8. bölüm / 9
Verdantia𝐕𝐈𝐈𝐈
Bölümler 9Şu an: 𝐕𝐈𝐈𝐈
- 1 𝐈1.263 kelime
- 2 𝐈𝐈825 kelime
- 3 𝐈𝐈𝐈1.102 kelime
- 4 𝐈𝐕1.547 kelime
- 5 𝐕1.877 kelime
- 6 𝐕𝐈972 kelime
- 7 𝐕𝐈𝐈1.294 kelime
- 8 𝐕𝐈𝐈𝐈1.303 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 𝐈𝐗711 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
In tenebris veritas latet
Elara ve Nova ormanın derinliklerine doğru ilerledikçe Elden'in sesi tamamen geride kaldı.
Ne meydandaki saat kulesinin tok vuruşları duyuluyordu artık ne de kasaba halkının uzaktan gelen konuşmaları...
Sanki ormanın sınırını geçtikleri anda başka bir dünyaya adım atmışlardı.
Ağaçlar sıklaştıkça karın üzerinde yürümek de zorlaşıyordu. Botlarının altındaki zemin, her adımda onları biraz daha içine çekiyordu. Dalların üzerine birikmiş karlar, rüzgâr estikçe yere dökülüyor; kuru dallar ayaklarının altında kırıldığında çıkan ses, ormanın sessizliğinde olduğundan çok daha yüksek duyuluyordu.
Elara bir süre sonra durdu.
"Nova."
"Efendim?"
"Sanırım kaybolduk."
Nova etrafına baktı.
"Hayır."
Elara kaşlarını kaldırdı.
"Etrafa sadece ağaçlar var, Nova. Bakınca ne anlıyorsun?"
Nova omuz silkti.
"Hiçbir şey. Sadece umut ediyorum."
Elara istemsizce gülümsedi.
Fakat gülümsemesi yalnızca birkaç saniye sürdü.
Çünkü ağaçların arasında başka bir şey fark etmişti.
Karın üzerinde onların ayak izlerinden farklı izler vardı.
Yeni sayılmazlardı.
Ama eski de değillerdi.
Bir çift çizme izi, ağaçların arasından geçerek ilerideki taşlık bölgeye doğru uzanıyordu.
Nova da izleri fark etti.
"Elara..."
"Gördüm."
"Bunlar bize ait değil."
Elara çömeldi.
İzlerin kenarlarında kar hâlâ bozulmamıştı. Bu, buradan geçen kişinin çok uzun zaman önce yürümemiş olduğunu gösteriyordu.
"Birisi bizden önce buradan geçmiş."
Nova hemen doğruldu.
"Geri dönelim."
Elara cevap vermedi.
Bakışları izlerin devam ettiği noktadaydı.
İçinde açıklayamadığı bir merak vardı.
Sanki ormanın içinde bir şey onları beklemiyordu.
Sanki bir şey onları belirli bir yere doğru yönlendiriyordu.
Ayağa kalktı.
"Biraz daha ilerleyelim."
Nova derin bir nefes aldı.
Aslında tek istediği arkadaşıyla birlikte bu ormandan sağ salim çıkmaktı. Fakat tek başına geldiği yolu geri dönmesi de mümkün değildi.
Elara'nın kararını değiştiremeyeceğini biliyordu.
"Bunu söylediğin için pişman olacaksın ama..."
İkisi birlikte yürümeye devam etti.
Bir süre sonra ağaçların arasındaki kar örtüsü seyrekleşmeye başladı.
Toprağın üzerinde yosunlar belirmiş, kuru dalların arasından taşlar görünür hâle gelmişti.
Elara eğilip yerdeki taşlardan birini eline aldı.
Diğer taşların aksine bu taş oldukça düzgün görünüyordu.
Parmaklarını üzerinde gezdirdi.
"Burada bir yol var."
Nova'nın sesi bir anda yükseldi.
"Burada gerçekten bir yol var!"
Elara başını kaldırdı.
Gerçekten de ağaçların arasından kaybolup giden eski bir taş yol uzanıyordu.
Yolun iki yanında devrilmiş sütunlar vardı. Bazılarının üzerinde, zamanın bile tamamen silemediği çizgiler ve şekiller bulunuyordu.
Elara birkaç adım attı.
Tam o sırada boynundaki kolye ısındı.
Bu kez sıcaklık çok daha belirgindi.
Elara irkilerek elini boynuna götürdü. Parmakları kolyenin etrafını sardı.
Nova bunu fark etmişti.
"Yine ne oldu?"
"Kolye..."
Elara'nın sözü arkasından gelen bir sesle yarıda kesildi.
Bir ayak sesi.
İkisi de aynı anda arkasına döndü.
Önce bir adım duyuldu.
Sonra bir tane daha.
Nova'nın sesi fısıltıya dönüştü.
"Biri geliyor."
Elara'nın kalbi hızlandı.
Ağaçların arasındaki sis hafifçe hareket etti.
Önce koyu renkli bir palto göründü.
Ardından uzun boylu bir adam ağaçların arasından çıktı.
Yirmili yaşlarının başlarında görünüyordu. Koyu saçları alnına düşüyor, griye çalan gözleri ormanın karanlığında bile dikkat çekiyordu.
Üzerindeki kıyafetler Elden halkının giydiklerinden farklıydı. Sade, fakat özenliydi. Belinde kısa bir kılıç taşıyordu.
Adam onları gördüğü anda olduğu yerde durdu.
Aralarında yalnızca birkaç metre vardı.
Hiçbiri konuşmadı.
Bir süre boyunca yalnızca birbirlerine baktılar.
Sonunda yabancı, sakin ama sert bir sesle sordu:
"Burada ne yapıyorsunuz?"
Nova hiç beklemeden cevap verdi.
"Asıl bunu sana sormamız gerekiyor."
Adamın kaşlarından biri hafifçe kalktı.
"Ben önce sordum."
"Biz de önce seni gördük."
Elara, Nova'nın koluna hafifçe dokundu.
"Nova."
Ardından yabancıya döndü.
"Merak ettiğimiz için geldik. Kaybolmadık."
Adam kısa bir bakışla çevreyi süzdü.
"Buraya gelen herkes önce bunu söyler."
Elara'nın dikkatini çeken şey adamın sesi değildi.
Bakışlarıydı.
Çevresini incelerken ormanı onlardan çok daha iyi tanıdığı belliydi.
"Sen burayı biliyor musun?"
"Biraz."
"Bu yol nereye gidiyor?"
Yabancının bakışları taş yola kaydı.
"Bilmiyorum."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Yüksek ihtimalle hiçbir yere gitmiyordur. Eski bir yol sadece."
Elara ilk anda onun yalan söylediğini düşündü.
Ama neden yalan söylediğini anlayamıyordu.
Adam birkaç adım daha yaklaştı.
O sırada Elara'nın kolyesi paltosunun üzerinden belli belirsiz göründü.
Yabancının bakışları bir anda kolyeye kaydı.
Yüzünde çok kısa süren bir şaşkınlık belirdi.
Sonra ifadesi yeniden soğukkanlı hâline döndü.
"Bu sembolü nereden aldın?"
Elara'nın eli istemsizce kolyesine gitti.
"Biri verdi."
"Kim?"
Elara cevap vermeden önce kısa bir süre düşündü.
Karşısındaki adam yabancıydı.
Sonuçta neden saklaması gerektiğini bilmiyordu.
"Lyra."
Adam bu ismi duyduğu anda belli belirsiz duraksadı.
Elara'nın kaşları çatıldı.
"Onu tanıyor musun?"
"Hayır."
Cevap fazla hızlı gelmişti.
Nova ikisinin arasındaki bakışmayı fark etmiş olacak ki araya girdi.
"Peki sen kimsin?"
Adam birkaç saniye sustu.
Sonra elini kılıcının üzerinden çekti ve sakin bir sesle cevap verdi.
"Kael."
Nova bekledi.
"Soyadın falan yok mu?"
"Var."
"O zaman söyle."
Kael'in yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
"Yeni tanıştığım insanlara soyadımı söylemek gibi bir huyum yoktur."
"Elbette."
Nova gözlerini devirdi.
Bu adamdan hiç hoşlanmamıştı.
Gerçi Nova, insanlara kolay kolay güvenen biri de değildi.
Elara, onun ne düşündüğünü anlamış gibi Nova'ya baktı ve gülümsedi.
Kael bunu fark etti.
Bakışları kısa bir anlığına Elara'nın yüzünde dolaştı.
Ardından başını başka yöne çevirdi.
"Buraya sadece meraktan mı geldiniz?"
Elara cevap vermeden önce Nova cebinden taşı çıkardı.
"Bunu bulduk."
Kael'in bakışları taşa yöneldi.
Bir anda yüzündeki ifade değişti.
Taşın üzerindeki sembolü tanıyordu.
"Bunu nereden buldunuz?"
"Ormanın girişinde."
"Hayır."
Kael'in sesi sertleşmişti.
"Bu taş girişte bulunmuş olamaz."
Nova kaşlarını çattı.
"Ne demek istiyorsun?"
Kael taşa doğru birkaç adım yaklaştı.
Fakat elini uzatıp dokunmadı.
"Bunun ait olduğu yer burası."
Elara sessizce onu izliyordu.
Karşısındaki adamın taşın üzerindeki sembole verdiği tepki, içinde yeni bir soru oluşturmuştu.
"Bu sembol ne?"
Kael bakışlarını Elara'ya çevirdi.
"Bilmiyor musun?"
"Bilseydim sormazdım."
Kael birkaç saniye sustu.
Sonunda tek bir kelime söyledi.
"Verdantia."
Elara'nın içi ürperdi.
Bu isim, son günlerde hayatına hiç beklemediği kadar sık girmişti.
Kitapta...
Çizimde...
Taşta...
Şimdi de bu yabancının ağzında.
"Verdantia gerçekten burada mıydı?"
Kael cevap vermeden önce eski taş yola baktı.
"Bir zamanlar."
"Peki şimdi?"
"Şimdi yalnızca izleri kaldı."
Elara'nın boşta kalan eli yeniden kolyesine gitti.
Metalin sıcaklığı hâlâ hissediliyordu.
Kael bunu fark etmedi.
O sırada ormanın daha derinlerinden bir kuş sürüsü havalandı.
Kanat çırpışlarının sesi ağaçların arasında yankılandı.
Kael başını hızla o yöne çevirdi.
Yüzündeki ifade bir anda değişti.
Bu kez ciddiydi.
"Burada daha fazla kalmamalısınız."
Nova hemen itiraz etti.
"Sen bize emir mi veriyorsun?"
Kael hâlâ ormanın ilerisindeki karanlığa bakıyordu.
"Emir vermiyorum."
Bir an durdu.
"Uyarıyorum."
Elara da onun baktığı yöne döndü.
Kael sanki birini ya da bir şeyi görmüş gibiydi.
İlk bakışta hiçbir şey yoktu.
Sadece ağaçlar...
Sis...
Ve karanlık.
Sonra Elara, ağaçların arasında çok uzakta beliren küçük bir ışık gördü.
Gözlerini kırpmadan baktı.
Işık bir an daha orada kaldı.
Sonra kayboldu.
"Orada ne var?" diye sordu Elara.
Kael cevap vermedi.
Elini kılıcının kabzasına götürdü.
"Bilmiyorum."
Elara ona baktı.
İlk kez Kael'in de gerçekten tedirgin olduğunu hissediyordu.
Ve bu, ormanın içinde gördüğü her şeyden daha korkutucuydu.
Çünkü burayı bilen biri bile neyle karşılaşacaklarını bilmiyorsa, onların burada ne işi vardı?
Kael bakışlarını yeniden onlara çevirdi.
"Elden'e geri dönün."
Elara başını hafifçe salladı.
"Ya dönmezsek?"
Kael'in gri gözleri onun gözlerine kilitlendi.
"Bunu tavsiye etmem."
Elara geri adım atmadı.
"Ben tavsiye istemedim."
Kael onu birkaç saniye boyunca inceledi.
Sonra dudaklarının kenarında belli belirsiz bir ifade oluştu.
"Belli oluyor."
Ardından arkasını dönerek taş yolun karanlığına doğru yürümeye başladı.
Birkaç adım attıktan sonra durmadan konuştu:
"Bir daha o sembolü gördüğünüzde ona dokunmayın."
Elara arkasından seslendi.
"Neden?"
Kael yürümeye devam etti.
Sesi ağaçların arasında yankılandı.
"Çünkü bazı şeyler yalnızca onları bulmanızı beklemez."
Son kelimelerin ardından Kael, taş yolun karanlığında gözden kayboldu.
Elara olduğu yerde kaldı.
Boynundaki kolye hâlâ ateş gibi sıcaktı.
Nova yanına geldi.
"Bence Lyra'nın dediğini dinlemeliydik."
Elara cevap vermedi.
Gözleri hâlâ Kael'in kaybolduğu taş yoldaydı.
Sonra elindeki taşa baktı.
Taşın üzerindeki sembol çok hafif bir şekilde parladı.
Elara'nın gözleri büyüdü.
Bir an boyunca nefes almayı bile unuttu.
O anda bir şeyi anladı.
Bu orman yalnızca geçmişi saklamıyordu.
Bir şeyi uyandırıyordu.
Nova ise konuşmaya devam ediyordu.
"Başımıza ne geldiyse ya meraktan ya da—"
"Nova."
Nova sustu.
Elara gözlerini taştan ayırmadan konuştu.
"Sus ve yürü."
"Ne?"
"Gidelim artık."
Nova bir şey söylemedi.
Elara da arkasına bakmadan yürümeye başladı.
Fakat ikisinin de bilmediği bir şey vardı.
Ormana attıkları her adım, onları geçmişe biraz daha yaklaştırıyordu.
Ve Verdantia'nın geçmişi, sandıklarından çok daha canlıydı.
