5. bölüm / 6
Maskelerin Ardında4.Bölüm:İki Yüzlü Gerçeklik
Bölümler 6Şu an: 4.Bölüm:İki Yüzlü Gerçeklik
𝒱𝒶𝓁ℯ𝓇𝒾𝒶
Her şey tam da planladığım gibi tıkır tıkır işliyordu. Allisson’ın o şaşkın ve utangaç hali, yüzüne yayılan o savunmasız pembelik… Benden etkilendiği gün gibi ortadaydı. Bu durum, içimdeki o karanlık boşluğu kısa bir süreliğine de olsa tatmin edici bir ego dalgasıyla doldurmuştu.
Tezgâhın arkasında telefonunu uzatırken, parmaklarımızın birbirine değdiği o saniye, onun kalp atışlarını neredeyse hissedebiliyordum.
Numarasını telefonuma kaydederken yüzümde o "uslu ve sempatik öğrenci" maskesi vardı.
Ancak tam o sırada, kendi ekranımın üst kısmından peş peşe düşen bildirimler, bütün bedenimin bir yay gibi gerilmesine neden oldu. Damarlarımın sertleştiğini, az önceki flörtöz gevşemenin yerini buz gibi bir profesyonelliğe bıraktığını hissettim.
İstemesem de, o mesajı açmak zorundaydım. Mesaj, örgütün karanlık labirentlerinden, sistemin açıklarını bir fare gibi kemiren o kişiden geliyordu.
Bana belgeleri sızdıran, yasal sınırların çok ötesinde gezinen o gölge...
Ekranın loş ışığında, bana taktığı o sinir bozucu takma adla başlayan satırları okumaya başladım: "Carl Wylan’ı öldüreceğini tahmin etmiştim, Sessiz Bıçak. Ama az daha yakalanıyordun.
Bu kadar amatörce hata sana yakışmadı. Maskeyle arka bahçede gömü mü yapıyorsun, gerçekten mi?
Ravenhill’deki o bunak kadın polisleri aradığında , teşkilatın şizofreni teşhisine sığınıp dosyayı tozlu raflara atması senin şansındı, yeteneğin değil.
Unutma; masumiyet masken sadece sen o kanlı ellerini cebinde tutabildiğin sürece yüzünde kalır. Şehir artık fısıltılarla çalkalanıyor.
Eğer bir kez daha böyle bir iz bırakırsan, seni o kazdığın çukurlardan babam bile çıkaramaz. Oyun parkında değilsin, ayağını denk al."
Okuduğum mesajlar karşısında telefonu elimde parçalamamak için kendimi zor tutuyordum; sinirden sıkılan parmak boğumlarım bembeyaz kesilmişti.
Bu ne cüret?
Bana nasıl böyle hitap edebilirdi? Üstelik o lakap... "Sessiz Bıçak". Nefret ettiğimi bile bile, sırf damarıma basmak için bilerek kullanıyordu bunu aşağılık herif.
Ne babasının lütfuna ihtiyacım vardı ne de kendisinin kurtarıcılığına.
Bir hata yaptıysam, arkamı toplamayı da o hatayı tarihten silmeyi de en iyi ben bilirdim.
İç çektim. Sakin olup normal bir mesaj atmalıydım; burada kurulacak her cümle kaderimi değiştirebilirdi. Parmaklarımı ekranda hareket ettirerek yazmaya başladım:
"Şu koyu kahverengi saçlı dan bahsediyorsun…
Tamam, bu bir daha olmayacak. Bil ki o delilleri değiştireceğim, cesedin konumunu da..."
Gönder tuşuna basmadan önce cümleyi tekrar tekrar okudum. Mesajı yolladıktan sonra, Luca’nın karşısındaki sandalyeye doğru ağır adımlarla ilerledim.
Yüz ifademin tamamen stabil ve ifadesiz olduğundan emin olduktan sonra yerine oturdum ve Luca’ya bir bakış attım. O da hemen başını kaldırıp bana baktı; bu bakışları tanırdım. "Ne oldu, bir sorun mu var?" der gibi bakıyordu.
Ona bakarak yapay ama inandırıcı bir şekilde gülümsedim ve daha o sormadan cevapladım: "Alisson'ın numarasını aldım. Çok tatlı bir kıza benziyor," dedim.
Luca o an sanki zihninde başka, daha derin şeyler düşünüyormuş gibi bir hal içindeydi ama yine de beni onaylarcasına başını sallamayı ihmal etmemişti.
Alfie ile aramızda yine derin bir sessizlik hakim olmuştu; fakat bu kez o sessizlik, masanın ortasındaki görünmez gerilimi besleyip adeta canlandırıyordu.Kahve bardağına uzanıp küçük bir yudum aldım. Boğazımdan aşağı süzülen o acımsı tat, peşinde sıcak bir yanma bıraktı. Yine de bu haz dolu acıyı seviyordum. Zaten acı kahve, kardeşimi bir kenara koyarsak, bu hayattaki en vazgeçilmezim, tam anlamıyla star parçamdı.
Gelen mesajdaki küstahlık zihnimde yankılanırken, o piç kurusunun gönderdiği belgeleri açmaya tenezzül bile etmemiştim; her şeyi zaten kısaca kusmuştu.
Bana kalan tek şey, her zamanki gibi bir sonraki adımı en ince ayrıntısına kadar düşünmekti.Ancak önümdeki en büyük engel, her zamanki gibi tam karşımda oturan Alfie’ydi.
Onun o keskin şüphelerinin bana dönmesi, şüphelenmesi, en büyük korkum kadar çok korkutuyordu beni.
Belki bir gün her şeyi öğrenecekti; maskemi, ellerimdeki kanı ve bahçeye gömdüğüm o ruhu... Ama o gün bugün değildi, olamazdı,olmayacaktı.
Tam o sırada, beni zihnimdeki karanlık planlardan çekip alan şey bileğimdeki saatin hafif titreyişi oldu. Ekranda beliren bildirim, o katran karası düşüncelerin arasında parıldayan tek ışığımdandı: Meleğim. Mesajda, "Abla spor çantamı unutmuşum, getirme şansın var mı?" yazıyordu.
O an sanki solgun dünyadaki bütün renkler tekrar canlanmıştı. Kader bu kez gerçekten yüzüme mi gülüyordu? Bu bir imkânsızdı ama gerçekti.
Luca’nın yanından ayrılmak, o rutubetli bahçeye geri dönüp izleri silmek için ihtiyacım olan bahane altın tepside sunulmuştu.
Bahanem belliydi, şimdi sadece onu kusursuz bir şekilde uygulaması kalmıştı. Alfie'ye dönüp, "Alfie, kardeşim spor çantasını evde unutmuş. Benim de evden almam gereken birkaç kitap var, acilen eve geçmem gerekiyor," dedim. Sesimin olabildiğince nazik ve ikna edici çıkmasına özen göstermiştim.
Alfie bilgisayarından başını kaldırıp dudaklarındaki hafif bir tebessümle, "O zaman seni ben bırakayım," dedi. Sanki ikimiz de aynı komutla hareket ediyormuşuz gibi eşyalarımızı toplamaya başladık. İşimizi bitirdiğimizde Alfie garsona bir işaret yapıp masaya birkaç banknot bıraktı. İtiraz etmeye yeltendiğimde, "İtiraz kabul etmiyorum. Hem acelen yok mu senin? İtiraz etmeye vakit mi harcayacaksın?" diyerek beni hazırlıksız yakaladı.
Vakit kaybetmeden arabaya doğru yürürken bir yandan da ona takılmayı ihmal etmedim: "Bunu sonra ödeşeceğiz, normalde ben ödeyecektim!"
Arabaya binip Alfie arabayı çalıştırdığında, aramızdaki sessizlik az önceki kafede olduğu gibi neredeyse elle tutulur bir gerilime dönüştü.
Ancak evin çok uzak olmaması, bu boğucu atmosferin uzamasını engelliyordu; neyse ki mesafenin kısalığı durumun kurtarıcısı olmuştu.
Araba beyaz renkli evimin önünde durduğunda inmeden önce Alfie’ye döndüm ve sesime olabildiğince ikna edici bir ton vererek konuştum:
"Alfie, sen okula geç kalma. Benim işim biraz uzun sürebilir; dosyaları bulmam, spor çantasını hazırlamam vakit alacak. Bir de çantayı okula bırakmam gerek. Benim yüzümden dersi kaçırmanı istemiyorum."
Bunları söylerken yüzümdeki o güven verici, hafif gülümsemeyi bir an bile eksik etmemiştim.
Alfie’yi iyi tanıyordum; o da beni, ne zaman ne halde olduğumu anlayacak kadar iyi bilirdi. Bu durum normalde oldukça sinir bozucu olsa da, şu an onu başımdan savmak için takındığım bu samimiyet tam da ihtiyacım olan şeydi.
Yalanıma kanmayabilirdi ama ben rolünü ustalıkla oynayan bir oyuncuydum.
Alfie, o keskin bakışlarını üzerimde bir süre gezdirdikten sonra nihayet ikna olmuş gibi göründü. Ancak o an tuttuğumu fark ettiğim nefes, ciğerlerimden özgürlüğe kavuşabildi."Peki o halde, gidiyorum," dedi direksiyonu sıkıca kavrayarak.
"Ama ters bir durum olursa hemen beni ara. Bir motor uzağındayım; yardıma ihtiyacın olursa okul falan umurumda olmaz."
Onun beni koruma içgüdüsüyle kurduğu bu cümleye içten içe acı bir tebessümle karşılık verdim. Böyle iyi kalpli bir insanın yolumun üstüne çıkması gerçekten şaşırtıcıydı.
Bu kez ona zoraki değil, gerçek bir gülümseme sundum.
Ancak benim korunmaya ihtiyacım yoktu; bu şehirde asıl korunması gerekenler başkalarıydı... Özellikle de bıçağımın ucunda tecelli edecek adaleti bekleyenler.
Ona son kez el sallayıp arabanın kapısını kapattım ve eve doğru hızlı, kararlı adımlarla ilerledim. Alfie’nin arabası gözden kaybolana kadar bahçe kapısında bekledim.
Artık yalnızdım.
Şimdi o "Sessiz Bıçak" lakabının hakkını verme, o aşağılık herifin bahsettiği izleri silme ve Ravenhill Street'teki o amatörce hatayı temizleme vaktiydi.
Eve adım atar atmaz o tanıdık kokunun yaydığı huzuru bir kenara itip doğrudan amacıma odaklandım. Girişte ayağıma takılan spor çantasını görünce hafifçe gülümsedim; Alina çantayı tam da kapının dibinde, hazır halde bırakmıştı. "Ah küçük meleğim," diye fısıldadım içimden, "ablanı uğraştırmıyorsun işte..."
Çantayı henüz yerden kaldırmadan merdivenlere yöneldim; her basamakta zihnimdeki planın parçaları daha da keskinleşiyordu. Adımlarımı hızlandırarak üst kata çıktım. Merdivenlerin hemen karşısındaki oda, Alina’nın odasıydı. Önünden geçerken aralık duran kapıdan içeri süzülen o yumuşak pembe ışık beni bir anlığına durdurdu. İçerisi tam da onun ruhu gibiydi:
Pembe perdeler, ışıl ışıl peri lambaları, duvarda asılı ay figürü ve yumuşak, yuvarlak bir halı... Her şey o kadar masum ve huzurlu görünüyordu ki bir anlığına çocukluğumu düşündüm.
"Hep böyle bir odam olsun istemiştim," diye geçirdim aklımdan, "ışıl ışıl, korkulardan uzak..." Ama benim ışığımı yıllar önce çalmışlardı; geriye sadece bu soğuk görev ve bitmek bilmeyen gece kalmıştı.
Kendi odama doğru ilerlerken, havada asılı duran o yoğun kasveti iliklerimde hissetmeye başladım. Kapıyı açtığımda karşılaştığım manzara, Alina'nın odasının tam zıttıydı:
Koyu füme perdeler, siyah örtülü bir yatak ve loş bir aydınlatma... Burası beni, içimdeki o saf nefreti ve bastırılmış karanlığı temsil ediyordu. Odanın ciddiyeti, duvarlardaki gri tonlar ve çalışma masamdaki teknolojik soğukluk, "Sessiz Bıçak" olduğum gerçeğini yüzüme çarpıyordu.
Ne kadar nefret etsem de bana yakışan en doğru lakap da buydu:
Sessiz Bıçak...
Vakit kaybetmeden masama oturdum. Bilgisayarın büyük ekranını açtığımda mavi ışık yüzümü aydınlattı.
Artık duygusallığa yer yoktu. Parmaklarım klavye üzerinde hızla hareket etmeye başladı.
Ravenhill Street'teki o geceye ait izleri silecek, polisin elindeki olası dijital verileri manipüle edecek ve cesedin konumuna dair tüm ipuçlarını ortadan kaldıracaktım.
Örgüt liderinin oğlunun gönderdiği o tehdit dolu mesajı zihnimden silerken dosyaları tek tek değiştirmeye koyuldum.Her şey hallolduğunda sekmeyi kapattım. Bilgisayarımdaki gözlerden uzak, derinliklerine gizlenmiş ve anlamı sadece bende saklı olan o özel klasöre geçtim; O piç kurusundan aldığım yeni fotoğrafı güvenle kaydettim.
⋆˚☆˖°⋆。° ✮˖ ࣪ ⊹⋆.˚⋆˚☆˖°⋆。°⊹⋆.˚⋆˚☆˖°⋆。
𝒜𝓁𝒻𝒾ℯ
Valeria bahçede dikilmiş gidişimi izlerken gaza basıp yola koyuldum.
Arabadaki sakin müzik dışında hiçbir ses yoktu; bu sessizlik zihnime ilaç gibi geliyordu. Zihnim berraklaştıkça az önceki gerginliğin gri tonları dağılıyor, hayatın renkleri yavaş yavaş geri dönüyordu.
Okula yetişmek için acelem yoktu; sadece ilerliyor, direksiyondaki gücü ve müziğin ritmini hissediyordum. Yolculuk uzasın diye bilerek rotayı uzatıyordum.Arabadaki bu mükemmel hava, okula varmama on dakika kala aniden bozuldu. Telefonuma düşen bildirim sesiyle birlikte sebepsiz bir huzursuzluk bedenimi ve ruhumu sarıverdi.
Gözlerimi yoldan ayırmadan paneldeki tuşa bastım; sistem, gelen mesajı o soğuk ve robotik sesiyle okumaya başladı:
Gönderen: Irene Tina
"Alfie, bu işte büyük bir gariplik var. Sisteme yeni bir belge düştü. Az önceki haberlerin yanlış olduğuna dair kadından yeni bir ifade alınmış. Ravenhill Street değilmiş; kadının diğer penceresinden görünen Willow Creek Sokağı'na aitmiş görüntüler. Açıklamaya göre kadın eve gidince hangi pencereden baktığını ve hangi sokağı gördüğünü yeni hatırlamış. Bu çok hızlı bir ifade değişikliği... Acilen okula, her zamanki buluşma noktamıza gel."
Robotik ses sustuğunda arabanın içindeki sessizlik bu sefer huzur değil, keskin bir tehdit gibi üzerime çöktü. Willow Creek Sokağı mı? Kadının bir anda ifadesini değiştirmesi ve polisin bunu hemen işleme koyması normal değildi.
Birileri izleri profesyonelce karıştırıyor ya da hedef şaşırtıyordu.
Ravenhill Street üzerindeki o müstakil evin bahçesinde bir gölgenin olduğu gerçeği, bir ifade değişikliğiyle silinemezdi. Zihnimde o bulanık fotoğraf canlandı; omuz açısı, duruşu.... İçimdeki dedektif, bu "hatırlama" operasyonunun arkasında çok daha büyük bir oyun olduğunu fısıldıyordu.
"Yarım saat arabada kafa dinleyeyim dedim, olanlara bak," diye geçirmiştim içimden.
Direksiyonu sıkıca kavrayıp gaza yüklendim. On dakikalık yolu beş dakikaya düşürmüştüm. Bu hızımı Valeria görse kuralları çiğnediğime sevinirdi; aksiyona düşkün bir dostum vardı.
Okulun o soğuk sütunları göründüğünde dersler çoktan zihnimden silinmişti. Irene ve Tina ile buluşup bu yeni "belgenin" kaynağını, o kadına bu ifadeyi verdirten gücü bulmam gerekiyordu.
Kampüsün o her zamanki ağırbaşlı atmosferine girdiğimde arabayı Valeria’nın o vahşi, mat siyah motorunun yanına ustalıkla park ettim.
Araçtan alışılagelmiş asaletimle indim; okulun popüler ve zeki çocuğu imajını korumak, her adımda bu özgüveni sergilemeyi gerektiriyordu.
Kimseyle göz teması kurmamaya çalışarak, hızlı adımlarla ilerledim. Şanslı mıydım yoksa bu sessizlik fırtına öncesi sessizlik miydi emin değildim ama bahçede fazla kimsenin olmaması şu an için en büyük avantajımdı.
Binaya girdiğimde koridorların bu denli boş olması alışıldık bir durum değildi. Saatime baktığımda taşlar yerine oturdu; ders çoktan başlamıştı. Bu durum işimi kolaylaştırsa da içimde bir huzursuzluk peydah oldu: Derste olmam gerekirken burada olduğumu Valeria’ya nasıl açıklayacaktım? Onun keskin gözlerinden bir şey kaçırmak imkansız gibiydi.
Bu düşünceyi zihnimin karanlık bir köşesine itip alt kattaki depoya doğru yöneldim. Merdivenlerden inerken yankılanan ayak seslerim, sessiz koridorda suçluluk duygusu gibi peşimden geliyordu.
Deponun kapısına vardığımda kolu zorladım ama tabii ki kilitliydi; burası sıradan öğrencilerin girmesinin kesinlikle yasak olduğu bir bölgeydi. Kapıya özel bir ritimle tıkladım; bu, Irene ile aramızdaki gizli şifreydi.Kısa bir bekleyişin ardından kapı gıcırdayarak açıldı.
İçerideki loş ışıkta karşımdaki kızı inceledim. Irene Tina’nın kapkara gözleri bu zayıf ışıkta daha da derin ve gizemli görünüyordu. Dalgalı kahverengi saçları, her zamanki gibi kusursuz bir düzen içindeydi.
Sıkıca kapalı tuttuğumuz bu odanın boğucu, tozlu kokusuyla onun taze parfüm kokusu keskin bir tezat oluşturuyordu. Irene, elindeki tableti bana doğru çevirirken sesi fısıltıdan halliceydi: "Geldin demek. Alfie, durum sandığından daha karışık. Willow Creek sokağına dair o yeni ifade...
Irene’in tabletindeki dijital haritayı parmaklarımla genişlettim. Kadının evi tam köşedeydi; bir cephesi Ravenhill Street’in o rutubetli sessizliğine, diğeri ise Willow Creek’in nispeten daha işlek kaldırımına bakıyordu.
"Bak," dedim fısıltıyla, "Evden her iki sokağı da görmek mümkün. Yaşlı birinin zihnindeki puslu havada bu sokak isimlerinin birbirine girmesi çok doğal."
Irene başını salladı ama bakışlarındaki şüphe azalmamıştı. "Evet, bu karışıklık normal," dedi sesi kısık bir tonda, "Ama bu kadar hızlı ifade değiştirmesi ve böyle bir hastalığa sahip bir kadının aniden bu kadar net hatırlamaya başlaması... Bu sence de garip değil mi?"
Haklıydı, hem de fazlasıyla. Bu durumdaki birinin zihni bir labirent gibidir; çıkışı bulmak bu kadar hızlı olmamalıydı.
Haber bültenindeki satırları taramaya devam ettim. En altta, bu haberi ilk servis eden muhabirin ismi parlıyordu:
Ryan Zword.
Irene’e dönüp ismi gösterdim. "Ryan Zword... Bu haberi ilk paylaşan adam bu. İşinde usta olduğuna, en derin bağlantılara sahip olduğuna dair duyumlar almıştım.
The Midnight Chronicle bülteninde çalışıyor. Adama gidip bizzat sormalıyız, ancak o zaman gerçekler kesinleşir.
"Bakışlarım Irene’in simsiyah, derin gözleriyle buluştu. Kararlılığı hissedebiliyordum. "Haklısın," dedi Irene, düşünceleri çoktan bir sonraki hamleye geçmişti.
"O zaman Max’e yaz. Max’in haber merkezine sızması ya da içeri girmesi çok daha kolay olur."
Bu kız gerçekten grubun beyniydi; hızlı, keskin ve korkutucu derecede mantıklı. Max ise ekibimizin vitriniydi; ünlüydü, popülerdi ve haber bültenlerinin kapısında yatacağı türden bir figürdü.
Onunla detaylı konuşmam gerekiyordu. Telefonumu çıkardım, Irene’in bizim için özel olarak kodladığı şifreli uygulamaya girdim. Max’in ismini bulup aklımdaki tüm o karmaşık düşünceleri ve şüpheleri hızlıca mesaja dökmeye başladım.
"Max, durum sandığımızdan daha karışık. Irene ile haritayı inceliyoruz; Ravenhill ve Willow Creek arasındaki o köşe evdeki kadının ifadesi hiç mantıklı değil.
Şizofreni teşisi olan birinin zihnindeki puslar bu kadar çabuk dağılamaz, sanki birileri kadına ne söylemesi gerektiğini dikte etmiş gibi.Işıkları üzerine çek ama asıl niyetimizi kimseye belli etme. Cevap bekliyorum."
Telefonun ekranı kararıp avcumun içinde kaybolurken, Max’in bu kaosu başlatmak için çok beklemeyeceğini biliyordum.
Irene’e dönüp derin bir nefes aldım."Artık buradan çıkıp derse girmeliyiz," dedim, sesimdeki gerginliği gizleyemeyerek.
"Zaten yeterince geç kaldık. Valeria’ya mantıklı bir açıklama yapmam gerekecek."Sözlerimi bitirir bitirmeye zihnimde bir şimşek çaktı:
Valeria. Kahretsin! Ona ne yalan söyleyecektim? Zihnimde binlerce senaryo dönmeye başladı ama hiçbiri Valeria’nın o keskin bakışlarını geçebilecek kadar sağlam durmuyordu.
Şu an tek bir şey için dua ediyordum; Valeria’nın henüz okula varmamış olması. Eğer benden önce oraya ulaştıysa ve beni kapıda görmediyse, söyleyeceğim hiçbir yalanın hükmü kalmayacaktı.
O, satır aralarını okumakta usta biriydi ve benim bu telaşlı halimden bir şeyler karıştırdığımı anında sezerdi."Tanrım, lütfen geç kalmış olsun," diye fısıldadım kendi kendime. Irene'in meraklı bakışları üzerimdeydi ama şu an tek derdim Valeria’nın o sorgulayıcı yüz ifadesiyle karşılaşmamaktı.
Irene ile tek kelime etmeden, koridorun yankılanan sessizliğinde sınıfa doğru ilerledik. O, benden üst sınıfta olduğu için okulun birinci katına kadar bana eşlik etti ama orada yollarımız ayrılmak zorundaydı.
Önümde çıkmam gereken iki kat daha vardı ve her basamak, zihnimdeki suçluluk duygusuyla birleşerek daha da sinir bozucu hale geliyordu.
Merdivenleri hızlı ama dikkatli adımlarla tırmanmaya devam ettim. Bitmek bilmeyen o basamakların sonunda nihayet hedeflediğim kata ulaşmıştım.
Sınıfımın koridorun hemen başında olması, normalde en sevdiğim detaydı; bugün ise kaçış yolum gibi hissettiriyordu.
Kapının önünde durup ciğerlerimdeki o gergin nefesi dışarı bıraktım.
Kafamda Valeria’ya söyleyeceğim yalanları bir sıraya dizmeye çalışırken kapıyı tıkladım.İçeriden Profesörün sesi gelmedi. Bekledim. Bir kez daha tıkladım ama yine çıt yoktu.
Yavaşça kapıyı aralayıp içeri süzüldüğümde, sınıfın meraklı ve şaşkın bakışlarıyla karşılaştım.
Bir dakika... Ders boş muydu?
Hızla etrafa göz attım; kürsü boştu, Mrs. Swella derse gelmemişti. Bakışlarım hemen Valeria’nın her zamanki sırasına kaydı.
Boştu.
O an gerilen tüm kaslarımın gevşediğini, üzerimdeki o ağır baskının dağıldığını hissettim. Valeria henüz gelmemişti ve hoca da ortalıkta yoktu. Şans bu sefer gerçekten yanımdaydı. Rahatlamış bir ifadeyle kendi yerime doğru yürümeye başladım.
