13. bölüm · Maskenin Gerçek Yüzü : Başlangıç
11.BÖLÜM: Kısır Döngü
O akşam Selin’le buluşmuştum, onun yanından dönüyordum. Aslıda tam da akşam sayılmazdı. Saat beş, beş buçuk civarındaydı. Normalde dolmuşla eve giderdim ama bu sefer yürüyerek gitmeyi tercih etmiştim. En sevdiğim hobilerden biri yürüyüş yapmaktır.
Ellerim, kot ceketimin ceplerinde yürüyordum ve Selin’le bizim şarkımız diye adlandırdığımız şarkıyı mırıldanıyordum. Şarkının hangi şarkı olduğunu merak etmiş olabilirsiniz. Bizim şarkımız, Sezen Aksu’dan Hoş geldin şarkısıydı.
Diğerlerinin şarkılarını merak etmiş olabilirsiniz. Yazar olarak araya giriyorum ve onları da söyleyeyim:
Emir ve Meva’nın şarkısı Müslüm Gürses’ten, Böyle bir aşk görülmemiş.
Emre ve Hüma’nın şarkısı Eylem Aktaş’tan, Fikrimin ince gülü.
Melih ve Çiğdem’in şarkısı Tuğçe Kandemir’den, Kahverengi gözlerin.
Yolda şarkımızı söyleyerek sakin sakin yürürken kafamda bir acı hissettim, kulaklarım çınlamaya ve başım dönmeye başlamıştı. Kafama sert bir cisimle vurulmuştu. Olduğum yerde sendelemiştim ama bayılmamıştım. Tam arkama dönüp vuranın kim olduğuna bakacakken ikinci bir darbe daha aldım. Bu sefer dayanamamıştım, yere serilmiştim. Gözlerimin önüne siyah perde inerken gördüğüm tek bir şey vardı. Korkunç balo maskeli bir adam. Çınlayan kulaklarımın arasından bir ses duydum ;
“Tek başına gezmeyecektin minicik kuzucuk.” bu oydu. Bu bizi kaçıran ruh hastasıydı. Gözlerim kapanıyordu ama ben engel olamıyordum. Etraf mutlak bir karanlığa bürünmüştü.
...
Yine aynı sahne yaşanıyordu. Sanki zaman geriye sarılmıştı da aynı sahneler bir daha yaşanıyordu. Ama öyle değildi. Ne zaman geriye sarılmıştı, ne de aynı sahneler bir daha yaşanıyordu.
Gözlerimi yine bir oda da açmıştım. Yerde oturuyordum, başım zonkluyordu, her yerim ağrıyordu. Ama bu oda eski bir oda değildi. Oda boştu ama oldukça ihtişamlı bir odaydı. Tavandan sarkan devasa bir avize yer alıyordu
Sağ yanımda Selin oturuyordu. Sadece yoktu, diğerleri de vardı. Ama, bu odada tek biz yoktuk, odada başkaları da vardı. Siyah kar maskeli, iri yarı dört adam. Dördü de simsiyah giyinmişti ve ellerinde silahları vardı.
Konuşmasından başları olduğu belli olan adam elindeki telsize doğru eğildi ve fısıltıyla konuştu :
“Uyandılar patron!” çok sert ve kalın bir sese sahipti. Sesi adeta kulaklarımı tırmalıyordu. Diğer adamlarsa hiç konuşmuyorlardı, sadece sert bakışlarla bize bakıyorlardı.
Normalde Emir bu adamlara karşı koymaya çalışırdı. Ama şuan pısmış bir şekilde odanın en köşesinde oturuyordu.
Az önce telsizle konuşan adam bize hitap ederek “Hadi kalkın, patron sizi bekliyor. ” dedi.
Kimdi bu patron? O ruh hastası mıydı? Yoka başka biri miydi? Her şey birazdan öğrenilecekti. Tek sıra halinde bizi odadan çıkardılar. Görkemli ve ihtişamlı bir evdi. Buraya ev demeye bin şahit isterdi. Burası bildiğimiz Malikaneydi. Loş koridorları ve duvarlarında son derce lüks tablolar asılıydı.
Bir kat aşağıya inmiştik. Burası giriş kat olmalıydı, çünkü koridorun başında başında ihtişamlı, devasa, tahta, oymaları olan bir kapı bulunuyordu.
Giriş kapısının sağında bulunan kapının önüne geldiğimizde durduk. Telsiz ile konuşan adam içeriye girdi.
Az bir vakit sonra içeriden bir ses duyuldu “İçeriye gelin benim minik kuzucuklarım. ” bu o ruh hastasıydı ve bizi yine kaçırmıştı.
