6. bölüm / 6
Maskelerin Ardında5.Bölüm:Zehirli Sessizlik
Bölümler 6Şu an: 5.Bölüm:Zehirli Sessizlik
𝒱𝒶𝓁ℯ𝓇𝒾𝒶
Odamdan çıktığımda oyalanmadan Alina’nın o yumuşak dokulu, her yanından masumiyet fışkıran pembe spor çantasını omzuma astım.
Bir yanda az önce odamda sildiğim kanlı izlerin ve dijital verilerin ağırlığı, diğer yanda bu pembe dünyanın hafifliği…
Hayatımın tam merkezinde keskin bir tezat oluşturuyordu.
Sokakta ilerlerken telefonumu cebimden çıkardım. Parmaklarım ekran üzerinde tereddüt etmeden hareket etti. Zane’in ismine tıkladım ve o küstah uyarılarına karşılık buz gibi bir alaycılıkla yazmaya başladım:
“Her şeyi hallettim, Kontrol Delisi… Ah, pardon, Kontrol Kralı mı demeliydim? Karıştırıyorum artık.”
Mesajım iletildiği an yüzümde belli belirsiz, karanlık bir gülümseme belirdi. Onun o tepeden bakan tavırları beni durdurmaya yetmezdi; aksine, bu oyunu onun kurallarıyla ama benim hamlelerimle oynamak içimdeki ateşi körüklüyordu—tıpkı onunkini körüklediği gibi.
Telefonu umursamadan tekrar cebime tıkıştırdım. Şimdi tek yapmam gereken, 'meleğimin' okuluna gidip bu iyi abla rolünü sonuna kadar oynamaktı. Ravenhill Street artık sadece benim zihnimde bir anıydı; en azından ben öyle olduğunu umuyordum.Adımlarımı biraz daha hızlandırdım. Alfie yüzünden bu halde yürümek zorunda olduğumu hatırlayınca içimden hırsla sövdüm:
Alfie, yemin ederim her şey senin suçun! Eğer senin o konforlu ama hantal arabanla kafeye gitmeseydim, şu an canım motorumun üzerinde asfaltı inletiyor, rüzgarı yüzümde hissediyor olurdum. Ama hayır, şimdi bu sıcak güneşin altında yürümek zorundaydım. Ayaklarım her adımda adeta sessiz çığlıklar atıyordu.
Güneş tepemden yakıp başıma geçmek üzereyken, vardığımın kanıtı olan bina görüş açıma girdi. Bu manzara, tam o anda yüreğime yayılan o zafer hazzını hissettirmeye yetmişti.Alina’nın okulu bizimkinin minyatür bir kopyasını andırıyordu ama burası çok daha cıvıl cıvıl, renkli ve... fazla masumdu.
Bu masumluk bazen midemi bulandırıyordu.
Güvenlik kulübesine doğru kendinden emin adımlarla ilerledim. Nöbetçi kulübesinde duran Bay Harrison’a yaklaştım. Yüzüme o yardımsever, nazik abla maskesini yerleştirip gülümsedim:"Merhabalar Bay Harrison, beni hatırlıyorsunuzdur," dedim sesime tatlı bir ton katarak.
"Ben Alina Vane’in ablasıyım. Küçük meleğim spor çantasını evde unutmuş, onu yetiştirmem gerekiyordu. İçeri girmeme izin verirseniz çantayı bizzat teslim etmek isterim; birazdan antrenmanı başlayacak ve eksik kalmasını istemiyorum."Bay Harrison o güven veren "örnek abla" gülümsememe kanıp okulun kapılarını açtığında, yüzümdeki ifade daha da aydınlandı.
Güvenlik kapısından içeri girip güneşli bahçeyi hızlıca taradım; bir düzine kadar öğrenci neşeyle koşturuyordu. Kalabalığın arasından o tanıdık silüeti seçmem hiç zor olmadı.
Alina, omuzlarına dökülen kumral, bal rengi yansımalı saçlarıyla diğerlerinin arasında adeta parlıyordu. Saçlarının o açık rengi, benim gece karası tellerimle tam bir tezat oluşturuyordu; aramızdaki bu 'benzerlik' gözleri yaşartacak cinstendi.
Tam o anda, o çarpıcı, puslu mavi gözlerini bana çevirdi. Bakışlarımız kilitlenir kilitlenmez, "Abla!" diye bağırıp bana doğru koşmaya başladı.O an, Alina bana doğru koşarken sanki solgun dünyamdaki tüm renkler canlanmıştı. Alina benim rengimdi, her anlamda.
Tanrım, bu hayatımda gördüğüm en güzel manzaraydı; onun bu katıksız neşesini sonsuza kadar dondurmam gerekiyordu.İzin verebileceğim en yüksek hızı kullanıp telefonumu cebimden hızla çıkardım ve o koşan küçük meleğin art arda fotoğraflarını çektim. Kamera deklanşörü her "klik" sesini çıkardığında, ekranın üst kısmından Zane’in bir mesajı daha düşüyordu.
Mesajı okumadım ama dudaklarımın alaycı, ince bir gülümsemeyle kıvrılmasına engel olamadım. O "kontrol kralı" yine bir şeyler zırvalıyordu.Nefes nefese yanıma varan Alina’ya spor çantasını uzatıp hizasına eğildim.
Telefonumu tekrar cebime tıkıştırmıştım."Çok teşekkürler abla!" diyerek yanağıma küçük, sıcak bir öpücük kondurmasına izin verdim. Gülümsedim. O ipeksi, açık renk saçlarını karıştırıp diğer cebimden bir miktar para çıkardım. "Bugün harçlığını almayı da unutmuşsun, küçük kıkırdağım," dedim takılarak.
Alina’nın utangaç bir tavırla parayı ve çantayı alışını, sonra "Görüşürüz abla!" deyip arkadaşlarına doğru koşuşunu izledim.O an, o masum dünyada kısa bir müddet kalakaldım. Beni bu anda dondursalar olmuyor muydu?
Onun mutluluğunu, bana doğru koşuşunu izleyerek yaşlanabilirdim. Zamanı durdurmayı birisi bulsa iyi olurdu; ama insanlık ne kadar gelişirse gelişsin bunu yapabilen hâlâ yoktu. İmkânsız bir hayal olarak kalacaktı.
Bileğimin hafifçe titremesiyle kendime geldim. Saatimle aynı bileğime taktığım o hafif titreşimin kaynağını hemen anladım; Alfie ile aramızdaki o aptal arkadaşlık bilekliğiydi. Beni merak etmiş demekti...
Ama şu an bu çocuksu jesti umursayacak durumda değildim. Bilekliğin bildirimini kabaca kapatıp okulun gürültülü çıkışına doğru, o "Sessiz Bıçak" olduğum gerçeğine geri dönerek ilerledim.
Bay Harrison’a kısa bir veda selamı verip okulun neşeli cıvıltısını arkamda bıraktım. Dışarıdaki o göreceli sessizliğe adım attığımda, cebimde adeta sabırsızlıkla bekleyen telefonumu çıkardım. Zane’den gelen mesaj ekranı aydınlattı; kısa, net ve her zamanki gibi tehditkârdı:"Sözlerine dikkat et, Valeria."
Dudaklarımın alaycı bir ifadeyle kıvrılmasına engel olamadım. Otoritesinin sarsılmasından ne kadar nefret ettiğini bilmek, içimdeki o karanlık tatmini körüklüyordu. Yürümeye devam ederken gözlerimi yoldan ayırmış, tüm dikkatimi klavyede hızla dans eden parmaklarıma vermiştim.
Önüme bile bakmıyordum; şu an tek odak noktam Zane’in o buz gibi sakinliğini yerle bir etmekti.
"Rahat ol, Zane. Kontrol sende… ya da hani, öyle sanıyorsun."
Onun sinir uçlarıyla oynamak benim zarafetimdi ve buna bayılıyordum. Kendi kendime bile zor itiraf ettiğim bir zevkti bu: Ateşle oynamak ama asla yanmamak. Karşı mesaj çok geçmeden, ekranı titreterek geldi:"…Böyle konuşmaya devam edersen, Valeria, işini zorlaştırırsın."
Bana o nefret ettiğim "Sessiz Bıçak" lakabıyla seslenmemişti. Doğrudan ismimi kullanması, o çelikten maskesinin çatladığını ve gerçekten sinirlenmeye başladığını gösteriyordu. Bu zafer sarhoşluğuyla, onu uçurumun kenarına biraz daha itecek o cevabı tuşladım:
"O zaman işleri zorlaştırmak bana düşüyor, Kontrol Kralı."
Sırıtmamın geniş bir gülümsemeye dönüşmesiyle telefonu sertçe kapattım. Onu delirtmenin en garantili yolu buydu: Görülmemek, duyulmamak, tamamen yok sayılmak. Telefonu parmaklarımın arasında bir sarkaç gibi sallayarak, adımlarımı artık pek de acele etmeyerek okula doğru çevirdim.
Zihnimden bir hesaplama geçti; Mrs. Swella beni çoktan yok yazmış olmalıydı. Normal bir öğrenci için bu bir felaket senaryosu olurdu ama benim için sadece kâğıt üzerindeki bir "yokluk"tan ibaretti. Eve gittiğimde bana hesap soracak, kapıda bekleyip "Neredeydin?" diyecek bir ailem yoktu. Bu boşluk, ruhumun en karanlık ama aynı zamanda en özgür köşesiydi.
Kimse bana karışamazdı—ve bu rahatlık, içimde derin bir burukluk taşımama neden oluyordu.Adımlarımı hızlandırdım. Okul binasının o soğuk, steril havası tenime çarptığında ritmimi hiç yavaşlatmadım. Mrs. Swella’nın o "mükemmel" derecedeki sıkıcı dersine geç kalmıştım; birazdan kapıyı açtığımda işiteceğim o bayat azarlar, sınıftakilerin yüzündeki o bildik, küçümseyici ifadeler...
Hiçbiri artık umurumda değildi.Eskisi gibi o bakışlara takılıp kalmamayı, ruhumdaki o zırhı kuşanmayı öğrenmiştim. Sınıfın gizli alay konusu, o "tuhaf ve başına buyruk" kızı olmak bazen yorucu olsa da aslında bu dışlanmışlık benim en büyük korunağımdı. Onlar beni küçümsedikçe, ben onların sığ dünyalarından biraz daha uzaklaşıyordum.
Merdivenleri ikişer ikişer çıkarak sınıfın kapısına geldim. Elimi kapı koluna koyduğumda parmaklarımın ucında hâlâ Zane ile olan o kışkırtıcı mesajlaşmanın sıcaklığı vardı. İçerideki o monoton dünyaya girmeden önce son bir kez derin nefes aldım. Mrs. Swella’nın sesini şimdiden duyabiliyordum: "Yine mi geç kaldın Valeria?"
Kapıyı tıkladım ve içeri süzüldüm. Gözlerim direkt olarak Alfie’nin olduğu tarafa kaydı. O ısrarcı bileklik titretmelerinin hesabını bakışlarıyla soracaktı, biliyordum.
Ama benim zihnimde hâlâ o mezar, o belgeler ve peşimdeki gölge vardı. Sınıftaki hiçbir alaycı fısıltı, benim sakladığım o kanlı sırdan daha gürültülü olamazdı.
Sınıfa girdiğim o an, beklediğim o kulak tırmalayan azar sesi gelmedi. Havada asılı kalan tek şey, sınıfın o her zamanki bayat fısıltılarıydı. Durup kürsüye baktım; Mrs. Swella yoktu.
Bu bir ilkti.
Disiplin takıntılı bir kadının derse gelmemesi, içimdeki o huzursuz saatin tik taklarını hızlandırdı. Bir şeyler yanlıştı ya da ben artık Ravenhill Street’in o rutubetli havasında aklımı yitirmeye başlıyordum.Küçümseyici bakışları ve o "yine o kız" der gibi süzülmelerini görmezden gelerek kendi sırama doğru ilerledim.
Sinir uçlarım, sanki açıkta kalmış elektrik telleri gibi cızırdıyordu ama maskemi indirmedim. Sakin kalmalıydım.
Eskiden olsa bu bakışlar altında ezilirdim ama o "eskiden" olan kız, başka bir bahçeye bir cesetle birlikte gömülmüştü.Bakışlarım sonunda Alfie ile buluştu. Tahmin ettiğim gibi; gözlerinde o "Bilekliği neden kapattın?" diyen hesap sorucu ifade vardı.
İçinde bilgisayarımın olduğu spor çantasını, sanki içindeki teknoloji umurumda değilmiş gibi masaya fırlattım. Zaten kırılsa ne olurdu ki? Örgütün bitmek bilmeyen parasını yiyordum; belki bir gün sırf eğlencesine o pahalı cihazları parçalamalıydım.
Alfie’nin yanında oturan Mia, her zamanki gibi popüler grubun yanına kaçmıştı. Boş sandalyeyi fırsat bilip masanın üzerine tünedim. Botlarımın tabanını Mia’nın sandalyesine sertçe dayayıp ayaklarımı oraya yerleştirdim.
Masaya kurulup doğrudan Alfie’ye baktım. Bu meydan okuyan duruşumla kendimi onun birazdan başlayacak olan sorgusuna, o bildik ses tonuna bıraktım.Alfie’nin sesindeki o titreyen öfke ve saf endişe, sınıftaki uğultunun arasından sıyrılıp doğrudan zihnime saplandı. Bana doğru hafifçe eğildi, gözlerindeki o koyu kehribar bakışlar sanki ruhumun en ücra köşelerini tarıyordu.
"Bilekliği neden kapattın Valeria?" diye fısıldadı; sesi, kontrol etmeye çalıştığı bir fırtına gibiydi.
"Başına bir şey gelseydi... Dışarıda kol gezen, ne yapacağı belli olmayan bir seri katil varken bu umursamaz, salak davranışların beni ne kadar endişelendiriyor biliyor musun? Gerçekten oyun parkında mıyız sanıyorsun?"
Dudaklarımın kenarı belli belirsiz yukarı kıvrıldı ama bu seferki alaycı bir gülümseme değildi; bu, trajik bir gerçeğin soğuk yankısıydı. Masanın üzerine yayılmış, botlarımı Mia’nın sandalyesine dayamış bir halde ona bakarken içimden haykırmak geçiyordu:Aranan katil tam karşında oturuyor, Alfie.
Korktuğun o gölge; senin her sabah günaydın dediğin, korumaya çalıştığın, omuz omuza verdiğin kızın ta kendisi...
Ben korkmuyorum, çünkü sizin kâbuslarınızda gördüğünüz o bıçak benim ellerimde parlıyor.
Ama sustum. Dilimin ucuna kadar gelen o itirafı, bir yudum acı kahve gibi geri yuttum. Onun bu masum koruma içgüdüsü, benim karanlığımdaki en büyük ironiydi.
Gözlerimi onunkilerden ayırmadan, sesime o her zamanki umursamaz tonu yerleştirerek cevap verdim:
"Sakin ol Alfie. Gördüğün gibi buradayım ve tek parçayım. Senin o 'katilin' buralarda işi bitmiştir; artık daha büyük, daha dijital avların peşindedir, emin ol.”
Söylediğim her kelime Alfie’nin zihnindeki o korumacı kalkanlara çarpıp geri dönüyordu. Sesime sahte bir teslimiyet, hafif bir özgüvensizlik ekleyerek devam ettim:
"Hem bence bu katil, gerçekten önemli ya da bir şeylerin gidişatını değiştiren kişileri hedef alıyordur Alfie," dedim, omuzlarımı hafifçe düşürerek. "Benim gibi kendi halinde, okuldan kaçan ve sadece başını belaya sokan bir kızla ne işi olsun ki? Ben onun radarına girecek kadar değerli biri değilim."
Kendimi bu şekilde küçümsemek normalde midemi bulandırırdı. Ama şu an en güvenli limanım, onun gözünde "zararsız ve korunmaya muhtaç" görünmekti.
Kendi celladını bir kurban adayı olarak görmesi, sakladığım o kanlı tiyatronun en trajik sahnesiydi.Ancak Alfie’nin o çelik grisi bakışları yatışmak bir yana, daha da keskinleşti. Dişlerini sıktığını, çene hattının gerildiğini görebiliyordum.
Masaya doğru biraz daha yaklaştı; aramızdaki o görünmez sınırı ihlal ederek fısıldadı:"Sakın bir daha kendini böyle küçümseme Valeria. Senin kim olduğun ya da ne kadar değerli olduğun hakkında en ufak bir fikrin yok. O katil için sadece bir 'hedef' olabilirsin ama benim için..."
Alfie’nin cümlesini yarıda bırakması, o söylenmemiş sözlerin ağırlığını kalbimin en derinlerine, beton dökülmüş o karanlık odaya bir sızı gibi işledi. Birileri tarafından değerli görülmek, korunmak istenmek benim dünyamda o kadar yabancı bir histi ki bir an için tüm savunmamın çöktüğünü hissettim. "Sessiz Bıçak" zırhı üzerime yapışmışken, onun bu samimiyeti o zırhın en zayıf halkasına darbe indiriyordu.
Duygularımı belli etmemek için bakışlarımı masadaki toz zerrelerine diktim. İçimden bir ses, "Ona gerçeği söyle, seni değerli bulan bu tek insanı yalanlarla zehirleme," diye fısıldıyordu. Ama diğer ses, o buz gibi mantık çok daha gürültülüydü:
Gerçeği öğrenirse, beni değerli bulan bu kişi, benim en değerli bulduğum kişinin sonu olacaktı.
Zihnimin o karanlık, rutubetli köşelerinden sızan o buz gibi videolar... Her karesi birer jilet gibi bilincimi kesen, beni yerle bir eden o görüntüler tekrar canlanmaya başladı. Sesler, çığlıklar ve o bitmek bilmeyen metalik koku... Zihnimi toparlamaya çalıştıkça her şey daha da bulanıklaşıyordu..
Vücudumdaki kanın yavaş yavaş kaynamaya başladığını hissettim. Damarlarımda dolaşan o tanıdık, yakıcı karıncalanma... Bu eşiği biliyordum. Ya kendimi bu acıya teslim edip sessizce ağlayacaktım ya da içimdeki o canavarı serbest bırakıp etrafımdaki her şeyi, herkesi kana bulayacaktım.
İkisi de birer uçurumdu ve ben şu an o uçurumun tam kenarında, Alfie’nin o endişeli bakışlarının altında dengemi korumaya çalışıyordum.Şu an ne gözyaşına yer vardı ne de yeni bir cesede.
"Valeria? İyi misin?"
Alfie’nin sesi çok uzaktan, sanki suyun altından geliyormuş gibi boğuk geliyordu. Dişlerimi birbirine öyle sert kenetledim ki çenem kasıldı. Tırnaklarımı avuç içlerime geçirdim; fiziksel acı, zihnimdeki o korkunç videoları bir anlığına da olsa sustursun diye. Gözlerimi sıkıca kapatıp o görüntüleri zihnimin derinliklerine, o kilitli kapıların arkasına itmeye çalıştım.
"Sadece..." diye başladım, sesim bir fısıltıdan farksızdı, "Sadece başım dönüyor. Havada bir tuhaflık var, hissetmiyor musun?"
Alfie’nin o her zamanki mantıklı, neredeyse sinir bozucu derecede sakin tavrı araya girdi. Omuzlarını hafifçe silkip, gözlerindeki o endişeli parıltıyı saklamaya çalışarak cevap verdi:"Pek bir değişiklik yok gibi aslında... Sen yine paranoyaklaştın, değil mi?"Sesi şefkatli ama bir o kadar da uzaktı.
Paranoyak mıydım? İçimden acı bir kahkaha atmak geldi. Haklı olabilir miydi? Belki evet. Ama bir katil, her zaman bir parça psikopat olmak zorundaydı; her gölgeden şüphelenmeli, her sessizliğin ardındaki fısıltıyı duymalıydı.
Eğer gerçek bu ise, evet, ben tam bir psikopattım. Ama Alfie’nin bunu bilmesine gerek yoktu. Onu daha fazla bekletmeden, yüzüme o sıradan öğrenci şaşkınlığını yerleştirerek cevap verdim:"Bilmiyorum... Sanırım Mrs. Swella’nın gelmemesinden kaynaklıdır.
Onun gibi birinin dersi boş bırakması... Havada asılı kalan o belirsizlik beni gerdi sadece."Gözlerimi ondan kaçırıp boş kürsüye diktim. Zihnimdeki o buz gibi videolar bir anlığına durulmuştu ama içimdeki o kaynama noktası hala oradaydı.
Alfie, benim bu basit açıklamamla yetinmiş gibi göründü ama yanılıyordu. Mrs. Swella’nın yokluğu sadece bir başlangıçtı; Ravenhill’deki o gölge, Zane’in tehditleri ve ellerimdeki görünmez kan... Hepsi birbirine dolanmış bir kördüğüm gibi boğazımı sıkıyordu.
"Hadi ama," dedi Alfie, ortamdaki gerginliği dağıtmak istercesine sesini biraz yükselterek. "Dersin boş olmasının tadını çıkaralım. Mia’nın sandalyesini daha fazla işgal etmeden önce adam akıllı keyif yapalım.
Haklıydı…aklımdaki olumsuz düşünceleri sonra kendime hatırlatacağım bir köşeye sıkışıtrmayı ihmal etmemiştim ama…
⋆˚☆˖°⋆。° ✮˖ ࣪ ⊹⋆.˚⋆˚☆˖°⋆。° ✮˖ ࣪ ⊹⋆.˚⋆˚☆˖°⋆。° ✮˖ ࣪ ⊹⋆.
𝒜𝓁𝒻𝒾ℯ ℒ𝓊𝒸𝒶
Valeria beni yine şaşırtmamıştı; Mia’nın sandalyesinden ayaklarını çekmedi.
Ona duyduğu kinin hiçbir zaman sönmeyeceğini biliyordum. Belki de haklıydı; kim kendisini mahveden zorbasına sevgi beslerdi ki?
Valeria, Mia ve çetesi için her zaman kolay bir hedefti. Bütün o bitmek bilmeyen alayların, itip kakmaların tek bir sebebi vardı:
Valeria’nın başından asla çıkarmadığı o şapkası.
Öğretmenler en sert dille ikaz etse, hatta bu inadı yüzünden sınıftan kovulsa bile o şapka orada kalırdı; bir siper ya da gizli bir kale gibi.Mia ise tam bir tezatlar yumağıydı.
Dışarıdan bakıldığında sessiz, kendi halinde bir kişiliği var gibi görünse de aslında fazlasıyla konuşkandı. En azından ben öyle olduğunu biliyordum; ya da onun kendisini bana gösterdiği kadarına hâkimdim. Hemen yanımda oturuyor olması şu an için pek bir şey ifade etmiyordu. Arada sırada yaptığımız kısa ve yüzeysel konuşmalar dışında, aramızdaki sessizlik henüz bozulmuş değildi.
Gözlerim, Valeria’nın kilitlendiği noktaya kaydı. Tahmin ettiğim gibi; hedefinde Mia vardı. Mia da aynı sertlikle karşılık veriyor, Valeria’ya adeta ölümcül oklar fırlatıyordu.
Valeria, Mia’nın sandalyesini sabırla ve kasten hırpalamaya devam ettikçe, Mia’nın o sakin maskesi çatlamaya başladı. Çatılan kaşları ve şakağında belirginleşen damarlarıyla, o "zeki ve sessiz" kızdan beklenmeyecek bir öfke patlamasının eşiğindeydi.
Bu manzara karşısında dudaklarımda oluşmaya başlayan sırıtışı zorlukla bastırıyordum. Valeria, kışkırtma sanatında gerçekten bir ustaydı.
Mia, daha fazla dayanamayıp hışımla arkadaşlarının yanından ayrıldı ve doğrudan bize doğru yürümeye başladı. Onun yaklaştığını gören Valeria da ağır ağır ayağa kalktı. Havada elektriklenen o gerginliği hissedebiliyordum; işler iyice kızışıyordu. İçimde en ufak bir müdahale etme isteği yoktu. Şimdilik sadece izleyecektim. Belki sonra karışırırdım...
ya da sadece sonunu beklerdim.
Mia Valeria'ya yaklaştığında, Valeria hızla tepki verdi:
"Bunu yapacak özgüveni nereden buluyorsun Mia?" diye tısladı Valeria.
Mia, beklemediğim bir soğukkanlılıkla Valeria’nın gözlerinin içine baktı. "Asıl sen, o zavallı hayatını bu şapkanın altına saklayabileceğini mi sanıyorsun?" dedi
Mia, sesi sınıftaki herkesin duyabileceği kadar net ve aşağılayıcıydı. "Sırf dikkat çekmek için taktığın şu parça seni özel yapmıyor, sadece ne kadar aciz olduğunu kanıtlıyor. Senden beklenmeyecek tavırlar sergileme Valeria, yerini bil."
Valeria’nın suratı bir anda kireç gibi oldu. Sinirden titreyen elini hızla uzatıp Mia’nın saçlarını avuçladı ve sertçe geriye çekti.
Mia acıyla inlerken tam o anda kapı büyük bir gürültüyle açıldı.Herkes olduğu yerde kaskatı kesildi. Ben de dahil, tüm gözler kapıdaki figüre kilitlenmiştik: Müdür yardımcısı Ms. Sterling. Sıkı topuzu, jilet gibi ütülü ciddi kıyafetleri ve yüzündeki o alışılmadık, tedirgin edici sinirle doğrudan Valeria ve Mia’ya bakıyordu.
Valeria, Mia’nın simsiyah saçlarına doladığı elini hızla çekti ve ifadesiz bir yüzle arka çaprazımdaki sırasına doğru ilerledi.Ms. Sterling bizim korkulu rüyamızdı, onun olduğu yerde kimse nefes bile alamazdı.
Yanıma dönen Mia’ya baktım; o her zamanki pürüzsüz düz saçları hafifçe dağılmış, öfkeyle homurdanıyordu. Sandalyesini hırsla çırpıp, sanki her an birine saldıracakmış gibi oturdu.
Arkada Valeria’nın bu manzaraya kıs kıs güldüğüne yemin edebilirdim ama Ms. Sterling’in delici bakışları varken arkama dönmeye cesaretim yoktu.Ms. Sterling buz gibi bir sesle konuştu: "Çocuklar, öğretmeninizin bilinmedik bir şekilde zehirlendiğini öğrendik. Şu an hastanede tedavi altında, bu yüzden bir süre burada olmayacak. Bu dersiniz iptal edilmiştir. İsteyen müdürden izin kağıdı alıp çıkış yapabilir."
Dedektif duyularım bir anda alarm vermeye başlamıştı. Ms. Sterling’in bu korkunç haberi sıradan bir hava durumunu bildirir gibi söylemesi kanımı dondurmuştu. "Zehirlendi" mi demişti? Yanlış duymuş olmayı diledim ama imkansızdı. Kulaklarım beni yanıltmıyordu.
Zihnimde tek bir soru yankılandı: Katil bu binanın içinde olabilir miydi? Bu düşünceye ihtimal vermek istemesem de, şüphe zehirli bir sarmaşık gibi içimi sarmıştı.Yavaşça arkama dönüp Valeria’ya baktım.
Onun o her zamanki ifadesiz, kaya gibi sert tavrı ilk kez çatlamıştı. Gözleri irileşmiş, ağzı hafifçe aralanmıştı. Bakışlarında saf bir şaşkınlık vardı; o da benimle aynı şeyi düşünüyordu, emindim.
Bu, onun bile beklemediği bir darbeydi.Önüme döndüğümde Ms. Sterling sınıftan çıkmıştı ama geride bıraktığı sessizlik, bir mezar sessizliği kadar ağırdı.
Herkesin aklında aynı karanlık senaryoların dolandığına yemin edebilirdim. Kimse kımıldamıyor, kimse nefes almaya cesaret edemiyordu. Bu boğucu atmosferi bozan ses, hemen arkamdan geldi. Sınıftaki tüm bakışlar tek bir noktada toplandı: Valeria.
Valeria, kimseyle göz teması kurmadan, eşyaları çantasında olmasına rağmen kaba ve gürültülü bir şekilde çantasını hareket ettiriyordu.
Bunu, üzerindeki o ağır sessizliği dağıtmak için bilerek yaptığına kalıbımı basardım.
"Eh," dedi Valeria, sesi her zamanki gibi umursamaz ama bir o kadar da keskindi.
"Çıkma iznim varsa, beni bu lanet yerde kimse tutamaz."
Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. Tanrım, bu kızın bu akılalmaz soğukkanlılığı ve "hiçbir şeyi takmaz" tavrı bir gün gerçekten sonum olacaktı.
Valeria’nın pervasız tutumu sınıftakilerin bir kısmını olduğu yere çivilerken, geri kalanları harekete geçirdi. Mia ve arkadaş grubuyla takılan, kendini bir şey sanan o hafif sarışın, yeşil gözlü Kael, Valeria’nın sözlerinin hemen ardından söze atıldı: "Bu kıza ilk defa hak veriyorum. Madem izin kağıdı alabiliyoruz, neden bu kasvetli yerde duralım ki? Kalkın, gidiyoruz."
Yanımdaki Mia’nın öfkeyle homurdandığını duyabiliyordum. Birinin, en küçük bir konuda bile Valeria’ya hak vermesine katlanamıyordu.
Aralarındaki bu nefretin derinliği bazen beni bile ürkütüyordu; ne yaşamış olabilirlerdi de bu noktaya gelmişlerdi?
Sınıfın o mezar sessizliği, kevin ve Valeria’nın çıkışlarıyla yerini kaotik bir ses kirliliğine bıraktı. Herkes alelacele toparlanmaya çalışırken, ben ders için çıkardığım kitapları teker teker, yerli yerince çantama yerleştirdim.
Düzenli olmanın faydası; diğerlerinden çok daha kısa sürede hazırdım. Çantamı tek omzuma takıp kapıya yöneldiğimde, Valeria’nın orada durup beni beklediğini gördüm.
Aslında şaşırılacak bir durum yoktu; bu bizim rutinnimizdi, beni her zaman beklerdi. Ama nedense bugün, o kapının eşiğinde duruşunda farklı bir şey vardı. Burada olmaması, çoktan gitmiş olması gerekiyormuş gibi tekinsiz bir his geçti içimden.
Yanına vardığımda hiçbir şey söylemedi. Birlikte kapıdan çıkıp en alt kata doğru merdivenleri inmeye başladık. Aramızdaki sessizlik o kadar gergindi ki, adeta pamuk ipliğine bağlıydı; en ufak bir kelime her şeyi koparabilirdi.
Bahçeye vardığımızda Valeria doğrudan motoruna yöneldi. Gidonun üzerindeki kaskı alıp parmaklarının arasında çevirmeye başladı. Ben tam arabama binecekken sesiyle duraksadım: "Yarış yapmaya ne dersin? Sizin eve kadar."
Bu teklif kulağa oldukça çekici geliyordu. Normalde hız sınırlarını zorlayan biri değildim ama böyle bir daveti reddetmek altımdaki makineye hakaret olurdu.
Ona meydan okuyan bir bakış fırlattım. "Kazanan ne kazanıyor?"Valeria umursamazca omuz silkti.
"Kazanırsan istediğini alırım ya da veririm, sorun yok."
"Aynı şartlar benim için de geçerli," dedim kendime güvenen bir sesle. "O zaman kaybetmeye hazırlan, Valeria."Dudaklarının kenarının hafifçe yukarı kıvrıldığını yakaladım; bu durum o tekinsiz kızın bile hoşuna gitmişti.
Valeria hızla kaskını kafasına geçirdi. O an durup kalmıştım. Bu kız gerçekten deli miydi?
Şapkasını kaskın altında bile çıkarmamıştı! O koca kaskı, inadından vazgeçmeyerek şapkasının üzerine oturtmuştu.
Hızla arabama bindim ve Valeria’yı takip ederek otoparktan çıktık. Başlangıç çizgisini göz ucuyla belirleyip durdu; ben de tam yanına, aynı hizaya yerleştim.
Motorun ara gazıyla ortama kattığı o gerilim, damarlarımdaki adrenalini tetikliyordu. Valeria sağ elini havaya kaldırıp üç parmağını gösterdi. Geriye doğru yavaş yavaş saymaya başladı... Sıfıra ulaştığı an gaza yüklendim. Valeria daha tepki veremeden onu geride bırakmıştım.
İlerlerken dikiz aynasından ara sıra arkamda kalan o kasklı gölgeyi kontrol etmeyi ihmal etmiyordum.Dikiz aynasındaki görüntüsü başlangıçta sadece küçük bir karaltıdan ibaretti ancak motorun o tiz kükreyişi her saniye daha da yaklaşıyordu.
Valeria’nın pes etmeye niyeti yoktu.
Tam aradaki mesafeyi koruduğumu düşündüğüm anda, yan camımdan bir şimşek gibi geçti.Motoruyla rüzgarı yararken, kaskın altından kurtulan o asi siyah saçları havada vahşi bir şekilde savruluyordu. Kaskın ve şapkanın altından taşan her bir tel, sanki hıza eşlik eden karanlık birer bayrak gibiydi.
O saçların rüzgarla dans edişi, Valeria’nın her zamanki donuk ve kontrollü halinin aksine, dizginlenemez bir özgürlüğü haykırıyordu. O an, onun sadece yolu değil, sanki zamanı da büktüğünü hissettim.
Gaza ne kadar yüklenirsem yükleneyim, aradaki farkı kapatmam imkansızdı. Valeria motoruyla bütünleşmişti; virajları öyle bir açıyla alıyordu ki, fizik kurallarına meydan okuduğu her halinden belliydi.
Son düzlüğe girdiğimizde, evin önündeki o hayali bitiş çizgisini çoktan geçmiş, motorunu ustalıkla durdurup kaskını çıkarmıştı bile.Ben arabayı park edip indiğimde, o çoktan motorundan inmiş, zaferinden emin bir şekilde beni bekliyordu.
Saçları hâlâ rüzgarın etkisinden dolayı hafifçe dağınıktı ve yüzünde o nadir gördüğüm, insana "ben demiştim" diyen o sinir bozucu ama etkileyici tebessüm vardı.
