3.Bölüm: II. Kısım

Vaveyla Yazarı: Nyra Elan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 3.Bölüm: II. Kısım

𝒜𝓁𝒻𝒾ℯ
Kafenin kapısından içeri süzüldüğümüzde, mekânı saran o yoğun kahve aroması ciğerlerime doldu. Sıranın azlığı tam bir şanstı. Valeria’yı tezgâha doğru yönlendirip menünün önünde durduk. Seçenekleri süzüp karar vermeye çalışırken müşterilerin ne ara azaldığını, sıranın bize ne zaman geldiğini fark edemedim bile.
Valeria benden önce siparişini iletirken bakışlarım tezgâhın arkasındaki yüzle kesişti.
Allisson...
İçimden felaketin ayak sesleri yükseldi. Çok geçmeden Allisson, o en son duymak istediğim zehirli soruyu savurdu: "Her zamankinden mi?"
Zihnim bir anlığına tamamen durdu. Valeria yanımda olmasa bu cümleyi gülüp geçebilirdim belki ama şimdi onun o delici, şüphe dolu bakışları üzerimde kilitliydi. Aferin Allisson, her gün bin kişiyle muhatap olup beni hafızana kazıdığın için!
Allisson’a belli belirsiz bir kafa hareketi yapıp durumu geçiştirmeye çalışırken Valeria’nın buz gibi sesi ortamı kapladı:
"Burayı ilk kez merak ettiğin için geldiğimizi sanıyordum..." Cevap vermeme mahal vermeden darbeyi indirdi: "Ama barista seninle kırk yıllık tanıdık gibi konuştu. Yalan mı söyledin bana?"
İçimde bir şeyler kopup gitti. Lanet olsun, onun güvenini kaybetmek en son isteyeceğim şeydi. Valeria bir kez uzaklaştı mı bir daha geri dönmeyen türden bir kaleydi.
Yalanım saniyeler içinde patlamıştı. Normalde bu kadar basit bir açık vermezdim ama panik ağına düşmüştüm bir kere.
Şimdi tek çare, taze bir yalanla eskisinin üzerini örtmekti.
Hızla toparlanıp mimiklerimi düzelttim: "Ha, galiba eski arkadaş grubuyla bir kere gelmiştim ya... Unutmuşum tamamen, öylesine gereksiz bir gündü ki zihnimde bile kalmamış."
Valeria beni gözleriyle bir süre tarttıktan sonra başını salladı ve kuru bir "Anladım," çıkardı ağzından. O an, ciğerlerimde hapsettiğim o sıcak nefes farkında olmadan süzüldü dışarı.
Krizi şimdilik atlatmıştım.
Allison’ın siparişlerimizi not ettiğinden emin olduktan sonra boş bir masaya doğru adımladık. Valeria önde, ben hemen arkasındaydım.Çok geçmeden köşede, kargaşadan uzak boş bir masa bulup karşılıklı oturduk.
Valeria zaman kaybetmeden çantasının fermuarını açıp bilgisayarını çıkarıyordu.
Onu taklit ederek ben de çantamdan kendi bilgisayarımı çektim.
Bakışlarındaki o rahatlamış ifade gözden kaçmıyordu; gerçekten buraya ders çalışmaya geldiğimizi sanıyordu.
Ama yanılıyordu.
Benim buralarda dersle harcayacak vaktim yoktu; görevime kaldığım yerden devam edecektim. Yine de bu masum rolü oynamak zorundaydım.
Valeria'nın şüphelerini tamamen silmek adına her şey tam da planladığım gibi ilerliyordu.
Bilgisayarımın kapağını kaldırdım. Ardından çantamın yan gözünden çıkardığım kulaklığı kulağıma geçirdim. Bu hamle hem dış dünyayla arama bir duvar örecek hem de ekranımda ne dönüp bittiğini ya da ne dinlediğimi kimsenin sorgulayamayacağı mükemmel bir gizlilik alanı yaratacaktı.
Parmaklarım klavyede hızla hareket ederken ekranıma yeni düşen o kritik haberi açtım. Gözlerim karanlık paneldeki satırların üzerinde dikkatle kayarken, kafedeki fincan sesleri, fısıltılar ve kahve makinesinin uğultusu yavaş yavaş silindi; yerini derin bir sessizliğe bıraktı.

Dün gece geç saatlerde yapılan bir ihbar, şehirde kısa süreli tedirginliğe neden oldu. Şizofreni teşhisi bulunan yaşlı bir kadın, polis ekiplerine verdiği ifadede gece saatlerinde maskeli bir kişiyi bir evin bahçesinde gördüğünü iddia etti.
Kadının anlatımına göre olay, saat 11 civarında Ravenhill Street üzerinde bulunan müstakil bir evin bahçesinde gerçekleşti. Yaşlı kadın, pencereden dışarı baktığı sırada yüzü maskeyle kapalı, gündelik kıyafetler giyen birinin arka bahçede bir şeylerle uğraştığını ve bir süre sonra evin içine geri girdiğini belirtti.
Konuşmalarına göre, yağmurun oluşturduğu hafif buğulu hava nedeniyle şahsın neyle uğraştığını seçemedi.
İhbar üzerine bölgeye sevk edilen polis ekipleri çevrede inceleme yaptı. Ancak şu ana kadar maskeli şahsın varlığını doğrulayacak herhangi bir somut delile ulaşılamadı.
Güvenlik kameralarının incelendiği, soruşturmanın temkinli bir şekilde sürdürüldüğü bildirildi.
Yetkililer, kadının sağlık geçmişi nedeniyle ifadenin dikkatle değerlendirildiğini vurgularken, bölgede yaşayan vatandaşların şu an için endişe etmesini gerektirecek resmî bir tehdit unsuru bulunmadığını açıkladı.
Olayla ilgili inceleme devam ediyor.

Sinirden gözüm dönmek üzereydi. Ekrandaki haberi okudukça çenemi sıkıyor, dişlerimi gıcırdatıyordum. Polisler ne kadar da kolay yalan söylüyordu...
Soruşturma derinleştirildi, somut bir delile ulaşılamadı…
O gün o olay yerine ayak bastıklarını bile sanmıyordum. Büyük ihtimalle zavallı kadının ifadesini daha dosyanın kapağını açmadan çöpe atmışlardı. Üzerinde "şizofreni" teşhisi olması, soruşturmayı kapatmaları için biçilmiş kaftandı.
Kadının söylediklerini ciddiye almamak, araştırma zahmetine girmekten çok daha işlerine geliyordu.
Evet, belki anlattıklarının yarısı zihninin bir oyunuydu. Belki detaylar birbirine karışmış, zaman algısı bulanıklaşmıştı.
Ama bu, tanık olduğu her şeyin yalan olduğu anlamına gelmezdi.
İnsanlar hep aynı hatayı yapardı: Yaşlı, hasta veya yalnız birinin gördüklerini tek kalemde silip atarlardı. Oysa bazen en çıplak gerçekler, en kırık zihnlerin çatlaklarından dışarı sızardı.
Bir maskeli. Bir bahçe. Bir saat.
Benim için bu üç kelime fazlasıyla yeterliydi. Çünkü burada göz ardı edilemeyecek bir doğruluk ihtimali vardı. Ve benim işimde, zayıf bir ihtimal bile somut bir bilgi sayılırdı.
Gözlerimi ekrandan ayırmadan parmaklarımı klavyede gezdirmeye devam ederken, tezgahın arkasından masamıza doğru süzülen silueti fark ettim.
Refleks icabı başımı milimetrik bir hareketle kaldırdım.
Allisson.
Onu tanımam bir saniyeden bile kısa sürdü. Hiç vakit kaybetmeden tek bir parmak hareketiyle alt sekmeye geçip ders notlarını ekrana bastım.
Birkaç saniye önce karanlık haber portalıyla kaplı olan ekran, bir anda karmaşık formüllerle, grafiklerle ve akademik paragraflarla doldu.
Dışarıdan bakan biri için son derece sıkıcı ama bir o kadar da masum bir görüntü...
Rol yapmayı biliyorsan dünya zaten devasa bir sahneden ibaretti.
Ben de yıllardır aynı oyunu sergileyen profesyonel bir oyuncu gibi, hangi maskeyi ne zaman takmam gerektiğini ezbere biliyordum. Şu anki rolüm belliydi:
Derslerine sadık, uslu ve zeki öğrenci.
En güvenli sığınak buydu.
Omuzlarımdaki gerginliği serbest bıraktım, bakışlarımı ekrandaki masum grafiklere sabitledim. Her şeyin doğal görünmesi için en ufak bir açık bile vermemeliydim. Çünkü her şey alışıldık ritminde ilerlerse, kimse soru sormazdı.
Allison masamıza yaklaşıp üzerime hafif bir gölge düşürdüğünde başımı yavaşça ekrandan kaldırdım.
Sarışın, lüle saçlarını yine toplamıştı. Ön taraftaki perçemleri yüzünü yumuşakça çerçevelerken, geri kalanı her zamanki gibi sıkı bir at kuyruğunda disiplinle bir araya getirilmişti.
Düzenli, sade ve kontrollü... Tıpkı kendi karakteri gibi.
Zihnime aniden kural dışı bir detay sızdı. Saçlarını sadece özel anlarda açık bırakmayı sevdiğini söylemişti bir keresinde.
Hafızamın derinliklerinden sıyrılan bu ayrıntıyı gereğinden fazla net hatırlıyor olmak canımı sıktı. Şu an bunu düşünecek zaman değildi.
Allison elindeki tepside duran kahveleri masaya bıraktı. Porselen bardakların ahşap yüzeye çarparken çıkardığı o tok ses, masanın üzerindeki havayı kısa bir anlığına dalgalandırdı.
Dudaklarında her zamanki o alışılmış, profesyonel ama nazik gülümseme belirdi."Başka bir isteğiniz var mı?"
Sesi yumuşak, mesafeli ve tam olması gerektiği gibiydi.
Cevap vermek için tam ağzımı açmıştım ki Valeria benden hızlı davrandı.
Çenesini avucuna dayadı, başını hafifçe yana eğerek bakışlarını Allison’a dikti. "Hmm…" dedi, gözlerinde beliren muzip ama tehlikeli bir parıltıyla. "Belki seni alabiliriz?"
Sesi şakayla ciddiyet arasındaki o ince çizgide geziniyor, sınırı bilerek zorluyordu.
Allison’ın gözleri bir anda büyüdü. Böyle bir hamleyi hiç beklemediği her halinden belliydi. Birkaç saniye boyunca olduğu yerde donup kaldı.
Ardından yanaklarına yavaş yavaş sıcak bir pembelik yayıldı; bu kızarıklık kulak memelerine kadar tırmanırken bakışları kaçacak bir yer arıyormuşçasına masanın üzerinde huzursuzca dolaştı.
Mahcubiyetini gizlemek ister gibi elindeki tepsiyi gereksiz bir çabayla düzeltmeye çalıştı.
Utandığı açıktı; yapmacıklıktan uzak, tamamen filtresiz bir utanma...
Valeria’nın bu tarz patavatsız cümlelerden nefret ettiğini sanırdım. Fazla doğrudan, fazla samimi, fazla… kontrolsüz gelirdi ona. Ama şu an tam gözümün önünde cereyan eden manzara şüpheye yer bırakmayacak kadar netti:
Valeria, Allison’a açıkça flört ediyordu.
Allison da bu ilgiden hiç rahatsız görünmüyordu.Ve nedense, tanık olduğum bu küçük, anlamsız sahne göğsümün ortasına soğuk ve ağır bir düğüm gibi oturdu.
Saçmalıktı. Bu durumun beni en ufak bir şekilde bile ilgilendirmemesi gerekiyordu. Ben buraya masumca kahve içip sohbet etmeye gelmemiştim.
Duygusal zayıflıklarla harcayacak tek bir saniyem bile yoktu. Bir görevim vardı ve profesyonel görevler, kalbin ritmini bozmasına asla izin vermezdi.
Bakışlarımı onlardan çekip kahvemden bir yudum aldım. Masadaki kısa sessizlik, Allison’ın hafifçe boğazını temizlemesiyle bozuldu. Valeria’ya numarasını yazıp vermek için kasaya doğru geri adımladı; Valeria da sanki görünmez bir iple çekiliyormuşçasına onun peşinden kalktı.
Gidişlerini izlemedim bile.
Onların arkasından bakıp zaman kaybetmeye niyetim yoktu; aksine yaratılan bu boşluğu fırsata çevirmeliydim.
Bilgisayarımın ekran parlaklığını dikkat çekmeyecek seviyeye kadar kıstım.
Irene Tina’nın bana ulaştırdığı gizli belgeleri açarken bakışlarımı hızlıca etrafta gezdirdim.
Kafedeki ışıkların ekrana yansıp dışarıdan fark edilmesini istemiyordum. Ne yapıyorsam yapayım, uzaktan bakan birinin gözünde sadece
"notlarına gömülmüş, hırslı bir öğrenci" olarak kalmalıydım.
Irene Tina’dan gelen son dosyayı açtığımda, ekranın soluk ışığı yüzüme vurdu. Dosyada tek bir fotoğraf vardı:
Ravenhill Street’teki o müstakil evin arka bahçesi. Polisin resmi açıklamasında "hiçbir somut delil bulunamadı" dediği o yer.
Demek ki bir şeyler bulmuşlardı. Ya da en azından, birinin gördüğü şey sadece bir sanrıdan ibaret değildi.
Şizofreni teşhisi konan o yaşlı kadının penceresinden görüp polise anlattığı o an, dijital bir iz olarak karşımda duruyordu.
Fotoğraf oldukça bulanıktı. Yağmur damlaları lensin önünde kirli bir perde oluşturmuş, pikseller birbirine karışmıştı.
Yine de arka plandaki o koyu lekeyi seçebiliyordum. İnsan silüetini andıran, çevresindeki gri boşluktan daha yoğun bir karaltı...
Duruşu tuhaftı. Omuzları hafifçe öne düşmüş, gövdesi yere doğru eğilmişti. Sanki bir şeyle uğraşıyordu; toprağı kazıyor gibi bir hali vardı.
Fotoğrafı yakınlaştırdım, görüntü tamamen dağıldı. Uzaklaştırdım, şekil sıradan bir gölgeye dönüştü. Defalarca denememe rağmen ne bir yüz ne de kıyafet detayı yakalayabildim.
Kesin konuşabileceğim tek bir veri bile yoktu. Bu kare, mahkemede sunulacak türden bir kanıt sayılmazdı ama tamamen değersiz de değildi.
Çünkü bazen bir davayı çözen şey net bir yüz değil, sadece "orada birinin olduğu" gerçeğiydi. Ve bu fotoğraf bağırıyordu:
O bahçede biri vardı.
Polisin iddia ettiği gibi "hiç kimse" değildi.
Parmağımı ekranın üzerinde gezdirip o silüetin üzerinde durdurduğumda mideme bir yumru oturdu.
Nedenini bilmiyordum ama o belirsiz gölgeye bakarken içimi tuhaftır ki aşina bir duygu kapladı.
Sanki o duruşu, o omuz açısını daha önce bir yerde görmüştüm...

(Öncelikle buraya kadar okuduğunuz için çok ama çok teşekkür ederim. 🤍 Yorumlarınızı bekliyorum! Bu bölümü bilerek böldüm çünkü bu iki sahne birleşik olurken bana biraz uzun geldi ve okurken bunalırsınız diye düşündüm. Sizce bana uzun gelen bölümleri böyle böleyim mi, yoksa bölmesem de sıkılmadan okur musunuz? 🫶🏻)