2. bölüm / 6
Maskelerin Ardında2.Bölüm:Maskeli Vicdan
Bölümler 6Şu an: 2.Bölüm:Maskeli Vicdan
𝒱𝒶𝓁ℯ𝓇𝒾𝒶
Dışarıda gökyüzü yarılmış gibi bir yağmur yağıyordu. Sokaklarda biriken su çukurları, her adımımda hareketlerimi ağırlaştırıyor, sanki yeryüzü beni durdurmak için ayaklarıma prangalar vuruyordu.
Tanrı benimle oyun oynuyordu; attığım her adımın bedelini, ciğerlerime dolan bu soğuk ve ıslak havayla ödetiyordu.Evet, bir hata yapmıştım.
Bir çizgiyi aşmış ve geri dönmeyi reddetmiştim.Ben, şehrin fısıltıyla konuştuğu o seri katildim.
Aranan, korkulan, gölgelerin efendisi... Pişman mıydım? Kesinlikle hayır. Adalet, hantal mahkeme salonlarında değil, benim bıçağımın ucunda tecelli ediyordu.
İntikamımı alana kadar kimse beni durduramazdı.Çünkü Alina... Kız kardeşim, hayatımda kalan son masumluk kırıntısıydı. O bu dünyadaki tek kutsalımdı ve ben nefes aldığım sürece kimse o kutsala el süremezdi.
Asla.
Beni durdurmaya çalışan gökyüzüne inat, sokakları yararak koşuyordum. Adımlarımı her hızlandırışımda zihnimi ve göğsümü tek bir soru delip geçiyordu:
Alina’m iyi miydi?İyi değilse... Bunu ona yapan her kimse, doğduğu güne lanet ettirecektim. Onu, nefest aldığı her saniyeden pişman kılacaktım.
Sırılsıklamdım. Bedenime yapışan sular üzerimdeki kumaşları ağırlaştırıyordu ama neyse ki şapkam yüzümü sağanağın gazabından biraz olsun koruyordu.
Kronometreye göre belki dakikalardı, fakat ruhuma asırlarmış gibi gelen o yolculuk nihayet sona erdi. Tanıdık sokakların kokusu burnuma çalınırken son bir hamleyle öne atıldım ve evimin önünde durdum.Evin önüne vardığımda bakışlarım bir yırtıcı gibi bahçeyi taradı. Sessizlik uğursuzdu. Kalbimdeki o tanıdık sızı yükseldi:
İçeri girmiş olabilir miydi?
Vakit kaybetmeden çantamdan o ifadeyi çıkardım. Maskemi.
Maskem ilk bakışta ifadesizdi ama üzerindeki her bir çizgi, ruhumun karanlık bir parçasını yansıtıyordu.
Göz boşluklarından aşağı süzülen siyah çizgiler, kurumuş gözyaşlarını ya da akmış bir makyajın bıraktığı o kirli izi andırıyordu.
Yüzü dikey bir hüzünle ikiye bölüyor, bakışlarımın olması gereken yerde derin, dipsiz bir boşluk bırakıyordu. Yanakların biri gökyüzü mavisi, diğeri ise solgun bir pembeydi; renkler birbirine karışmış, masumiyetle deliliğin o ince sınırında asılı kalmıştı. Ortadaki siyah, yuvarlak burun bir palyaçoyu andırsa da, taşıdığı ifade neşe değil, dünyaya fırlatılmış bir alaydı. Ve o ağız... Siyah, donuk ve hafifçe kıvrılmış o gülümseme çizgisi.
Sıcaklıktan yoksun, sadece vaat edilen bir ölümü müjdeliyordu.
Maskeyi yüzüme taktım. Artık ben değil, o 'şey'dim.
Gizli kapıdan salona sızdığımda gözlerim mekânı hızla tanıdı. Fakat salonun tam ortasında, sehpanın üzerinde baygın yatan Alina’yı gördüğüm an vücudumdaki bütün kanın çekildiğini, başımdan aşağı kaynar suların döküldüğünü hissettim.
Eğer öldüyse... Eğer ona bir şey olduysa, bu ülkeyi taş üstünde taş bırakmayacak şekilde yok ederdim.Alina’ya doğru titrek adımlarla ilerledim. Solgun yüzüne odaklandığımda göğsünün inip kalktığını görmek, zihnime anlık bir huzur yaydı.
Ancak tam o anda arkamda beliren gölgeyle reflekslerim devreye girdi. Arkamdaki kişi hamlesini yapamadan, tüm gücümü topuğumda toplayıp geriye doğru kırıcı bir tekme savurdum. Niyetimi kestiremeyen adam savrulurken elindeki bıçak keskin bir tıkırtıyla yere düştü.
Dengesini toplamasına fırsat vermeden öne atıldım ve elimin kenarıyla doğrudan şah damarını hedef aldım. Bir çöp yığını gibi dizlerimin dibine devrilen adama derin bir nefretle baktım.
Hesabımız henüz kapanmamıştı ama ilk işim Alina’yı emniyete almaktı. Adamı yerde bırakıp Alina’nın yanına çöktüm. Dağılmış açık renk saçlarını okşarken içimdeki burukluğu arkama ittim.
Hiç oyalanmadan onu kucağıma alıp odasına doğru yürüdüm. Her zamanki gibi ışıl ışıl olan bu oda tam anlamıyla Alina’yı yansıtıyordu.Onu yatağına bırakıp üzerini itinayla örttüm.
Planım basitti: Alina uyandığında, tüm bu yaşananların sadece kötü bir kâbustan ibaret olduğuna inanmalıydı.
Salona doğru yavaş adımlarla ilerlerken belimdeki en sevdiğim o ince, uzun ve sivri bıçağı çıkardım. Şimdi, yeni sanat eserimi işleyeceğim tuvalime dönme zamanıydı.
Yanına diz çöktüğümde adamın aldığı ağır nefesler, bu dünyadaki son soluklarıydı. Acelem yoktu; Alina uyanana kadar seninle güzelce eğlenebilirdim.
Bıçağın soğuk çeliğini adamın yüzünde yavaşça gezdirdim. Sivri uç aşağılara doğru süzüldükçe içimde kabaran keyif, ruhumdaki o karanlık yanı sevindiriyordu. Kıyafetlerini yırtmamaya özen göstererek bıçağı tekrar yukarı doğru taşıdım; ardından havanın direncini kıran keskin bir hamleyle adamın şah damarına sapladım.
Kanın sızışını izlerken bıçağı çekmedim, aksine saplandığı yerde yavaşça döndürdüm. Çeliğin her bir dönüşü içimdeki o vahşi tarafı huzura kavuştururken, ben de yarattığım bu karanlık sanatı hayranlıkla inceliyordum.
Adamın artık hiçbir şey hissetmeyeceğini bilsem de bıçağı ani bir hareketle geri çektim ve kanın, kapağı açılmış bir baraj misali dışarı fışkırmasını seyretmeye başladım.Adamın yüzünün yavaş yavaş beyazlaşmasını, kanın çekilişini izlerken sıradaki hamlelerin zihnime dizilişini hissediyordum. Fakat hemen ardından gerçeklik zihnime çarptı
.Lanet olsun...
Bu piç kurusunun cesedini saklamam gerekiyordu. Etrafı gözlerimle tararken bakışlarım arka bahçeye takıldı. Evet, kesinlikle orasıydı.
Ancak bu cesedi taşımak benim için tam anlamıyla bir işkenceydi. Yine de başka çarem olmadığını bilerek istemeye istemeye ayağa kalktım.
Ölmüş adamı sürüklemeye başladığımda, işin düşündüğümden çok daha zor olduğunu anladım. Belimden ve boynumdan yükselen ikaz dolu ağrıları umursamadan onu bahçeye doğru çekmeye devam ettim.
Kesinlikle ya bir yerlerim tutulacaktı ya da günlerce sürecek bir ağrıyla baş başa kalacaktım.
Arka bahçeye çıktığımda, üzerimde kurumaya yüz tutmuş kıyafetlerin yeniden ısınan yağmurla ıslanmasını hiç önemsemedim.
Cesedi yere fırlattığım an duraksamadım bile. Zaman benim aleyhime işliyordu; durursam yorulurdum, yorulursam devam edemezdim.
Hızlı adımlarla garaja geçip bir kürek kaptım ve cesedin yanına dönüp toprağı kazmaya başladım. Uzun, pestilimi çıkaran bu sürecin ardından her yerim çamura batmıştı ama değmişti.
Kazdığım çukurun içinden çıkıp öldürdüğüm adamı hırsla mezara ittim.İlk toprağı üzerine atmadan önce, ruhu hâlâ buralardaysa beni duymasını istercesine çukura doğru fısıldadım:
"Meleğime dokunmanın cezasını ödedin. Cehennemde beni beklemeyi ihmal etme, olur mu? Orada da hesaplaşacağız."
Ardından küreğe yüklenip toprağı cesedin üzerine savurmaya başladım.İşim bittiğinde artık tamamen tükenmiştim. Ancak yine de temizlenmesi gereken bir salon ve takmam gereken bir maskem vardı.
İçeriye adım attığımda burnuma dolan o keskin, iğrenç kan kokusuna en ufak bir tepki bile vermedim. Alışılmış bir şeye tepki verilmezdi sonuçta; kanın kokusu her zaman aynıydı, değişen tek şey ölümün stiliydi.
Hızlı adımlarla ilerleyip evdeki bütün pencereleri sonuna kadar açtım. Ardından mutfağa geçip bir temizlik bezi kaptım. Adamı sürüklediğim koridor ve onu devirdiğim yer tam anlamıyla kan gölüydü. Bedenimin bunca yükü az önce hiç çekmemiş gibi, hiç sızlamıyormuşçasına hızla yere eğilip lekenin üzerine kapandım.
Geçen birkaç dakikanın sonunda bez tamamen kıpkırmızı bir renge bürünmüştü.Ayağa kalkıp banyoya ilerledim ve bezi lavabonun içinde hırsla sıktım; lavabonun içi anında koyu bir kan rengine boyandı. Cebimdeki çakmağı çıkarıp bezi ateşledim ve kül olana kadar yanışını izledim.
İzlerin tamamı sonsuza dek yok olduğunda, geriye değişmesi gereken tek bir şey kalıyordu:
Kendim.
Odama doğru ilerledim. Yüzümdeki maskeyi tek bir hışımla çıkarıp köşeye fırlattım. Üstüm başım kan içindeydi ve kıyafetlerime kan bulaşmasından ölesiye nefret ederdim.
Seni adi herif...
Hızla üzerimi değiştirip temiz kıyafetlerimi giydim. Odadan çıkıp adımlarımı yeniden meleğimin kapısına doğru yönelttim.
Alina’nın odasına adım attığımda sessizliği bozmamak için parmak uçlarımda yürüdüm ve yatağının kenarına sindim. Uzanıp saçlarını yavaşça okşarken göz kapaklarının seyirdiğini gördüm. Zihni kâbusların pençesindeydi. Kendi kendime,
"Ah küçüğüm..."
diye geçirdim içimden.Kısa süre sonra huysuzca kıpırdandı; dudaklarının arasından kaçan "Hayır... Hayır, yaklaşma..." nidaları göğsümü deşip geçti.
Gözleri aniden açıldı, dehşet dolu bir reflexle doğrulup yeşile çalan gözleriyle odayı taradı."Hey, buradayım meleğim... Korkma," dedim hemen, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak.
Beni fark ettiği an gözlerindeki o katı korku yumuşadı ve var gücüyle boynuma atıldı. Bedenindeki her bir titreme benim kemiklerimde yankılanıyordu.
"Abla... Biri vardı," diye söze başladı hıçkırıklar içinde. "Biri tam buradaydı... Kaçamadım, gitmek istedim ayaklarım tutmadı, bağırmak istedim sesim çıkmadı abla..."
Zihnimde şahlanan o karanlık fırtınayı bastırıp saçlarına dokundum. "Şşşt, geçti küçüğüm... Kötü bir kâbustu sadece. Bu evde ikimizden başka kimse yok, yemin ederim.
"Hıçkırıklarını dizginlemeye çalışarak bana sığındı: "Ama o kadar gerçekçiydi ki... Lütfen abla, bir daha beni böyle tek bırakma, geç kalma olur mu?"
Bu sözleri duymak ruhuma işledi, hiçe sayamayacağım bir yemin gibi yanıtladım: "Seni bir daha asla yalnız bırakmayacağım meleğim. Öz canım üzerine söz veriyorum."Dakikalarca birbirimize sarılı kaldık.
En sonunda Alina’nın derin ve düzenli nefes alıp verişleri odayı doldurdu. Dehşetin yerini alan o ağır yorgunlukla başı süzüldü ve dizlerimin üstüne düştü.Dizimde huzurla uyuyan kardeşime baktım. O an kapıma kim dayanırsa dayansın, dünyada kim yok olursa olsun zerrece umurumda olmazdı. Onun şu masumiyetini ve huzurunu korumak uğruna daha kaç can almam gerekecekti?
Sayısını bilmiyordum ama hepsine hazırdım. Kardeşim için koca bir dünyayı gözümü kırpmadan yakardım.
Bu huzurun getirdiği sakinlik ve gecenin başından beri sırtımda taşıdığım o ağır yorgunluk, nihayet bedenimi ele geçirmeye başlamıştı.
Alina’yı uyandırmaktan ölesiye korktuğum için milim bile kımıldamamaya özen göstererek elimi yavaşça cebime attım. Telefonumu çıkarıp sessizce komodinin üzerine bıraktım.
Anlaşılan bu gece yatağımda değil, dizlerimin üzerinde uyuyan kardeşimin hemen yanında, bu rahatsız ama bir o kadar da huzurlu pozisyonda sabahlayacaktım.
Yine de en ufak bir rahatsızlık hissetmiyordum. Parfümüne karışan o hafif kan kokusunun zihnimde yarattığı son kırıntılar da yok olurken, parmaklarım Alina’nın yumuşak saçlarının arasında süzülmeye devam etti. Her bir dokunuşum, ikimiz için de bir koruma kalkanı gibiydi.Dışarıda fırtına dinmiş, odanın içine sadece gecenin o derin, karanlık sessizliği çökmüştü.
Kardeşimin düzenli nefes alıp verişleri zihnimi uyuşturan bir ninniye dönüştü. Zihnimdeki o karanlık şeytan, aldığı intikamın ve sağladığı emniyetin verdiği doyumla köşesine çekilmişti.
Göz kapaklarımın ağırlaştığını, bilincimin yavaş yavaş benden uzaklaştığını hissettim. Ne ara uykunun beni o derin, katarsik kollarına aldığını anlamamıştım bile.
