12. bölüm · Maskenin Gerçek Yüzü : Başlangıç

10.BÖLÜM: Kabustan Önce ki Son Durak

Mi Yeşilyurt

9 Nisan, Perşembe.

Bugün izinliydim, izinli olduğum günlerde saat öğlen 3'e kadar uyurdum. Geç saatlerde kahvaltımı yapardım. Buna kahvaltı mı denir bilmem. Bugün normalden daha geç uyanmıştım. Camdan içeriye sızan güneş ışığı bile beni uyandırmaya yetmemişti.
Esneyerek ve ağır ağır gözlerimi açtım. Yataktan kalkmadan, şifonyerimin üzerinde duran telefonumu aldım. Bizimkilerin hastaneden çıkmasına 1, eve gelmelerine 2 saat vardı.
Bir süre boyunca yatağımda yattım ve video kaydırdım. Ama artık kalkmam gerekiyordu. İstemeye istemeye olsa da yerimden kalktım.
Elimi yüzümü yıkadığım gibi mutfağa geçtim. Kendime, Aşk-ı Memnu Behlül’ün en sevdiği omletten hazırladım. iki dilim tam buğday ekmeği, biraz domates, peynir, salatalık ve zeytin ekledim. Bir bardakta buz gibi su.
Kahvaltımı tepsiye koydum ve balkona çıktım. Bu evde en sevdiğim yer balkondu. Çok geniş ve ferah bir balkona sahipti. Elimde olsa hep burada dururdum.
Deniz manzarası ve martı sesleri eşliğinde kahvaltımı yaptım(Masayı balkonun korkulukların tam önüne çektim.)
Bulaşıklarımı bulaşık makinesine yerleştirdim ve kendime orta şekerli, bol köpüklü bir dibek kahvesi yaptım.
Uzun zamandır okumak istediğim ama bir türlü fırsat bulamadığım kitabımı da (Hayvan Çifliği) yanıma aldım. Balkonda Kahvemi yudumlayarak kitabımı okuyordum. Deniz manzarası, bol köpüklü bir kahve ve bir de kitap mükemmel bir üçlüydü. Onlara bin basacak bir ikili vardı, o da ben ve Selin’di. Bizden daha iyi bir ikili olamazdı zaten.
Melih yanıma geldi ve “İçeriye gelsene.” dedi. İstemeye istemeye olsa da kitabımı kapattım, kirli fincanımı alıp mutfağa girdim. Fincanımı lavabonun içerisine bıraktım ve salona geçtim.
Herkes bir köşeye yayılmış telefonuyla ilgileniyordu. Melih, üçlü koltuğa yayılmıştı bile. Ayak ayak üstüne atmış video kaydırıyordu.
Emre diğer üçlü koltuğa oturmuştu. Emir’se teklilerden birinde oturuyordu.
Emir’in yanındaki diğer tekliye geçtim ve biraz da orada kitap okudum.
“Bir kafeye falan mı gitsek?” dedi Melih, telefonun üzerinden hepimize birer bakış atarak. Bakışlarımı kitabımdan kaldırdım ve Melih’e “Bilmem.” anlamına gelen bir bakış attım. Diğerlerinin ne diyeceğini, nasıl tepki vereceğini merak ettiğimden ikisine de kaçamak bir bakış attım.
Emre kafasını telefonundan kaldırdı “Ben çok yorgunum.” dedi. Emir ise halen daha telefonuna bakmaya devam ediyordu. Telefonuna bakmaya devam ederken” Hiçbir yere gidemem.” dedi net bir tavırla.

...

Ve yine Melih’in dediği oldu. Küçük bir çocuk gibiydi, dediği olana kadar susmuyordu. Yine susmamıştı. Kafeye gelmek istemesinin nedeniyse çilekli milksheak içmek istemeseydi. Geçen hafta neden içmediğini sorduğumuzdaysa
“Kızlar vardı o yüzden içmedim.” diye bir açıklama yapmıştı.
Biz hiçbir şey almamıştık. Tıpkı çocuğuna bir şeyler almış ebeveynler gibiydik. O da küçük çocuklar gibiydi. Ağzı yüzü kremşanti içinde kalmıştı.
Elime bir peçete aldım ve dudaklarımı göstererek Melih’e uzattım.
“Sil şu dudaklarını koca bebek. Başımızın belasısın vallahi.” dedim ve masada büyük bir kahkaha koptu.
Gırgır şamata bir gece geçirdik. Ta ki, yarın başımıza gelecek kabustan haberimiz yoktu. Hayatımız altüst olacaktı...