30. bölüm · Lanetin Gölgesi 1
Yüzleşme
Mert’le bir kafede oturuyorduk gözleri bir yere kilitlenmiş sadece orayı izliyordu. Geldiğimizden beri ağzını bıçak açmamıştı. Hala olanları kabul etmek istemiyor gibiydi.
“İstersen eve gidelim.”
Burada boş, boş oturmaktansa dinlense daha iyi olurdu. Yaşadıkları… Hiç ama hiç hafif değildi.
“Hayır… Sadece. Oturmak istiyorum.”
Sesi çatallaşmıştı. Ve… Durgundu. Hiç olmadığı kadar. Ezgi’nin boynunda ki haç gözümü kapattığımda gözümün önüne geliyordu. Gölge değildi… O. Gölge böyle bir şeyi umursamazdı ama asıl kişiliği umursardı…
“Peki… Bir şey ister misin?”
Başını hayır anlamında salladığında dudaklarını büzdü. Bir buz kadar soğuk duruyordu. Masadakini elini tuttuğumda görünüşü kadar soğuktu. Zihnimde ses yankılandığında elimi korkuyla çektim.
“Biliyor musun Parla eğer birisinin eli soğuksa bu geçmişte bir travmanın mirası olduğu söyleniyor.”
Yine aynı ses. Yine geçmiş. Benim peşimi bırakmayan şeylerden ise geçmiş ve onun daha fazlası Gölge vardı. Elimi hızla çektiğimi fark eden Mert buz mavisi gözlerini bana dikti.
"İyi misin ne oldu?”
Başımı hayır anlamında sallama sırası bendeydi. Geçmişi umursamıyor gibi her ne kadar dursam da merak ediyordum. En çok merak ettiğim şeyde Gölge kimdi? Merakla bana bakıyordu şu an ne diyeceğimi tahmin etmeye çalışıyor gibiydi.
"Emir beni hala aramadı ya başına bir şey gelmişse?”
Omuzunu silktiğinde boğazını temizledi.
“Dur, sakin. İlk bir arayalım hemen telaş etme.”
Telefonu aldı ve aramaya başladı çalıyor çalıyor açan yoktu. Telefonuma mesaj geldi kim olduğunu tahmin edebiliyordum Gölge. Merak içinde telefonu açıp baktım.
GSK (Silentum Meum): Ne yapıyorsun Nil kızı?
Bu şimdi bana neden yazmıştı? Hiç hayrı alamet bir şey gibi durmuyordu.
Siz: Emir’e bir şey yapmadın değil mi?
Mesaj yazarken parmağım kütük gibi sertleşmişti resmen.
GSK (Silentum Meum): O iyi.
Bu muydu? “O iyi.” Tek yazacağı şey bu muydu? Benimle dalga mı geçiyordu?
Siz: Nerede? Şu an. Ne zaman bırakacaksın???
Üç soru işareti yazdığını belirten üç nokta. Ve kestirip atması.
GSK (Silentum Meum): Yarın.
Soruların onu yaşatmaya yetmeyecek. Polisi aramayı düşünüyorsan.
İşte şimdi sıçmıştım. Bu boş tehdit değildi. Gölge… Elinde bir şey vardı.
Siz: Beni neyle tehdit ediyorsun?
Mesaj yok. Sadece iki mavi tikle bakışıyordum. Ve birden onun sesinin yankılanmasıyla ayağa kalktım.
“Eğer polisi ararsan Ezgi’nin kanı olan ve senin parmak izinin olduğu bir bıçak veririm. Yakındayım Parla dikkat et.”
Nasıl zihnimde onun sesi yankılanmıştı. Tok sesi sustuğunda etrafa bakmaya başladım. Yoktu. Ama zihnimdeydi. Açıklanamayacak bir güce sahipti. İşte o zaman lanetin veya güçlerin var olduğunu anlamıştım. Geri yerime oturduğumda Mert konuşmaya başladı.
“Açmıyor. Sen kiminle yazışıyorsun?”
Boğazımda bir yumru belirdiğinde kısık sesimi duyması umuduyla konuşmaya başladım.
“Gölge… Emir’i kaçırmış yarın bırakacağını söyledi. Ve Mert… Şu an zamanı değil ama hangi lanet zihne girip konuşabilir?”
Onu nasıl bulacaktım? O şuan ne yapıyordu? Acı çekiyor muydu? Bir yeri zarar görmüş müydü? Ne oluyordu neden böyleydi. Kafamın içine sorular çevrildiği için Mert’i duyamaz olmuştum.
“Kendime geleyim hemen araştıracağım. Gölge senin zihnine mi girdi?”
Başımı evet anlamında salladım. Bakışlarım donmuştu. Tek bir yere bakıyordum masanı üstünde ki telefonuma.
“Pekâlâ, işler gittikçe kötüleşiyor…”
Nasıl bir insan bu kadar acımasız ya da katil olabilirdi? Ve ya neden katil olurdu? Bir olay döndü diye birisini mi öldürmek zorundaydınız? Hayır, ama insanlar acımasız ve düşüncesiz olduğu için direk cinayet işliyordu.
Çocuklar bu cinayetleri duyarak öğrenmek zorunda mıydı? Hayır, ama duyuyor korkuyor, ürküyor ve bazıları ise havalı olduğunu düşünüyordu.
“Bu olaylardan uzaklaş Mert. Zaten geçmişte bir sürü şey yaşamışsın. Tekrar yaşatma kendine.”
Evet, tek başıma da ayakta kalabilirdim. Ya da bu tamamen yalandı. Mert’e bir şey olamazdı. Ona olmasını istemiyordum. Ayrıca… Hayır! Olamazdı. Evimde bıçak eksikti. Ya onu Gölge aldıysa?
“Hayır Parla. Olamaz bir arkadaşımı daha kaybetmek istemiyorum lütfen.”
Başımı hayır anlamında sallarken aklıma bir şey takıldı.
“Fakat sana zarar gelecek. Okulda dediğin şeyi düşünüyordum. Mert eğer öğrenmem gereken bir şey varsa ki var gibi gözüküyor bana söyle.”
Bunu duyunca gözbebekleri büyümüş ve gözlerini benden hızla kaçırmıştı. Kesinlikle bir şey saklıyordu.
“Canım arkadaşım sakin ol. Zamanı görünce öğreneceksin söz veriyorum.”
Kafamı omzuna yasladım. Gölge gibi konuşmuştu. Ne hikmetse hiçbir şeyin zamanı gelmiyor ve ben sorularla kalıyordum. Hemen kahve sipariş ettik.
Kafamı omzunun üstünden çektim ve sıcak kahvemi içmeye başladım
“Emir Gölgenin yanında ne yapıyor?”
Benden cevap gecikmemişti. Cevabı zaten belliydi.
"Bilmiyorum Mert. Bilmiyorum…”
Sadece ikimizdik. İlk defa tek değildim. Telefon masanın üstünde titriyordu. Umarım Gölge olmaz diye korku ile baktım ve… Gölgeydi bu adamdan bıkmıştım.
Oflamaya başladım beni rahatsız etmek yerine öldürseydi daha iyiydi. Gölgenin mesajlarını açarken tenime soğuk bir rüzgâr esti ürpermeme sebep olan o rüzgâr.
“Nil kızı.”
Neşeli sesi hiç solmuyordu. Onu neşelendiren neydi peki?
“Sadece bir video atacaktım. Attım izlemelisin”
*Bir video*
Telefonu kapattığımda videoyu hemen Mert ile izlemeye başladık. Video da bir oda vardı taştan yapılmış bir oda. Odanın ortasında boynu bükülmüş elleri, ayakları ve ağzı bağlanmış bir genç duruyordu.
“Emir…”
İçimde bir şey burkuldu. Sadece korkuyordum o pislik herifin Emir’e bir şey yapmasından hiç olmadığından kadar çok korkuyordum.
Bu herhalde Gölgeydi. Elinde jilet vardı. Derin bir sessizlikle olanları şok içinde izliyorduk.
Gölge konuşma bittikten sonra Emir’i jiletlemeye başlamıştı. Sesleri duyamayacak kadar kanım donmuş haldeydi.
Hiçbir konuşmayı duyamıyor duymak için zorlamıyordum. Jiletlemesi bittikten sonra köşedeki dolaptan bir cam şişe çıkardı. Tüylerim gittikçe daha çok ürperiyordu. Boğazımda bir yumru vardı.
Yutkunamama hissi çoğaldı. Yavaş yavaş nefes alamamaya başlamıştım.
Hemen camı kırdı ve bir çakmak alıp camı yakmaya başladı ve… Onu Emir’e sapladı.
"Hayır…”
Gözyaşlarım dinmiyordu. Bana meydan okuyordu sanki. Beynim dur diyor gözyaşlarım dinlemiyordu. Gittikçe başım dönmeye başladı. Nefes alamıyordum.
Midem bulanıyordu kusacak mıydım? Mert’in sesi bir uğultu şekilde geliyordu.
“Parla!”
Başım Mert’in omzuna düştü ve göz kapaklarım düşmeye başladı tek gördüğüm Mert’in insanlardan yardım istemesiydi.
“Yardım edin!”
Onun ağlamasını istemiyordum. Birisi benim yüzümden ne acı çeksin ne üzülsün. Benim şans getirmem lazımdı ben Parla’ydım değil miydi? Şans getiren o küçük kız...
