4. bölüm · Lanetli krallık;son varis
𝐈𝐕
Sub umbra silvae
Karaçam'ın kıyısından ayrıldıktan sonra bir süre ikisinin arasında hiçbir konuşma geçmedi.
Sanki ikisi de kendi aralarında bu konu hakkında konuşmamak için sessiz bir anlaşma yapmış gibiydi.
Elara yürürken birkaç defa arkasına bakmak istedi. Karaçam'ın büyüleyici görüntüsünü bir kez daha görmek istiyordu. Fakat her seferinde Nova'nın az önceki hâli aklına geliyordu.
Nova, korktuğu zaman bunu gizleyen biri değildi.
Korkuyorsa söylerdi.
Üstelik ciddi bir insan da sayılmazdı. Sürekli espriler yapar, kendisiyle birlikte çevresindeki insanların da gülmesini sağlardı.
Ama ormanın önünde yüzüne yerleşen ciddiyet, Elara'nın alıştığı o şakacı tavırdan oldukça uzaktı.
Yine de gördüğü şeyi düşünmeden edemiyordu.
Gerçekten ağaçların arasından bir ışık yanmış olabilir miydi?
Belki kimsenin haberi olmadan orada çalışan biri vardı.
Belki de...
"Düşünmeyi bırak."
Nova'nın sesiyle Elara, kendi zihniyle verdiği savaştan uzaklaştı.
"Düşünmüyorum."
"Düşünüyorsun. Sen bir şey düşünmeye başladığında suratın çok çirkin oluyor."
Elara, Nova'nın kurduğu bu cümleye gülerek omzuyla onun omzuna hafifçe vurdu.
"Gizli gizli beni izlediğini biliyordum."
"Senin ciddi problemlerin var."
Bir süre ikisi de güldü.
Ormanın gölgesi arkalarında kaldıkça hava daha tanıdık bir hâle geliyordu. Evlerin camlarından sızan ışıklar dışarıyı aydınlatıyor, uzaktan tek tük insan sesleri duyuluyordu. Ayaklarının altında ezilen karın çıkardığı ses bile artık Elara'ya huzur veriyordu.
Elden yeniden ikisinin etrafını sarıyordu.
Sanki güvenli alanlarına geri dönmüşlerdi.
Kasaba meydanına yaklaştıklarında Nova'nın omuzları gevşedi.
"Şimdi ne yapıyoruz?" diye sordu karşısındaki kıza.
"Ben eve gideceğim."
"Ben kahve içmek istiyorum."
"Ben kahve sevmiyorum."
Nova, Elara'nın kahveyi pek sevmediğini biliyordu. Fakat kendisi kahveyi çok seviyordu ve başkasının bu konudaki düşüncesi pek umurunda değildi.
"Gel hadi."
Nova, tıpkı Karaçam Ormanı'na gitmemesi için kolunu tuttuğu gibi yeniden Elara'nın koluna girdi ve onu meydanın karşısındaki küçük kahve dükkânına doğru sürüklemeye başladı.
Elara başta itiraz edecek gibi oldu ama vazgeçti.
Hava iyice soğumuştu. Kar, gökyüzünden daha yoğun bir şekilde yağmaya başlamıştı.
Hemen eve gitmek istemiyordu.
Bütün gün boyunca biriken düşüncelerinden uzaklaşmaya ihtiyacı vardı.
Elara çocukluğundan beri böyleydi.
Her şeyi biraz fazla düşünürdü.
Kahve dükkânına girdiklerinde kapının üzerinde asılı duran küçük çan öttü.
İçeride her zaman bir uğultu olurdu. Küçük bir dükkân olmasına rağmen burası neredeyse her zaman kalabalıktı.
Şöminenin çevresindeki masaların üzeri kırmızı örtülerle seriliydi. Duvarları küçük tablolar süslüyordu. Tavandan aşağı doğru sarkan büyük bir avize vardı.
Belki bu dükkân için biraz fazla gösterişliydi ama içerinin atmosferine oldukça yakışıyordu.
Nova boş bir masaya doğru yöneldi.
"Buraya."
Elara paltosunu çıkarmadan sandalyeye oturdu ve soğuktan kızarmış ellerini birbirine sürttü.
"Parmaklarım dondu."
"Ben sana eldiven tak demedim mi?"
"Unutmuşum."
Elara bunu söylerken Nova'ya baktı.
Nova ise içeceklerini kendileri için yaşı oldukça ilerlemiş olan mekân sahibine anlatmaya çalışırken sinirden kızarmıştı bile.
"İKİ TANE KAHVE!"
Elara bu görüntü karşısında gülmeden edemedi.
Adam kaşlarını çatarak Nova'ya baktı.
"Adam zor duyuyor. Bana neden gülüyorsun?"
Bu söz, Elara'nın daha da yüksek sesle gülmesine sebep oldu.
Birkaç dakika daha böyle sohbet ettiler.
Sonunda kahveleri masalarına geldi.
Elara, sıcak kahve dolu kupayı doğrudan ellerinin arasına aldı.
Bu onu mayıştırmıştı.
Sıcaklık parmaklarından başlayarak yavaş yavaş bütün vücuduna yayılıyordu.
Bir süre sonra aralarında kısa bir sessizlik oluştu.
Bu sessizlik ormandaki sessizlikten farklıydı.
Burada etraflarında insanların konuşmaları vardı. Bir sandalye çekiliyor, bir kaşık tabağa çarpıyor, kapı her açıldığında dışarıdaki soğuk rüzgârın sesi içeri doluyordu.
Hayat bir şekilde devam ediyordu.
Elara'nın hoşuna giden de buydu.
Bir süre sonra sessizlikten sıkılan Nova dirseklerini masaya yasladı.
"Şimdi anlat."
Elara ona anlamsız bir bakış attı.
"Neyi?"
"Bugün neyin var?"
"Hiçbir şeyim yok."
"Elara."
"Gerçekten."
Nova kahvesinden bir yudum aldı.
"Sen çocukken de böyleydin."
"Sen beni fazla tanıyorsun."
Nova birkaç saniye sustu.
Sonra karşısında oturan Elara'ya doğru biraz yaklaşıp alçak bir ses tonuyla sordu:
"Rüyaların geri mi geldi?"
Elara bakışlarını elinde tuttuğu kupaya indirdi.
"Hiç gitmedi ki."
Nova şaşkın gözlerle onu izledi.
"Ne zamandır aynı?"
"Değişiyor."
"Nasıl?"
Elara sesli bir şekilde yutkundu. Ardından bakışlarını kupadan çekip Nova'ya yöneltti.
"Eskiden yalnızca o yapıyı görüyordum."
"Yapıyı?"
Elara başını salladı.
"Taştan bir yer. Çok büyük... Bir saray gibi."
Nova kaşlarını çattı.
"Sonra?"
"Son zamanlarda daha fazla şey görmeye başladım."
Bu doğruydu.
Rüyaları ilk olarak taştan yapılmış o eski yapıyı görmesiyle başlamıştı. Yıllar içinde ise bu durum değişmiş, o yapıyla birlikte daha fazla şey görmeye başlamıştı.
"Mesela?" diye sordu Nova, meraklı bir ses tonuyla.
Elara bir süre düşündü.
"Koridorlar... Kapılar... Bazen bir kadın."
"Tanıyor musun?"
"Hayır."
Elara'nın gözü başka bir yerdeydi. Sanki zihnindeki bulanık görüntüleri hatırlamaya çalışıyordu.
"Yüzünü görmüyor musun?"
"Hayır. Sadece konuşuyor. Yalnızca sesini duyuyorum."
"Seninle mi konuşuyor?"
Elara yeniden başını salladı.
"Evet."
Nova bekledi.
Elara'nın ne diyeceğini seçmeye çalıştığını fark etmişti. Elara bu rüyalardan ona daha önce de bahsetmişti fakat şu an her zamankinden daha çaresiz görünüyordu.
"Peki sana ne söylüyor? Onu hatırlıyor musun?"
Elara'nın parmakları kupanın çevresinde sıkılaştı.
"Dön."
Nova kaşlarını çattı.
"Bu kadar mı?"
"Şimdilik."
Nova bu kez şaka yapmadı.
Aralarındaki gergin havayı değiştirmek istedi ama Elara'nın bundan hoşlanmayacağını biliyordu. Daha önce de bunu yapmayı denemişti.
Elara ise onunla iki ay boyunca konuşmamıştı.
Rüyaları konusunda fazlasıyla hassastı.
"Belki de kendi düşüncelerindendir," dedi Nova. "Yani belki bir kez böyle bir rüya gördün ve üzerine çok düşündüğün için görmeye devam ediyorsundur."
Elara gülümsedi.
"Şu an Lyra gibi konuştun."
"O bunu biliyor mu?"
Elara birkaç kez belli belirsiz başını salladı.
"Peki bir şey söylemiyor mu rüyaların hakkında?"
"Hayır."
Nova, yalnızca kendisinin duyabileceği bir ses tonuyla konuşmaya çalıştı.
"Hiç şaşırtıcı değil."
Elara bunu duymuştu.
Gülümsedi.
"Lyra'yı sevmiyorsun, değil mi?"
Nova elindeki kupayı dudaklarına götürürken başını iki yana salladı.
"Evet."
Aslında Lyra'nın Nova'ya yaptığı herhangi bir kötülük yoktu. Fakat soğuk ve garip tavırları Nova'yı her zaman germişti.
Elara kahkaha attı.
Bundan sonra konuşmaları yeniden sıradan şeylere dönüştü.
Nova'nın annesinin pazardan aldığı kumaştan, kasabadaki fırıncının yeni yaptığı çöreklerden, kışın buz tutan gölde kaymaya çalışırken birbirlerini nasıl yaraladıklarından bahsedip durdular.
Gülüyorlardı.
Saatin nasıl geçtiğini fark etmemişlerdi.
Hava iyice karardığında sonunda eve dönmeye karar verdiler.
Meydanda birbirlerine son kez sarılıp ayrıldılar.
Elara eve dönerken kendini birkaç saat öncesine göre daha hafif hissediyordu.
Belki de ihtiyacı olan buydu.
Sırları çözmek değil...
Bir süreliğine onları düşünmemek.
Sonunda evine ulaştı ve kapıyı açtı.
İçerisi sessizdi.
Elara önce Lyra'nın uyumuş olabileceğini düşündü. Paltosunu çıkardı. Botlarını ise üzerindeki kar gitsin diye kapının ağzındaki paspasa birkaç kez vurduktan sonra çıkarıp girişe bıraktı.
"Lyra?"
Sesi hafifti.
Cevap gelmedi.
Mutfaktaki ışık yanıyordu.
Elara oraya doğru yürümeye başladı.
Başta Lyra'nın her zaman olduğu gibi mutfakta olabileceğini düşündü. Fakat içeri girdiğinde masanın üzerinde yalnızca iki fincan olduğunu gördü.
Fincanlardan birinin içindeki çay hâlâ sıcaktı.
İnce bir duman havaya doğru yükseliyordu.
Sanki Lyra dakikalar önce buradaymış gibi...
"Lyra?"
Bu kez sesi daha yüksek çıkmıştı.
"Buradayım."
Sesin yukarıdan geldiğini işitince Elara'nın adımları bu kez merdivenlere yöneldi.
Lyra odasından çıkıyordu.
Üzerinde gündüz giydiği kıyafetler hâlâ vardı. Yalnızca bağlı olan saçlarını çözmüş, omuzlarına bırakmıştı.
Elinde küçük bir kutu taşıyordu.
Elara'nın gözleri kutuya takıldı.
Lyra bunu fark etmiş olacak ki kutuyu hemen arkasına aldı.
"Geç kaldın."
Elara arkasını dönüp yeniden aşağıya doğru inmeye başladı.
"Dolaştık. Öyle saatin geçtiğini anlamadık."
"Karaçam'a gittiniz."
Bu bir soru değildi.
Elara merdivenin son basamağında durdu. Başını birkaç adım yukarıda duran Lyra'ya çevirdi.
"Evet."
Lyra gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi.
"Ormana girdiniz mi?"
"Hayır."
"Yaklaştınız mı?"
Elara vereceği cevaptan tereddüt etti.
"Biraz."
Lyra başını yana doğru eğdi.
"Elara... Orası senin sandığın gibi bir yer değil."
"Ben ne sandığımı bilmiyorum ki."
Elara iki kolunu yana doğru açtı.
"İşte sorun da bu."
"Sen biliyor musun?"
Lyra cevap vermedi.
Elara'nın durduğu basamağa da basıp salona doğru yürüdü.
Elara da onun arkasından gitti.
"Lyra."
"Bugünlük yeter. Yorulmuş olmalısın. Git ve dinlen."
"Hayır."
Elara'nın sesi ciddiydi.
İlk defa Lyra'ya karşı bu kadar sert çıkmıştı.
"Yıllardır bana 'henüz değil' veya 'zamanı değil' deyip duruyorsun. Ben ne zaman öğrenmeye başlayacağım?"
Lyra'nın yüzünde kırgın bir ifade belirdi.
İkisi de salonun ortasında ayakta durmuş, birbirlerine bakıyordu.
"Öğrenmek istediğin her şey seni iyi bir yere götürmez."
"Belki de bunu kendim görmeliyim."
Lyra başını salladı.
"Hayır."
Tek kelime.
Kesin.
Elara derin bir nefes verdi.
"Orada bir şey var. Bir şey olduğu kesin."
Lyra'nın parmakları kutunun üzerinde gerildi.
Elara bunu bile fark etmişti.
"Geçmiş."
"Senin geçmişin mi?"
"Bir kısmı."
"Benimki de mi?"
Bu soru Lyra'yı susturdu.
Elara cevabını onun yüzünden anlamıştı.
"Evet... Kesinlikle benimle ilgili."
Lyra gözlerini kapattı.
"Her şey seninle ilgili değil."
"Öyleyse neden bu kadar korkuyorsun?"
Lyra bu kez doğrudan onun gözlerinin içine baktı.
"Çünkü seni kaybetmekten korkuyorum."
Neredeyse ilk defa gözlerini kaçırmadan bu cümleyi kurmuştu.
Bu durum Elara'nın öfkesini aniden dağıttı.
Lyra'nın sesi çok sakindi.
Ama o sakinliğin altında, yıllardır içinde taşıdığı büyük bir korku vardı.
Elara Lyra'ya doğru yaklaşıp iki eliyle onun kolunu tuttu.
"Buradayım."
Bunu söylerken sesini onunki kadar sakin çıkarmaya özen gösterdi.
"Biliyorum."
"Bir yere gitmiyorum."
"Şimdilik."
Elara bu kelimeye takıldı.
"Ne demek o?"
Lyra yeniden susmayı tercih etti.
Kutuyu göğsüne yakın tuttu.
Sonra Elara'nın yanından geçip odasına gitti.
Kapıyı arkasından çekip kapatmadı.
Bu, ikisinin arasında sessiz bir barış işaretiydi.
Elara da daha fazla salonda dikilmeden odasına doğru çıkmaya başladı.
İlk yaptığı şey kıyafetlerini değiştirmek oldu.
Saçlarını çözdü ve karşısındaki aynadan yine kendini izlemeye başladı.
On sekiz.
Bu rakam ona hep büyük gelmişti.
Şimdi ise tuhaf bir biçimde küçük geliyordu.
Çünkü hayatında hâlâ bilmediği o kadar çok şey vardı ki...
Derin bir nefes alıp arkasında duran yatağa doğru yürüdü ve kendini yatağın üzerine bıraktı.
Aşağıdan hâlâ Lyra'nın sesleri gelmeye devam ediyordu.
Çekmeceleri açıp kapatıyor, bir taraftan diğer tarafa doğru yürüyordu.
Elara'nın gözleri günün yorgunluğu ve stresinin etkisiyle ağırlaşmaya başladı.
Daha fazla dayanamadı.
Gözlerini kapattı.
Gecenin karanlığında uykuya dalarken zihninde tek bir düşünce vardı.
Artık beklemek istemiyordu.
Çünkü bazı sorular, insanın zihninde büyüdükçe cevap olmaktan çıkar ve bir ihtiyaca dönüşürdü.
Elara'nın soruları da artık böyleydi.
Onun için cevap değil...
Bir ihtiyaçtı.
