7. bölüm · Lanetli krallık;son varis

𝐕𝐈𝐈

Lora lith

Audentes fortuna iuvat.

Elara, sabahın geldiğini güneş ışınlarından ziyade odasının soğuğundan anladı.

Uyku ile uyanıklık arasındaki o belirsiz yerde birkaç dakika daha kaldı. Gözlerini açmadı. Zihnindeki yorgunluk, bedenine ağır bir yük gibi çökmüştü. Yorganın sıcaklığına sığınmış, dışarıdaki dünyanın henüz kendisinden hiçbir şey istemediğine inanmak istercesine hareketsiz yatıyordu.

Sonra rüzgâr pencerenin camına sertçe vurdu.

İnce, uzun bir uğultu odanın içine doldu.

Elara kaşlarını hafifçe çattı.

Dün yaşananlar bir anda zihninde canlandı.

Lyra'nın yüzü.

Eski depo.

Kitap.

Verdantia.

Nova'nın getirdiği taş...

Elara gözlerini açtı ve bir süre sessizce başının üzerindeki tavana baktı.

Bu gece rüyasında hiçbir şey görmemişti.

Garip bir şekilde bunun onu rahatlatması gerekirdi. Fakat rahatlamamıştı. Aksine, uyanıkken karşılaştığı gerçekler rüyalarından bile daha ağır gelmeye başlamıştı.

Yaşadığı her şey belirsizliklerle doluydu.

Yavaşça sağ tarafına döndü. Yatağın kenarından sarkmış elini geri çekip yorganın üzerine bıraktı. Odanın soğuğu, yorganın sıcaklığının altında bile hissediliyordu.

Parmak uçlarını birbirine sürttü.

Ardından derin bir nefes alarak başını yastıktan kaldırdı.

Saçları yüzüne düşmüştü. Elara onları geriye iterek yatağında doğruldu.

Henüz kalkmak istemiyordu.

Ama dün verdiği kararı düşününce yatakta oyalanmasının ona yalnızca zaman kaybettireceğini biliyordu.

Yorganı üzerinden ağır ağır sıyırdı.

Ayakları yere değdiğinde hemen kalkmadı. Bir süre öylece oturdu; iki eli dizlerinin üzerinde, uykusunun tamamen dağılmasını bekledi.

Bakışları pencereye kaydı.

Camın kenarları gece boyunca buz tutmuştu.

Elara bir süre dışarıyı izledi. Sonunda ayağa kalktı ve yatağına döndü.

Buruşmuş çarşafa baktı.

Elini üzerinde gezdirerek kırışıklıkları düzeltti. Ardından yorganı gelişigüzel katlayıp yatağın ucuna bıraktı.

Bu, onda artık bir alışkanlık hâline gelmişti.

Lyra dağınıklığı sevmezdi.

Elara çocukken defalarca, "Gün sonunda yine dağılacak, neden yatağı topluyoruz ki?" diye itiraz etmişti. Fakat yıllar içinde Lyra'nın bu konudaki ısrarına karşı koymayı bırakmıştı.

Dolabına yöneldi.

Tahta zemine bastığı her adım, sabahın sessizliğinde olduğundan daha belirgin çıkıyordu.

Dolabın kapağını sonuna kadar açtı ve kıyafetlerinin arasında göz gezdirmeye başladı.

Bir süre seçim yapmadan öylece baktı.

Sonunda koyu yeşil kazağını askıdan çıkardı.

Kazağın rengi, yaz aylarında çam ağaçlarının aldığı koyu yeşili andırıyordu. Yakası sadeydi, kolları bileklerinin biraz üzerinde bitiyordu.

Altına siyah, yüksek belli ve dizlerine kadar uzanan düz kesim eteğini seçti.

Kalın siyah çoraplarını giydi. Ardından yatağın yanındaki sandalyeden deri kemerini alıp eteğinin üzerine bağladı.

Çizmelerini giymek için eğildiğinde bir anda durdu.

Bugün nereye gideceğini biliyordu.

Ormana.

Bu düşünce, ayakkabısının bağını çektiği sırada göğsünde anlık bir sıkışmaya neden oldu.

Elara doğruldu.

Aynanın karşısına geçti.

Saçlarının uçları gece boyunca birbirine girmişti. Parmaklarını saçlarının arasından geçirerek dolaşan tutamları düzeltti ve saçlarını geriye doğru attı.

Bir süre kendisine baktı.

Hayatında ilk kez kendi geçmişinin peşinden gidecekti.

Hayatında ilk kez kendisini gerçekten tanımaya çalışacaktı.

Elini boynuna götürdü.

Gümüş kolye hâlâ oradaydı.

Onu taktığı günden beri aynı sembolü farklı yerlerde görmeye başlamıştı. Kitapta, çizimde, taşın üzerinde...

Bugün belki de bütün bunların ne anlama geldiğini öğrenebilirdi.

Belki de kendisiyle ilgili cevaplar da o sembolün ardında saklıydı.

Kolye ucunu kazağının içine yerleştirdi.

Sonra komodinin üzerinde duran taşı aldı.

Taş soğuktu.

Elara bir mucize bekliyordu belki.

Bir ışık...

Bir sıcaklık...

Belki de başka bir işaret.

Ama elinde yalnızca pürüzlü, gri ve sıradan görünen bir taş vardı.

Yine de artık sıradan görünen şeylere inanmıyordu.

Taşı eteğinin cebine koydu.

Daha fazla beklemeden odasından çıktı.

Merdivenlerden inerken evin alt katından tabak sesleri geliyordu. Lyra çoktan uyanmıştı.

Elara son basamağa geldiğinde mutfaktan yayılan sıcak çay kokusunu aldı.

İçeri girdiğinde Lyra ocağın başında duruyordu.

Elara'nın ayak sesini duyunca dönmeden konuştu.

"Uyandık demek."

"Evet."

"Gece iyi uyudun mu?"

Elara sandalyesini çekip oturdu.

"Bunu sormana gerek var mı?"

Lyra'nın dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi.

"Yok."

Masaya iki fincan koydu.

Elara fincanı ellerinin arasına aldığında sıcaklık parmaklarına doğru yayıldı. Fakat dışarıdaki soğuğun izi hâlâ tenindeydi.

Lyra da genç kızın tam karşısına oturdu.

"Yeşil."

Elara fincanı dudaklarına götürürken ona baktı.

"Ne olmuş?"

"Bugün yeşil giymişsin."

"Bunun kötü bir tarafı mı var?"

"Hayır. Sana yakışmış."

Elara gülümsedi.

"Bunu bir iltifat olarak kabul edeceğim."

"Et."

Kısa bir sessizlik oldu.

Elara çayından bir yudum daha aldı ve fincanı masaya bıraktı. Fincanı biraz hızlı bırakmış olacak ki içindeki çayın bir kısmı masaya döküldü.

"Lyra."

"Efendim?"

"Bugün hava almak istiyorum. Dışarı çıkacağım."

Lyra çayına şeker atmış, kaşığı fincanın içinde yavaşça döndürüyordu.

Elara'nın sözleriyle birlikte hareketi durdu.

"Nereye?"

Elara hiç tereddüt etmeden cevap verdi.

"Ormana."

Bu kez sessizlik çok daha uzun sürdü.

Elara, Lyra'nın bağırıp çağırmasını bekliyordu.

Fakat Lyra yalnızca kaşığı fincanının kenarına usulca bıraktı.

"Sakın."

Sesi sakindi.

Ama o sakinliğin altında Elara'nın daha önce defalarca duyduğu, açıklayamadığı o sertlik vardı.

Elara bakışlarını ondan ayırmadı.

"Sürekli 'hayır', 'bilmiyorum' gibi kelimeler söyleyip duruyorsun. Bana verdiğin kolyedeki sembol, gösterdiğin kitap, Verdantia adındaki krallık, rüyalarım ve son olarak Nova'nın getirdiği taş... Bunların hepsinin bir sebebi olmalı."

Bir an durdu.

"Artık hepsinin o ormanla bağlantılı olduğunu biliyorum."

Lyra'nın bakışları istemsizce Elara'nın eteğinin cebine kaydı.

Cebin hafifçe kabardığı belli oluyordu.

"Taş cebinde mi?"

"Evet."

"Çıkarma."

Elara duraksadı.

Lyra'nın sesindeki sertlik bu kez daha belirgindi.

Bu, sıradan bir öfke değildi.

Kızgınlık da değildi.

Başka bir şeydi.

Korkuya benzeyen, fakat korkudan daha eski ve daha derin bir şey...

Lyra sözlerine devam etti.

"Ormanda ne olduğunu bilmiyoruz."

Elara'nın gözleri hafifçe kısıldı.

"Sen biliyorsun."

"Yalnızca bazı şeyleri biliyorum."

"Hangilerini? Söyle o zaman."

Lyra gözlerini ondan kaçırdı.

Bir süre sessiz kaldı.

Sonunda konuştu.

"Oraya giden herkesin aynı kişi olarak dönmediğini."

Elara'nın yüzündeki merak yerini yeniden huzursuzluğa bıraktı.

"Bu ne demek?"

"Bazen bir yer insanı değiştirir."

Lyra başını kaldırdı.

"Ya da insan, orada zaten içinde taşıdığı asıl kimliğini bulur."

Cümle, ikisinin arasında birkaç saniye boyunca asılı kaldı.

Elara'nın zihninde bir şeyler birbirine bağlanmaya çalışıyordu.

"Gidiyorum."

Lyra ayağa kalktı.

"Elara."

Bu kez Elara durdu.

Fakat Lyra ona yaklaşmadı.

Olduğu yerde kaldı.

"Dikkatli ol."

Elara şaşırmıştı.

Lyra'dan böyle bir cevap beklemiyordu.

"Beni durdurmayacak mısın?"

Lyra'nın gözleri dolmadı.

Sesini de yükseltmedi.

"Durdursam yine de gideceksin."

Elara başını salladı.

"Evet. Gideceğim."

"Öyleyse en azından dikkat et ve eve geri dön."

Elara kapıya doğru yürüdü.

Elini kapı koluna uzattığı sırada arkasından bir ses daha geldi.

"Ve Elara..."

Genç kız sesin geldiği yöne doğru döndü.

Lyra'nın bakışlarında ilk kez bu kadar açık bir korku vardı.

"Orada biriyle karşılaşırsan ona hemen güvenme."

Elara başını salladı.

Kapı kolunu kendine doğru çekti.

Soğuk hava içeri doldu.

Elara dışarı adımını atarken arkasına bakmadan konuştu.

"Şimdi sana kim olduğunu sorsam, sen bunu da söylemeyeceksin, değil mi?"

Lyra yalnızca başını iki yana salladı.

Elara dışarı çıktı.

Kapı arkasından kapandığında yüzüne vuran soğuk hava, düşüncelerini bir süreliğine susturdu.

Başını gideceği yöne çevirdiğinde Nova'nın ona doğru geldiğini gördü.

"Sana geliyordum. Nereye gidiyorsun?"

Elara, Nova'nın yüzüne ifadesizce baktı.

"Elara?" dedi Nova yeniden. "İyi misin?"

Elara paltosunun düğmelerini iliklerken karşısındaki kızın merakını gidermek istiyordu. Fakat Nova'nın da bu fikre karşı çıkmasından korkuyordu.

"Nova, benimle gelir misin?"

"Evet ama nereye?"

Elara cevap vermedi.

Sadece Nova'nın gözlerinin içine baktı.

Nova onu birkaç saniye boyunca süzdü.

Sonra aklına gelen ihtimalin doğru olmaması için içinden dua etti.

"Fikrinden vazgeçmedin, değil mi?"

"Hayır," dedi Elara. "Vazgeçmedim."

Nova iç çekti.

"Ben sana gelip sıcak çikolata eşliğinde hayatımızı sorgularız diye hayaller kuruyordum. Bilseydim gelmezdim."

Nova'nın sitemli sesi Elara'yı gülümsetti.

"Geç kaldın. Şimdi koluma gir ve birlikte hayatımızın ilk macerasına atılalım."

Nova derin bir iç çekti.

Bunu yapmak istemiyordu.

Hem de hiç.

Ama karşısındaki kız onun çocukluk arkadaşıydı. En değer verdiği dostuydu.

Onu yarı yolda bırakamazdı.

Bu yüzden Elara'nın koluna girdi.

İkili, ormanın yoluna doğru yürümeye başladı.

"Dönünce bana hatırlat. İlk işim seni şikâyet etmek olacak. Resmen beni ormana götürüyorsun."

"Sussana. Hızlı yürü, Nova."

"Of, Elara... Of."

Elden'in sokakları sabah ilerledikçe yavaş yavaş canlanıyordu.

Fırınların önünde insanlar birikmeye başlamış, dükkânların kepenkleri açılmış, sokaklara ağır ağır hayat geri dönmüştü.

Elara birkaç kez arkasına baktı.

Ev artık görünmüyordu.

Yine de Lyra'nın son cümlesi zihninden çıkmıyordu.

Orada biriyle karşılaşırsan ona hemen güvenme.

Elara'nın anlamadığı şey, Lyra'nın bu uyarıyı neden yaptığıydı.

Madem kimse ormana gitmiyordu...

Lyra neden orada biriyle karşılaşabileceğini söylemişti?

Üstelik Lyra'nın kendisi bile ormanın derinliklerinde onları neyin beklediğini tam olarak bilmiyordu.

Elara ve Nova henüz bunun farkında değildi.

Ormanın içinde karşılaşacakları kişiyle yolları henüz kesişmemişti.

Ama Karaçam, çoktan ikisini de kendine doğru çekmeye başlamıştı.

Ve bu kez onları geri göndermeye hiç niyeti yoktu.