33. bölüm · Lanetin Gölgesi 1

Ormandan Fısıltı

Noctelle 💫

Ayaklarım ormanın yumuşak çimlerine basarken rahatsız oluyor gii bir his vardı içimde. Yemyeşil orman beni resmen büyülüyor gibiydi.

Hiç böyle mükemmel olan bir orman görmemiştim. Beni heyecanlandıran…

Yeşilin her tonunu görüyordum. Sert şekilde vuran rüzgâr beni yana savursa dfa ayaktaydım.

Tüylerim soğuktan diken, diken olurken kendime sarıldım. Üstümde kısa kollu tişört vardı.

Annemin doğum günümde hediye ettiği “ankh” sembollü tişört… Bana verirken pamuk sesiyle dediği şeyler hala aklımdaydı.

“Uzun ve sağlıklı yaşamana güneşim.”

Rüzgâr gittikçe saçlarımı öne atıyor ve beni ittiriyordu. Dişlerim titremeye başlamıştı. Ormanda ne işim vardı peki? Neden kısa kolluydum?

Bütün sorular kafama yine dolmuştu. Hiç bitmeyecekti değil mi? Yavaşça adımlarımı atmaya başladım. Her ne kadar rüzgâr beni düşürmeye çalışsa da.

Çimlerin arasından gri sisler yükselirken her yerimi çevreliyordu. Bir fısıltı geldiğinde sislerin arasına bakmaya başladım. Biri vardı…

“Nil!”

Beni arayan birisi… Sisler gittikçe etrafımı daha çok çevrelemeye başlamıştı. Etrafıma bakıyordum bu kişi neredeydi?

Boğazım ağrımaya başladığında bir an soluğum boğazımda tıkandı. Nefes alamıyordum!

Nefeslerim gittikçe hızlanıyordu. En sonunda etrafımı çevreleyen uzun sisler yere yayılmaya başladı.

Her yeri görmeye başlasam da hala yerdelerdi. O yumuşak ses tekrardan kulağıma geldi.

“Nil!”

Birden etrafımda uçan bir insan bedeni tur atıp göğe yükseldi. Havadan hızla yere indi. Artık yüzünü görebiliyordum. O…

“Annem.”

Dediğimde özlemle sadece bana baktı. Beyaz elbise üstünden düz bir şekilde düz bir şekilde iniyordu. Saçları eskisi gibi değildi artık beyazdı…

Alelacele yanına koştum. Kollarımı açmış sarılacaktım. Lakin ona sarılamamış içinden geçmiştim.

Hayal kırıklığı ile gözlerine baktım. Aynı şefkat hiç solmamış gibiydi.

“Neden sarılamıyorum annem? Ne olur son bir kere sarılayım!”

Annem etrafımda dönmeye başladığında dönerek onu izliyordum.

Birden önümde durduğunda beyaz elbisesi kirlenmişti. Bu normal bir kir değil. Bu kir kandı…

“Bu kan hiç bitmeyecek. Babam kıydı bana. İzin vermedim. Ama seni de sürükledi. Teyzen…”

Bir şifre oyununda mıydık? Ne diyordu? Bu kan dediği neydi? Kimin kanıydı!

“Teyzem? Annem yapma düzgünce de lütfen.”

İfadesizce bakmaya başlarken gözünde bir şey gördüm. Bu bir şey değildi. Gözünün rengi değişmişti. Gözünün rengi kehribardı… Aynı Gölge gibi.

“Sıcak yuvamıza git. Orada bekleyecekler seni. Yaşadığımı yaşattım. Zorundaydım. Sen bunu bozabilirsin. Seni tamamlayanı bul. Ne deniz ne de toprak ya da çimler. Fark etmez. Lakin o kanı bozamazsan. Denize mahkûm kalacaksın. Sana biçilmiş hayatında sürüneceksin.”

Sesi rüzgârı aşıp kulaklarıma geliyordu. Gözlerim ağrımaya başladığında minik bir yaş süzüldüğünde rüzgâra karıştı.

“O deniz Mert mi?”

Başını hayır anlamında salladığında sesi birden rüzgârın altında boğuklaştı.

“Sana biçilmiş hayat… Ancak o görürü. Hayatın onun ölünde. En büyük olayları gören. O denizler farklı Nil. Sana biçilmiş hayat başka bir evren Nil. Tek çare onlar. Geçmiş veya gelecek onlar.”

Serin bir nefes aldığında saçlarım daha çok uçuşuyordu. Saçımı tutmaya çalıştığımda elimde katı bir sıvı hissettiğimde hızla gözümün önüne getirdim.

Elimde kan vardı… Tonlarca.

“Shelly gibi olma. Atan gibi olma. Hayatlar sana bağlı. Kanlar sana bağlı.”

Sonra birden kayboldu. Rüzgâr sona erdi sisler yok oldu. Ben ise dizlerimin üzerine çöküp her şeyin kurumasına yanmasını izledim. Ben… Bilmiyordum.

“Anne! Gitme! Annem bırakma beni!”

Annemden bir iz kalmadı. Elimde kan yok oldu.

Geriye önümde bana benzeyen kızın anılarını izlemek kaldı. Bir ses geldi bu bir erkek sesiydi. Rüyama ait değildi sanki. Sesi çok net bir şekilde duyuluyordu.

“Parla!”

Gözlerimi açtığımda acıyla kıstım. Çok ışık vardı. Mert’in korkmuş bakışlarına baktım. Uyandığımda tebessüm etti.