Verdantia kitap kapağı

1. bölüm / 9

Verdantia

𝐈

Vaveyla Yazarı: Lora lith

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: 𝐈

Regnum aeternum

Elden'de sabahlar sessiz başlamazdı.

Kasaba, dağların arasında saklanmış olmasına rağmen güneş doğmadan önce uyanırdı. Önce fırınların bacalarından yükselen dumanlar görülür, ardından dar taş sokaklarda kepenk sesleri duyulurdu. Meydandaki eski saat kulesi her sabah aynı saatte çalar, sesi eski vadinin iki yanındaki evlere kadar ulaşırdı.

Daha sonra insanlar evlerinden çıkardı.

Fırıncılar tezgâhlarını açar, pazarcılar arabalarını meydana taşır, yaşlı kadınlar pencerelerinin önüne oturup kimin erkenden dışarı çıktığını merak ederdi.

İşte Elden böyle bir yerdi.

Küçük bir kasabaydı.

Öyle küçüktü ki burada kimse gerçekten yabancı kalamazdı. Yeni taşınan birinin adını öğrenmek için en fazla bir gün yeterdi. Birinin evlenmesi, kavga etmesi ya da gece yarısı eve dönmesi, ertesi sabaha kadar herkesin haberi olurdu.

Elara bu yüzden Elden'i hem sever hem de zaman zaman ondan nefret ederdi.

Burada hiçbir sırrın uzun süre saklı kalmayacağını düşünürdü hep.

Kendi sırrı hariç...

Çünkü Elara'nın kim olduğunu kendisi bile bilmiyordu.

Gözlerini açtığında ilk fark ettiği şey yağmurun sesi olmuştu.

Tahtadan yapılmış tavana birkaç saniye boş gözlerle baktı. Odanın soğuk havası çıplak kollarına işliyordu. Bir süre uzandığı yataktan kalkmadı.

Yine gördüğü rüyayı tam anlamıyla hatırlamaya çalışıyordu.

Neredeyse her gece aynı rüyayı görmesine rağmen, rüya her sabah zihninden silinmiş birkaç görüntüden ibaret kalıyordu.

Yine bir saray vardı.

Koyu renkli taşlardan yapılmış, kuleleri gökyüzünü delercesine yükselen devasa bir saray...

Duvarlarında alevler vardı.

Pencerelerden simsiyah dumanlar yükseliyordu.

Ayaklarının altında cam kırıkları vardı. Çıplak ayakları kesiliyor, nefesi tükeniyor ama yine de duramıyordu.

Arkasından birileri geliyordu.

Fakat onları göremiyordu.

Sadece çıplak taş zeminde yankılanan ayak seslerini işitiyordu.

Ardından bir kadın sesi...

"Elara dön"

Devamı yoktu.

Her seferinde buraya kadar geliyordu.

Fakat geri kalanını hatırlayamıyordu.

Tıpkı bu sabah olduğu gibi.

Elara tekrar gözlerini kapatıp sıkıca yumdu.

Rüyasındaki kadının sesini düşünmemeye çalıştı. Fakat o ses, anlam veremediği bir şekilde fazlasıyla tanıdık geliyordu.

Bunu açıklayamıyordu.

Bazen rüyalar yalnızca rüyaydı.

İnsan zihni uyurken saçma şeyler üretebilirdi.

Kendisini buna ikna etmeye çalıştı.

Fakat başaramadı.

Yorganı üzerinden attığı gibi ani bir refleksle yatağından doğruldu. Ahşap zemine bastığı anda soğuk, ayak tabanlarından başlayıp bütün vücuduna yayıldı.

Elara bunu umursamayıp yatağının karşısındaki pencereye doğru ilerledi ve hafifçe perdeyi araladı.

Elden, yağmurun altında neredeyse griye bürünmüştü.

Evlerinin bulunduğu sokak, kasaba meydanına doğru eğimli bir şekilde uzanıyordu. Karşıdaki evlerin kiremit çatıları yağmurdan koyulaşmıştı. Bacalardan yükselen ince dumanlar, yağmur taşıyan bulutlara doğru süzülüyordu.

Sokağın sonunda ise sisin arasından saat kulesi görünüyordu.

Kulenin taşları yıllar içinde kararmıştı. Elden'deki çoğu insan, onun kasabadan bile daha eski olduğunu söylerdi.

Elara çocukluğundan beri o kuleyi görürdü.

Ne zaman dışarı çıksa ya da bu pencerenin önüne gelse, gözleri her zaman o kuleye giderdi.

Belki de bu yüzden kuleyi kendisine ait bir şey gibi hissediyordu.

Saat kulesinin hemen arkasında, dağların başladığı yerde yoğun bir orman uzanıyordu.

Karaçam ormanı.

Kasabadaki herkes ormandan bu isimle söz ederdi.

Elara bir keresinde, çocukken Lyra'ya ormanın adının neden böyle olduğunu sormuştu.

Lyra ona yalnızca:

"Çünkü ağaçları çok karanlık."

demişti.

Tabii o zamanlar bu cevap ona fazlasıyla yetmişti.

Şimdi yetmiyordu.

Ormana giden eski patikanın başında yıllardır aynı tabela duruyordu.

GİRİŞ YASAKTIR

Nedenini kimse tam anlamıyla bilmiyordu.

Bazıları ormanda kurtlar olduğunu söylerdi.

Bazıları dağların arasındaki uçurumlardan bahsederdi.

Yaşlılar ise başka bir şey anlatırdı.

Karaçam Ormanı'na girenlerin yönlerini kaybettiğini...

Elara bunun saçmalık olduğunu düşünürdü.

Ama ne zaman ormana baksa içinde garip bir huzursuzluk belirirdi.

Sanki ağaçların arasından onu çağıran bir şey vardı.

Gözleri ormana dalmışken sağ eliyle perdenin bir ucunu tuttu ve hızla kapattı.

"Bugün olmaz."

Kendi kendine söylediği bu cümleye kendisi bile anlam verememişti.

Bugün olmayacak olan neydi?

O sırada havanın aslında ne kadar soğuk olduğunu iliklerine kadar hissetti ve ürperdi.

"Of."

Kışın en sevmediği şeylerden biri de buydu.

Elden'de şömine yakılmadan yataktan çıkmak işkence gibiydi.

Yatağının yanındaki sandalyenin üzerinde duran kıyafetlerine göz gezdirip giyinmek için yanlarına yürüdü.

Önce kalın, krem rengi kazağını aldı. Kazağın yakası boynuna kadar çıkıyordu ve örgü desenleri göğsünde küçük üçgen şekilleri oluşturuyordu.

Lyra, geçen kış bunu kendi elleriyle örmüştü.

Hemen ardından pantolonunu aldı ve bacaklarından geçirdi.

Giyindiği koyu kahverengi pantolonun, üzerindeki krem rengi kazakla ne kadar yakıştığını düşünmeden edemedi.

Ayaklarına kalın çoraplarını ve dizlerinin biraz altında biten eski kahverengi çizmelerini geçirdi. Dolabın içinden uzun, koyu yeşil paltosunu aldı.

Paltonun içi yünlüydü.

Elden'in kışında başka türlü dışarı çıkmak mümkün değildi.

Son olarak bordo atkısını da boynuna sardı.

Aynanın karşısına geçtiğinde saçlarının her zamanki gibi darmadağın olduğunu gördü.

"Harika."

Saçlarını gelişigüzel tarayıp bir kısmını arkadan topladı. Geri kalan saç tutamlarının sırtına düşmesine izin verdi.

Bugün on sekiz yaşına girmişti.

Bu saç modelinin kendisini daha yetişkin göstermesi gerektiğini düşünüyordu.

Ama aynaya her baktığında gördüğü kız hâlâ çocukluğundan beri tanıdığı Elara'ydı.

Aynı yeşil gözler...

Aynı koyu kahverengi saçlar...

Aynı küçük yara izi, sol kaşının hemen üzerinde...

Aynı yüz.

Daha fazla düşünmeden odasının kapısına doğru ilerledi. Kapıyı açtığı gibi odadan çıktı.

Koridorda ilerlerken evin ahşap zemini gıcırdamayı ihmal etmiyordu. Aşağıdan sobanın içinde yanan odun parçalarının çıtırtısı ve Lyra'nın mutfakta bir şeylerle uğraşırken çıkardığı sesler geliyordu.

Elara merdivenlerden indi.

"Günaydın."

Lyra başını kaldırıp ona döndü.

"Günaydın, doğum günü kızı."

Elara hemen yüzünü buruşturdu.

"Öyle söyleme."

Küçükken her zaman büyümek istediğini söylerdi.

Ta ki gerçekten büyüdüğünü fark edene kadar...

"Neden? Doğum günü kızı değil misin?"

dedi Lyra.

Elara oturmak için mutfak masasının sandalyesini çekerken onu yanıtladı.

"Garip geliyor."

Lyra gülümsedi.

"Bunu herkes söyler."

"Ben herkes değilim."

"Bunu da herkes söyler."

Elara gözlerini devirdi.

Masanın üzerinde sıcak ekmek, bal ve küçük bir kase vişne reçeli vardı.

Elara masanın üzerindekileri süzerken dışarıdan gelen seslerle kafasını cama çevirdi.

Sonunda Elden uyanmıştı.

Meydanın karşısındaki fırıncı Thomas'ın karısı çoktan kapısının önünü temizliyordu. Yan dükkânın sahibi Bayan Liora, her zamanki gibi kepenkleri açmadan önce sokağı kontrol ediyordu.

Birkaç çocuk ise geceden birikmiş karları avuçlarının içinde yuvarlayıp birbirlerine atıyordu.

Elara bu görüntü karşısında gülümsemeden edemedi.

Burası böyleydi işte.

Sessizdi.

Sıkıcıydı.

Ama yine de onun eviydi.

Doğduğu yer...

İlk kez düştüğü sokak...

İlk kez bisiklete binmeyi öğrendiği meydan...

İlk kez birinden hoşlandığını sandığı kasaba...

Hayatının tamamı burada geçmişti ve burada geçmeye devam edecek gibi görünüyordu.

Çünkü dağların arasındaki bu küçük kasabadan başka bir dünya bilmiyordu.

"Elara?"

Lyra'nın sesi onun düşüncelerini böldü.

"Efendim?"

"Bugün dışarı çıkma."

"Neden?"

"Çünkü hava çok soğuk."

"Burada hava hep soğuk."

"Bugün daha soğuk. Baksana, her taraf karla kaplı."

Elara pencereye bir daha döndü.

"Abartıyorsun. Her zaman yağan kar işte."

Lyra cevap vermedi.

Elara bir şeylerin ters gittiğini hissetmişti.

"Bir şey mi oldu?"

"Hayır."

"Emin misin?"

"Eminim."

Lyra, konuyu daha fazla uzatmak istemediği için masanın altından küçük bir kutu çıkardı ve Elara'nın önüne bıraktı.

"Doğum günü hediyen."

Elara heyecanla kutuyu avucunun içine aldı.

"Bana mı aldın?"

"Hayır, kendime aldım."

Elara tekrar gözlerini devirdi.

"Çok komiksin."

"Biliyorum."

Kutuyu açtığında içinden gümüş bir kolye çıktı.

Oldukça eski duruyordu.

Zinciri inceydi ve ucunda küçük, koyu renkli bir taş bulunuyordu. Taşın etrafına iki hilal işlenmişti.

Elara'nın gülümsemesi yavaş yavaş yüzünden silindi.

Parmakları kolyeye ulaştığında içinde tuhaf bir his oluştu.

Sanki bunu daha önce görmüştü.

Ama nerede?

Bir görüntü belirdi zihninde.

Siyah taşlarla yapılmış devasa bir kapı...

Kapının üzerinde aynı sembol...

İki hilal ve ortasında koyu renkli bir taş.

Görüntü bir anda kayboldu.

"Lyra."

"Efendim?"

"Bu sembol ne?"

Lyra birkaç kez öksürdü.

"Eski bir sembol."

"Neye ait?"

"Bilmiyorum."

Elara onun gözlerinin içine baktı.

Çünkü biliyordu.

Lyra yalan söylediği zaman gözlerini kaçırırdı.

Şimdi de kaçırıyordu.

"Biliyorsun."

"Elara..."

"Biliyorsun, dedim."

Lyra derin bir nefes aldı.

"Bugün bunun hakkında konuşmayalım, olur mu?"

"Ama neden?"

"Çünkü bugün senin doğum günün."

Bu cevap Elara'nın kafasını daha da karıştırdı.

Ama üstelemedi.

Kafasını sallamakla yetinip kolyeyi boynuna taktı.

Gümüş zincir tenine değdiğinde kısa bir sıcaklık hissetti.

Sonra geçti.

Dışarıdan saat kulesinin çanı duyulmaya başladı.

Bir...

İki...

Üç...

Elara saymayı bıraktı.

Çanın sesi kasabanın üzerinde yankılanırken meydandaki insanlar da onunla birlikte hareketlenmeye başlamıştı.

Elden'in her zamanki sabahlarından biriydi.

En azından Elara öyle sanıyordu.

Henüz bilmiyordu.

İnsanın bazen ait olduğunu sandığı yerin aslında yalnızca saklandığı yer olduğunu çok geç öğrenirdi.