2. bölüm · Lanetli krallık;son varis
𝐈𝐈
Praeteritum non moritur.
Elara, boynundaki kolyeyi avucunun içinde bir süre daha tuttu.
Lyra ile konuşması sona erdikten sonra odasına dönmüş ve kendisini düşüncelere bırakmıştı.
Gümüş yüzey parmaklarının arasında soğuk değildi. Az önce hissettiği o hafif sıcaklık, sanki hiç yaşanmamış gibiydi.
Kolyeyi bir kez daha çevirdi.
İki hilal ve ortasındaki taş...
Mutfakta otururken gözünün önüne gelen görüntüdeki sembolle bunun neden aynı olduğunu anlayamıyordu.
Yalnızca bunun sıradan bir sembol olmadığını biliyordu.
Tam o sırada Lyra'nın sesini duydu.
"Elara!"
Kolyeyi kavrayan ellerini hemen geri çekerek serbest bıraktı.
"Geliyorum."
Merdivenlerden inerken evin içindeki sıcaklık yüzüne vuruyordu. Dışarıdaki keskin soğuğun aksine ev her zaman biraz fazla sıcaktı.
Lyra şömineyi yakmayı severdi. Kışın ortasında pencereler buğulanır, mutfağın camları gün boyunca hafif nemli kalırdı.
Elara mutfağa girdiğinde Lyra masanın başında ekmek dilimliyordu. Genellikle ekmeğini kendisi yapardı. Bu koku evin içini sarar, evleri gün boyunca taze ekmek kokusuyla doldururdu.
Lyra yine sakin görünüyordu.
Onu ilk kez gören biri, sessizliğini mesafeli bulabilirdi. Oysa Elara, onun sessizliğinin altında neler sakladığını yıllar içinde öğrenmişti.
Lyra kolay kolay telaşlanmazdı.
Kızmazdı.
Bağırmazdı.
Bir şey olduğunda önce susardı.
Elara'yı korkutan da buydu.
Lyra sustuğunda genellikle söylemediği şeyler olurdu.
"Bir şey soracağım," dedi Elara, kısık ve ince bir sesle.
Lyra ekmek kesmeye devam etti.
"Ses tonuna bakılırsa söyleyeceğin şey önemli."
Elara sandalyelerden birine oturdu.
"Belki."
"Belki," diye tekrarladı Lyra, hafifçe gülümseyerek.
"Bu kelimeyi hiç sevmedim."
"Neden?"
"Sen de her soruma cevap vermiyorsun. Ben de bunu sevmiyorum."
"Her sorunun bir cevabı olmaz."
"Senin oluyor ama."
Lyra'nın bıçağı ekmeğin üzerinde bir saniyeliğine durdu.
Ardından kesmeye devam etti.
"Ben senden daha uzun yaşadım."
Elara ellerini birbirine kenetledi.
"Ne kadar uzun?"
Lyra, onun bu sorusuyla birlikte yeni yaptığı ve dilimlemeye başladığı ekmekten başını kaldırarak Elara'nın yüzüne baktı. Gözlerinde hafif bir eğlence vardı.
"Yaşımı mı soruyorsun?"
"Evet."
"Odana çıkmadan önce de sormuştun."
"Sen de söylememiştin."
Lyra, yüzündeki tebessümle başını iki yana salladı.
"On sekiz yaşına giren herkesin ilk işi yaşlıların yaşını hesaplamak mı?"
"Sen yaşlı değilsin."
"Ne kadar naziksin."
Elara'nın da dudaklarında bir gülümseme belirdi.
Lyra işte buydu.
Elara'nın hayatında anne kelimesinin yerini hiçbir zaman tam anlamıyla dolduramamıştı.
Ama o kelimenin eksikliğini hissetmesini engelleyen kadındı.
Elara, Lyra'nın kim olduğunu hiçbir zaman öğrenememişti.
Yalnızca onu çocukluğundan beri büyüten kişinin Lyra olduğunu biliyordu.
İlk hastalandığında başında bekleyen...
İlk düştüğünde dizlerini temizleyen...
Geceleri korktuğunda yatağının kenarına oturup saçlarını okşayan ve ona masallar anlatan oydu.
Elara'nın hatırladığı ilk ev, Lyra'nın eviydi.
Hatırladığı her şey, onunla paylaştığı anılardan ibaretti.
Ancak Lyra'nın hiçbir zaman anlatmadığı bazı şeyler vardı.
Elara yedi yaşındayken bir akşam yatağının kenarında oturmuş, penceresinin önündeki kuşu izlerken ona bir soru yöneltmişti.
"Annem nerede?"
Lyra o zaman da susmuştu.
Bir süre...
Ardından yanına oturmuş, küçük ellerini kendisininkilere göre büyük ellerinin arasına almış ve alnına bir öpücük kondurmuştu.
"Bazen insanlar gitmek zorunda kalır."
Bunu acı dolu bakışlarla söylemişti.
"Çok uzağa mı gitti?"
Lyra bakışlarını kaçırmıştı.
"Çok uzağa."
Elara o gün daha fazlasını sormamıştı.
Ancak çocukken anlamadığı bu iki kelime, büyüdükçe zihninde farklı anlamlar kazanmaya başlamıştı.
Çok uzağa...
Nereye?
Neden?
Ve Lyra bunları anlatırken neden her defasında sanki geçmişten değil de hâlâ hayatta olan birinden söz ediyormuş gibi görünüyordu?
Bunları düşündüğünde, bazı anıların neden bu kadar bulanık olduğunu da merak ediyordu.
Lyra'nın onu nereden getirdiğini hiç anlatmamış olması...
Babasından asla söz etmemesi...
Annesinin kim olduğunu söylememesi...
Ve en önemlisi, bazı geceler Elara'nın rüyalarından uyandığını fark ettiğinde yüzünün neden bir anda değiştiğini açıklamaması...
"Elara."
Lyra'nın sesiyle düşüncelerinden sıyrılan Elara yerinde sıçradı.
"Efendim?"
"Yine dalıp gittin."
"Bir şey düşünüyordum," dedi Elara, yüzüne düşen saçlarını geriye doğru atarak.
"Onu görüyorum."
Lyra sözlerine devam ederken masanın üzerine bir fincan bıraktı.
"Ne düşünüyordun?"
Elara'nın parmakları yeniden boynundaki kolyeye gitti.
"Bunu."
Bu tek kelime, Lyra'nın yüzündeki ifadenin değişmesi için yeterliydi.
Değişim çok küçüktü.
Bir başkası fark etmeyebilirdi.
Ancak Elara bunu kolayca anlamıştı.
Lyra'nın bakışları kolyeye indikçe yüzündeki ifade daha da belirginleşiyordu.
Sanki karşısında Elara'nın doğum gününde onu mutlu etmek için aldığı bir hediye değil, görmek istemediği bir hatıra vardı.
"Ne oldu?"
"Hiç."
"Lyra."
"Bir şey olmadı, dedim."
Bu kez sesi sert çıkmıştı.
Elara kolyeyi çıkarmak için ellerini boynuna götürdü.
"İstersen geri verebilirim."
"Hayır."
Cevap o kadar hızlı gelmişti ki Elara'nın elleri havada kaldı.
Lyra derin bir nefes aldı. Sesini yumuşattı ve sanki hiçbir şey olmamış gibi yeniden gülümsemeye başladı.
"O sende kalsın, tatlım."
Elara ona baktı.
Bozuntuya vermeden o da gülümsedi.
Karşısında oturan kadının ondan bir şeyler sakladığını yeni fark etmiyordu.
Bu, yıllardır devam eden bir durumdu.
Lyra bazen geceleri evin alt katındaki eski sandığın başına geçer ve uzun süre orada otururdu.
Elara çocukken bunu merak etmiş ve sandığın içinde ne olduğunu sormuştu.
Lyra ise yine klasik cevaplarından birini vermişti.
"Eski şeyler."
Elara'nın sandığa bakmasını kesinlikle istemiyordu.
Nedenini sorduğunda ise:
"Çünkü henüz zamanı değil."
deyip konuyu geçiştiriyordu.
Lyra ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdü.
"Bugün dışarı çıkacak mısın?"
Elara omuz silkti.
"Belki Nova'yla buluşurum."
Lyra ona döndü.
"Geç kalma."
Elara başını salladı.
Lyra yeniden cama yöneldi.
İçinde yıllardır giderek büyüyen huzursuzluk, artık yutkunmasına bile izin vermiyordu.
Elara'yı ilk kez kucağına aldığında kulağına söylenen o cümleyi, sanki hâlâ oradaymış gibi, tüm açıklığıyla hatırlıyordu.
"Onu bulduklarında her şey yeniden başlayacak"
