6. bölüm · Lanetli krallık;son varis
𝐕𝐈
Sanguis meminit.
Elara, kitabın sayfasında yazan anlamsız kelimeye uzun süre baktı.
Verdantia.
Kelime, kâğıdın üzerinde solmuş mürekkeple yazılmıştı. Buna rağmen Elara'ya tuhaf bir şekilde canlı görünüyordu. Sanki yıllardır o sayfanın üzerinde beklemiş, birinin gelip onu okumasını istemişti.
"El yazısı çok eski duruyor," dedi Elara.
Lyra cevap vermedi.
Elara birkaç saniye daha kelimeye baktıktan sonra başını kaldırdı.
"Burası neresi?"
"Bir krallık."
"Krallık mı?"
Lyra yavaşça başını salladı.
"Çok uzun zaman önce."
Elara yeniden elindeki kitaba baktı.
"Hiç duymadım."
"Duyman gerekmiyordu."
Bu cevap Elara'nın hiç hoşuna gitmemişti.
"Nasıl yani?"
Lyra masanın kenarına sırtını yasladı.
"Verdantia artık yok."
"Elbette yok." Elara'nın sesi istemeden yükseldi. "Yok olmuş bir krallıktan söz ediyoruz."
"Hayır." Lyra'nın sesi sakindi. "Sadece krallık yok olmadı. Adı da onunla birlikte zaman içinde silindi."
Elara parmaklarını sayfanın üzerinde gezdirdi.
"Nasıl bir yerdi?"
Lyra'nın bakışları kitaba indi.
"Dağların ötesinde kurulmuş eski bir krallıktı. Zengin olduğu söylenirdi. Büyük taş yapıları, geniş vadileri ve güçlü surları vardı."
"Sonra ne oldu?"
Lyra sustu.
Kısa ama ağır bir sessizlik oldu.
"Yıkıldı."
"Nasıl?"
"Kimse kesin olarak bilmiyor."
Elara yutkundu.
"Sen biliyor musun?"
Lyra doğrudan gözlerinin içine baktı.
"Bilmiyorum."
Elara kitabın sayfalarını çevirmeye başladı.
İlk birkaç sayfada eski yerleşimlerden ve dağlardan bahsediliyordu. Bazı kelimeler okunamayacak kadar silinmişti. Sayfaların birkaçının kenarı yanmış, bir bölümün ise sonradan koparıldığı açıkça belli oluyordu.
Elara bir sonraki sayfayı çevirdi.
Bu kez karşısına bir çizim çıktı.
Parmakları sayfanın üzerinde durdu.
Bir taç.
Tacın hemen altında ise iki hilal ve ortalarında küçük bir taş bulunuyordu.
Elara'nın yüzündeki ifade, çizimi görür görmez değişti.
Boşta kalan eliyle boynundaki kolyeye dokundu.
Aynı sembol.
Boynunda taşıdığı kolyede de aynı işaret vardı.
"Bu..."
Lyra kitabı onun elinden aldı.
"Elara."
"Bu sembol neden burada da var?"
Lyra kitabı kapatmadı. Bunun yerine elini doğrudan çizimin üzerine koydu.
"Bazı semboller bir aileyi, bir yeri ya da bir unvanı temsil eder."
"Bu hangisi?"
Lyra'nın cevabı gecikti.
"Bilmiyorum."
Elara gözlerini kıstı.
"Biliyorsun."
"Her şeyi bildiğimi düşünmeyi bırak."
Elara tam cevap verecekken salonun dışından bir ses duyuldu.
Üç kez.
Tak.
Tak.
Tak.
İkisi de sustu.
Lyra, sırtını yasladığı masadan hızla ayrıldı.
"Elara, burada kal."
"Kim o?"
Lyra cevap vermeden odadan çıktı ve hızlı adımlarla dış kapıya yöneldi.
Birkaç saniye sonra dış kapının açıldığını duydu.
Ardından tanıdık bir ses yükseldi.
Elara'nın gerilmiş omuzları gevşedi.
Nova.
Elara bulunduğu odadan çıkıp salona doğru ilerledi.
Nova kapının önünde durmuştu. Saçlarının uçlarında kar taneleri erimeye başlamış, hafif tombul yanakları soğuktan kızarmıştı. Kalın kahverengi paltosunun kolları ise kar nedeniyle ıslanmıştı.
Elara ona doğru yürüdü.
"Bu saatte ne işin var?"
Nova cevap vermek yerine elindeki küçük şeyi kaldırdı.
"Bunu göstermek için geldim."
Elara'nın bakışları Nova'nın avucundaki nesneye kaydı.
Küçük, düzensiz biçimli bir taştı.
Griye çalan bir rengi vardı.
"Ne bu?"
"Çocuklardan aldım. Ormanın girişinde bulduklarını söylediler."
Lyra'nın gözleri bir anda büyüdü.
Elara da Nova da bunu fark etmişti.
Elara taşı Nova'nın elinden aldı.
Taşın yüzeyinde ince bir oyma vardı.
İki hilal.
Ve ortalarında küçük bir daire.
Elara'nın parmakları soğuk taşın üzerinde donup kaldı.
Odadaki herkes sessizleşmişti.
Hiçbiri konuşmuyordu.
Üç çift göz, Elara'nın avucunda tuttuğu taşa çevrilmişti.
Lyra'nın yüzündeki ifade ise her şeyi anlatmaya yetiyordu.
"O ormanla alakalı bir şeyi bir daha buraya getirmeyeceksin, Nova."
Lyra'nın sesi sert çıkmıştı.
Elara taşı avucunun içinde sıktı.
"Bu sembolün orada ne işi var?"
Lyra sessiz kalmayı tercih etti.
Elara, kitabın bulunduğu odaya doğru baktı.
Sayfadaki aynı sembol hâlâ gözlerinin önündeydi.
Bir yanda yüzlerce yıl önce ortadan kaybolmuş bir krallık...
Diğer yanda boynunda taşıdığı sembol...
Ve şimdi aynı işaret, ormanın girişinde bulunan bir taşın üzerinde karşısına çıkmıştı.
Bu kadarının tesadüf olması mümkün değildi.
"Elimdeki taşla kitapta gördüğümüz işaret aynı," dedi Elara.
Nova ona baktı.
"Kitap mı?"
Elara başını salladı.
"Verdantia diye bir yer varmış."
Nova'nın yüzündeki merak bir anda arttı.
"Hiç duymadım."
"Ben de."
İkisi kendi aralarında konuşurken Lyra araya girdi.
"İkiniz de bu konuyu burada bırakacaksınız."
Elara bakışlarını ona çevirdi.
"Hayır."
Lyra'nın yüzü sertleşti.
"Elara."
"Bana yıllardır bilmem gereken şeyleri söylemediğini ve her şeyi bilip sustuğunu artık anlıyorum. Hayatımla ilgili olan şeyleri benden gizledin."
Lyra sustu.
"Benden ne saklıyorsun?" diye sordu Elara.
Bu kez Lyra'nın yüzünde öfke yoktu.
Yalnızca yorgunluk vardı.
Ve uzun zamandır taşıdığı bir bıkkınlık.
"Bazen," dedi sessizce, "bir şeyi saklamak, onu sonsuza kadar saklayabileceğin anlamına gelmez."
Elara'nın kaşları çatıldı.
"Ne demek bu şimdi?"
Lyra cevap vermedi.
Sadece Elara'nın gözlerinin içine baktı.
O sırada ortamın gerginliğini dağıtmak istercesine Nova söze girdi.
"Bu taşı bulan çocuklar, girişin biraz ilerisindeki bir patikadan söz ediyorlardı. Sanırım taş oradan yuvarlanmış."
Elara hızla Nova'ya döndü.
"Bizi oraya götürebilir misin?"
"Hayır."
Lyra'nın cevabı öylesine hızlı gelmişti ki Elara ona döndü.
Lyra, Elara'nın gözlerinin içine bakarak tekrar konuştu.
"Hayır."
Bu kez sesi kesin ve tartışmaya kapalıydı.
Fakat Elara'nın içinde günlerdir büyüyen merak, artık her şeyin önüne geçmişti.
Çünkü artık gördüğü anlamsız rüyaların peşinden gitmiyordu.
Elinde gerçek bir iz vardı.
Ve o iz, doğrudan Karaçam Ormanı'nın içine uzanıyordu.
Lyra bakışlarını önce Elara'ya, sonra Nova'ya çevirdi.
"Bana söz verin."
İkisi de sustu.
"Ne olursa olsun ormana gitmeyeceksiniz."
Nova hemen başını salladı.
Bu kadın onu korkutuyordu.
Elara ise Nova'nın aksine sessiz kaldı.
"Elara."
Elara gözlerini Lyra'dan kaçırdı.
Sonra kısa bir nefes aldı.
"Tamam."
Lyra birkaç saniye boyunca ona baktı.
Sanki bu cevaba güvenip güvenmemesi gerektiğine karar vermeye çalışıyordu.
Elara ise avucundaki taştan gözlerini ayırmadan sordu:
"Ama neden?"
Lyra'nın yüzünde belli belirsiz bir gölge oluştu.
"Çünkü bazı cevaplar aceleyle aranırsa insanı yanlış yere götürebilir."
Bir an durdu.
"Ve bazı yolların geri dönüşü olmaz."
Daha fazla konuşmadılar.
Nova kısa bir süre sonra evine döndü.
Lyra ise günlük işlerine koyuldu.
Gece çoktan çökmüştü.
Elden'in sokakları sessizleşmiş, pencerelerdeki ışıklar birer birer sönmeye başlamıştı. Karaçam Ormanı ise dağların arasında, her zamanki karanlığına gömülmüştü.
Elara yatağında uzanıyordu.
Avucunda tuttuğu taş artık yanında, komodinin üzerinde duruyordu.
Gözlerini tavana dikmişti.
Lyra'ya verdiği sözü düşünüyordu.
Ama kararını çoktan vermişti.
Verdantia.
Boynundaki sembol.
Kitaptaki çizim.
Ormanda bulunan taş.
Ve rüyalarında kendisini çağıran o kadın...
Artık bunların hiçbirini görmezden gelemezdi.
Elara gözlerini kapattı.
Lyra'ya verdiği sözün ne anlama geldiğini artık önemsemiyordu.
Sabah olduğunda Karaçam Ormanı'na gidecekti.
Ne olursa olsun.
