Bölümler 8Şu an: 6.Bölüm:II Kısım
- 1 1.Bölüm:Sis ve Sessizlik1.030 kelime
- 2 2.Bölüm:Maskeli Vicdan1.418 kelime
- 3 3.Bölüm:Aynı Masada İki Yüz1.659 kelime
- 4 3.Bölüm: II. Kısım1.553 kelime
- 5 4.Bölüm:İki Yüzlü Gerçeklik2.496 kelime
- 6 5.Bölüm:Zehirli Sessizlik3.412 kelime
- 7 6.Bölüm:Kusursuz İllüzyon2.164 kelime
- 8 6.Bölüm:II Kısım2.420 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
𝒜𝓁𝒻𝒾ℯ
Okulun bugün erken bitmesi, sanki evrenin bana bir kıyağıydı. Bu boşluk, Max Stone ile olan randevumu erkene çekmeme olanak sağlamıştı.
Max’e planlarımı detaylarıyla anlatmalıydım; zira bu karmaşık soruşturmada en büyük rollerden biri ona düşecekti.
Max Stone...
Herkesin peşinden koştuğu, o esmer, koyu kıvırcık saçlı ve sahnede devleşen adam. Ekibimin en kilit isimlerinden biriydi.
Kimse, listeleri altüst eden bu dünya çapındaki şarkıcının aslında keskin zekalı bir dedektif olduğunu hayal bile edemezdi.
Bazen ben bile bu gerçeği unutuyordum. Ama Max’in asıl tutkusu alkışlar değildi; o, bu devasa şöhreti sesi için değil, adalet için bir kalkan olarak kullanıyordu.
En iyi saklanma yeri, herkesin gözü önündeki o parlak sahneydi.
Max, ünlülüğünün getirdiği dokunulmazlıkla kapıları açıyor, biz ise o kapılardan sızıyorduk.Bugün Max ile buluşma noktamız, daha önce Valeria ile de geldiğim “Atelier Coffee”.kafesiydi.
Burası sıradan bir kahve dükkanı gibi görünse de, benim ve ekibim için kilit bir önemi olan, stratejik bir güvenli bölgeydi.
Max’i beklerken kendime her zamanki gibi şekersiz, acı bir kahve sipariş ettim.Bugün Allisson yoktu. Siparişimi, alışık olmadığım yabancı bir kızın alması içimdeki o huzursuz düzen takıntısını tetikledi.
Buradaki personelin sabit kalmasına, her şeyin değişmez bir döngüde ilerlemesine alışmıştım; değişkenler her zaman risk demekti.
Kahvemi ağır ağır yudumlayıp kapıyı gözlerken, karşımdaki sandalyenin çekildiğini hissettim.Gelen elbette Max’ti. Ancak karşımda o her gün magazin sayfalarını süsleyen esmer ilah yoktu. Kusursuz bir kılık değiştirmeyle, koyu kıvırcık saçlarını parlak sarı bir peruğun altına gizlemişti.
Gözlerindeki o derin koyuluğu lenslerle açmış, tamamen farklı, yabancı bir havaya bürünmüştü. Aslında bu yeni hali ona şaşırtıcı derecede yakışmıştı; bir ara bu imaj değişikliğini sahne hayatı için de ona önermeliydim ama şu an bunun sırası değildi.
Max, dirseklerini masaya dayayıp doğrudan gözlerimin içine baktı. Sesi, her zamanki karizmatik tınısını korusa da tonu tamamen görev bilinciyle yüklüydü."Evet Alfie, seni dinliyorum," dedi, vakit kaybetmekten hoşlanmadığını belli ederek. "Şu Irene ile bahsettiğiniz planın detaylarını anlat bakalım. Sahne sırası bende mi?"
Dudaklarım memnuniyetle kıvrıldı.
Max’in bu doğrudan konuya girme huyunu, planı bir an önce uygulamaya geçme arzusunu seviyordum. Kahve fincanımı masaya bıraktım ve öne doğru eğildim.
Planın her bir detayını, sanki bir partisyonu yöneten bir orkestra şefi titizliğiyle ona anlatmaya başladım. Zihinlerimizdeki çarklar aynı anda dönmeye başlamıştı.
Şimdi, bu kağıt üzerindeki kurguyu sokaklara dökme vaktiydi.Dakikalar saatleri kovalarken, masada değişen tek şey boşalan kahve bardakları ve aramıza katılan Irene Tina’ydı.
Yaklaşık beş saattir bu kafede, kağıtların ve fısıltıların arasında kaybolmuştuk. Ama sonunda her şey tıkırındaydı; yapbozun bütün parçaları yerine oturmuştu.
Görev dağılımı netleşmişti:
Irene o yaşlı kadının, Maria Wester’in evine gidip onu sorguya çekecek; ben ise Ryan Zword’ü köşeye sıkıştıracaktım. Planı kafamda bir kez daha en baştan kurmaya çalışsam muhtemelen beynim kısa devre yapacaktı.
Artık teoriden pratiğe geçme vaktiydi.
Garsondan hesabı istediğimizde, her arkadaş grubunda yaşanan o klasik "hesabı kim ödeyecek?" gerginliği havada asılı kaldı.
Hemen öne atıldım, "Ben öderim," dedim.Irene itiraz etti: "Hayır, ben ödeyeceğim!"Max, sarı peruğunun altından kaşlarını kaldırarak Irene’e baktı. "Sen ne alaka Irene? Burada en çok kahveyi Alfie ile biz içtik, sen sadece üç beş şey içtin. Hesabı ben ödeyeceğim, tartışma bitmiştir."
Bu çekişmenin daha uzun süreceğini sanıyordum ama Irene, o kendine has "zengin ve zeki kız" çevikliğiyle hepimizi şaşırttı. Garsonun elindeki POS cihazına, biz daha cüzdanlarımıza davranamadan kartını temasızla şak diye bastırdı.
Max ile ben, elimiz boşlukta, ağzımız açık öylece kalakalmıştık."Zengin ve zeki kız... Başka ne beklersin ki?" diye söylendim ağzımın içinden.
Irene sadece omuz silkti ve zafer kazanmış bir edayla ayaklandı.
Kafeden dışarı çıktığımızda, üzerimizdeki o sivil maskeleri yavaşça düşürdük. Artık şakalar bitmişti.
Irene Maria’nın evine, ben ise Ryan’ın kapısına yönelecektim.Ekip kafeden ayrıldığında, Ryan’ın evi yürüme mesafesinde olduğu için tabanlara kuvvet gitmeye karar verdim.
Sokağa vardığımda karşılaştığım o yoğun sessizlik beni hiç şaşırtmamıştı. Sessizliğiyle ünlenmiş bir sokaktan ne beklerdiniz ki? Gürültü mü? Burada bunu beklemek ya da görmek neredeyse imkansızdı.
Yine de bir yanım buruktu; bu sokaklarda koşturan, bağıran küçük çocukları görmeyi isterdim.Bu koca sokaklarda kim bilir ne oyunlar dönerdi...
Aslında en gürültülü olması gereken, hayat fışkırması gereken yerlerin böyle ölü gibi sessiz olması can sıkıcıydı. Adrese vardığımda durup bir süre kapıya baktım.
Elimdeki bilgilerin doğruluğundan son bir kez emin olmaya çalıştım. Yanlış kapıyı çalmak ve o mahcup duruma düşmek, bir dedektif için en korkunç senaryolardan biriydi.Ama her şey uyuşuyordu.
Beyaz, hafiften lükse kaçan bir ev; bahçesinde sıradan ama canlı gül bitkileriyle renklenmiş bir düzenleme...
Ve kapının tam üzerinde o uğursuz sayı: 13.
Numara doğruydu.
Derin bir nefes alıp kapıyı tıkladım. Beklemem uzun sürmedi; kapı açıldığında karşımda Ryan Zword’ü buldum. Ekrandaki o özgüvenli halinden eser yoktu; üzerinde basit bir tişört ve sıradan bir eşofman altı vardı. Hatta gözlerinde, sanki az önce bir kabustan uyanmış gibi tekinsiz bir ifade dalgalanıyordu.
Cebimden dedektiflik rozetimi ağır ağır çıkartıp ona doğrulttum. Bakışlarımı gözlerine dikerek konuştum:"Sizinle özel bir şeyler konuşmamız gerekiyor Bay Zword. Müsadeniz var mı?"
Ryan’ın bakışları rozet ile yüzüm arasında hızla gidip geldi. Yutkunurken boğazının düğümlendiğini gördüm. Bir şeylerden korkuyordu, hem de çok fazla.
Ryan, "Elbette gelebilirsin, bu ne şeref!" diyerek kapıyı açtı. Yüzüne yapıştırdığı o sahte gülümseme, sesindeki titremeyi örtmeye yetmiyordu.
Bu adam neden bu kadar çiğ bir tedirginlik sergiliyordu? Şüphe tohumları zihnimde çoktan filizlenmişti. Başımı hafifçe sallayıp içeri adım attım. Ryan’ın eliyle işaret ettiği, beyaz evcil hayvan besleyenler için özel üretilen o leke tutmaz kumaş koltuğa yerleştim.
"Kahve ister misiniz?" diye sordu, elleri birbirine dolanırken.
"Teşekkürler, zahmet etmeyin," diyerek kestirip attım.
Bugün damarlarımda dolaşan kafein miktarı bir orduyu uyutmamaya yeterdi. Sahi, ben neden bu kadar çok kahve içmeye başlamıştım?
Lanet olası Valeria...
Onun o tuhaf ve karanlık alışkanlıkları yavaş yavaş bana da bulaşıyordu.
Onunla vakit geçirdikçe, istemeden de olsa ona benzemeye başladığımı fark etmek canımı sıkıyordu.
Ryan karşıma oturduğunda, bakışlarındaki o şaşkınlığı okuyabiliyordum. Muhtemelen bu kadar genç bir dedektif beklemiyordu. Haklıydı da; üniversite öğrencisi kimliğinin altına profesyonel bir dedektif sığdırmıştım.
Bu herkesin kolayca sindirebileceği bir gerçek değildi.Öne doğru eğildim, ellerimi birleştirip dirseklerimi dizlerime dayadım. Bakışlarımı bir avcı gibi onun gözlerine kilitledim."Sana birkaç sorum var Ryan Zword. Öncelikle şunu bil; sorduğum her şeye dürüstçe cevap verirsen, buradan sağ çıkmana izin vereceğim."
Cebimdeki silahı ağır ağır çıkardım. Namlusu tam ona bakacak şekilde, aramızdaki sehpaya bıraktım. Tabii ki onu vurmayacaktım; ben halka ve adalete hizmet ediyordum.
Üstelik o silahın içinde tek bir mermi bile yoktu. Ama bu kışkırtıcı rol, onun gibi köşeye sıkışmış fareleri konuşturmak için en etkili yöntemdi.
Ryan, sehpadaki metale bakarken yutkundu. "Tamam, tamam... Her şeye doğru cevap vereceğim, söz veriyorum," dedi.
Sesindeki o belirgin titreme, zehri başarıyla saldığımın kanıtıydı. Artık ipler benim elimdeydi ve Ryan Zword dökülmeye hazırdı.Sehpanın üzerindeki boş silah, odadaki tüm havayı emmiş gibiydi.
Ryan, bakışlarını namludan kaçırıp sanki çok dürüst bir adammış gibi doğrudan gözlerimin içine baktı.
Sesimi düz, bir yargıç kadar soğuk tutarak ilk sorumu yönelttim.
"Yeni çıkan o haberi sen mi yazdın? Bana mantıklı bir sebep söyle."Ryan, sanki bu soruyu sormamı saatlerdir bekliyormuş gibi hiç duraksamadan yanıtladı:
"Evet, ben yazdım. O yaşlı kadın, Maria Wester, röportajdan sonra yanıma gelip kendi dediklerini düzeltti. Ben de insanları yanlış bilgilendirmemek, medyaya yalan haber servis etmemek için onun son beyanlarına göre haberi güncelledim."
Cevabı oldukça profesyonelceydi; "gerçeğin peşindeki dürüst gazeteci" rolünü harika oynuyordu. İçimden bir sabır çekip bir sonraki soruma geçtim.
"Peki, niye standart bir haber gibi değil de resmî bir rapor gibi kaleme aldın bunu?"
Ryan hafifçe gülümsedi, bu kez kendine güveni daha da yerine gelmişti. "Çünkü etrafta inanılmaz bir bilgi kirliliği vardı. O karmaşayı netleştirmek için daha teknik ve tarafsız bir dille yazmam gerekti. Amacım ortalığı velveleye vermek değil, durumu bir rapor titizliğiyle gözler önüne sermekti."
"Vay be... Bir nevi kamu hizmeti yani?" diye mırıldandım, bu masala inanmış gibi görünmeye çalışarak.
Tam o sırada, Ryan’ın omzunun arkasındaki manzarada bir gariplik gözüme çarptı. Bakışlarım arka bahçeye açılan kapının üzerindeki cam kırıklarına takıldı. Zihnimde bir şüphe kıvılcımı çaktı.
"Ryan... Arka kapının camına ne oldu? Nasıl kırdın orayı?"Ryan’ın gözlerinde bir anlık bir irkilme belirdi ama hemen toparladı:
"Ah, o mu? Bizim bücürler... Bahçede bir şey görüp coşunca kapıya yüklendiler, cam sizlere ömür. Henüz tamir ettirecek vakit bulamadım."
"Gözlerimi camdaki o keskin kırıktan Ryan’ın titreyen ellerine çevirdim. Ryan her soruya ezberlenmiş bir ödev gibi pürüzsüz cevaplar veriyordu; ancak bu pürüzsüzlük, bir şeylerin önceden kurgulandığının en büyük kanıtıydı.
Onu şimdilik köşeye sıkıştırmadım. Silahı masadan alıp cebime koyarken, zihnimde parçaları birleştirmeye başlamıştım bile.
Arkamdaki koltuğa iyice yaslandım, kollarımı iki yana açıp rahat bir tavır takındım. Ama gözlerim hala Ryan’ın üzerindeydi.
"Peki Ryan..." dedim sesimi biraz daha yumuşatarak, "Bütün bu dürüstlüğüne karşılık, senin bana sormak istediğin bir soru var mı?"
Ryan bir an duraksadı. Beklemediği bir yerden gelen bu 'cömertlik' onu afallatmıştı. Parmaklarıyla oynamayı bıraktı, yutkundu ve bakışlarını sehpanın üzerindeki boşluğa -az önce silahın durduğu yere- dikti.
Sonra kafasını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı. Sesi, az önceki ezberlenmiş tondan uzaktı; daha çok hayatta kalmaya çalışan birinin merakını taşıyordu.
"Sadece şunu merak ediyorum dedektif..." dedi
Ryan, sesi kısılmıştı. "Bu şehirde herkes birinin kuklasıyken, sen gerçekten kimin adına buradasın? Adalet adına mı, yoksa sadece sıradaki hamleyi yapan o gizli el adına mı?"
Bu soru beklediğimden daha derin, daha yaralayıcıydı. Dudaklarımda hafif, belirsiz bir gülümseme oluştu ama cevap vermedim. Ayağa kalktım, ceketimi düzelttim.
"Doğru soruyu sorman seni kurtarmaz Ryan, sadece ne kadar büyük bir bataklıkta olduğunu hatırlatır," dedim ve kapıya doğru yöneldim.
Arkamda korku dolu bir adam ve cevabı havada asılı kalmış sorular bırakarak o sessiz sokağa çıktım.
Şimdi telefonumu çıkarıp Irene’i aramanın vakti gelmişti. Maria Wester’in evinde neler döndüğünü öğrenmem gerekiyordu.Ryan’ın evinden çıkıp sokağın serinliğine adım attığımda telefonum titredi.
Arayan Irene’di.
Bekletmeden açtım; Irene her zamanki gibi selam sabahı geçip direkt konuya girdi:"Alfie, kadının dediğine göre pencereden gördüğü sokakları karıştırmış. Bunun için de ilk röportaj verdiği adamı, yani Ryan’ı bulup yanlışını düzelttiğinden bahsetti."
Kaşlarımı çattım. "Peki ama nasıl?" diye sordum. "Kadında Şizofreni var, olayları bu kadar net nasıl hatırlamış?"
Irene, telefondan gelen o hafif hışırtıyla birlikte devam etti: "Ona aynısını sordum. Dediğine göre, oya ördüğü sallanan sandalyesinin yerini, eve gelen temizlikçiler bir günlüğüne değiştirmiş.
Olayı gördüğü sabah, sandalyesinin yerinin değiştiğini unutup her zamanki pencere konumuna göre sokağı söylemiş. Yanlışını ise eve gelen hizmetçinin, 'Sandalyenizi eski yerine koyayım mı?' demesiyle fark etmiş.
Hafızası yerine gelince de hemen Ryan'ı aramış."Irene’i dikkatlice dinledim. Ryan’ın az önce evde anlattığı "kadın bana gelip yanlışını düzeltti" hikayesiyle bu detaylar tıpatıp uyuşuyordu.
İki farklı uçtaki insanın bu kadar uyumlu bir yalan söyleme olasılığı matematiksel olarak çok düşüktü. Haber gerçekten doğru olabilir miydi?
"Anladım Irene," dedim, sesimdeki şüpheyi bastırmaya çalışarak. "Verdiği cevaplar Ryan’ınkilerle birebir örtüşüyor. Ama yine de içim rahat değil. Emin olmak için o haber bültenindeki bilgisayarı incelemeliyiz. Dijital izler yalan söylemez.
Şimdi Atelier Coffee’ye dön, Max bizi kesin orada bekliyordur."Telefonu kapattığımda içimi bir huzursuzluk kapladı. Her şey fazla "uyumlu", fazla "pürüzsüz" gidiyordu.
Sanki biri bizim için yolu süpürmüş ve sadece yürümemizi bekliyor gibiydi.
Büronun arka kısmına, o güvenli gölgeye vardığımızda bizi Max karşıladı. Nihayet o sarı peruktan kurtulmuş, milyonların hayran olduğu o koyu kıvırcık saçlı "ünlü Max Stone" haline geri dönmüştü.
Irene, Max’i baştan aşağı süzüp yüzünü buruşturdu. "Max, dürüst olacağım; sarışın halin çok daha karizmatikti. Şu anki bu halini hiç sevmedim," dedi.
Max’in bu ani eleştiri karşısında ağzı bir karış açık kaldı. Gülmemek için kendimi zor tutuyordum, dudaklarımı ısırmak zorunda kaldım.
Max, ciddi görünmeye çalışsa da sesindeki o şaka dolu tonla karşılık verdi:"Bak Irene, ben senin saçlarının sarışın olması gerektiğini söyleyip durmuyorum ama..."
Irene, jet siyahı saçlarını zarif ama meydan okuyan bir tavırla geriye savurdu. Gözlerindeki o özgüven parıltısı odayı doldurmuştu. "Laf edemezsin zaten Max, imkansız," dedi soğukkanlılıkla.
Haklıydı; bu kızın aurasına ve o keskin duruşuna karşı çıkabilecek birini henüz tanımamıştım.Araya girme vaktimin geldiğini anladım.
Dosyaları masanın üzerine bırakırken onlara baktım.
"Diyorum ki; görevden sonra bu atışmaya devam etmeye ne dersiniz, ha?" dedim, sesimdeki otoriteyi hafif bir gülümsemeyle yumuşatarak.
Irene konuştu: “Evet, haklısın. Artık başlayalım. Bu işi hızlıca bitirip babam bardan eve dönmeden önce evde olmalıyım.”
Irene haklıydı; saatin tik takları babasının bardan eve dönüş vaktine yaklaşıyordu. Onu merak eden, korumacı bir baba figürünü karşımıza almak şu an isteyeceğimiz en son şeydi.
Max’e döndüm, planı son kez teyit ettim:"Anlaştığımız gibi Max. Sen bütün ilgiyi üzerine çekiyorsun, biz o sırada sızıp bilgisayarı hallediyoruz."
Max, "Anlaşıldı, hadi başlayalım," dediğinde o tanıdık, karizmatik maskesini yüzüne geçirdi. Max içeri girip gürültü koparırken, Irene’in vana girişine tırmanmasına yardım ettim.
O daracık boşluğa süzüldükten hemen sonra ben de arkasından süzüldüm. Sıkış tıkış, kirli ve havasız bu tünelde sürünmek tam anlamıyla iğrençti.
Her hareketimizde üzerimize yılların tozu boşalıyordu.İlerledikçe dışarıdaki seslerin boğukluğu netleşmeye başladı. Max, yeni albümünden ve gündemdeki o karanlık katili unutturmak için yazdığı yeni şarkısından bahsediyordu.
Yakında vereceği konserin müjdesini verirken, halkın moraline nasıl katkı sağlayacağını anlatıyordu. Bütün ilgi, bütün gözler ondaydı. Tam bu sırada haber bültenindeki bir kadının sesi yankılandı:"Peki o zaman, sizi diğer odaya alalım Max Bey."
Kaskatı kesildim. Eğer hepsi gitmezse burada kapana kısılırdık. Max’in zekasına güvenmekten başka çaremiz yoktu.
Max, o her zamanki neşeli ve büyüleyici sesiyle araya girdi:"O zaman hep beraber gidelim stüdyoya! Hem hepiniz yeni parçayı dinlersiniz... Tabii işiniz yoksa?"
Havada bir uğultu yükseldi, insanların heyecanlı fısıltıları tünele kadar ulaşıyordu. Birkaç dakika sonra kapıların kapanma sesini duyduk; herkes dışarı çıkmıştı.
Irene bu fırsatı kaçırmadı, vana kapağını sessizce açıp aşağı atladı. "Gel," dediği an ben de arkasından yere indim.
Nihayet stüdyodaydık.
Ben kapıya yanaşıp dışarıyı denetlerken, Irene hiç vakit kaybetmeden asıl işine, bilgisayarın şifrelerini kırmaya ve o haberin dijital izlerini sürmeye başladı.
Dakikalar, sanki saatlere dönüşmüş gibi ağır ilerlerken gözlerimi Irene’den ayıramıyordum.
Parmakları klavyenin üzerinde adeta dans ediyor, ekranda akan kodlar onun hızıyla yarışıyordu. O, dijital labirentte yolunu bulmaya çalışırken ben de etrafa bakındım.
Sıradan bir ofis gibiydi; sadece deri koltuklar ve ağır ahşap masalar mekana özgü, elit bir hava katıyordu. Geri kalan her şey gözüme fazla sıradan gelmişti. Kendi kendime düşündüm; Sahi, ben neden kendi gizli üssüme böyle deri koltuklar almıyorum?
Bu konfor fikrini bir ara kesinlikle değerlendirmeliydim.
Irene’in kısık ama net sesi, beni deri koltuk hayallerimden gerçekliğin soğuk yüzüne geri döndürdü.
"Alfie, haber doğrudan bu sistem üzerinden yayınlanmış görünüyor," dedi Irene, ekrandaki son veriyi işaret ederek. "Yani teknik olarak Ryan ve o yaşlı kadın yalan söylememiş. Dijital kanıtlar onları doğruluyor."
Başımı onaylarcasına salladım. Irene bu konularda yanılmazdı; eğer "buradan yayınlanmış" diyorsa, olay bitmişti.
Ryan ve Maria’ya karşı olan o keskin şüphelerim bir nebze olsun azalmıştı.
Belki de gerçekten her şey göründüğü gibiydi.
Irene, o lüks bilgisayarı sanki hiç dokunulmamış gibi eski haline getirirken, koridorun ucundan gelen sesler kalbimin atışını hızlandırdı.
Kalabalık geri dönüyordu.
Kaybedecek tek bir saniyemiz bile yoktu."Hadi, gidiyoruz!" diyerek hızla Irene’in kolunu tuttum.
Geldiğimiz o dar ve karanlık yola, havalandırma tüneline kendimizi geri attık. Kapağı büyük bir titizlikle, sanki hiç açılmamış gibi yerine oturttum.
Tozun, pasın ve havasızlığın içinde, az önce geldiğimiz o karanlık tünelde bu kez aydınlığa, özgürlüğe doğru sürünmeye başladık.
Tünelin çıkışındaki o cılız ışık göründüğünde, dışarıdaki dünyanın karmaşası bizim için en güvenli liman olacaktı. Ama zihnimin bir köşesinde hala bir soru işareti vardı:
Her şeyin bu kadar kusursuz uyuşması, gerçekten bir doğruluk belirtisi miydi, yoksa çok daha büyük bir zekanın bizi içine çektiği bir oyun mu?
Bölüm etkileşimi
