıştı. Böylece farkında bile olmadan Vahşi'yi kendine sırdaş edinmişti çünkü cinayeti işleyen kişinin Vahşi olmadığını bilen tek kişi oydu.
İşin sonunda tüm sırlar masaya serilmişti, Kaya o akşam yaşadığı bunalma hissini daha önce yaşadığını hatırlamıyordu. Ela'yı çiftliğe bırakıp olay yerinden ayrıldıktan sonra duyduğu boğulma hissi bile daha katlanılabilirdi. Pusat Demir ve Kaplan'ın her şeyi öğrenip Kamer ve Vahit Erginsoy'u çağırdığı akşamın aksine o an kimse bir şey bilmiyordu.
Arkasında bıraktığı Masa'da oturan herkesin şimdiye kadar çoktan olanları öğrenmiş olduğunu düşündü Kaya. Küçük bir kamyona benzeyen aracın kapalı arka kısmında oturmuş, tekerlekler dönüp araç ilerlemeye devam ettikçe sağa sola yuvarlanan küçük çakıl taşlarını izliyordu. Bilekleri kelepçelenmişti, kelepçeler oturduğu demire bağlıydı.
O gece Kamer ve Vahit Erginsoy evlerine dönmüşlerdi ancak bu Kaya için geçerli olmamıştı, şuan içinde bulunduğu araç oraya gelene kadar yeryüzüne bile çıkmamıştı. Araca binmeden hemen önce Kaplan'ın verdiği siyah pantolon ve kapüşonluyu giymişti üstüne, daha sonra araca binip sessiz sedasız İstanbul'dan ayrılmıştı.
Bulgaristan-Belarus üzerinden Rusya'ya uzanan yolculuğunun kaçıncı saatinde olduğu hakkında bir fikri yoktu, aynı şekilde kaç saat süreceğini de bilmiyordu. Tüm bunlar onun için hâlâ gerçek dışıydı, yolculuk bittiğinde tam olarak nasıl bir yerde olacağını bile kavramamıştı.
Ön koltukta oturan iki adamın konuşmalarını duydu, Rusça olduğu için yine ilk duyduğunda neyden bahsettiklerini anlayamamıştı. Yavaş yavaş dilini bile unutmaya başladığı, tatil için bile gitmediği ülkesinin en karanlık yüzüyle karşılaşmak için fazla hazırlıksızdı.
Kendisine hatırlatıp durduğu tek şey Aral'ı kendisini korumak için öldürdüğü ve gerekirse bunu tekrar yapabileceğiydi.
Avuçlarını boynundaki haç kolyesinin etrafına sardı ve tanrıya güç için yalvardı. O hapishane hakkında bildiği tek şey aynı çatının altında kalacağı diğer mahkumların Kaya kadar sıradan hayatların kötüleri olmadıklarıydı. Ela kaza ara ölmüştü, Aral'ın işi tek kurşunla bitmişti. İlk olay Kaya'nın evinde yaşanmıştı, ikincisinde Kaya ve Aral aynı vasıta ile seyahat etmiş ve aynı otele yerleşmişlerdi. İkisi de ne fazla zordu ne de sıra dışı olacak kadar vahşi. Yeraltı dünyası için sıradan kötülüklerdi. Kaya, gittiği hapishanede kimse için tehdit olmayacaktı ama herkes onu kolay avlanacak bir yem olarak görecekti. Tanrıdan bunun için güç istedi, av değil avcı olmak zorundaydı. Yoksa kusursuz bir heykel işlemeye çalışırken sıvasız bir duvar örmekten ileriye gidemediği gençlik yılları soğuk bir hapishane köşesinde son bulacaktı.
Şimdi ne kadar boktan da olsa o gençlik yıllarını geri istiyordu, tekrar ve tekrar başarısız olacak olsa da yaşamak istiyordu.
Kaya görmüyordu ancak araç, büyük bir karanlığın ortasında yalnızca kendi farları yol gösterdiğince ilerliyor ve ilerideki fırtınaya doğru yaklaşıyordu. Ilıman Türkiye iklimi geride kalıyor, can yakıcı Rus soğuğu Kaya'ya kucağını açmış bekliyordu.
💙
Pusat Demir
Telefonumda numarası kayıtlı olmayan onlarca insan numaramı çaldırıyor ve merhaba Pusat Bey, diyerek söze giriyordu. Ancak bugün bilmediğim bir numaradan gelen bir telefonu cevapladığımda bir kız çocuğunun sesiyle karşılaşmıştım. "Pusat abi merhaba, Yasemin ben." demişti ince sesi, o an onu tanımış ve Vera'nın kardeşi olduğunu anlamıştım. Oldukça da şaşırmıştım.
Önceki gün Mahzen'de karşılaştığımızda Vera ve beni yanlış anladığını düşünmüş ve haklı çıkmıştım, bana ablasının yardıma ihtiyacı olduğunu söylemiş ve olduğu adresi vermişti. Aklınca kendisi yanına gidemediği için onu da yalnız bırakmamak adına yanına sevdiği birini yolluyordu. Eminim Kaya olsa onu arardı, yerine ben geçmiştim ancak ufak bir pürüz vardı ki Vera düşündüğü gibi beni sevmiyordu.
İnsanların beni sevmemesi hiçbir zaman umrumda olmazdı, Vera'nın sevmiyor oluşu da umrumda değildi. Onun için uçağın kapısından dönüp Azerbaycan uçuşunu beni sevmese bile ertelerdim. Öyle de yapmış, Kaplan'ı Mahzen'dek pistte kafasında soru işaretleriyle bırakıp Vera'nın yanına gelmiştim.
Az önceki konuşmamız aklına Kaya ile alakalı tam olarak ne kadar şey getirmişti bilmiyordum ancak epey düşünceli ve Kaya'nın hak etmediği derecede üzgün gözüküyordu.
Bense onun benim burada oluşumdan memnun olduğu, bana yaslandığı, bana güvendiği bir gerçekliği düşlüyordum. İstediğim şey uğruna sabretmeye de çabalamaya da alıştım, bunları onun için de yapacağımdan şüphesi olmamalıydı. Bana öyle geliyordu ki vazgeçmeyeceğimi zaten biliyordu çünkü iyi bir gözlemciydi ve beni iyi tanımıştı. Ve maalesef bir konuda da haklıydı, ben onu onun beni tanıdığı gibi tanımıyordum. Hatalar yaparak öğrenecek gibiydim ancak kusursuz olmayı dilerdim.
"Bana hâlâ öfkeli misin?" diye sordum Kaya hakkında verdiğim kararı kastederek. Göz ucuyla koltuğun köşesine sinmiş, düşünceli duran yüzüne bakıyordum. "Ben sana her zaman öfkeliyim ve öyle olacağım." dedi bana bakmadan. Hafifçe başımı salladım, "Kabulüm." dedim. Zaten farklı bir cevap beklemiyordum. Onun da bana baktığını yakaladım ancak bana gözlerinden geçen düşünceleri okuyacak vakti tanımadan bakışlarını kaçırdı.
"Yasemin'e kaç kez aramızda bir şey olmadığını söyledim, bir kez sen söylesen inanır ve peşini bırakırdı." dedi, muhtemelen Kaya'yı düşünmemeye çalışıyordu.
"Kusura bakma ama o türlüsü işime gelmiyordu." dedim omuz silkerek.
Öfkeli, kesik bir iç çekti. "Hep böyle kendi çıkarlarını mı düşünürsün?" diye sordu isyan eder gibi. Bir süredir ilk kez doğrudan bana bakıyordu, sarı saçlarının çerçevelediği küçük yüzünde elmas gibi parlayan mavi gözlerine baka kaldım. Gözlerini her kırpışında titreyen siyaha boyalı kıvrık kirpikleri dikkatimi daha da dağıttı. "Ne?" diye sorarken buldum kendimi.
Onu ne kadar dikkatli seyrettiğimi fark etmiş olacak ki saçlarını savurarak oturduğu yerden kalktı ve görüş açımdan çıktı, dönüp arkama baktığımda amaçsızca tezgaha yaslandığını ve orada dikildiğini gördüm. "Sen az önce benden kaçtın mı?" diye sordum omzumun üstünden ona bakarken.
"Acımasız bir avcı gibi bakıyorsun, avın işi kaçmaktır." dedi kollarını önünde bağlayıp bilmiş bir tavır takınarak. Doğru söylüyordu, ben bir aslansam o da ceylandı ve kaçmakta da gayet iyiydi ama söz konusu aslan benken bir yere kadar kaçabilirdi, muhakkak yakalardım. Ona bunu söylemedim, kaçabileceğine olan inancını ben kırmak istemedim, kendisi anlasın ve pes etsin istiyordum.
Onu daha fazla sıkıştırmadım, "Şanslısın ki avcın sana kıyamıyor." dedim önüme dönerken. Sözüm bittikten hemen sonra kinayeyle "Eksik olmasın." diye mırıldandığını duydum. "Gitmiyor musun artık?" diye sordu daha sonra. Duruşumu bozmadan başımı iki yana salladım, "Yasemin bana güvenip buraya yollamışken seni yalnız bırakıp ayrılamam."
"On yedi yaşında bir çocuktan emir aldığının farkında mısın, sana pek uymuyor sanki?"
Sorusuna karşılık ona doğru döndüm ve gülümsedim, "Pusat abisi olarak isteklerini yerine getirmekten mutluluk duyuyorum." dedim onu sinirlendireceğimi bile bile. Tahmin ettiğim gibi gözlerini devirdi ve seslice ofladı, dudaklarından firar eden nefesi; önüne düşen birkaç tutam saçını havalandırmıştı. Gülüşümün onu sinir etme amacından sapıp yine aklımın başka yerlere gittiğini gösterir gibi genişlediğini fark ettiğimde önüme dönerek sırıtışı yüzümden silmeye çalıştım.
O esnada arkadan Vera'nın sesi yükseldi, "Boşuna saklama nasıl güldüğünü gördüm." dediğinde bunu söylemesini beklemediğim için sırıtmayı keserek şaşırdım ancak ona bakmadan önce ifademi toparladım, "Nasıl gülmüşüm?" diye sordum yerimden kalkıp ona doğru yürürken. Resmen salonun içinde köşe kapmaca oynuyorduk.
Vera cevap vermek için doğru kelimeyi seçmeye çalışıyormuş gibi gözlerini yukarı kaldırarak birkaç saniye düşündükten sonra, "Sanki gerçekten duyguların varmış gibi." dedi cevabından memnun bir şekilde. Ona dümdüz baktım, "Kaç gündür ne anlatıyorum ben?" Bir an cevabıma gülecek gibi oldu ancak kendini tuttu.
"Samimiyetine inanmam için bir gülümsemeden fazlası gerekir." derken o kurnaz, keyifli gülümseme bu kez onun yüzündeydi. Ne söylediği umrumda değildi, bana bakarken gülümsesi hoşuma gitmişti. Yaptığım an kaşlarını çatıp uzaklaşmaya çalışacağını bilsem de ona doğru bir adım atmaktan alıkoyamadım kendimi. Ellerimi belinin iki yanından tezgaha yaslandığımda pençelerini çıkarmak üzereydi ki ben konuştum, "Eğer inanırsan?" diye sordum. "Eğer inanırsan beni kabul edecek misin?"
Bakışlarını kaçırması bir saniye sürdü, "Kabul edeceğimden söylemedim, etrafımda fazla boşa kürek çekme diye." dedi. Fakat nedense benim içimden bir ses kabul edeceğini söylüyordu. Sessiz kaldığımda bakışlarını yavaşça bana çevirdi, buradan öyle güzel gözüküyordu ki konuşup kendi dikkatimi dağıtmak istemedim.
Ancak her şey birkaç saniye sürdü, birbirimize bir süre sessizce baktık ve o, kollarımın arasından çıktı. Arkama geçip görüş açımdan çıkmıştı ama ben ellerim hâlâ tezgaha yaslı, düşünüyordum. Az önce umutlanmış mıydım ben? Şaşkınlıkla dudaklarımı büzdüm, böyle bir duyguydu demek.
Vera sanırım ona daha fazla bulaşmamı istemediğinden ve iyice yorgun düştüğünden olsa gerek, bir süre sonra uykuya daldı. Bir süre amaçsızca orada oturduktan sonra evden ayrıldım, kapıyı kilitleyemediğim için kapıda bekleyen çalışanlarını ikinci kez dikkatli olmaları için tembihledim ve arabama binip kendi evime geçtim.
Ben duş alıp tekrar Azerbaycan'a gitmek üzere hazırlanana kadar gün doğmuştu bile. Kaplan'a ve jetin sorumlusuna haber vererek tekrar bir uçuş planladım.
💙
"Dün ne olduğunu anlatacak mısın artık? Bir anda kapıdan dönüp gittiğinde biri öldü sandım." Kaplan'a cevap vermeyi düşünmüyor ancak konuşurken elindeki boş su şişesiyle çıkarttığı sesten rahatsız oluyordum. Ona ses çıkarmayı kesmesini söylemek üzere başımı önümdeki ekrandan kaldırmıştım ki Kaplan'ın sert bakışlarıyla karşılaştım. Bana dik dik bakıyor ve şişeyi ritmik hareketlerle avucuna vuruyordu.
Ona başımla ne var, işareti yaptığımda bana doğru eğildi, "Benden ne gizliyorsun?" diye sordu buz gibi bir sesle. O an aklına gelen seçenekleri merak etsem de sormadım. Aslında bir süredir ona Vera ile olan durumumdan bahsetmek istiyordum, acaba şuan yapmalı mıyım onu düşünmekle meşguldüm. Sessizliğim onu daha da şüphelendirmiş olacak ki bakışları değişti, "Gerçekten biri mi öldü?" Bir anda geri çekildi ve gözlerini kısarak düşündü, "Valnikov'u en son ne zaman gördüm ki acaba?" dedi kendi kendine.
O düşünürken ben de anlatacaklarımın o kadar da utanç verici olmadığına karar vermiştim, sonuç olarak önceki gün Yasemin ile beraber Kaplan da beni Vera ile birlikte görmüştü. "Vera'nın yanına gittim." dedim dan diye. İlk duyduğunda şaşırsa da daha sonra yüzüne bilmiş bir gülümseme yayıldı, "Aranızda bir şeyler olduğunu biliyordum." dedi başını sallayarak. Elini bana doğru uzatarak işaret etti, "Kusura bakma ama Vera'dan en başından beri hoşlandığın belliydi."
Ellerimi koltuğun iki yanındaki kollarak koyarken yüzünü buruşturdum, "En başından beri hoşlanmıyordum. Hoşlansam beş gün eziyet çektirir miyim?" derken kendimi savunmayı planlanmıştım ama o zamanı aklıma getirmek kötü bir fikirdi, içimde uyuyan pişmanlık kalkıp tekrar tırnaklarını boğazıma geçirdi fakat bunu Kaplan'a belli etmedim. Vera'nın yanına neden gittiğimi sorduğunda kısaca olanları anlattım, tabii işin perde arkasını bilmediği için o kadar da şaşırmamıştı.
"Yani sadece insanlığından mı gittin yoksa gerçekten haklı mıyım?" diye sorduğunda cevap vermek için duraksadığım birkaç saniye içinde o tekrar konuştu, "Bendeki de soru olsa. Bacak kadar kızın lafına işi gücü bırakıp gitmezdin herhalde." dedi ve kabul etmeliydim ki mantıklı konuşmuştu bu yüzden inkâr etme zahmetine girmeden başımı olumlu anlamda salladım, cevabıma da şaşırmadı.
"Vera ne diyor peki bu işe?" diye sorduğunda konuşmama gerek kalmadan umutsuz vaka olduğumuzu yüz ifademden anladı, "Çok kızgın bana." dedim. "Haklı." dedi o da. Hem de nasıl haklıydı... Düşününce, onun peşinde umutsuzca dolaşan bir aptal gibi gözüküyor olmalıydım.
Hostes içki servis etmek için geldiğinde ikimiz de anlamış gibi sustuk, daha sonra kadın gittiğinde Kaplan bardağını alarak geri yaslandı ve bacak bacak üstüne atarak rahat bir tavır aldı, "Ne zamandır sürüyor bu?" diye sordu bardağın ucuyla beni işaret ederek. Ona gözlerimi kısarak baktım, onunla nadiren özel hayatım hakkında konuşurdum ve her fırsattı sonuna kadar değerlendirmeye çalışırdı. Ancak bugün onunla inatlaşmak istemiyordum, sanırım olanları birine anlatmak bana iyi geliyordu. Sanki gerçek olabilecekmiş gibi, düşündüklerim bir hayalden ibaret değilmiş gibi.
"Rusya'dan döndüğümüz akşam," diye başladığımda Kaplan hızla başını salladı, devam ettim. "Alina aramıştı. Rusya'da geçirdiğimiz zaman boyunca Vera kafamı o kadar kurcalamıştı ve o kadar sinirimi bozmuştu ki telefonu açtım ve onu ofise çağırdım." Kaplan duyduklarında şaşırmıştı çünkü bu, hiç benim yapacağım bir şey değildi zaten bu yüzden bugüne kadar ona olanlardan bahsetmemiştim, yüzündeki şaşkınlığı görmek hoşuma gitmiyordu.
"Alina'yı beklerken Vera geldi." dediğimde Kaplan hatırlamış gibi başını salladı, "Katili otoparkta görmüştü." dediğinde onayladım. Kaplan ufak bir detay hariç olayın geri kalanına, katili bulabilmek için Vera'yı yem olarak kullandığımız işe yaramaz plana, hâkimdi zaten. Bilmediği ufak detaysa Vera'nın o akşam bana nasıl koştuğu, sarıldığı ve gözümde ne kadar zararsız görünerek beni kendimden nefret ettirdiğiydi. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamıştı, Vera'ya bakışım tamamen değişmişti ve gün geçtikçe kendimi daha da kaptırmaya başlamıştım.
Kaplan'la biraz daha konuştuk, anlattıklarıma o kadar da şaşırmadığını ve en azından sadece Kaplan'ın anlayabileceği şekilde de olsa belli ettiğimi söyledi ve Aral öldürülmeden önce kurduğumuz ekibe Vera'yı da aldığımda iyice emin olduğunu. Sanırım ben de o zaman emin olmuştum.
Masadakileri toplamak üzere gelen hostes inişe az kaldığını söylediğinde Kaplan ve ben bir süredir sessizdik, birazdan yolculuk bittiğinde konuşulanlar hiç söylenmemiş gibi yapacak ve işimize odaklanacaktık. Kadın gittiğinde Kaplan bana doğru eğildi ve tuttuğu nefesini verdi, "Son bir şey daha soracağım." dedi kendini konuşmaktan alıkoyamayarak.
Ne soracağını şuan tahmin edemiyordum, zor bir soru olmayacağını düşündüm; "Sor, Kaplan." dedim başımı sallayarak. Kaplan gözlerini kıstı, "Bunca yıl sonra neden Vera?" diye sorduğunda duraksadım. Bu soruyu o da sormuştu. Bilmiyorum demiştim. Aslında yalandı, neden Vera olduğunu gayet iyi biliyordum ve Kaplan da bir fikre sahipti ki soruyordu. Gözlerimi yumup bir nefes aldım, "Düşündüğün sebepten." dedim ona bakmadan.
"Yani?"
"Ne düşündüğünü biliyorum Kaplan, haklısın, doğru düşünüyorsun. Kapatalım artık konuyu."
"Tam olarak bir şey düşünmüyorum, çok yüzeysel düşünüyorum şuan." diyerek ısrar ettiğinde oflayarak derin bir nefes aldım, ne zaman inecekti bu jet?
"Samimiyetin dozu kaçmaya başlıyor kaplan." dedim samimiyetsiz bir gülümsemeyle. Her ne kadar arkadaşım da olsa konuşmak istemediğim konular, dile getirmek istemediğim şeyler vardı ve öyle kalmalarını istiyordum. Kaplan alacağını almıştı zaten, başka bir zaman beni tekrar sıkıştırmak üzere aklında bir kenara not da düşmüştü muhtelemelen. Şimdi öğrendiği her şeyi kendi bildikleriyle birleştirerek bir analiz yapıyordu, bana bakışlarından anlıyordum.
Kısa süre içinde iniş yaptık, "Düşünmeyi kes de Akıl Hoca'ya odaklan." dedim yerimden kalkarken, o da kemerini çözüyordu. "Bir süre odak problemi yaşayabilirim." dedi peşimden gelirken. Yüzünü buruşturdum.
Bakü'ye iniş yapmıştık, Azerbaycan'da Rusya ve Ukrayna kökenlilerin en yoğun olduğu bölge burasıydı. Bir de İsmayıllı'da bir köy yerleşkeleri vardı ancak ben Akıl Hoca'nın böylesine küçük bir yerde yaşadığını düşünmüyordum. Çevirdiği dolaplara bakılırsa hem Rus bağlantıları kuvvetli kozmopolit hem de saklanmaya elverişli kalabalık bir yerde yaşıyor olmalıydı.
Kiraladığımız aracın sürücü koltuğuna oturdum, Kaplan da bazı eşyalarımızın olduğu çantaların yerleştirildiğine emin olduktan sonra ön yolcu koltuğuna oturdu ve havalimanından ayrıldık. Haydar Aliyev prospektine doğru ilerlerken Kaplan aldığı notları ve konumları kontrol ediyordu, gelmeden önce Akıl Hoca'yı tanıyabileceğini düşündüğümüz birkaç ismi araştırmıştık.
Kaplan telefon açarak Azerbaycan'a indiğimizi haber verdiğinde Polat Babayev bizi ofisine davet etti, kendisi Azerbaycan'da tanınan bir iş insanıydı ve onu eğitim aldığım okuldan tanıyordum ancak benden yaşça büyük olmasına karşın benim mezun olacağım yıl o ilk dönem öğrencisiydi. Ofisinin konumunu navigasyona girdikten sonra yolu takip ettim.
Prospektin en iyi binalarından birinde olan ofisine vardığımızda sekreteri bizi karşılayarak odasına çıkardı, içeri girdiğimizde Polat yerinden kalkarak yanımıza geldi. Beni özlemiş olacak ki hoş geldin, derken sıkıca sarıldı. Daha sonra Kaplan'a döndü, "Hoş geldiniz, Kapılan'dı değil mi?" dedi tokalaşırken Kaplan gülümseyerek başını salladı ve ayaküstü tanıştılar.
İçeri geçip oturduğumuzda Polat gülümsüyordu, "Yüzünü gören cennetlik Pusat Demir, hiç gelmeyeceksin sandım." dediğinde ben de güldüm, beni daha önce de birkaç kez davet etmişti ancak hiç vakit ayırmamıştım. "Biraz ayıp ediyorum sana, Azerbaycan'a işim düşü." dediğimde başını salladı, "Tahmin ettiğim gibi, makine işlemeye devam ediyor." dedi.
Kahveme uzanıyordum, "Hiç durmuyor." dedim bir yudum almadan önce.
"Hangi makine ama?" diye mırıldandı Kaplan ağız ucuyla, ona ters bir bakış attığımda gözlerini kaçırıp kahvesini yudumlamaya devam etti, neyse ki Polat duymuyordu.
Polat sordu, "Madem öyle, hangi rüzgar attı sizi buraya?"
Kaplan'la göz göze geldik. Geçtiğimiz aylar zihnimde hızlı bir zaman tüneline girdi, geriye doğru aktı aktı... Kaya'nın ortaya çıkan cinayetleri, Vahşi'nin söyledikleri, Vera'ya gelen pembe kutu, Valnikov'un hastalığı, depodaki buzdolapları, Noris'in ölümü, uçurumun kenarındaki Vera, otoparktaki Vera, Sarov kasabası, depodaki Vera, Noris'in ölümü, Mahir'in evindeki Vera, parfüm, ilk cinayet.
"Vera..."
Kendi sesimle bakışlarımı daldığım yerden ayırdım, ne dediğimin farkına vardığım an başımı eğerek alnımı kaşıdım. Hassiktir. Boğazımı temizleyerek başımı kaldırdığımda ilk gördüğüm karşımda oturan Polat'ın yüzü oldu; anlamamıştı ve sormak için bekliyordu. Kaplan'a baktım, bakmamla başımı çevirmem bir oldu.
"Başımızda bir bela var da," diyerek girdim söze, sanki az önce yaşananlar hiç olmamış gibi. "Sen yardım edebilirsin diye düşündük." Sessizlik olduğunda göz ucuyla tepkilerine baktım, yerimde kıpırdandım ve en sonunda Polat gibi bacak bacak üstüne atıp elimi dizime koydum. "Vera ile ben, öyle düşündük." dedim başımı sallayarak kendi kendimi onaylamayı da unutmadan.
Kaplan başını eğdi, "İyiydi." diye fısıldadı işaret parmağıyla beni işaret ederek. O kadar uzakta oturuyor olmasa dikkat çekmeden koluna bir tane geçirmeyi başarabilirdim belki.
Polat'a bilmesinden zarar gelmeyecek birkaç detay verdikten sonra Akıl Hoca'yı aradığımızı söyledik. Biz gerçek ismini bilmiyorduk ancak o sandığımızdan fazlasını biliyor olmalıydı, "Adı İgor Olegoviç Morozov, Türkler akılda tutması zor oluyor diye ona Akıl Hoca diyor. Araştırmacı tarihçidir kendisi en azından hepimiz öyle biliyoruz, eminim dahası da vardır." dedi Polat. İsmi anımsıyor gibiydim ancak hafızam kuvvetli olmasına karşın emin olamıyordum, söylediği gibi Rus isimlerini akılda tutmak kolay değildi.
"Nerede buluruz peki bu adamı? Bakü'de midir?" diye sordu Kaplan, sanırım adamın beklediğimizin aksine entelektüel biri çıkması İsmayıllı'da bir köy hayatı sürüyor olabileceğini de düşündürmüştü ona. Ancak Polat başını olumlu anlamda salladı, "Akıl Hoca burada bir kulübün premium üyesi, Yeşil Fil dedikleri bir oyun kulübü. Vaktinin çoğunu orada geçiriyor."
"Biz girebilir miyiz peki bu kulübe?" diye sordum hemen. Polat bir an olumsuz yanıt verecek oldu ancak daha sonra ifadesi değişti, "Bir dakika," Diyerek yerinden kalktı ve masasına gitti. Kaplan ve ben merakla ne olacak diye beklerken Polat elinde iki kartla döndü, "Bunlar kulübün gözlemci davetiyeleri." diyerek kartları uzattı.
Tıpkı birer kredi kartına benzeyen bu kartların bir yüzü siyah, diğer yüzü ise beyazdı. Beyaz yüzeyinin üstünde kulübün adı altın renk boyayla yazılmıştı, amblem de aynı renkle çizilmişti ve satranç oyunundaki filin etrafına sarılan bir yılandan oluşuyordu. Siyah tarafında ise gümüş renk yazılar vardı, en üstte "The Observers card" yazıyordu; altında ise sayılar ve harflerden oluşan bir kod vardı.
"Ne oluyor bu gözlemci?" diye sordu Kaplan, o da kendi elindeki kartı inceliyordu bir yandan. Polat elimizdeki kartları işaret etti, "Üstündeki kodlar farklıdır, hangi masada oturabileceğinizi gösteriyor. O masaya oturuyor ve normal kurallarla oyun oynuyorsunuz, masadaki hissedarlar istediği gözlemciyi seçerek kasası olarak kullanabiliyor." diyerek bizim için fazla bir şey ifade etmeyen bir açıklama yaptı. Bu kulübü ilk kez duyduğum için hissedarların farkını anlamıyordum.
"Daha detaylı anlatsana sen şunu." Dedi Kaplan aklımı okumuş gibi.
"Üyeler üç gruba ayrılır; Gözlemciler, Hissedarlar Ve Gölge Baniler. Akıl Hoca bir Gölge Bani yani oyun oynamıyor, sadece borçları ya da masada konuşulanları satın alıyor, hissedarları bir nevi kölesi yapıyor. Masada nakit bittiğinde hissedarlar bir sır, belge, sözleşme ortaya koyabiliyor ancak gözlemciler bunu yapamıyor, söylediğim gibi sadece normal oyunu oynayabiliyorlar."
Başımı salladım, "Gölge Bani demek..." derken bir yandan da düşünüyordum. Böyle bir adamın bizim peşimizdeki kiralık katille ne gibi bir bağlantısı olabilirdi. Vahşi, Akıl Hoca denen bu adamdan emir aldığını ancak emirlerin sebepleri hakkında bilgilendirilmediğini söylemişti. Akıl Hoca'nın belki bizi yok etmek için bir sebebi vardı belki de sadece bir aracıydı, bunu onunla tanışmadan bilemeyecektik. Yine de Polat'a sordum, "Akıl Hoca birinin ayak işlerini yapacak biri midir?"
Polat hemen başını iki yana salladı, sanki Akıl Hoca burada olmasa da Polat'ın üstünde hatta tüm Azerbaycan'ın üstünde bir otoritesi vardı ve onun birinin ayak işlerini yapacak olması iması bile duyanı rahatsız ediyordu, öyle ani bir tepki vermişti Polat. "Kimsenin ayak işini yapmaz," Dedi başını geri atarak. "Ama yardım isteyeni de geri çevirmez, öyle yardım ederim ama karşılığında şunu şunu yapacaksın diyen adamlardan değildir. Gücü yetiyorsa yardım eder, gücü de yeter zaten." dedi.
"Sen tanıyor musun bu adamı?" diye sordu Kaplan, o sormasa birazdan ben soracaktım. Polat onu tanıyorsa o kulübe girmekle vakit kaybetmek istemezdim. Polat başını bir sağa bir sola yatırdı, "Tanıyorum ama..." dedi. Kaşlarımı kaldırdım, "Ama ne, kardeşim?"
Polat elindeki kahvesini masaya bıraktı ve direklerini dizlerine yaslayarak bize doğru eğildi, "Tanıyorum ama onu ayağıma çağıramam. Biletleri size veriyorum, size yardım edecektir zaten." Dedi. Ancak bilmiyordu ki biz aslında Akıl Hoca'dan yardım istemeyecektik, onun yardım ettiği kişi bizi öldürmeye çalışan kişilerdi ve muhtemelen Akıl Hoca bizi o kulübün kapısının önünden bile geçirmeyecekti.
Mevzunun detaylarını Polat'a anlatmamaya karar verdim, Akıl Hoca'nın tarafına geçebileceği izlenimini vermişti. Kaplan'la oturmamızı uzatmadan biletleri alarak Polat'ın yanından ayrılıp kalacağımız otele yerleştik ve yarım saat sonra benim odamdaki toplantı masasının başında buluştuk. Biletlerin geçerlilik süresi iki gün önce başlamıştı ve iki gün sonra bitiyordu, ertelemememiz bizim için iyi olurdu.
Biletleri masaya koydum, Kaplan da cüzdanından iki kimlik kartını çıkarıp masaya koydu. Bunlar buraya gelirken hazırlık olarak getirdiğimiz sahte kimliklerdi, Akıl Hoca'nın isimlerimizi bilmiyor olma ihtimali neredeyse yoktu ve kapıdan geri gönderilmek istemiyorsak onlara ihtiyacımız vardı.
"Akıl Hoca bütün gün oturup kamera görüntüsü izlemiyorsa bu sahte kimliklerle o bizi görene kadar çoktan içeri girmiş oluruz." dedi Kaplan kimlikleri işaret ederek. Başımı salladım, "Farklı masalara oturup bir süre ortama ayak uyduralım, zaten Akıl Hoca bizi fark ettiğinde olduğumuz masaya gelir diye düşünüyorum." Dedim. Bizi yaka paça dışarı attırıp ortamda dikkat çekmek isteyeceğini düşünmüyordum, ya kendisi gelir ya da bizi çağırır bir şekilde orada ne işimiz olduğunu öğrenirdi. Hoş, çok büyük bir soru işareti değildi neden geldiğimiz.
Kaplanla bir süre daha toplantı yaptıktan sonra Mahzen'i arayıp Valnikov'a durum hakkında bilgi verdim ancak bunu üyelerle paylaşamazsın istedim, bana kalsa Valnikov'a da haber vermezdim ancak Masa'nın başı resmen hâlâ oydu ve bunu yapmak zorundaydım. Artık süresinin dolmasını iple çekiyordum, bana ait olan o koltuktan uzak kaldığım her gün zaman kaybediyor ve her şeye geç kalıyormuş gibi hissediyordum. Babamın benim yaşımdayken dünyalar güzeli, pamuk kalpli bir eşi; aklı başına gelmiş, etrafta olup biteni az çok kavrayabilen bir oğlu ve yönettiği bir Masa'sı vardı. Bense hiçbirine sahip değildim, aksine hepsine oldukça uzaktım. Sanırım geç kalıyor oluşum yalnızca hislerden ibaret değildi.
Kaplan çıkıp odasına gittikten sonra saate baktım, çıkmak için iki saate yakın vaktim vardı. Kendi kendime düşünürken zihnimde bir sanatçının en pahalı tablosu gibi ışıkların altında beliren yüz, annemindi. Telefonumu çıkarıp fotağraflarının olduğu klasöre girdim. Çocukken odamın duvarlarında annemin resimleri asılıydı, onlarca. Bazısında kameraya poz veriyordu, bazısında ise resminin çekildiğinden haberi bile yoktu ancak yine de bir melek gibi görünürdü. O benim için dünyanın en güzel ve en güzel kalpli kadınıydı, şimdi dünyanın o kadına ne yaptığı hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Yaşıyor muydu, yaşıyorsa neredeydi ve artık küçük bir çocuk olmasam da beni neden bulmuyordu? Belki de bu dünya için fazla yumuşak olan ruhu çoktan ait olduğu yere gitmişti...
İhtimaller göğsümü sıkıştırmaya başladığında resimlerini kapatıp telefonu cebime attım, her zaman orada olmalarına rağmen nadiren açıp bakardım çünkü içimdeki bu korkunç, tırnaklarıyla içimde ne kadar yara varsa hepsini tekrar tekrar parçalayan his hiçbir zaman eskimiyordu. Bu yüzden yüzünü görüp kendime hatırlatmazdım, bu dünyanın gördüğü en bencil evlat bendim belki de.
💙
Saatler ilerleyip gece simsiyah bir panter gibi omuzlarını gererek ortaya çıkmaya başladığında Pusat Demir Han da simsiyah takım elbisesinin içinde pahalı bir suvdan iniyor ve klüp binasına yöneliyordu. Klüp binası bir kütüphaneye benziyordu, yalnızca çatı katına çıkan özel bir asansör ise oyunların oynandığı asıl salona çıkıyordu. Pusat Demir asansöre bindi, davetiyesindeki şifreyi tuşladı ve yükselmeye başladı. Bir yandan içeride yaşanacakları düşünüyor, Akıl Hoca'yı görmeyi sabırla bekliyordu.
Aynı yolu yakın dostu Kaplan da izledi ve Pusat Demir kapıdaki kontroldeyken karşılaştılar, birlikte geldiklerini belli etmeden sessizce içeri alınmayı beklediler. Görevli önce Pusat'ın kimliğini istedi, kimlik cepten çıktı ve güvenliğin avucuna bırakıldı. Görevli resmi karşılaştırdı, "Viktor Voronin?" diye sordu. Pusat başını tek bir hareketle salladı, "Evet, benim." dedi Rusça. Daha sonra davetiyesi de kontrol edildi ve içeri buyur edildi. Hemen ardından Tuna Sancak ismiyle Kaplan girdi içeri.
İçerisi loş, sarı ışıklarla aydınlatılmış ve kırmızı perdeler, antika lambalar, eski görünümlü masa ve koltuklarla dizayn edilmişti. Tıpkı bir kütüphanenin atmosferine sahipti ancak etrafta kitaplar yoktu. Akıl Hoca'nın burayı neden sevdiğini anlayabiliyordu Pusat Demir. İkili ortama ayak uydurarak acelesiz adımlarla salonda ilerledi; kendilerine birer masa seçtiler, sessizce oyuna dahil oldular ve olacakları beklemeye başladılar.
💙
Uzun zaman sonra yeni bölümle beraberizzz
Son zamanlarda yeni okuyucuların aramıza katıldığını fark ettim ve yeni bölümleri bir düzene koymaya karar verdim.
Bu da yeni düzenimizdeki ilk bölümümüz olsun, sonraki bölümde görüşmek üzere 💕
Bölüm etkileşimi
