1. bölüm / 6
Maskelerin Ardında1.Bölüm:Sis ve Sessizlik
Bölümler 6Şu an: 1.Bölüm:Sis ve Sessizlik
𝒜𝓁𝒻𝒾ℯ
Her şey ölümle başladı. Ve ne acıdır ki, yine ölümle devam etti.
Bir zamanlar herkesin hayranlıkla bahsettiği, ışıkların hiç sönmediği bu mağrur şehir, şimdilerde sadece sokak lambalarının altında fısıldaşan uğursuz söylentilerin esiriydi. Gökyüzü; sanki binaların, insanların ve günahların üzerine ağır, kurşunî bir kefen serilmiş gibi kapkaraydı.
Günlerdir dinmeyen yağmur, havaya sinen o geniz yakıcı kokuyu silmeye yetmiyordu. Hava; ölenlerin son nefeslerindeki o tuzlu gözyaşı kokusuyla, Tanrı’nın geç kalmış gazabı arasında sıkışıp kalmıştı. Soluk almak bile ciğerlere batan bir külfetti artık.Peki, biz neden bu hâle gelmiştik?
Neden bu sokaklar artık yaşamı ve umudu değil de sadece çürümeyi müjdeliyordu?Cevap, karanlığın tam içinden, şehrin kırık dökük siluetinin arkasından bizi izleyen o gölgede saklıydı:
Seri katil.
Polis teşkilatı, çözemedikleri her cesetle birlikte dosyaları biraz daha derin tozlu raflara kaldırmıştı. Devlet başkanı ise kameralar önünde kravatını düzeltip içi boş güven mesajları verirken, kapalı kapılar ardında yalnızca kendi koltuğunu kurtarmanın derdine düşmüştü.
Aşağılık bir korkaklıkla ve bürokrasiyle örülmüş bu yüksek duvarların arkasında halk —yani biz— yapayalnızdık.
Bizi çoktan Tanrı’ya havale edip konforlu, ısıtmalı odalarına çekilmişlerdi.Ama birinin bu kahredici sessizliği bozması, bu gidişata "dur" demesi gerekiyordu.O katili bulacaktım. Masumların henüz beton üzerinde soğumamış kanının hesabını teker teker soracaktım.
Bu kararı vermek; derinlere gömdüğüm geçmişimi, o eski ve yıpranmış dedektiflik kimliğimi mezardan çıkarmak demekti. Ekibi zamanında ben kurmuş, fırtınalı bir gecede yine kendi ellerimle dağıtmıştım; ama biliyordum, ne kadar uzağa kaçarlarsa kaçsınlar onlar da ruhlarını bu işten hiç koparamamışlardı. Bu davayı birlikte, gölgelerin arasında, kanunların bittiği ve adaletin kişiselleştiği o karanlık sınırda çözecektik.
Zihnimdeki geçmişin gürültüsü yavaşça dindiğinde, kendimi evimin altındaki o rutubetli, loş üste buldum. Burası benim sığınağımdı;
Tanrı ve benden başka dünyada kimsenin varlığından haberdar olmadığı o mahrem alan. Havada eski kağıt, paslı demir ve hafif bir küf kokusu hâkimdi.
Karşımdaki devasa mantar panoya baktım. Şu an bomboştu; pürüzsüz, ürkütücü bir sessizlik gibi duruyordu karşımda... Ama biliyordum ki çok yakında orası kurbanların donuk bakışlı vesikalık resimleriyle, olay yeri fotoğraflarıyla, birbirine dolanmış kırmızı iplerle ve her biri zihni zorlayan birer bulmacayı andıran delillerle dolacaktı.
Masaya geçip oturdum. Yılların birikimini taşıyan ahşabın gıcırtısı dar odada yankılandı. Parmaklarım, eski bir dostun elini tutar gibi masanın üzerindeki yıpranmış kasetlere ve kopyalanmış dosyalara gitti. Rastgele birini çektim, sararmış kapağını yavaşça açtım...
Tam o sırada odadaki ağır sessizlik, cebimdeki telefonun tiz ve ısrarcı melodisiyle bıçak gibi kesildi.Ekranda parlayan isim, bu karanlık ve izole dünyadaki belki de tek sıcak ışık sızıntısıydı: Bestieee.
Telefonu kulağıma götürüp daha "Alo..." bile dememe fırsat kalmadan, Valeria o her zamanki telaşlı, rüzgar gibi esen sesiyle konuşmaya başladı:
"Kanka, direkt senin eve geliyorum! Lanet olası şansım yine konuştu işte. Biraz yürüyüş yapıp kafamı dağıtayım dedim, gökyüzü sanki birden patladı, üzerime boşaldı. Sizin ev iki adım ötede zaten, hiç itiraz istemiyorum, beş dakikaya kapındayım!"
Kalbim ani bir panikle hızla çarpmaya başladı. Masanın üzerindeki otopsi raporları, fotoğraflar, açık duran gizli dosyalar..."Ah... peki," diyebildim sadece.
Sesimdeki titremeyi ve nefessizliğimi gizlemeye çalışarak, "Seni... seni bekliyorum," diye ekledim.Telefonu kapatır kapatmaz bir panik dalgasıyla ayağa fırladım. Valeria’nın gelişi normalde içimi ısıtan tek şey olsa da, şu an dünyada en son ihtiyacım olan şey evde bir misafirdi.
Salona çıkan gizli merdivenlere doğru koşar adımlarla ilerledim. Üssü terk edip ağır ahşap paneli kaydırarak gizli kapıyı kapattım. Kilitlerin oturduğundan, dışarıdan bakıldığında sıradan bir kütüphane rafından farksız göründüğünden emin olmak için mekanizmayı defalarca kontrol ettim.Nefes nefese kalmıştım.
Tam ceketimi düzeltip soluğumu dengelemiştim ki dış kapı ısrarla çaldı.Kapıyı açtığımda karşımda sırılsıklam olmuş, ama her şeye rağmen gözlerinin içi gülen bir Valeria duruyordu. Şapkasının kenarlarından damlayan sular, üzerindeki kalın hırkanın rengini tamamen koyulaştırmıştı. Mavi gözleri, dışarıdaki gri yağmurun kasvetine inat adeta parıyordu."Hoş geldin," dedim, yüzüme olabildiğince doğal ve sıcak bir gülümseme yerleştirmeye çalışarak. "İçeri gel hemen, donmuşsun."Ona portmantodan kuru bir hırka uzattım.
İçeri girip kapıyı arkasından kapatırken üzerindeki suları silkeleyp söylenmeye devam etti:
"Off... Dışarısı gerçekten buz gibi. Rüzgar kemiklerimi sızlattı resmen."
"Neyse ki buradasın," dedim ortamdaki o tekinsiz havayı dağıtmak isteyerek. "Günün geri kalanında vakit geçiririz işte. Hadi, geçen gün yarım kalan o filmi açalım."
Başını sallayıp salona doğru yöneldiğinde arkasından ekledim: "Sen filmi başlat, ben de mutfakta bize bol çikolatalı sıcak bir şeyler hazırlayayım. Ve... şu şapkanı çıkar artık Valeria. Sırılsıklam olmuş, saçların hayatta kurumaz öyle."Aslında bunu yapmayacağını gayet iyi biliyordum. Onu tanıdığım uzun yıllar boyunca o siyah şapkayı bir gün olsun başından çıkardığını görmemiştim; sanki bedeninin, ruhunun bir parçası gibiydi.
Nedenini sormaya hiçbir zaman cesaret edememiştim, herkesin sakladığı bir yarası vardı sonuçta. Valeria, omzunun üzerinden bana o meşhur "Asla şansını zorlama" der gibi bakan muzip bakışını fırlattı ve kendini yumuşak koltuğa bıraktı.Mutfaktan elinde dumanı tüten iki büyük kupayla döndüğümde, film çoktan başlamıştı. Yanına oturdum, bardağın birini ona uzattım. Ekrandaki sahneler akıp giderken, tam hikayenin en heyecanlı, gerilimin tırmandığı ve müziklerin yükseldiği o anda, Valeria’nın bileğindeki akıllı saatten keskin, tiz bir bildirim sesi yükseldi.
Bir anda adeta elektrik çarpmış gibi irkildi.Gözleri saniyeler içinde ekrandaki kısa mesaja kilitlendi.
Yüzündeki o hayat dolu, neşeli ifade bir anda silinip yerini bambaşka bir soğukluğa bıraktı. Panikle az önce kenara bıraktığı ıslak hırkasına uzandı."Ne oldu? Bir sorun mu var?" diye sordum. İçimdeki yıllardır uyuyan o dedektif güdüsü çoktan uyanmış, hareketlerini analiz etmeye başlamıştı.
"Ah, hayır!" dedi, kelimeleri adeta ağzında yuvarlayarak ve göz temasından kaçınarak. "Sadece... kız kardeşim. Evde yalnız kalmış da... fırtınadan ve şimşeklerden çok korkmuş. Yanına gitsem iyi olacak.
"Sesindeki o tuhaf, yapmacık tonu anında yakalamıştım. Göz bebekleri büyümüş, nefesi hızlanmıştı.
Bir şeyler gizliyordu; odayı aniden gözle görülür bir huzursuzluk dalgası sarmıştı. Ama üzerine gitmedim, onu köşeye sıkıştırmak istemedim.Sadece anlayışla başımı salladım. "Anlıyorum... O daha küçük, bu havada korkması çok normal. İstersen arabayla seni eve bırakayım?"
Teklifimi sanki bir ateşe dokunmuş gibi panikle reddetti. "Yok, hiç gerek yok! Ben hallederim!"
Daha ben ikinci bir cümle kuramadan, çantasını kapıp kapıdan fırladı ve dışarıdaki o hırçın yağmurun, gri sisin karanlığında adeta kayboldu.Kapının önünde, açık aralıktan giren rüzgarla öylece kalakaldım
. Bir yanım peşinden koşup o panik halinin, saatine gelen o gizemli mesajın ardındaki gerçek nedeni öğrenmek istiyordu; diğer yanım ise zihnimin derinliklerinden fısıldıyordu:
"Zamanın yok. Sokağın kanı kurumadan işine dön."
İliklerime kadar işleyen soğuk rüzgar kapı aralığından sızıp yüzüme çarpınca kendime geldim.
Kapıyı sertçe kapattım. Kilit sesinin yankısı, bomboş ve sessiz evde uzun süre dalgalandı. Kendi kendimi avuttum:
En azından vakit kazanmış oldun.
Derin bir nefes aldım. Artık ait olduğum yere, o alt kattaki karanlığa geri dönebilirdim. O katili bulacaktım—ne pahasına, kime patlarsa patlasın.
