11. bölüm · Maskenin Gerçek Yüzü : Başlangıç
9.BÖLÜM: İyimişiz Gibi
3 Mayıs, Cuma.
O gün, bizimkilerle birlikte sahil kenarında oturmuş gırgır şamata eğleniyorduk. Bilmiyorduk ki hayatımız bir hafta sonra mahvolacaktı.
Başımıza gelen o elim olayı çoktan unutmuştum. Aslında unutmamıştım, unutmaya çalışıyordum. Bana kalırsa diğerleri de unutmamıştı, çünkü yaşadıklarımız unutulabilecek gibi basit şeyler değildi. Selin halen araştırmalara devam ediyordu ama hiçbir iz bulamamıştı.
Garson masamızın yanına yanaştı “Karar verdiyseniz siparişlerinizi alabilir miyim?”
“Ben bir Türk kahvesi alayım.” diye hiç düşünmeden siparişini verdi Emir.
“Tabii efendim.” dedi ve defterine Emir’in siparişini not aldı.
“Siz ne alırsınız?” dedi kızlara bakarak.
“Biz daha kara veremedik.” dedi Meva diğerlerinin de adına cevap vererek. Elindeki menüden, tatlı çeşitlerini kızlara göstererek “Bunu mu alsak acaba ?” Bir şey alacakları zaman bile aynı şeyi alıyorlardı ama bu şeye iki saat kara veremiyorlardı.
“Siz bizimkileri alın.” dedi ve peşine “Ben bir İced Latte alayım.” diye ekledi.
“Hıhı.” dedi garson.
“Ben bir White Chocolate Mocha alabilir miyim?” dedim.
“Ben de bir Iced Caramel Macchiato alayım.” dedi Melih benim ardımdan.
“Siz karar verdiniz mi ?”
“Evet, biz hepimiz San Sebastian Cheesecake alalım” dedi Meva. Hoş tebessümle.
Hepimizin istediklerini baştan saydı ve “Başka bir isteğiniz var mı?” dedi garson herkese bir bakış atarak.
“Yok sağ olun.” dedi Emir hepimizin adına.
Kızlar kendi aralarında konuşuyor, telefonlarından birbirlerine bir şeyler gösteriyorlardı. Hepsi Selin’in telefonuna gömülmüş, Selin’in onlara gösterdiği şeylere “ Bu daha iyi, bunu pek beğenmedim.” gibi yorumlar yapıyorlardı. Bizse sessizce oturmuş siparişlerimizi bekliyorduk.
Kızların dikkatlerini bize vermelerini sağlayan Melih oldu.
“Selin! Araştırmaların nasıl gidiyor, bir şeyler var mı?”
Selin ve diğerleri, gözlerini telefondan çektiler ve Melih’e bakmaya başladılar. Ardından kızlar merakla bakışlarını Selin’e çevirdiler.
“Araştırıyorum ama... Daha hiçbir şey bulamadım. ” dedi, üzgün ve umutsuzluk dolu bir sesle. Ne polisten bir ses çıkmıştı ne de Selin bir şey bulabilmişti. Olduğumuz yerde sayıyorduk. Unutmaya çalışıyorduk.
“Aa! Semih abi değil mi o?” dedi Hüma. Şaşkınla. Kaşlarını çattı ve bakışlarıyla arkamızı işaret etti.
Hepimiz anlık bir refleksle Hüma’nın işaret ettiği tarafa baktık. Evet bu oydu Semih abiydi. Serpil ablanın kocası Semih abi.
Serpil ablanın vefatından sonra onu ilk defa görmüştüm. Çok değişmişti, o bakımlı adam gitmiş, yerine saçı sakalı kir içinde bir adam gelmişti.
Emre elini kaldırdı “Semih...” dedi ama duymadı. Hızla, koşarak kafeden çıkıp gitti. Elinde siyah deri bir çanta vardı. Çantayı sanki içinde değerli bir şeyler varmış gibi sımsıkı ellerine kenetlemişti. Hatta, o kadar sıkı tutuyordu ki parmaklarının eklem yerleri birkaç ton açılmıştı
“Çok değişmiş.” dedi Meva üzüntüyle.
“Nereye gidiyordu ki acaba?” dedi Selin
“Belki de o değildir yanlış görmüşüzdür.” dedi Çiğdem.
“Belki de... Olabilir.” diye ekledi Hüma.
O sırada garson siparişlerimizi getirdi. Akşamı modumuzu hiç düşürmeden güzel bir şekilde bitirdik.
...
Asansörden indiğimiz gibi Melih evin kapısına doğru hızla koştu.
Kapının önüne geldiğinde ceplerini yokladı, ama nafile. Aradığını bulamadı. Anahtarını unutmuştu.
Cebimden anahtarımı çıkardım ve Melih’e doğru fırlattım. Havada süzülen anahtarı tek sıçrayışta tuttu ve hemen kapıyı açıp hızla içeriye girdi.
Peşinden biz de eve girdik. Kendimi hemen odama attım ve üzerime rahat hissetmem için siyah bol bir eşofman ve beyaz bir tişört giydim. Çıkardığım kıyafetlerimi, kapının arkasında duran kirli sepetinin içine fırlattım.
Mutfağa geçtim ve kendime bir büyük bardak, buz gibi su doldurdum. Suyumu alıp, deniz manzaralı, hoş ve ferah balkonumuza çıktım. Arkamdan kapıyı kapattım. Suyumdan bir yudum aldım ve bardağı, duvar kenarında duran masanın üzerine bıraktım.
Dışarda çok güzel bir hava vardı. Ne çok sıcaktı, ne de çok soğuk. Balkon korkuluklarına yaslandım ve derin derin nefes alıp verdim.
Geri çekildim ve az önce suyumu bıraktığım masanın sağında ve solunda duran, ahşap sandalyelerden birine oturdum.
Gözlerimi yumdum, yosun kokusunu iliklerime kadar çektim, arada sırada bağıran martıların seslerini dinlemeye başladım.
Kapının açıldığını duydum ama gözlerimi açmadan sandalyemde yayılmaya devam ettim. Gelen kişi Emre’ydi sesinden tanımıştım “Ne düşünüyorsun?” dedi. Bir süre kadar cevap vermedim ve gözlerim kapalı bir şekilde oturmaya devam ettim.
Emre diğer sandalyeyi çekmişti. Sandalyenin çıkardığı sürtünme sesinden ötütü rahatsız olmuştum ve bu yüzden gözlerimi açtım “Ne düşüneceğim ki?” dedim bezginlik dolu bir sesle.
“Ne bileyim. Biraz düşünceli duruyorsun.”
Cevap vermedim. Gerçekten öyle mi duruyordum? Kısa süreli bir sessizliğin ardından Emre yine konuştu.
O olayı mı düşünüyorsun?”
“Hayır unuttum bile.” dedim. “Hatırlamak istemiyorum. Hatırlatmayın. Siz de unutmayaçalışın."
“Unuttuysan iyi. Ben halen unutamadım. Unutmaya çalışıyorum.”
Yalan söylemiştim. Unutmamıştım, unutamazdım. Kendimi unuttum diyerek avutmaya devam ediyordum. İnsan hep böyle yapmaz mıydı zaten? Başı ne zaman sıkışsa kendini hemen yalanın kollarına atar, gerçeklerden kaçardı. Ama gerçekler asla peşini bırakmaz, er ya da geç insan da bunu kabullenir.
“Ben içeriye geçiyorum. Biraz başım ağrıyor.” dedim. Hızla yerimden kalktım. Yine yalan söylemiştim. Başımın ağrıdığı falan yoktu, sadece bu muhabbeti daha fazla dinlemek istemiyordum.
“Hayırlı geceler.” dedi Emre.
“Sanada.” dedim ve kapıyı açıp içeriye geçtim.
Odama girdiğim gibi kendimi yatağa attım. Anında uykuya dalmıştım. O gece, oldukça huzurlu ve güzel bir uyku çektim.
