3. bölüm / 6
Maskelerin Ardında3.Bölüm:Aynı Masada İki Yüz
Bölümler 6Şu an: 3.Bölüm:Aynı Masada İki Yüz
𝒱𝒶𝓁ℯ𝓇𝒾𝒶
Perdesi çekilmeyen pencereden içeri süzülen ilk ışık huzmeleri yüzüme vurduğunda gözlerimi yavaşça açtım. Zihnim tam olarak yerine gelmeden önce kısa bir bocalama yaşadım.
Gerçekten uyuya kalmış mıydım?
Aşağı baktığımda, Alina’nın hâlâ dizlerimin üstünde kıvrılmış, mışıl mışıl uyuduğunu görmem bir olmuştu. Pozisyonumu bozup kalkmam gerekiyordu ama bu manzarayı bozmaya kıyamıyordum,ne zaman Alina’ya kıyabilmiştim orasıda ayrı konuydu.
Yine de duruşumu biraz düzeltmek için sırtımı ve boynumu kıpırdattığım an giren ağrıyla nefesimi boğazımda tıkaması hızla gerçekleşmişti. Dün geceki cesedi taşımanın ve bütün gece bu biçimsiz duruşta sabahlamanın faturası kesilmeye başlanmıştı.
Uzanıp komodindeki dün bıraktığım telefona uzandım. Ekranın parlaklığı gözlerimi alırken saate baktım: 05.30.
Kaçta sızdığıma ya da kaç saat uyuduğuma dair en ufak bir fikrim yoktu, tek bildiğim bedenimin tükenmişliğiydi.Ekranda beliren isme dokundum. Dudaklarımda karanlık bir tebessüm belirdi:
"Yeni kurbanım Alisson Peele...”
Ayrıntıları zaten ezberlemiştim ama yine de dosyayı incelemeye devam ettim. Kızla daha önce hiç kesişmemişti yolum. Günde birkaç kupa kahve deviren ve mekân mekân gezen biri olmama rağmen ne onu görmüştüm ne de çalıştığı kafeyi. 21 yaşındaydı; yani tam benim yaşımdaydı. Bu durum işimi oldukça kolaylaştıracaktı.
Ve dikkat ettiğim diğer konu kızın dikkat çekici derecede güzel bir yüzü olmasıydı. Kızın CV sini gözden geçirirken tekrar o bilmediğim mekan ismine baktım.
Çalıştığı yer: “Atelier Coffee”.
Sabahın erken saatlerinin getirdiği o keskin zihin açıklığıyla kafamda yeni bir senaryo yazmaya başladım. Beynim durmuyor kızın çalışma saatlerini ve günlük rutinlerini zihnime kaydediyordu ve bu süreçte zamanın nasıl akıp gittiğini fark etmemiştim bile.
Dizimdeki ağırlık kıpırdanmaya başladığında, zihnimdeki bulutlar kaybolup gerçek dünyaya dönmüşçesine sarsıldım.
Zihnimdeki karanlık planlar arka plana kayarken tek odağım yeniden küçüğüm olmuştu.
Alina’nın yavaşça doğrulmasıyla ona doğup büyüyen bir tebessümle baktım:"Günaydın meleğim, iyi uyudun mu?"
Gözlerini ovuştururken mırıldandığı o uykulu "Günaydın ablam," cümlesiyle günüm bir anda aydınlanmıştı,güneş asıl şimdi doğmuştu. Alina ayağa kalktığında bacağımda oluşan boşluk hissiyle arkasından baktım.
Bütün bunlar hiç yaşanmamış,dün sanki ölümden dönmemiş gibi her günkü rutinmiş gibi hızla hazırlanmaya başlamıştı bile.
Telefonumun ekranını tekrar uyandırdığımda saatin çoktan yediyi geçtiğini fark ettim ve fırlayarak ayağa kalktım. Kahretsin, okul vardı!
Alina’nın odasından çıkıp kendi odama doğru panik adımlarla koştum. İçeri girer girmez kapıyı kapatmam salise sürmüştü.
Camları kapalı ve perdeleri sonuna kadar kapalı odamın boğucu havasını umursamadan üzerimdekileri fırlatır gibi çıkardım.
Dolaptan kaptığım okul üniformasını hızla üzerime geçirmeye başladım.
Ceketi omuzlarıma geçirirken aynadaki yansımama baktım. Siyah ceket üzerime tam oturuyordu; ne sıkıyor ne de üzerimde kayboluyordu. Beyaz gömleğimin yakasını düzelttip kravatımı bağlarken refleks olarak nefesimi tuttum. Boynumda düzgünce durduğunda daha ciddi, daha derli toplu bir görüntüye büründüm.
Pileli eteği belime yerleştirip kırışmamasına dikkat ettim. Doğrulduğumda etek hafifçe sallandı. Çoraplarımı dizlerime kadar çektim, ayakkabılarımı giyip bağcıklarını sıkıca bağladım.Her şey tamamlanmıştı.
Yürümeye başladığımda üniforma adımlarımla birlikte akıyordu. Etek adımlarıma ritim tutuyor, ceket bedenimi tamamen sarıyordu. İçimde garip bir his belirdi; hem intizamlı hem de son derece güçlü hissediyordum.
Bu üniformayla sanki dağınık parçalarımı toparlamıştım. Güne ve karşıma çıkacak her şeye hazırdım.
Salona adım attığımda Alina çıkış kapısının yanında durmuş, hazır bir şekilde beni bekliyordu. Ona istemsizce gülümsedim; aynı sıcaklıkla karşılık verdiğinde adımlarını takip ederek birlikte evden çıktık.
Kapıda beklemeye başlamıştım—daha doğrusu, Alina’nın servisini bekliyordum. Geçen birkaç dakikaların ardından gelen servisle önce servise bakmaya başladım sıradan ancak güvenli hissettiren o servisin kapıları açılırken Alina’nın servise binmesini sağlayıp onu uğurladım.
Aracın sokaktan uzaklaşıp gözden kaybolmasını izledikten sonra, artık kendi okuluma gitme vaktiydi sıra kendimi o okula bırakmaktaydı.
Adımlarımı garaja doğru yönelttim. Sabahın serinliğinde içeri girdiğimde ilk gördüğüm şey o oldu: Benim motorum. Geceye aitmiş gibi duran o mat siyah gövde, sabah ışığında daha sakin ama hâlâ boyun eğmez görünüyordu. Üzerindeki mor detaylar gün ışığında biraz daha silikti ama hâlâ bana ait olduğunu fısıldıyordu.
Yanına yaklaşıp elimi deposunun üzerine koydum. Metal soğuktu ama son derece tanıdıktı. Bu motoru ilk aldığım günü hatırladım.
Herkes "Fazla sert, fazla güçlü," demişti. Ama ben tam da bu yüzden onu seçmiştim.
Çünkü tıpkı bana benziyordu.
Kaskımı taktım, üzerine oturdum. Sele vücuduma alışmıştı artık. Anahtarı çevirdiğimde motor sabah sessizliğini tek bir derin sesle böldü. O an gün başladı benim için. Gazı hafifçe açtım. Acelem yoktu ama hazırdım. Motoru okulun olduğu yöne doğru sürdüm.
Motorun hızıyla birlikte saçlarım rüzgârda vahşice savruluyor, altımdaki makineyle birlikte adeta gökyüzünde süzülüyordum. Okulun evime fersah fersah uzak olmasını, saatlerce yolların canına okuyarak sürmeyi her şeyden çok isterdim.
Aradaki mesafenin kısalığı tam bir hayal kırıklığıydı. Gaza basmamın da getirdiği ivmeyle, sadece birkaç dakika içinde okulun kasvetli kapısının önünde bittim.
Motoru okulun içindeki otoparka çektim. Gürleyen motor sesi bıçak gibi kesilince canavardan yavaşça indim.
Kaskımı başımdan çıkarırken şapkamın müsaade ettiği kadarıyla saçlarımın rüzgârda savrulmasına izin verdim.
Aynaya yaklaşıp dağılmış saç uçlarımı parmaklarımla düzelttim; artık içeri girmek için tamamen hazırdım.
Kaskı selenin üstüne bırakıp okula doğru yürürken her zamanki o tanıdık his yeniden içimi kapladı.
Bu bina artık bana yabancı gelmiyordu belki ama her sabah üzerimde aynı etkiyi bırakmayı başarıyordu. Kırmızı tuğlalar gün ışığının altında ağır ve ciddi bir heybetle duruyor, beyaz sütunlar dimdik ve soğuk bir tavırla göğe uzanıyordu.
Buraya her adım atışımda, bu yapının benden çok daha eski ve sabırlı olduğunu hissetmek kaçınılmazdı.
Avludan geçerken ortadaki fıskiye takıldı gözüme. Çevresindeki yeşillikler o kadar simetrikti ki neredeyse kusursuz görünüyordu. Ayak seslerim taş zeminde tek tek yankılanırken, bu sessizlikle harmanlanmış düzen garip bir huzur bırakıyordu ruhumda.
Ne fazla sıcak ne de tamamen soğuk… Tam da olması gerektiği gibi.
İçeriye doğru adımlarken öğrencilerin o her zamanki bitmek bilmeyen fısıltıları havada süzülüyor, herkes benim gibi ağır ağır sınıflara doğru çekiliyordu.
Okulun içine girdiğim an, önümde uzanan o dik merdivenlerle göz göze geldim. Zaten dün geceden kalma bel ağrısı ve sırtımdaki ağır çanta yetmezmiş gibi, şimdi bir de bu basamakları tırmanma çilesi eklenmişti
.İçimden sessizce homurdanarak merdivenleri tırmanmaya başladım. Birileri bana işkence etse sanırım daha az yorulurdum; en azından ya oturuyor ya da yatıyor olurdum... Tabii beni duvara bağlama ihtimallerini saymazsak.
Uf, zihnim yine nerelere kayıyordu böyle?
İkinci kata ulaştığımda, sınıfımın koridorun hemen başında yer almasının verdiği o küçük mutlulukla içeri adım attım. Kapıdan girdiğim an üzerime çevrilen meraklı gözleri hissetmem bir oldu.
Artık sıradanlaşan bu bakışlara hiç aldırış etmeden çantamı arka sıradaki yerime bıraktım. Doğrudan Alfie’nin yanına geçip oturdum ve yüzüme canlı bir tebessüm yerleştirerek konuştum:"Günaaaydınn!"
Kelimeleri bilerek uzatmamla birlikte Alfie’nin yüzünde sıcacık bir gülümseme belirdi. Benim ses tonumu taklit ederek neşeyle karşılık verdi:"Günaaaydın!"
Ancak hocanın sınıfa girmesiyle neşemin sönmesi bir olmuştu. İstemeye istemeye Alfie’nin yanından kalkıp arka sıradaki yerime geçtim.
Ne kadar onunla yan yana oturmak istesem de ben hep arka sıraların o kuytu havasını severdim; o ise önlerde, dersin tam ortasında olmayı tercih ederdi. Bu zıtlığımız, her ders başkalarıyla oturmak zorunda kalmamıza yol açıyordu.
Hocanın o her zamanki monoton sesiyle derse başlaması üzerine gözlerimi tahtaya diktim. Dışarıdan bakan biri için tam anlamıyla dersine odaklanmış bir öğrenci profili çiziyordum; oysa zihnim bambaşka bir yerdeydi
. Aklım sürekli kayıyor, yeni kurbanım için kusursuz senaryolar kuruyordu.Onun hakkında topladığım tüm detaylar zihnimde birer yapboz parçası gibi birleşirken, beni düşündüren tek bir soru vardı:
Bunu tam olarak nasıl yapacaktım?
Onu kendi alanıma nasıl çekeceğimi henüz kestiremiyordım. Eğer daha parlak bir fikir bulamazsam, zihnimdeki o biraz riskli ve saçma planları devreye sokmak zorunda kalacaktım.Zaman, tahtada yankılanan tebeşir tıkırtıları ve hocanın üzerimize çöken ağır anlatımıyla kaplumbağa hızıyla aktı.
İki ders saatinin her bir dakikasını, hem belimdeki o keskin sızıyla boğuşarak hem de Allisson’ı ve yapacaklarımı düşünerek tükettim. Şimdilik bu planları bir kenara bırakıp sabırlı olmam gerektiğini kendime güç bela kabul ettirdiğim an, nihayet o kurtarıcı zil sesi kulaklarımda patladı.
Hocanın sınıftan çıkmasıyla oturduğum yerde iyice gerindim. Aralıksız yapılan blok derslerden ölesiye nefret ediyordum. Araya hayat kurtaran tek bir teneffüs koymak bu kadar zor olmamalıydı; koskoca sınıf ilk iki saat boyunca topluca uyuklamıştı resmen.
tam o anda aklıma beni bu sıkıcı saniyelerden çekip alacak küçük, işime yarayacak bir fikir düştü. Luca'yı yem olarak kullanabilirdim.
Sıramdan fırladığım gibi Alfie’nin masasının başında bittim. Yüzüme en sevimli, en masum maskemi yerleştirip mırıldandım:"Alfie hazır öğle arası gelmişken bu kasvetli binadan tüymeye ne dersin? Güzel bir kafeye gidip hem takılır hem ders çalışırız?"
Alfie koltuğunda geriye yaslanıp şöyle bir düşündü. Telefonundaki haritadan kafasını kaldırıp, "Aslında harika fikir," dedi.
"Şu son zamanlarda dili dönmeyen isimli yeni bir kafe açıldı ya... 'Atelier Coffee'. Herkes orayı övüp duruyor, bayağı popüler oldu. Benim de radarımdaydı, birlikte bakalım."
O an göğsümdeki heyecan dalgasını dizginlemekte zorlandım. Alfie farkında olmadan bana altın tepside bir fırsat sunmuştu. Tam hedefimdeki yeri işaret etmişti.
Hiç istifimi bozmadan, "İnanılmazsın, aklımı mı okudun?" dedim. "Ben de tam orayı teklif edecektim!"Alfie havalı bir tavırla sırıttı:
"Öngörü yeteneklerim olduğunu söylediğimde bana gülüyordun."
"Tamam tamam, artık resmi olarak inanıyorum!" diye kıkırdadım.
Alfie eşyalarını toplayıp kalkınca çantamı omzuma attım ve birlikte yola koyulduk. Okulun gürültülü kalabalığını hızla yarıp otoparkın serinliğine çıktık. Bakışlarım refleks olarak mat siyah motoruma kaydı. Tam "Benimkiyle geçelim" diyecekken Alfie niyetimi okumuş gibi araya girdi:"Hiç niyetlenme, benim arabamla gidiyoruz."
Lafım boğazımda kaldı, çaresizce teslim oldum. Alfie motorlardan ölesiye korkuyordu korkuyor da denmezdi sevmiyordu, üstelik benim aşırı hızlı sürdüğümü iddia ediyordu. Baştan aşağı safsataydı tabii...
– Tamam, belki milimetrik bir doğruluk payı olabilirdi.
Alfie ile bu tartışmaya girip eninde sonunda kaybedeceğimi bildiğimden, istemeye istemeye güzelim motorumu okulun soğuk otoparkında bırakıp onun arabasına bindim.
Yolcu koltuğuna yerleşip emniyet kemerini takarken içimden hâlâ motorun rüzgârını özlüyordum ama yapacak bir şey yoktu.
Alfie’nin arabanın çalışma düğmesine basmasıyla birlikte sessiz ama son derece huzurlu bir yolculuk başladı.
Normalde sessizlik, zihnimdeki karanlık düşünceleri besleyen gerilim dolu bir alana dönüşürdü; ancak Alfie’nin yanındaki sessizlikler her zaman tuhaf bir şekilde güven veriyordu. Aradaki bu sessizlik insanı germiyor, aksine sırtındaki yükleri hafifletiyordu. Cama yaslanıp dışarıda süzülen binaları izlerken, zihnimdeki o ince planın detaylarını son bir kez gözden geçirdim.
Geçen dakikaların ardından Alfie arabayı kafenin hemen yakınındaki boş bir yere park etti. Kapıyı açıp dışarıya adımladığımda, sabahın serin havasıyla birlikte burnuma taze çekilmiş kahve çekirdeklerinin o enfes kokusu çalındı.
Başımı kaldırıp kafeyi incelemeye başladım. Ahşap ve koyu tonların hâkim olduğu, sade ama inanılmaz derecede şık bir mimarisi vardı.
Dışarıdan bakıldığında bile içerideki o dingin ve kaliteli atmosfer hissediliyordu. Görüntüsünü gerçekten çok beğenmiştim.
Aklıma hemen dosyasını defalarca incelediğim o kız geldi. Tatlı Allisson da en az çalıştığı bu kafe kadar şık, zarif ve dikkat çekiciydi.
Şimdi her şey kusursuz bir sahne gibi hazırlanmıştı. Geriye kalan tek şey içeri adım atmak ve o kaçınılmaz tanışma anını başlatmaktı...
