8. bölüm · LUNARIS

6.Bölüm Zehir mi?

Sadece Leyla

“Teşekkür ederim. Benim için çok anlamlı bu,” dedim. Aren başını hafifçe salladı. “Hazırlan, geç kalma.” Bir an duraksadım. “Sen gelmeyecek misin?” "Gelmemi mi istiyorsun?” diye sordu.
Sesindeki belli belirsiz merakı fark etmemek mümkün değildi. "Evet. Gelmeni istiyorum.”
Bunu söylediğim anda yüzünde çok kısa süren bir değişiklik gördüm. Gözleri yumuşamış, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılmıştı. "Hazırlan. Ben de birazdan gelirim.”
Odamın kapısını açıp içeri girdim. Üzerimdeki kıyafetleri değiştirmedim, yalnızca omuzlarıma siyah pelerinimi aldım. Ardından uzun çizmelerimi giydim. Buradaki kıyafetlere hâlâ alışamamıştım ama itiraf etmeliydim ki hepsi birbirinden güzeldi.
Hazır olduğumda aşağı indim. Bahçeye çıktığımda Kaylee, Julia ve Aras at arabasının yanında bekliyordu. Yanlarına doğru ilerledim. "Aren gelmedi mi?”
“Daha gelmedi,” dedi Kaylee. Julia kaşlarını çattı. “Neden ona Aren diyorsun?” İsmi Aren olduğu için olabilir miydi? "İsmi Aren değil mi?”
“Öyle tabii ama herkes ona Kaiden diyor.” Arkamdan gelen sesle başımı çevirdim. "Leyla, herkes değil.” Aren gelmişti.
Yanıma geldiğinde elini belime koydu. Kalbim hızlanmaya başladı. Her seferinde böyle olmak zorunda mıydı? Ama onun Kaiden diye çağrılmaktan hoşlanmadığını biliyordum. Hatta bundan rahatsız olduğunu hissedebiliyordum.
“Siz üçü sağdakine, biz Leyla'yla soldakine bineceğiz,” dedi. Aras kaşlarını kaldırdı. “Neden siz ikiniz?”
“Leyla'yla konuşacağız.” Cevap vermesine fırsat bırakmadan arabaya doğru ilerledi. Ben de peşinden gittim. Yürürken elini belimden çekti. Arabanın yanına geldiğimizde içeri girip oturdum. Aren de yanıma oturdu ve birkaç saniye sonra at arabası hareket etti.
“Sana dün bahsettiklerimi kimseye söylememen gerekiyor,” dedi. “Neden?”
“Düğün için diğer krallıkları davet ettik. Eğer içlerinden biri bunu öğrenirse sonuçları tehlikeli olabilir.” Nasıl anlayacaklardı ki? Ben söylemezsem kimsenin öğrenebileceğini sanmıyordum. “Kimseye söylemem.”
Alnını sıvazladı. “Söylemeyeceğini biliyorum. Ama sahip olduğun güçten bahsettiğimizde bileğindeki hilal, dün olduğu gibi parlıyor." Bir an düşündüm. “Eldiven takabilirim. Ya da gelinliğin kollarını uzun yaptırırız.” dedim ve devam ettim "Uzun kollu bir gelinlik tercih ederiz. Ama o konu hakkında konuşacaklarını nereden biliyoruz?”
“Annen de aynı güce sahipti. Öldüğünde bunu herkes öğrendi. Senin de aynı güce sahip olduğunu düşünüyorlar. Bu yüzden seni denemeye çalışacaklar." Ses tonu ciddileşti. “Uzun kollu bir gelinlik olur. Ayrıca ağrısını belli etmemeye çalış.” Dün gece bileğimde hissettiğim acıyı düşündüm. “Çok ağrımıştı ama çabuk geçti.”
“Çabuk geçmedi.” Kaşlarımı çattım. “Ne demek istiyorsun?” “Ben ağrını gönderdim.” Şaşkınlıkla ona baktım. “Nasıl?”
“Bileğine elimi koyduğumda ağrının geçtiğini hatırlıyorsun, değil mi?” Başımı salladım. “Senin ağrını paralel evrendeki sana gönderdim.” Gözlerim büyüdü.
“Vay canına… Bu harika!” Aren'in yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. “Yalnızca lekenin oluşturduğu ağrıyı gönderebilirim.”
“Yine de çok güzel bir şey.” Bir süre sessizce ilerledik. “Aren?”
"Efendim?” “Ailemi tanıyor muydun?” Bir an yüzündeki ifade değişti. “Tanıyorum. Görmek ister misin? Resimlerini gösterebilirim.” Bu soruya on yaşındaki Leyla tereddüt etmeden evet derdi. Ailesini görebilmek için her şeyini verirdi. Ama yirmi beş yaşındaki Leyla için durum farklıydı.
Onlar benim ailemdi. Bunu inkâr edemezdim. Ama onları tanımıyordum. Onlara karşı hissettiğim şey sevgi değildi. Daha çok merak ve yıllardır içimde taşıdığım kırgınlıktı. “Hayır. Sadece nasıl insanlar olduklarını merak ediyorum.”
“İyi insanlardı. Adildiler. Emin ol, seni çok seviyorlardı.” Gözlerimi yere indirdim. “Eğer beni sevselerdi beni yalnız bırakmazlardı.” Sesim titremeye başlamıştı. “Beni koruyabilirlerdi.” Çocukluğumu düşündüm. Her gece ailemin gelip beni yetimhaneden alması için dua ettiğim zamanları…
Belki onlar yanımda olsaydı ben de sevilmeye değer olduğuma inanırdım. Ama hiç gelmemişlerdi. Gözümden süzülen yaşa engel olamadım. Ancak yaş yanağımdan aşağı düşmeden Aren başparmağıyla onu sildi. "Ağlama,” diye fısıldadı.
“Ağlamıyorum. Gözüme toz kaçtı.” Kısık bir sesle güldü. Başını hafifçe eğdi. Sonra tekrar kaldırdığında ne kadar yakın olduğumuzu fark ettim. Gözleri uzun süre gözlerimde kaldı. "Gözlerin çok güzel.” Yutkundum. ''Gözlerini bir daha aynı renk yapmaya çalışma.”
Bu kez daha belirgin şekilde yutkundum. "Nereden biliyorsun?”
“Beni mi izliyordun sen?" Şaşkınlığımı gizleyemedim. “Hayır. Baban seni görmek istedi. Ben de onu senin yanına getirdiğimde gördüm.” Babam… “Beni görmeye hep geliyor muydu? Başını salladı.
“Ben on sekiz yaşıma girdiğimden beri yılda iki kez.” Bir an sustum. “Sen hangi yılda doğdun?” “1996.” Aramızda iki yaş vardı. Demek ben on altı yaşındayken beni görmüşlerdi. O zamanlar hâlâ yetimhanedeydim. “Annem?” “O da geldi.”
İçimde garip bir boşluk oluştu. Keşke onları ben de görebilseydim. Tam o sırada araba durdu. Gelmiştik.
Aren ilk önce arabadan indi ve elini bana uzattı. Elinden destek alarak aşağı indim. Aras ve kızlar da arkamızdan indi. Aras yanıma gelip kolunu omzuma attı “Kuzenin çok sinir bozucu. Arkamızdan Julia'nın sesi geldi.
“Hey! Kuzenime beni şikâyet etme!” Aren başını iki yana salladı. “Nerede şu dükkân?”
“Düz gidiyoruz, sonra hemen sağda,” dedi Kaylee. “Siz önden gidin. Leyla'nın burada olduğunu anlamasınlar.”
Onlar önden ilerlemeye başladılar. Aren bana döndü. “Şapkayı kapat ve kimseyle göz teması kurma. Seni tanırlarsa yarına ancak çıkarız.” Şapkamı başıma geçirdim. Aren de kendi şapkasını taktı. Bir süre ilerledikten sonra Arasların sağa döndüğünü görünce biz de aynı yöne döndük. Burası çok daha kalabalıktı.
Nihayet dükkâna ulaştık. İçeri girer girmez Julia kapıyı kapattı ve perdeyi çekti. Masanın yanında bir kadın duruyordu. Samira olmalıydı.
Koyu kahverengi saçlarına hafifçe aklar düşmüştü. Kahverengi gözleri ışıl ışıldı. Kırk beş yaşlarında olmasına rağmen hâlâ oldukça güzeldi. Beni gördüğünde gözleri daha da büyüdü. Yanıma geldi ve pelerinimin başlığını geriye itti.
Yüzümü ve saçlarımı gördüğü anda bir adım geriledi.
Beni birine benzetmişti. Anneme… İçimdeki ses nedense bundan emindi.
“Annemle çok mu benziyoruz?” diye sordum. Aren uyarır gibi hafifçe öksürdü. Kimseye belli etme. Hemen toparlandım. “Geldiğimden beri herkes anneme ne kadar benzediğimi söylüyor.” Samira'nın gözleri dolacak gibi oldu. "Aynı annenin gençliğisin.” Bir süre bana baktıktan sonra elbiselerden bahsetmeye başladı. “Sizin için elbise dikebilirim ama düğüne bir haftadan az kaldı.”
Julia hemen araya girdi. “Haklısın. Bence dükkândan hazır bir elbise bakalım.” Samira başını sallayıp arka tarafa ilerledi. Biz de onu takip ettik.
Kapı yerine kalın bir perde vardı. Perdeyi çekip içeri girdiğimde gözlerim büyüdü. Her yerde elbiseler, korseler ve etekler vardı. Hepsi birbirinden güzeldi. “Önce gelinliği seçelim,” dedi Julia. Sesi benden daha heyecanlıydı. “Sade bir şeyler olsun. Julia gözlerini kırptı.
“Merak etme. Senin için en sade gelinliği seçtiğime emin olabilirsin.” Neden hiç emin değildim?

...

Julia ve Kaylee'nin bulduğu gelinliği denemem için beni giyinme odasına göndermeleri uzun sürmedi. Ama beklediğim gibi sade bir şey değildi.
Gelinlik kalp yaka kesimine sahipti. Omuzlarımın hemen başında başlayan, oldukça hacimli balon kolları vardı. Etek kısmı tül katmanlarla genişliyor, ön taraftaki açıklıktan altındaki sade ipek kumaş görünüyordu. İpek kumaş dışında kalan bölümlerin neredeyse tamamı boncuklar, tüller ve ince işlemelerle süslenmişti.
“Leyla, giymedin mi hâlâ?” diye seslendi Aras. "Bu gelinlik olmadı. Çok dar.” Tam o anda Kaylee'nin sesi geldi. “Leyla, elbise tam senin bedenine uygun.” Of. Giyinme odasından çıkıp yanlarına gittim.
İlk olarak Aren'e baktım. Neden onun beğenip beğenmediğini bu kadar merak ettiğimi bilmiyordum. Yüzü her zamanki gibi hissizdi. Ama kalbinin hızlandığını hissedebiliyordum. Dudaklarım istemsizce kıvrıldı. Aras bana baktı.
“Hayatımda gördüğüm en güzel kadın olduğunu söylemiş miydim?” “Çok abartılı.” Julia hemen araya girdi. “Kraliçe olacağını, haftaya düğünün ve taç giyme töreninin olduğunu biliyorsun, değil mi?” Eteğe baktım.
“Bu gelinlikle yürüyebileceğimi bile sanmıyorum.” Ama sonunda beni ikna ettiler. Hatta Aras bile bu gelinliği giymemi istedi. Gelinliği aldıktan sonra Kaylee, Julia, Aras ve Aren için de düğünde giyecekleri kıyafetlere baktık.
Julia kendisine çok yakışan pembe bir elbise aldı. Kaylee'nin seçtiği lacivert elbise ise sade ama oldukça şıktı.
...

Saraya döndüğümüzde odama çıkıp dinlenmek istiyordum. Ama Aren'in söylediğine göre talim alanında bana dövüş ve kılıç eğitimi verecekti. Bu yüzden odama yalnızca kıyafetlerimi değiştirmek için çıktım.
Dövüş konusunda fazla sıkıntım yoktu ama kılıç kullanmayı bilmiyordum. Talim alanına geldiğimde Aren'i başka bir adamla konuşurken gördüm. Adamın saçları siyahtı. Uzaktan gözlerinin kahverengi olduğunu seçebiliyordum. Saçları kıvırcık denemeyecek kadar düz, düz denemeyecek kadar da kıvırcıktı.
Onlara doğru ilerlerken Aren sanki geldiğimi hissetmiş gibi başını çevirdi. Gözleri doğrudan gözlerimi buldu. Yanlarına geldiğimde adam elini uzattı. "Pars. Sizinle tanışmak benim için büyük bir onur, kraliçem.” Elini sıktım. “Ben de memnun oldum. Bir komutanla tanışmak benim için de büyük bir onur.” Dilimi ısırdım.
Neden böyle konuşmuştum? Neyse ki Pars bir şey fark etmemişti. Aren zırhını ve ardından pelerinini çıkardı. “Umarım bir şeyler biliyorsundur.” Siyah gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvadı ve karşıma geçti.
Pars birkaç adım geriye çekildi. Yumruğumu Aren'e doğru savurdum. Çevik bir hareketle bileğimi yakaladı. Bileğimi kurtarmak için sol elimle sağ kaburgasının altına sert bir yumruk attım.
Yüzündeki tek bir kas bile kıpırdamadı. Ama bileğimi tutan eli iki saniyeliğine gevşedi. Fırsatı değerlendirip bileğimi kurtardım ve dizine tekme attım. Hafifçe büküldü.
Ardından eliyle dizimin altından yakalayıp çekti. Tam yere düşecekken gömleğinden tuttum. Bu kez onu da kendimle beraber yere çektim. Çimenlerin üzerine düştüğümde Aren de üzerime düştü fakat son anda elini yere koyarak ağırlığını engelledi.
Bir süre öylece kaldık. “Kalkmayı düşünüyor musun?” diye sordum. Kendini yana atıp ayağa kalktı. Elini bana uzattı ama tutmadım. Kendi ellerimle yerden destek alarak ayağa kalktım. Dudaklarının kenarı kıvrıldı. “Aferin. Kural bir: Düşmanına asla güvenme.”
“Düşmanım mısın?”
“Asla.”
“Devam.”
Bana doğru yumruk savurduğunda refleksle başımı eğdim. Yumruğu üzerimden geçti.

...

Neredeyse akşam olmuştu. Çimenlerin üzerinde uzanmış, nefes nefese kalmıştım. Ben bitmiştim. Ama Aren hâlâ devam edebilecekmiş gibi görünüyordu. Bendeki gurur da ayrı bir meseleydi. Yoruldum deyip bırakmayı reddediyordum. “Yoruldun. Yarın devam ederiz.”
Ayağa kalktım “Yorulmam ben.” Bir şeyler mırıldandı ama duyamadım. "Yorulduğunu kabul etmeyeceksin, değil mi?” başımı hayır anlamında salladım. Dudaklarının kenarı kıvrıldı. "Sen yorulmadın. Geç olduğu için bırakıyoruz.”
“Hadi gidelim.” Saraya doğru yürümeye başladım. Arkamdan gelen gülüşünü duydum ama dönüp bakmadım. Bana yetişip yanımda yürümeye başladı. "Aren?”
“Efendim?”
“O kitaba neden ihtiyacım olduğunu düşündün? Ve ne zaman yazdın?”
“Lunaris'in düşmanı çok. Ama o adam çok ayrı.” Sesindeki değişikliği hemen fark ettim. "Acımasız biri. Bir gün sürgünden kurtulmayı başarırsa ilk işi güç toplayıp buraya saldırmak olacak. O adamı iyi tanı diye verdim.” Bir süre sustu.
"Ama şu anki meselemiz bu değil. Bu konuda endişelenmene gerek yok.” O adamdan bahsettiğinde Aren'in içine bir huzursuzluk çöktüğünü hissedebiliyordum. “Peki daha önce bu saraya geldin mi?”
“Burada yaşıyordum eskiden. Pars'la da çok yakındık.” Konuşa konuşa odalarımızın önüne geldik." İyi geceler,” deyip odama girdim.

...
Kısa bir duş alıp üzerimi değiştirdim. Dışarı çıktığımda Aren'i kapımın önünde göremedim. Gitmiş miydi? Sanmıyordum. Kapısına doğru ilerleyip kapıyı çaldım. Bir süre bekledim. Ses yoktu. “Aren, müsait değilsen söyle de gideyim.”
Yine cevap gelmedi. İçeride olmadığını düşünüyordum ama içimdeki ses bunun doğru olmadığını söylüyordu. Kapıyı hafifçe açtım. İçeri girdiğimde oda boştu. Tam çıkacakken odanın içindeki başka bir kapı açıldı. Aren karşıma çıktı. Üzerinde yalnızca siyah pantolonu vardı. Yeni duş almış olmalıydı; saçları hâlâ ıslaktı ve boynunda bir havlu duruyordu. Yavaşca yutkundum onu böyle görmeyi kesinlikle beklemiyordum.
Gözüm göğsündeki yaraya takıldı. Bıçakla yapılmış olmalıydı. Derin, uzun bir izdi. Yarayı görünce içim acıdı ama belli etmedim. “Neden buradasın?” diye sordu. “Seni görmeyince merak ettim. Kapıyı çaldım ama duymadın.”
“Kapıyı açmadıysam içeride değilimdir demek ki.” Neden bir şey sakladığını hissediyordum. “Bir şey mi saklıyorsun?” “Leyla, lütfen çık odadan.”
Tam arkamı dönüp çıkacaktım ki gözlerim kendiliğinden kapandı. Dizlerimin üzerine çöktüm. Bir anda içimi kaplayan acıyla nefesim kesildi. Sonra… Kendimi başka bir yerde buldum. Bir yemek odasındaydım. Masada beş, belki altı kişi oturuyordu. Fakat yüzlerini seçemiyordum. Karşı tarafta kendimi gördüm. Ve Aren'i.
Masanın üzerinde bütün bir tavuk vardı. Aren elindeki içeceği içti. Sonra yüzünü buruşturdu. Bir tıslama sesi duydum. Acı çekiyor gibiydi.
Ardından ağlama sesi geldi. Çığlık… O ses benim sesim miydi? Karga sesleri yükseldi. Sonra bir akbabanın sesi duyuldu. Etraf dumanla kaplandı. Artık yalnızca sesleri duyabiliyordum. Ve ardından bir kahkaha…
Zafer kazanmış birinin kahkahası. Görüntü değişti. Bu kez bir ormandaydım. Beyaz, büyük taşlar vardı. Kimse yoktu. Yalnızca bir kadının ağlama sesi duyuluyordu. Etrafı parlak bir ışık sardı gözlerim kamaştığında hemen kapattım.

...

Gözlerimi açtığımda yine Aren'in odasındaydım. Ormanda olmadığıma emindim. Ama gördüğüm şey fazlasıyla gerçekti. Aren korkmuş gözlerle bana bakıyordu. “İyi misin, Leyla? Ne oldu sana?” Üzerinde hâlâ hiçbir şey yoktu.
İçimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı. “Leyla, konuş.”
“İyiyim. Bir şeyler gördüm sadece.” Cümlem biter bitmez bileğimde korkunç bir ağrı başladı. Çığlık attım. Aren hemen elbisemin kolunu yukarı çekti. Hilal şeklindeki doğum lekem parlıyordu. Elini bileğimin üzerine koydu. Acı yavaş yavaş hafifledi. Gözlerimi kapattım. Sonra gördüklerimi birleştirmeye başladım.
Yemek masası…
Aren'in içtiği içecek…
Ardından duyduğum karga ve akbaba sesleri…
Bazı kültürlerde karga ve akbaba ölümle ilişkilendirilirdi. O çığlık benimdi.
Ormandaki beyaz taşlar… Mezar taşları. Birisi Aren'i zehirlemeye çalışacaktı. Ve Aren ölecekti. İnsanların düşüncelerini anlayabiliyordum. Ama artık geleceği de görebildiğimi biliyordum. Gördüğüm şeyin anlamını çözdüğüm anda içimi büyük bir korku kapladı. “Aren…” Sesim neredeyse fısıltıdan ibaretti. “Leyla, iyi misin? Bir şey söyle artık.” Başımı kaldırıp ona baktım.
“Aren…” dedim tekrar. “Ne oldu?”
"Seni öldürecekler.” Aren'in yüzündeki ifade bir anda değişti.