5. bölüm / 9
Verdantia𝐕
Bölümler 9Şu an: 𝐕
- 1 𝐈1.263 kelime
- 2 𝐈𝐈825 kelime
- 3 𝐈𝐈𝐈1.102 kelime
- 4 𝐈𝐕1.547 kelime
- 5 𝐕1.877 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 𝐕𝐈972 kelime
- 7 𝐕𝐈𝐈1.294 kelime
- 8 𝐕𝐈𝐈𝐈1.303 kelime
- 9 𝐈𝐗711 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Regnum non moritur
Sabah, Elden'in üzerine yavaşça yerleşiyordu.
Gecenin karanlığı dağların ardında silinirken gökyüzü, ağır ve kurşuni bir renge bürünmüştü. Ardından ufukta beliren solgun ışık, karla kaplı çatılara vurmaya başladı. Güneş henüz kendini tam anlamıyla göstermemişti. Kışın bu saatlerinde Elden, sanki geceyle gündüz arasında unutulmuş bir yerde asılı kalmış gibi görünürdü.
Kar yağışı dinmişti.
Kasabanın sokaklarına, gece boyunca yağan karın ardından yeni bir sessizlik çökmüştü. Taş yollar ve ahşap evlerin önündeki küçük bahçeler, yumuşak bir beyazlığın altında kaybolmuştu. Çatılardan sarkan buz parçaları, rüzgârın etkisiyle birbirlerine hafifçe çarpıyor, çıkardıkları ince sesler sabahın sessizliğinde yankılanıyordu.
Elden uyanıyordu.
Elara ise bütün bunları odasının penceresinden izliyordu.
Uykusunu tam olarak alamamıştı. Yataktan kalkalı yalnızca birkaç dakika olmuştu ama dün gece yaşananları düşünmekten zihnini toparlayamıyordu.
Gözlerini her kapattığında aynı görüntüler beliriyordu.
Karaçam'ın karanlığı...
Ağaçların arasında beliren o tuhaf ışık...
Ve eve döndüğünde Lyra'nın yüzünde gördüğü ifade.
Elara alnını soğuk cama yasladı.
"Ne saklıyorsun benden?" diye fısıldadı.
Cevap gelmedi.
Zaten kendisi bile ağzından çıkan soruya bir cevap bulamazken başka birinin nasıl verebileceğini bilmiyordu. Belki de en kötüsü buydu.
İnsan bazen cevabı bilmemekten çok, sorusunun cevabını öğrenmeye hazır olup olmadığını bilememekten korkardı.
Elara gözlerini dışarıya çevirdi.
Dünya her zamanki gibi devam ediyordu.
Bir adam küreğini kaldırımın kenarına dayamış, evinin önündeki karları temizliyordu. Bir kadın üst kattaki pencereden çamaşırlarını topluyordu. Küçük bir köpek yavrusu burnunu karın içine sokuyor, birkaç saniye sonra hapşırarak kendi etrafında dönüyordu.
Her şey normaldi.
Belki de en tuhaf olan buydu.
Dün ormana gittikten sonra dünya değişmemişti.
Ama Elara'nın dünyaya bakışı değişmişti.
Daha fazla dışarıyı seyretmek istemeyerek pencereden ayrıldı ve kıyafetlerini gelişigüzel attığı dolaba doğru yürüdü.
Pirinç renkli kulpa uzanıp kapağı kendine doğru çekti.
Kapak yalnızca yarıya kadar açılmıştı ki odanın içinde uzun bir gıcırtı yankılandı.
Gıcırr...
Elara yüzünü buruşturdu.
"Bir ara bunu yağlamalıyım," diye söylendi kendi kendine.
Dolabı tamamen açtı ve kıyafetlerinin arasında göz gezdirmeye başladı.
Askılarda yan yana duran kazaklar, birkaç gömlek, kalın kışlık elbiseler ve katlanmış etekler vardı. Çoğunun rengi birbirine yakındı. Koyu yeşiller, kahverengiler, krem tonları...
Elara ne zaman kendisi için bir şey seçmeye kalksa Lyra mutlaka aynı şeyi söylerdi:
"Kışın açık renk giyilmez."
Sonra da Elara'nın yerine kendi beğendiği renkleri seçerdi.
Elara kıyafetlerin arasında eliyle gezinirken gözleri bir anda dolabın arka tarafında duran eski bir kazağa takıldı.
Pudra pembesi bir kazaktı.
Diğer kıyafetlerin arasında öylesine yumuşak ve sıcak bir renge sahipti ki sanki dolabın içine kış değil, geçmişten kalma bir mevsim saklanmıştı.
Elara kazağı askıdan çıkardı.
Yakından baktığında onu hemen tanıdı.
Hatta düşündüğünden daha iyi tanıyordu.
Örgüsü kusursuz değildi. Bazı ilmekler diğerlerinden daha sıkı, bazılarıysa daha gevşekti. Yaka kısmında belli belirsiz eğrilikler vardı.
Ama Elara için onu değerli yapan da tam olarak buydu.
Kazağı küçükken kendi elleriyle örmüştü.
Daha doğrusu, Lyra'nın ellerini izleyerek örmeye çalışmıştı.
O zamanlar örgü şişleri ellerinde olduğundan çok daha büyük görünürdü. İlmekleri saymayı bir türlü beceremez, birkaç sıra ördükten sonra neden bir tarafın diğerinden daha kısa olduğunu anlamaya çalışırdı.
Kaç kez söktüğünü hatırlamıyordu bile.
Sonunda ortaya çıkan şeyin gerçekten bir kazak olup olmadığı bile tartışılırdı.
O zamanlar düzeltmesi için Lyra'ya götürmüştü.
Ama Lyra kazağa hiç dokunmamıştı.
Sadece gülümseyerek:
"Bunu sen yaptın," demişti.
Sanki dünyanın en güzel kazağını örmüş gibi.
Elara'nın dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme belirdi.
Kazağı göğsüne bastırdı.
Hâlâ yumuşaktı.
"Bu hâlâ duruyormuş," dedi sessizce.
Çocukken giymek için ördüğü kazak ona o zamanlar fazla büyük gelmişti. Bu yüzden bir kenara kaldırmış, yıllar içinde de tamamen kaybolduğunu sanmıştı.
Bir an için başka hiçbir şey düşünmeden kazağı yatağının üzerine bıraktı.
Ardından dolabın alt kısmındaki pileli, uzun eteğe baktı. Etek, kazağa göre biraz daha koyu bir pembeydi. Önce eteğe, sonra yeniden kazağa baktı.
İkisi de onun alışık olduğu renklerden biraz uzaktı.
Omuzlarını silkti.
"Bugün de böyle olsun."
Eteği yatağın üzerine serdi. Ardından kalın krem rengi çoraplarını ve koyu kahverengi botlarını çıkardı.
Hava soğuktu.
Kıyafetlerinin güzel görünmesinden önce onu sıcak tutması daha önemliydi.
Kazağı üzerine geçirdiğinde örgünün yumuşaklığı tenine değdi. Kollarını düzeltti, ardından yatağın üzerinde duran eteği giydi.
Bir süre aynanın karşısında kendisine baktı.
Pudra pembesi, yüzüne alışık olmadığı kadar yumuşak bir ifade vermişti. Omuzlarına dökülen koyu saçları bu renkle daha da belirginleşiyor, gözleri sabahın ilk ışığında olduğundan daha açık görünüyordu.
Elara başını hafifçe yana eğdi.
"Fena değil."
Sonra aynadaki yansımasına biraz daha dikkatli baktı.
"Lyra görse kesin çocukken ördüğüm kazağı giydiğim için benimle dalga geçer."
Bu düşünce bile göğsünün içinde garip bir sıcaklık oluşturdu.
Son kez aynaya baktı. Açıkta duran saçlarını kulağının arkasına attı ve kapıya yöneldi.
Kapıyı açtığı anda yüzüne sıcak ekmek ve tereyağı kokusu çarptı.
Midesi guruldadı.
"Tam zamanında."
Koridora çıktığında aşağıdan tabakların birbirine değen sesi geliyordu. Ev hâlâ sabahın sakinliğini taşıyordu. Pencerelerin kenarlarında oluşan ince buğular, dışarıdaki soğuğun içerideki sıcaklığa ulaşmaya çalıştığını gösteriyordu.
Elara merdivenlerden inmeye başladı.
Son basamakta durdu.
Mutfaktan Lyra'nın sesi geliyordu.
"Şeker kavanozunu yine nereye koydun?"
Elara gülümsedi.
"Bu sefer ben koymadım," dedi mutfağa girerken.
Lyra ocağın başında durmuş, bakır tavada yumurta hazırlıyordu. Üzerindeki koyu gri hırkanın kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Saçlarının arasındaki birkaç gümüş tel, sabah ışığında daha belirgin görünüyordu.
Masada iki tabak, bir sepet ekmek ve küçük bir kase reçel vardı.
Elara reçele bayılırdı.
Bunu bilen Lyra, evden reçeli hiçbir zaman eksik etmezdi.
"Elara," dedi Lyra.
Başını mutfağın girişindeki kıza çevirdi.
Bakışları önce Elara'nın yüzünde, ardından kıyafetlerinde durdu.
Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.
Elara tek kaşını kaldırdı.
"Ne?"
Lyra'nın bakışları kazaktaydı.
"Onu hâlâ saklıyor muydun?"
Elara masaya doğru ilerleyip sandalyesini çekti ve oturdu.
"Ben de bugün buldum."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Onu yedi yaşındayken örmüştün."
"Elbette sekiz."
Lyra başını iki yana salladı.
"Hayır. Yedi."
"Sekiz."
"Yedi."
Lyra tavayı ocaktan alıp masaya bırakırken gülümsedi.
"Bir kazağın yaşını bile tartışıyorsun."
"Çünkü haklıyım."
"Tabii, tabii."
Elara önündeki tabağa baktı.
Yumurtanın yanında birkaç dilim kızarmış ekmek vardı. Reçelin kapağını açtı, ekmeğinin üzerine bolca sürdü ve yemeye başladı.
Bir süre boyunca mutfakta yalnızca çatal ve bıçak sesleri duyuldu.
Dışarıda ise rüzgâr evin duvarlarına vuruyordu.
Elara acı kahvesinden son bir yudum aldıktan sonra bakışlarını karşısında oturan kadına çevirdi.
"Lyra."
"Efendim?"
Elara birkaç saniye sustu.
"Dün gece neden öyle bir şey söyledin?"
Lyra'nın kaşları hafifçe çatıldı.
"Hangisini?"
"Bir yere gitmeyeceğimi söyledikten sonra... 'Şimdilik' dedin. Neden?"
Lyra elindeki fincanı yavaşça masaya bıraktı.
Hemen cevap vermedi.
Belki de vermek istemiyordu.
Ne söyleyecekti?
Bakışlarını pencereye çevirdi. Dışarıdaki insanları izledi. Birbirlerine gülümseyen insanları, sokakta yürüyenleri, hayatlarına hiçbir şey olmamış gibi devam edenleri...
Dudaklarından sessiz bir nefes döküldü.
"Keşke," dedi.
Elara ona baktı.
"Ne?"
"Keşke biz de böyle mutlu olabilseydik."
Sesinde öylesine kısa süren bir kırgınlık vardı ki Elara, bunun bir anlığına mı ortaya çıktığını yoksa Lyra'nın yıllardır içinde taşıdığı bir şey mi olduğunu anlayamadı.
Lyra bakışlarını yeniden ona çevirdi.
"Bazen insan bir şeyi söylemek ister," dedi. "Ama söyleyeceği şeyin sonuçlarını düşünmeden konuşamaz."
Elara kaşlarını çattı.
"Bu bir cevap değil. Biliyorsun, değil mi?"
"Biliyorum."
"O zaman neden doğruları söylemiyorsun?"
Lyra'nın gözleri masadaki fincana kaydı.
Ardından tekrar Elara'ya baktı.
"Henüz zamanı değil."
Elara sandalyesine yaslandı.
"Bu zaman gelecek mi?"
"Bilmiyorum."
"Senin hiç bilmediğin şeyler mi var?"
Lyra'nın yüzünde yorgun bir gülümseme belirdi.
"Sandığından daha fazla."
Elara cevap vermedi.
Lyra'nın her zamanki cevaplarıydı bunlar.
O buna alışmıştı.
Bir sorunun cevabını almak yerine, yeni bir soruyla baş başa bırakılmak...
Lyra ile yaşamanın görünmez kurallarından biri buydu.
Ama bugün farklıydı.
Ormanda gördüğü ışık...
Rüyasında duyduğu ses...
Boynunda taşıdığı sembol...
Ve Lyra'nın dün gece söylediği o tek kelime:
Şimdilik.
Hepsi birleştiğinde, cevaplanmamış sorular artık eskisinden çok daha ağırdı.
Elara fincanını iki eliyle kavradı.
"Bana güvenmiyor musun?"
Lyra'nın yüzündeki ifade değişti.
Elara, onun köşeye sıkıştığını görebiliyordu.
"Bunun güvenle bir ilgisi yok."
"O zaman neyle ilgisi var?"
Lyra cevap vermeden önce uzun bir nefes aldı.
"Senin güvenliğinle."
Elara'nın bakışları sertleşti.
"Ben artık çocuk değilim."
"Biliyorum."
"Öyle davranmıyorsun."
"Çünkü yaşının büyümesi, dünyadaki her şeyin bir anda daha az tehlikeli olduğu anlamına gelmez."
Lyra'nın sesi sert değildi.
Aksine sakindi.
Fakat o sakinliğin altında Elara'nın daha önce pek rastlamadığı bir endişe vardı.
Gerçek, derin ve saklanamayacak kadar açık bir endişe.
"Büyümek," diye devam etti Lyra, "insanı her şeyden korumaz."
Elara cevap vermedi.
Bir süre sonra mutfak yeniden sessizliğe gömüldü.
Dışarıdan geçen bir arabanın tekerlekleri karda zorlanarak ilerledi. Birkaç saniye sonra ses tamamen kayboldu.
Lyra biten kahvaltı tabağını alarak ayağa kalktı.
"Üstüne bir hırka giy."
Elara başını kaldırdı.
"Bir yere mi gidiyoruz?"
"Hayır."
"Öyleyse neden giyiyorum?"
"Çünkü hastalanıp başıma kalmanı istemiyorum."
Lyra elindekileri tezgâhın üzerine bıraktı.
Elara gülümsedi.
"Bunu direkt söylesen ölürsün, değil mi?"
Lyra hiçbir şey söylemeden mutfaktan çıktı.
Elara birkaç saniye daha yerinde oturdu.
Sonra merakına yenildi.
Sandalyeden kalkıp Lyra'nın peşinden gitti.
Lyra evin ön tarafına değil, mutfağın arkasındaki dar koridora yönelmişti.
Elara adımlarını yavaşlattı.
Koridorun sonunda yıllardır kapalı duran küçük bir kapı vardı.
Elara o kapıyı defalarca görmüştü.
Ama neden kilitli olduğunu hiçbir zaman sormamıştı.
Belki de bazı şeyleri sormamak, çocukluğundan beri ona öğretilmiş sessiz bir alışkanlıktı.
"Lyra?"
Lyra cevap vermedi.
Kapının önünde durdu.
Sonra cebinden küçük, altın renkli bir anahtar çıkardı.
Elara'nın gözleri anahtara kaydı.
"Orası ne?"
"Depo."
"Ben neden daha önce hiç girmedim?"
"Çünkü gerek yoktu."
Anahtarı kilide yerleştirdi.
Çevirdi.
Klik..
Kapı açıldı.
İçeriden soğuk ve kuru bir hava yayıldı. Elara istemsizce bir adım geri çekildi.
Odanın içinde eski tahta sandıklar, raflara dizilmiş ve tozla kaplanmış kitaplar, üzerleri bezlerle örtülmüş birkaç eşya vardı. Pencere oldukça küçüktü ve perdeleri tamamen kapalıydı. İçerideki loş ışık, odanın gerçek boyutlarını anlamayı zorlaştırıyordu.
Lyra kapının yanında durdu.
"Gel."
Elara tereddüt ederek içeri girdi.
Ayaklarının altındaki eski tahta hafifçe gıcırdadı.
Odanın kokusu farklıydı.
Kurutulmuş otlar, eski kâğıtlar ve uzun zamandır kapalı kalmış ahşapların ağır kokusu birbirine karışmıştı.
Lyra kapıyı arkasından kapatmadı.
Bu küçük ayrıntı Elara'nın dikkatinden kaçmadı.
"Ne arıyoruz burada?"
Lyra cevap vermedi.
Odanın köşesinde duran büyük sandığa doğru ilerledi.
Sandığın kapağında yılların bıraktığı çizikler vardı. Metal köşeleri paslanmış, kilidin çevresindeki ahşap ise zamanla koyulaşmıştı.
Lyra sandığın önünde diz çöktü.
Elara hemen yanına geldi.
Lyra kilidi açtı.
Kapağı kaldırdığında eski kumaş parçalarının arasında birkaç kitap, küçük tahta kutular ve ne olduğu ilk bakışta anlaşılmayan çeşitli eşyalar ortaya çıktı.
Elara sandığın içine doğru eğildi.
"Bunlar ne?"
"Eski şeyler."
Lyra ilk kitabı eline aldı.
Kapağı koyu kahverengiydi. Üzerinde herhangi bir isim ya da işaret bulunmuyordu.
Elara kitabın kenarına parmaklarını sürdü.
"Bunu daha önce gördün mü?"
"Hayır."
"Emin misin?"
Lyra'nın bakışları bir anda değişti.
"Elara."
Sesinde bu kez başka bir şey vardı.
Elara başını kaldırdı.
Lyra bir süre kitabın kapağına baktı. Sonra kitabı sandığın içine geri koymak yerine masanın üzerine bıraktı.
"Bazı şeylerin artık zamanı geldi."
Elara'nın kalbi hızlandı.
"Ne gibi?"
Lyra cevap vermeden önce odanın kapısına baktı.
Sanki birinin onları dinleyip dinlemediğinden emin olmak ister gibiydi.
Sonra yeniden Elara'ya döndü.
"Önce şunu bilmeni istiyorum."
Elara pür dikkat karşısındaki kadına bakıyordu.
Artık bir şeylerin sonuna geldiklerini hissediyordu.
Lyra'nın sesi alçaldı.
"Şüphelerinde haklısın. Seninle ilgili anlatmadığım çok şey var."
Lyra'nın bakışlarındaki tereddüt, Elara'nın boğazını düğümledi.
"Ne kadar çok?"
Lyra'nın gözleri kısa bir anlığına yere indi.
"Düşündüğünden daha fazla."
Elara'nın aklına yeniden dün gece geldi.
Şimdilik.
Bu kez o kelime eskisi kadar belirsiz değildi.
Sanki Lyra, söyleyemediği her şeyin arkasına o tek kelimeyi saklamıştı.
Elara sandığa baktı.
"Bunlar benimle mi ilgili?"
Lyra başını yavaşça salladı.
"Hepsi değil."
"Peki hangisi?"
Lyra, masanın üzerinde duran kitaba baktı.
"Bunu okuyunca bazı sorularının cevaplarını bulacaksın."
Elara kitabı eline aldı.
"Ya daha fazla soru çıkarsa?"
Lyra'nın cevabı gecikmedi.
"Çıkacak."
Bu cevap Elara'nın beklediğinden çok daha dürüsttü.
Kitabın kapağını açtı.
İlk sayfa boştu.
İkinci sayfada ise solmuş mürekkeple yazılmış tek bir cümle vardı.
Elara kitabı biraz daha kendine yaklaştırdı.
Yazıya eğildi.
Tanımadığı bir el yazısıydı.
Parmakları sayfanın kenarında hareketsiz kaldı.
Sonra gözleri, hayatında ilk kez gördüğü o kelimenin üzerinde durdu.
Bir an boyunca hiçbir şey söylemedi.
Sanki kelimeyi zihninde anlamlandırmaya çalışıyordu.
VERDANTİA
