29. bölüm · Mafya Boy Aile

Bölüm 29. Kulübe ve Kan

Tuğba.K K

Bir soluk kadar yakın, yıldızlar kadar uzak derler sevgi için. Uzanır yetişemezsin, yetişir dokunamazsın. Dokunur vazgeçemezsin. Vazgeçer ama unutamazsın...!

Atilla İlhan

*****

Hayatta yaşamaktan başka beklentisi olmayan biz sokak çocuklarının çektiği acılar bir gün son bulacak mıydı? diye düşünüp dururdum her gece. Acı çekmek bile sadece kimsesizlere mi özgüydü? Dinlenmeyen bedenlerimiz ne zaman tamamiyle yorulacaktı? Yada yaş kalmayan gözlerimiz ne zaman ve nasıl sonsuzluğa kapanacaktı.

Her defasında daha fazla acıya maruz kalırken hayatımızın düzene gireceğine inanmak fazla uçuk bir hayaldi aslında. O çocuklardan biride Serdar'dı. Ne anne şefkati görmüştü, ne baba sevgisi. Bir aile sıcaklığı ona fazlasıyla uzaktı. Onun yeri soğuk ve rutubetli depolardı.

Titreyen ellerimden kayıp yere düşen kağıt parçasının ardından titrek bir nefes çektim ciğerlerime. Serdar'ı kaçırmışlardı. Hemde hiç olmaması gereken biri, Selim piçi. Elimle önüme gelen saçlarımı arkaya attım. Serdar'ı bulmam lazımdı. O pisliğin yanında artık bir saniye bile durmamalıydı.

"Serdar'ı kaçırmış" diye mırıldandım kırık bir sesle. Korkudan titreyen elimle yüzümü sıvazladım. En son böbreği alınan çocuğa artık ne yapacaklarını kestiremiyordum bile. "Önce sakin olun Asi hanım." Çakır yerdeki kağıt parçasına kısa bir bakış atarak önümde durdu. "Kimin kaçırmış olabileceğini düşünüyorsunuz?" Kızardığına emin olduğum gözlerimi Çakır'a çevirdim.

"Düşünmüyorum çünkü kim olduğuna eminim"

"Kim?" dediğinde dişlerimi dudağıma geçirdim ve derim bir nefes aldım. Konuşmak bile şuan zor geliyordu. "Selim piçi" Çakır emin olmak istercesine bana doğru eğildi. "Eminsiniz değil mi? " daha neyi soruyordu şuan acaba? Anlama kıtlığı falan başladıysa yardımcı olalım diyeceğim ama her zamanki hali!

"Adım kadar eminim Çakır. Birşey yapmalıyım. Onu hemen bulmalıyım" Ellerini omuzlarıma yavaşça indirip bana doğru eğildi. "Sakin olmazsanız bulamazsınız. Ben şimdi Hasan beyi arayıp herşeyi haber veriyorum ve siz burada sessizce bekliyorsunuz. Tamam mı?" emin olmak istercesine yüzüme baktığında yutkunarak bir adım geriledim ve omuzlarımdaki ellerinin düşmesine sebep oldum.

"Hasan bey daha Serdar'ın kim olduğunu bile bilmiyor. Neden onu bulmamıza yardım etsin ki?" Ellerimi iki yana açarak sorduğumda gözlerini kaçırdı. Bu hareketi kaşlarımın çatılmasına sebep oldu. "Bilmiyor değil mi?" diye emin olmak İstercesine tekrar sordum. "Biliyor" Mırıldanarak gözlerini tekrar kaçırdığında sinirle omzuna bir tane çaktım.

"Ben sana söyleme demedim mi? Niye dinlemiyorsun oğlum sen beni!?" Zaten üzgün ve sinirliydim birde şuan korumamın beni siklemediğini öğreniyordum. Şu dünyada tek bir kişiye bile sözüm geçemeyecek miydi benim?

"Tek patronum siz değilsiniz. Hasan beye olan herşeyin özetini geçmek zorundayım."

"Kovuldun!"

"Ne?"

"Madem tek patronun ben değilim. O zaman kovuldun. Siktir git evimden" Sesim net, sözlerim sertti. Arkamdan iş çeviren bir insanın benim yanımda yeri yoktu. "Şuan iyi düşünemiyorsunuz. Bu konuyu daha sonra konuşalım" Kaşlarımı çatarak yakasına yapıştım. "Bizim seninle konuşacak hiçbir şeyimiz yok. Arkamdan iş mi çevirdin? İyi o zaman git iş çevirdiğin adamın yanına" Çakır kafasını iki yana salladı.

"Hiçbir yere gitmiyorum" Hasbinallah! Diyor ki gel beni döve döve kapının önüne at! "Önce Serdar'ı bulalım daha sonra isterseniz giderim" Haklı gibiydi ama sadakat dediğimiz şey kesinlikle bu korumada yoktu. Ben onun patronuydum ama gidip attığım her adımı babam olacak adama anlatıyordu!

Derin derin nefesler alarak akıllıca bir karar vermeye çalıştım. Ya şimdi onu kovacak ve Serdar'ı kendim bulmaya çalışacaktım. Yada onu şimdilik yanımda tutacak ve Hasan beyin yardımıyla Serdar'ı bulacaktım.

Sanırım ikinci seçenek şuanlık daha iyi duruyordu. Zaman Serdar için önemliydi. Omuzlarımı düşürerek kafamı salladım. "Tamam madem Hasan bey her şeyi biliyor, o zaman ara ve olanları anlat. Kaybedecek bir dakikamız bile yok!" Çakır kafasını sallayarak telefonunu çıkardı ve hızlıca kapının önüne çıktı.

Ne yapacağımı bilmeyerek etrafa bakındım. Ayağıma sürtünen zeytini görünce eğildim ve kucağıma aldım. "Zeytin" mırıldanarak kafasını boynuma sürdüğünde kafasına minik bir öpücük kondurdum. "Selim pisliğini bir güzel tırmalasaydın bari Zeytin. Serdar'ı sana emanet etmiştim ben" Beni götüne dahi takmayan kedi kucağımdan atladı ve götünü sallaya sallaya odama ilerledi.

Sabır ya kedi bile beni takmıyordu şaka gibi.

"Halletim. Şimdi size eve götürmem gerekiyor burası güvenli değil" Çakır'ın sesiyle birlikte ona döndüm. "Hasan bey ne dedi?" Telefonunu cebine koyarak önümde durdu. "Haledeceğini söyledi. Merak etmeyin en kısa sürede bulacağız Serdar'ı" İnşallah diyerek yanından geçtim ve Zeytini alarak asansöre bindim.

Hemen ardımdan geldiğinde düğmeye bastım. Serdar'ı kesinlikle bulacaktım. Onu Selim'in insafına bırakamazdım.

*****

Elimdeki sigaradan derin bir nefes daha çektim. Aydınlanan havada olan bakışlarımı çekmeden arkama yaslandım. Yoktu. Serdar yoktu...

Eve geldiğimde Hasan bey ve Birkan abimde yoktu. Çakır ise beni bıraktıktan sonra gitmişti. Onunla gitmek istediğimde beni kendiyle götürmemişti. Ne telefonlarımı açıyorlardı nede bir haber veriyorlardı. Artık delirecek noktaya gelmiştim.

Sabahtan beridir içtiğim kaçıncı sigaraydı bilmiyorum ama artık bu bile sakinleşmeme yetmiyordu. Kaç saattir ortada olmayan Serdar'ın şuan acı çekiyor olma düşüncesi bile içimi yakıyordu.

"Kızım... " Annem'in sesini duyduğumda pencerede olan bakışlarımı ona çevirdim. Elindeki portakal suyuyla birlikte karşımdaki pufa oturdu. Üzgün bakışları elimdeki sigarada bir süre gezindi ama sesini çıkarmadı.

"Aç karnına kaç tane sigara içtin be güzel kızım? Kendine böyle zarar vermek zorunda mısın?" Sesi naifti her zamanki gibi. "Rahatlamaya çalışıyorum" dedim kısaca. Elindeki portakal suyunu bana doğru uzattı. "Bunu iç en azından. Geldiğinden beridir ağzına sigaradan başka birşey koymadın. Bunu içte miden rahatlasın biraz" Elindeki bardağı usulca aldım ve yanıma indirdim.

Kim bilir Serdar ne haldeydi şuan? Benim birşey yeyip yememem pekte önemli bir konu değildi. Onun içecek bir bardak suyu bile yoktur kesin. Dişlerimi dudaklarıma geçirdim ve kafamı arkamdaki duvara hafifçe vurdum.

Delirmek üzereydim.

"Bulacaklar." Annem'in sesi gözlerimin tekrar onu bulmasını sağladı. Gözlerim uykusuzluktan dolayı kesin kızarmıştı ama ondan çok gözlerimdeki batma hissi beni rahatsız ediyordu. "Baban bulacağım dediyse bulur. İçini ferah tut meleğim" Sıcak avucunu bacağımın üzerine indirerek hafifçe okşadığında gülümsemeye çalıştım ama olmadı.

Dudaklarıma Serdar'ı bulana kadar kıvrılmak yasaktı.

"En son böbreğini aldılar çocuğun. Bu sefer sırada hangi organı var? Ciğerleri mi? Kalbi mi? Yoksa diğer böbreği mi? Bol bol su tüketmesi gerekiyor ve o pisliğin bir bardak su dahi Serdar'a vermeyeceğini bilecek kadar tanıyorum" Sıkıntıyla başımı ellerimin arasına aldım.

"Böbreği susuzluktan iflas ederse ö... Ölür" Ölüm kelimesini söylemek dahi zordu. Peki neden ölmek bu kadar kolaydı?

"Kötüyü düşünme kızım. Bulunacak İnşallah çocuk" Akan burnumu çektim. "Kötülüğün içinde olan bir çocuğa üzülme demek komik. Şeytanın tam yanında Serdar." Acıyan gözlerime parmaklarımla hafif baskı uyguladım. Bir sizin ağrımanız eksikti bu ortada.

Annem yerinden kalkarak yanımda durdu ve pufa oturdu. Ne yapacağını merak etmediğim için kafamı dahi kaldırmadım. Kollarını omuzumda hissettim. Tam ne yaptığında bakmak için kafamı kaldırdığımda yanağımı okşayarak kafamı göğsüne yerleştirdi.

"Biraz uyu. Sana söz veriyorum uyandığında arkadaşın bulunmuş olacak." İnanmak istediğim için gözlerimi kapattım. Anneler yalan söylemezdi. Gözlerim yorgunluktan kapanırken tek umudum uyandığımda Serdar'ın bulunmuş olmasıydı.

*****

Kulağıma usulca dolan fısıltılarla gözlerimi açtım. Başımda keskin bir ağrı vardı ellerim istemsizce başıma gittiğinde odamın kapısı yavaşça açıldı. "Asi, kızım uyandın mı?" Hasan beyin sesi yerimden doğrulmamı sağladı. "Serdar" diyerek hızlıca ayaklandım. Hasan beyin yüzü düşerken kafasını aşağı eğdi.

Bulamamıştı değil mi?

"Adamlarımız aramaya devam ediyor. Merak etme bir kaç gün içerisinde bulacağız" Bir adım istemsizce geriledim. Birkaç gün çoktu. Serdar o kadar dayanabilir miydi? "Abim nerde?" dedim gözlerimi Hasan beye çevirerek. "Abin birkaç günlük şehir dışına çıktı. Şirketle ilgili birkaç sorun vardı." Kafamı salladım.

Şuan en çok abime ihtiyacım vardı. Ama o yoktu.

Hasan bey ağzını tam açmıştı ki içeri İnci girdi. Şişmiş ve kızarmış gözleriyle birlikte koşarak boynuma sarıldığında kollarımı hızlıca beline doladım. "Bulamamışlar Asi. Serdar'ı bulamamışlar" Ağlamaya başladığında sırtını sıvazladım. Geceden beridir ağladığının kanıtı gözleriydi.

Eğer gözyaşlarım olsaydı onunla aynı halde olacağımın bilinciyle saçlarının arasına derin bir öpücük kondurdum. "Şşş sakin ol İnci. Bulacağım tamam mı? Serdar'ı bulmadan durmayacağım buna emin olabilirsin" Kafasını çekerek yüzüme baktı. Burnu ağladığı için kızarmıştı. "Bulacaksın değil mi?" dediğinde sesi kısıktı.

Gülümsemeye çalıştım ama olmadı. Bu yüzden de kafamı sallayarak göz yaşlarını baş parmağımla sildim. "Bulacağım dediysem bulurum İnci. Bunu sende çok iyi biliyorsun. O yüzden şimdi git ve elini yüzünü yıkayarak kendine gel" İnci kollarımın arasından çıktı. İstemsiz bir ifadeyle tamam diyerek odadan çıktığında bir süre Hasan beyle bakıştık.

"Hasan bey" Çakır kapıda belirdiğinde ben ve Hasan beyin bakışları anında ona döndü. "Nerede olduklarını bulduk." İçimde beliren heyecanla yutkundum. "Nerede?" Sabırsızca ona doğru bir adım attığımda Hasan bey kolumu tutarak beni durdurdu.

"Biz alıp geleceğiz çocuğu. Sen bizi bekle evde" Kaşlarımı çatarak kolumu elinden kurtardım. "Evde falan bekleyemem bende geliyorum!" Hasan bey sabır çekti. Bana sabır asıl
Bana sabır! Serdar'ın iyi olduğunu kendi gözlerimle görecektim. Kardeşimin yalnız olmadığını Selim piçine gösterecektim.

"Asi bak sen bizimle gelirsen bir yandan seninle bir yandan da Serdar'la uğraşamam. Hanginizin üzerinde olacak gözüm!" Bana ne dercesine omuz silktim. "Beni götürmezsen hemen arkanızdan gelirim."

"Seni odaya kilitlerim."

"Pencereden atlarım"

"Adamları kapıya dikerim."

"Gizli asansörden kaçarım" Hasan bey sıkıntılı bir nefes verdi. "Düş önüme küçük hanım." Yüzümde kocaman bir zafer gülümsemesi oluştu. İşte böyle ikna ederlerdi adamı. Keyifli keyifli önden ilerlediğimde Hasan Bey'in arkamdan homurdandığını duydum.

Hiç oralı olmadan hızlı hızlı merdivenlerden indim ve kendimi bahçeye attım. "Asi bizimle mi gelecek?" Levent yaslandığı arabadan ayrılarak bir bana birde Hasan beye baktı. "İnatçı bir kardeşe sahipsin oğlum. Yapacak birşey yok." Hasan beyin sesindeki keyifli tınıyı sezmemek mümkün değildi.

Benimde benim gibi kızım olsa, bende mutlu olurdum şahsen.

Herkese nasip olmaz benim gibisi.

Çakır benim için kapıyı açtığında hızlıca arabaya bindim. Hasan bey ve Çakır'da arabaya bindiğinde kemerini taktım. Levent ve diğer adamlar ayrı arabalarda gelecekti sanırım. Araba bahçeden çıktığında içimde Serdar'ı kurtaracağımız için derin bir rahatlama vardı.

Yol boyunca aklım hiç boş durmamış ha bire Serdar'ı düşünmüştüm. Araba boş bir arazinin yanında durduğunda küçük kulübe gibi bir ev görüş açımıza girdi. Tavanı demir saclarla yapılmıştı ama etrafı tahtadandı. Etraf fazla sessizdi kuş sesi bile duyulmuyordu. Önce korumalar ve Çakır arabada indiğinde bakışlarım dikiz aunsaından Hasan beyle buluştu.

Neden inmediğimizi sorgular gibi bakıyordum yüzüne. "Önce etrafı kısaca kontrol etsinler biz daha sonra ineceğiz." Kafamı onaylarcasına salladım. Aslında direkt insek daha iyi olabilirdi. Hayır yani zaten arabanın içindeyiz biri kurşunu sıksa beynimizi anında delebilirdi.

Tabi bunu Hasan beye söyleyerek iki saat dırdırını çekmemek için sessiz kaldım. Çakır kulübenin kapısını araladığında kısa bir an olduğu yerde durdu. Kaşlarım çatılırken elimi kapının kulbuna attım. Ne oluyordu?

Çakır arkasını dönerek bağırdığında birkaç koruma içeri koştu. Hasan beyle aynı anda kapıyı açıp kendimizi dışarı attık. Serdar içeride miydi? Yada iyi miydi? Hiç bir şey bilmeden koşuyordum. Beynimde dönüp dolaşan ve gözümün önüne gelen sahneler hiç iyi değildi.

Kötüyü düşünmemek gerekirdi evet ama benim zihnim fazlasıyla sarsıcı anılara sahipti. Kapının önüne geldiğimde hızlıca içeri girdim. Girdiğim gibi yere çakılı kalan ayaklarım boşalırmış gibi olduğunda sendeledim.

Sandalyeye bağlı olan ve karın boşluğundan kan akan kişi Serdar değildi dimi? Önüne eğilmiş korumalar dan dolayı görmüyordum ama üzerindeki kıyafetleri çok net hatırlıyordum.

Genzimden yukarı doğru yakıcı bir his içimi yaktı. Ağzım bir açılıp bir kapandı ama sesim çıkmadı. "Açılın nefes alsın!" Hasan Bey'in gür sesi beni kendime getirirmiş gibi oldu ama olduğum yerden kıpırdayamadım. Ayaklarım yere çivilenmiş gibiydi. Ne sesim çıkıyordu nede yerimden kıpırdayabiliyordum. Berbat bir kabusun içinde tıkılıp kalmışım gibiydi ama kabus olmadığını fazlasıyla net bir şekilde biliyordum.

"Yavaşça kaldırıyorum kafasına dikkat edin" Çakır'ın kucakladığı beden olduğum yerde titrememe sebep oldu. Kumral saçları anlına dökülen Serdar'ın sadece karnı değil yüzüde kan içindeydi. Göz kapakları hafif aralık gibiydi ama kendinde omadığı belliydi.

"Serdar... " diye mırıldandım ama sesin bana bile ulaşamadan yok oldu. Çakır sarsmamaya dikkat ettiği bedenle birlikte kapıdan çıktığında Hasan beyin beni kolumdan tuttuğunu ve hızlıca dışarı çıkardığını hissettim. Kapıdan çıkıp bir kaç adım attığımızda arkamızdan gürültülü bir ses çıktı. Sadece gürültü değildi bir anda etrafı keskin yakıcı bir patlama sesi ardından ise havaya sıçrayan topraklar doldurdu.

Havaya doğru yükseldiğimi ve aynı hızla yere çakıldığımı hissettiğimde çenemde keskin bir yanma hissi belirdi. Ağzıma giren toprağı tükürdüğüm de önümüzde yere düşmüş Çakır ve Serdar'ı gördüm.

"Hasan bey" Sesim kısık çıkmıştı ama "kızım" diye yanımdan bir ses geldiğini duydum. Kafamı zar zor yanıma çevirdiğimde Hasan beyi gördüm. Benimle aynı pozisyonda yerde uzanıyordu. Anlından çenesine doğru akan kırmızı sıvı içimin korkuyla titremesine sebep oldu.

Umarım kafasını vurmamıştır. Derin bir nefes vererek ellerimi yere dayadım ve kendimi yukarı doğru çektim. İlk denememde yere kapaklandığım için gözlerimi sabır dileyerek kapatıp açtım.

"Ne zamandır beddua bile etmiyordum yine kim bizi öldürmeye çalıştı acaba" Mırıldanrak tüm gücümü yere verdim ve bu sefer dikleşmeyi başardım. Oturur pozisyonda nefeslenmeye çalıştığımda başım dönmeye başladı.

Bismillahirrahmanirrahim.

Sayın kafam, Güneşin ekseninde dönen Dünya olmak için yarışmaya girmeyi düşünmüyorsan dur.

"Her bok beni bulmak zorunda mı ya!" Sinirle mırıldanıp ayağa kalktığımda düşecek gibi oldum ama son anda dengemi sağladım. Ha bire bir yerler patlıyordu bu nasıl işti amına koyayım?

Yanımda iki metre uzanan Hasan beyi kolundan tutarak kaldırmaya çalıştığımda belim bükülüyormuş gibi ağrımaya başladı. Siktir! Bu kadar ağır olmaya gerek var mıydı acaba Hasan bey babacığım!?

"Amına koyayım tüm hepinizin canı bana bağlı olmasın şuan vallahi uğraşamam!" Hasan beyi zor bela yerinden kaldırdığımda derin bir nefes aldım. Tamam bundan sonrası kolay olacaktı sanırım. Onu kolumun altında taşıyamayacağım için iki elini omzuma attım ve omzumdaki kollarını tutarak ileri doğru sürükledim.

Patlamanın bana şuan tek artısı, bizi arabanın birkaç metre ilerisine kadar fırlatmış olduğuydu. En azından daha az sırtımda taşıyacaktım hepsini. Zor bela Hasan beyi arabanın kapısına yasladım ve arka kapıyı açtım. Son bir kuvvetle arabanın içine soktuğumda alnımdan akan teri sildim.

Sanırım alnımdan akan şey ter değilmiş. Kan! Lütfen bende bu ortada bayılmayayım Allah'ım. Lütfen...

Hantal bir şekilde Serdar'a ilerledim bu sefer. Onu görünce ellerim istemsizce titremeye başladı. Lütfen Allah'ım. Lütfen ölmemiş olsun. Elimi korka korka boynuna attım ve atan nabzını duymaya çalıştım. Nabzı o kadar azdı ki bir an ölmüş sandım.

Gücümü toplamak istercesine derin bir nefes aldım ve Serdar'ın kolunu kaldırdım. Birkaç denemenin ardından Serdar'ıda sırtıma aldığımda götümden artık ter akıyordu. Hasan beye rağmen baya baya hafif olduğu için daha sonra Serdar'ı alnından kesinlikle öpecektim.

Serdar'ı da Hasan beyin yanına oturttuktan sonra kapıyı kapattım. Kapıyı kapatmamla birlikte dönen başım arkaya doğru sendelenmemi sağladığında tutunacak birşey aradım ama olmadı. Sırtım sert zeminle buluştuğunda yüzüm acıyla buruştu.

Gözlerim arkaya doğru kaymaya başladığında kafamı iki yana salladım. Hayır şimdi olamazdı. Hepsinin bana ihtiyacı varken buradaki tüm korumalarla birlikte kendimi ve ailemi ölüme terk edemezdim.

Sırtımı yerden kaldırmaya çalıştığımda keskin bir acı tüm bedenimi sardı. Titrek ve acı bir inleme dudaklarımın arasından sürüldüğünde "Asi! Baba! Çakır! Nerdesiniz!" Levent'in sesini duydum. Gözlerim sevinçle açıldığında sırtımı tekrar yerden kaldırmaya çalıştım. "Burdayım!" Son gücümle bağırdığımda ellerimle yerden destek aldım ve bedenimdeki tüm acıları bir kenara bırakarak ayaklandım.

Başım tekrar döndüğünde aldırış etmemeye çalıştım. "Asi nerdesin!?" Levent'in gür sesini tekrar duyduğumda ellerimi arabaya yasladım ve hemen birkaç metre ilerimde yüz üstü yerde uzanan Çakır'a ilerledim. "Arabaların yanındayım!" Sesimi tüm herkese duyurmak istercesine gür bir şekilde bağırdığımda boğazım acıdı.

Şimdi ses tellerim yırtılacaktı!

O eksikti çünkü şuan benden!

Çakır'ın önünde durdum ve kendimi yavaşça eğdim. "Çakır." Kolunu hafifçe sarstığımda ses çıkarmadı. Kolunu tutarak onu da diğerleri gibi kaldırmaya çalıştım. Nede olsa herkesi sırtımda taşımaya alışmıştım. Çakır'ı yerinden dahi kıpırdatamadığımda ayağımı sinirle yere vurdum.

"Asi!" Levent'in sesini duyduğumda kafamı kaldırdım. İrkilerek arkaya doğru bir adım attığımda Levent'in gözünden bir damla yaş süzüldü. Elleri ve tişörtü komple kan olmuştu.
"Levent" Fısıltıdan farksız sesimi duyduğunda iki adımda yanıma ulaştı. Daha ne olduğunu anlamadan kendimi onun kolları arasında bulduğumda kısa bir an olduğum yerde dondum.

"Hepsi öldü... Yüzüme et parçaları yapıştı" Acıyla harmanlanmış sesi kulaklarıma dolduğunda gözlerimi sıkıca yumdum. Üzerindeki kanlar ona ait değildi. Ölen korumalara aitti. Bedenim korkudan ve adrenalinden titremeye başladığında Levent benden ayrıldı.

"Çok kötüydü. Daha on dakika önce gülerek sohbet ettiğim adamlardı" Sesi sonlara doğru fısıltıya dönüştü. Ben hayatımda bu kadar kan, bu kadar vahşet bir görüntü görmüş müydüm?

Hayır.

Ben kendi kanım harici bu kadar fazla kan görmemiştim. Levent'in geldiği tarafa bakmaya dahi korkuyordum. Parçalanan cesetlerin hepsi bir ailenin yıkılışıydı...

"Babamlar nerde? Yaşıyorlar değil mi?" Yanağına doğru bir damla yaş tekrar süzüldüğünde kafamı onaylarcasına hızla salladım. Yanağındaki yaşa gitti elim. Gözyaşını silerek ellerimi ondan çektim. "Yaşıyorlar. Ama bana yardım etmen lazım. Çakır'ı kaldıralım hadi" Elimle yerdeki korumamı işaret ettiğimde kafasını hızlıca sallayıp kendine gelmeye çalıştı.

İkimiz birlikte Çakır'ı yerden kaldırdığımızda alnımdan dudaklarıma doğru kan süzüldü. Konu kendi kanım olduğunda fazlasıyla sakindim. Ölümden korkmuyordum. Yaşamak daha acı vericiydi çünkü. Ama yinede yaşamak için büyük adımlar atmışken pes etmeyecektim.

Çakır'ı da arkaya oturtup kapıyı kapattıktan sonra Levent, sürücü koltuğuna. Ben ise yolcu koltuğuna geçtim. Bedenimde ki ağrı koltuğa oturmamla birlikte kendini gösterirken titrek bir nefes bıraktım. Kafamı koltuğun arka kısmına yasladığımda ağzıma metalik bir tat yayıldı.

"Asi iyisin değil mi?" Levent'in teleaşlı sesi kulaklarıma dolduğunda kafamı onaylarcasına salladım. Konuşmak istemiyordum şuan. İyiydim ama Hasan bey ve Serdar'ı taşırken fazlasıyla yorulmuştum. Bu yüzden de kendimde konuşacak gücü bulamıyordum.

Araba bir süre sonra Hastanenin önünde durduğunda üç tane sedye ve birçok hemşire doktor arabanın etrafını sardı. Hasan bey, Çakır ve Serdar sedyelere koyulup Hastaneye götürüldüğünde kapımı açtım. Levent'le birlikte Hastaneye girdik. Hepsi ayrı ayrı odalara ayrılırken yanımda birden beliren hemşire, "Kafanız kırılmış gibi duruyor. Sizi şuraya alalım" Demiş ve beni kolumdan tuttuğu gibi ayrı bir odaya almıştı.

"Baş ağrısı, baş dönmesi, mide bulantısı veya hafıza kaybı yaşıyor musunuz?" Hemşirenin sorusuna bir süre anlam veremedim. Daha doğrusu kelimeleri zor algıladım. "Baş dönmesi var" Doktor kafasını sallayarak hemşireye bir şeyler söyledi ve odadan çıktı.

"Kafanızı dik tutmanızı rica edeceğim sizden." Hemşirenin istediği gibi kafamı dik bir konuma getirdiğimde elindeki iğneyi kaşıma yaklaştırdı. "Kaşınızda yırtılma var bu yüzden dikiş atacağım." Kadının sözlerine onaylarcasına bir mırıltı çılardım. Kafam allak bullaktı zaten.

Minik bir sızı hissettim alnımda sesimi çıkarmadım. Levent'in sözleri ve Serdar'ın görüntüsü ikide bir gözümün önünde beliriyordu. Dikiş bittiğinde ayaklandım ama dönen başımla birlikte hemşireye tutunmak zorunda kaldım. "Beyin tomografisi çekmeniz gerekiyor. Herhangi bir yakınınız burada mı?"

"Abim buradaydı" diyerek kapıya ilerledim ve hızlıca odadan çıktım. "Asi!" Levent oturduğu yerden ayaklanarak yanıma doğru ilerlediğinde üstünü başını inceledim. Elini yüzünü bir güzel yıkamıştı ve yeni bir tişört giymişti. Dudağında yara bandı vardı. Birde koluna dikiş atılmıştı.

Beni kollarının arasına aldığında karşı çıkacak hiçbir şey yapmadım. Yorgundum, canım hem fiziksel hemde ruhsal olarak fazlasıyla yanıyordu ve direnecek kadar gücüm kalmamıştı artık. Levent saçlarımın arasına minik öpücükler kondurduğunda hıçkırdım.

Levent'in 'Hepsi öldü... Yüzüme et parçaları yapıştı' sözleri beynimde yankı yaptığında tekrar hıçkırdım. Ölüm bu kadar kolaydı işte! Evlerinde bekleyen eşleri çocukları vardı o insanların. Akşama bunu yaparım diyerek kurduğu hayalleri vardı. Daha birkaç saat önce yaşayan insanların şuan cesetlerinin parçalara ayrılmış olması içimi parçalıyordu.

Kendimden başka kimseyi düşünmediğimi söylerdim her zaman. Ama öyle değildi. Bu tamamen ben kötüyüm imajıma kendimi inandırmaya çalışmamdı. Kendimden başka herkesi düşünürdüm aslında. Öyle olmadığını ne kadar söylersem söyleyeyim tam tersiydi.

Levent'ten ayrıldığımda herşey çok hızlı gerçekleşmişti. Önce Tomografi çekmiştim bu sürede de Kuzgun Ailesi komple hastaneye dalmıştı. Bir oraya bir buraya tüm aile ben şoka girmişken bana sarıldığında boğuluyormuş gibi hissediyordum.

Hasan bey minik bir beyin sarsıntısı geçirmişti ve şuan normal odadaydı. Çakır ise şok etkisiyle bayılmıştı ve kolunda kırık, ayağında ise çıkık vardı. Kaşında ve dudağında da patlak vardı. Buna da şükür daha kötüsü de olabilirdi diyerek Serdar'ın ameliyattan çıkmasını bekliyordum.

Saatlerdir ne gelen vardı nede giden annem birkaç dakika önce elime bir bardak çay tutuşturmuştu. Zorla içtiğim çayı köşede duran çöp kutusuna atarak yerime oturdum. İnci kafasını omzuma yaslayarak elimi tuttu.

"Asi ona birşey olmaz değil mi?" Elimin tersiyle bir tane çakacaktım artık İnci'nin ağzının ortasına. Ha bire ona birşey olmaz değil mi diyerek dolanıyordu peşimde. Hayır yani ben nerden bileyim? Ameliyata giren doktorlardan biri değilim nereden bileyim birşey olur mu olmaz mı?

Umut etmekten ve bol bol dua etmekten başka elimden gelen hiçbir şey yoktu. "İnci bilmiyorum. Yemin ederim bilmiyorum yeter sus artık" Bıkkın sesimi duyunca sustu. Bir zahmet sussundu. Ben kendime bile katlanamıyorum şuan. Kardeşim falan demez çenesini kırardım artık.

"Asi cadı." Rüzgar'ın sesini duyduğumda kafamı kaldırdım. "Hı?" diye bir nida çıktı dudaklarımın arasından. Güldü. "Kendini bilmen güzel." Yanıma oturduğunda göz devirdim. "Şuan seni çekebilecek modda değilim Rüzgar. Bana bulaşma" Sözlerime aldırış etmeden yüzüme doğru eğildi.

"Göz altların çökmüş. Hadi git dinlen. Odalardan birini bizim için ayırdık." Omuz silktim. Serdar'ın iyi olduğunu görene kadar hiçbir yere gitmezdim. "İnatçılık yapmanın sırası değil. Patlamada sende yaralandın gidip dinlenmek seninde hakkın. Köşeye bir yere düşsen seninle mi uğraşalım yani?" Gözlerinin içine baka baka sabır diledim.

"Serdar çıkmadan şurdan şuraya adımımı atmam. Yeter sık boğaz etmeyin ya beni" Sonlara doğru sesim hafif yüksek çıkınca etrafa kısa bir bakış attım. İnsanları rahatsız edecektim şimdi. "Tamam sakin ol. Sandviç falan alayım mı size? Acıkmışsınızdır"

"Hayır Rüzgar. Yok Rüzgar. İstemiyorum Rüzgar. Allah aşkına biraz sus Rüzgar. Başım ağrıyor zaten. Tamam teşekkür ederim beni düşünüyorsunuz ama gerçekten hiçbir şey istemiyorum. Benim şuan tek isteğim Serdar'ın iyi olması." Rüzgar anlayışla kafasını salladı ve yanımda oturmaya devam etti.

Bir süre daha beklediğimiz de ameliyathanenin kapısı açıldı. Bir kaç hemşire ve ardından doktor çıktığında ayaklandım. Birkaç adımda Doktor'un önünde bittiğimde "Durumu nasıl?" diye sabırsızca sordum. Doktor maskesini indirerek bize sırayla baktı ve "Hastanın nesi oluyorsun?" dedi.

Ne?

Ben burada Hasta nasıl diyorum ve sen ciddi ciddi hastanın nesi oluyorsunuz mu diyorsun?

"Arkadaşlarıyız. Hastanın durumu nasıl?" tekrar sorduğumda bakışları bana döndü. "Hasta'nın durumu malesef kritik." Doktor sustuğunda merakla elimi havada salladım.

"Eee yani sonuç?" sesim sabırsızdı. Doktor beyciğimiz konuşmama yemini etmişti sanırım. Doktor niye taksit taksit söylüyordu herşeyi? Meraktan öleceğim şimdi.

"Hasta şu an tek böbreğini de kaybettiği için acil diyalize alındı. Onu diyalizle tutuyoruz ama durumu kritik." Duyduklarımla birlikte elim ağzıma gitti. Serdar'ın böbreği alınmıştı?

İyide o zaman Serdar yaşayamazdı ki.

"Peki ne yapabiliriz hastayı kurtarmak için?" dedi Rüzgar. Doktor ellerini önlüğünün cebine koyarak "Böbrek nakli gerekiyor." Titreyen dudaklarımdan acı bir inilti döküldü.

Daha on sekiz yaşındaki bir çocuktan bahsediyorduk şuan. Henüz hiç hayatını yaşayamamış, sevgi nedir, ev nedir, aile nedir bilmemişti. Şuan bir hastane yatağında yaşam mücadelesi vermesi haksızlık değil miydi?

Kimsesiz bir çocuktu işte. Bizden başka kapısının önünde ne bekleyeni vardı nede soranı. Dünyada kimsesiz olduğu belli değilmiş gibi birde kimsesizler mezarlığına gömerlerdi. Dişlerimi dudağıma öyle bir geçirdim ki kanın metalik tadını ağzımda hissettim.

"Tamam böbrekler uyuşur mu diye test falan yapılıyor mu?" Rüzgar doktorla konuşuyordu ama söylediklerini pek algılayamıyordum.

"Aranızda akrabalık bağı yoksa prosedürler farklı işler. Önce Doku Uyum (HLA) ve Çapraz Karşılaştırma testlerinize bakılmalı. Önce nakil verecek kişinin tetkiklerinin temiz çıkması, ardından hastane Etik Kurulu'ndan acil onay çıkartmalıyız. Testlerin tam çıkması ve kurulun toplanması en az 1-2 gün sürer. Bu süreçte hastayı diyalizle stabil tutmaya çalışacağız" Doktor sözlerinin ardından hemşireleri yardımcı olmaları için yanımızda bırakmış ve gitmişti.

Tek anladığım test yapıp böbreklerimizin Uyuşup uyuşmadığını öğrenmemiz gerektiğiydi.

"Oğlum ne oldu?" Annem yanımıza doğru ilerleyerek karşısındaki duvara kitlenmiş Rüzgar'ın omzuna elini attı. "Böbrek nakli gerekiyor." İnci hiç durmayan göz yaşlarını tekrar akıtmaya başladığında annem hızlıca onu kolları arasına aldı.

"Ameliyattan çıktı mı çocuk?" Levent ve Orkun'da koridorda belirdiğinde kenarda duran hemşirelere kafamla yukarıyı işaret ettim. Rüzgar ameliyattın nasıl geçtiğini anlatırken ve İnci köşede zırlarken kimse yokluğumu fark edecekmiş gibi değildi.

Hemşirelerle birlikte bir üst kata doğru çıkmaya başladık. "Testleri hemen yapalım?" dedim bakışlarımı sarı saçları olan hemşireye çevirerek. Kafasını onaylarcasına salladı. "Peki ama patlamadan dolayı sizde tramva atlatmış durumdasınız biraz dinlenmeniz gerekiyor"

"Dinlenirim bir ara. Şey, böbrek uyumu akraba olmasak bile olabilir değil mi?" Hemşire kafasını tekrar salladı ve soldaki koridora girdi. Bizde onunla birlikte girdik. "Evet olabilir. Doktor'un size anlattığı işlemlerle birlikte doku uyumu olursa birkaç gün içerisinde nakil gerçekleşir." Kafamı anladım dercesine salladım.

Birlikte bir odaya girdikten sonra testler alınmıştı. Hemşireler içmem için meyve suyu bırakarak çıktıklarında, sırtımı yastığa yaslayarak gözlerimi kapattım. Böbreklerim bence gayet sağlıklıydı. Yani herhalde öyledir.

Bedenime yorgunluktan mıdır bilinmez bir titreme geldi. Bu gün cidden fazlasıyla güç kaybetmiştim.

Sen bir uyan Serdar. Sen bir uyan bak ben seni yanımdan bir saniye bile ayırıyor muyum? Başımıza az bela, musibet, olay geliyormuş gibi birde böbreğimi Serdar'a verecektim. Benim güzel böbreğimi içinde taşıyor olacağı, ve aynı şekilde bir daha Allah korusun başına böyle bir olay geldiğinde böbrek bile bulamayacağı için iki kat dikkat etmesi, etmemiz gerekiyordu.

Dinlenmeye çalışırken iki kere uykuya dalmıştım ve birer saat uyumuştum. Bu süreçte Milas yanıma gelmişti ve tabikide ona herşeyi anlatmıştım ama böbreğimle ilgili olan hiçbir şeyi ailesine söylemeyeceği üzerine yemin ettirmiştim. Birkan abimle yaklaşık yarım saat falan görüntülü konuşmuştuk. Milas sayesinde.

Abim uçağının üç saat sonra kalkacağını ve sabah yanımda olacağının sözünü vererek kapattığında kapıdan içeri Leyla girdi. Onu görünce dişlerimi dudağıma geçirdim. İnşallah Kuzgun'lar çok karşı çıkmazlardı bu kararıma.

Hoş karşı çıksalar da umursamazdım çünkü bu benim hayatımdı. Ve ben kendi hayatımdaki kararlarıma kimsenin müdahale etmesine izin vermezdim.

"Nasılsın Asi?" Leyla yanıma oturarak bana döndüğünde derin bir nefes verdim. "İyiyim sağol sen?" diye sordum. Sarı saçları dağılmış gibi duruyordu. Göz altları kızarmıştı. Babası iyiydi ama kapının önünde çıkmasını beklerken onu zapt etmek zor olmuştu. Sinir krizi geçirmişti ve en son sakinleştirici verilmişti.

Burdan bile Hasan beye ne kadar değer vediğini anlayabiliyordum.
Bir süre onunla konuştuktan sonra ayaklandık. Leyla nakil için gönüllü olduğumu duyduğunda birşey dememişti. Sadece arkandayım demişti. Milas'la bakıştık. "Zor olacak gibi" diye mırıldandım ne olacağının gayette bilinciyle. Milas dudaklarını bükerek omuz silkti. "İçeride arkadaşın ölümle savaşırken ve elinden birşeyler gelmesine rağmen umursamadan bir köşede oturursan ne anlamı kalır ki birçok kelimenin?" Şuan bile edebiyat yapabilmen öyle müthiş bir his ki Milas.

İki gündür ilk defa nefes alıyormuş gibi hissettirmişti bana.

"O zaman ya Allah bismillah mı diyoruz?" Milas güldü ve kafasını salladı. "Aynen öyle diyoruz." Milas'la birlikte Hasan beyin kaldığı odaya doğru ilerlerken aklımdan geçen tek şey Serdar'ın iyi olma düşüncesiydi.

Sen bu çocuğu bu kadar seviyor muydun ya? Diye mırıldandı iç sesim. Göz devirdim onun sözlerine. Bende şuan fark ediyorum Allah'ın cezası iç ses. Onu gerçek kardeşim gibi görüyor, fazlasıyla değer veriyormuşum.

Hasan beyin odasının kapısını tıkaltıp içeri girdiğimizde tüm gözler bize döndü. Bir süre ahır gibi dolu olan odayı süzdüm. Milas ve Leyla'yla bakıştık. Yapabilirdim. Derin bir nefes alarak bombayı patlattım.

"Ben böbreğimi Serdar'a veriyorum" Bir çırpıda söylediğim sözler ortamda derin bir sessizlik yarattı.

Tamam henüz sonuçlar çıkmamış olabilirdi ama içimdeki his kesinlikle uyum olacağını söylüyordu. Kimseden çıt çıkmayınca hepsin tekrar bir göz gezdirdim. Gezdirmez olaydım!

Sanırım artık sessizliği sevmiyordum...

Selammm.

Nasılsınız ballarım?

Serdar?

Patlama?

Asi'nin kendi böbreğini Serdar'a verecek olması?

Bölüm hakkındaki yorumları buraya.

Karakterler hakkındaki yorumları buraya alalım.

Minik parmaklar yıldıza dokundu değil mi🤨

Sizleri çok çok seviyorum. Gelecek bölümde görüşmek dileğiyle Allah'a emanet olunn.🌺