28. bölüm · Lanetin Gölgesi 1
Okulun Karanlık Koridoru
Gün boyu gözümüze uyku girmediği gibi hiçbir şey yapmak istemedik. Arada sırada sohbet etmiş sonra Ezgi’yi hatırlayıp susuyorduk.
Bir yerde gözlerim ağırlaşmaya başlamış ve uyuya kalmıştım. Uyandığımda saat yediydi.
Okul olduğu için onu da uyandırdım. Okula gitmek için fazlasıyla kararsızdı. Gelirsem sana yazarım deyip evine gitmişti.
İçimde ki huzursuz sisler midemi tıkamıştı. Hiçbir şey yemek istemeyerek kahve yapmaya başlamıştım.
Kahvemi içtikten sonra okul için hazırlanmaya başlamıştım. Ezgi’yi düşünüyordum kim bilir şu an ne haldeydi? Ne yapmış, ne içmiş, ne yemişti?
Tek duam onun yaşamasıydı.
Saçımı taradığımda çantamı kapının önünden aldım ve çıktım. Dersler dokuzda başlıyordu –sınıftaki herkes çok geç gelirdi genel olarak- ben ise sekize yakın bir saatte çıkmıştım.
Sınıfta hiç kimsenin olmayacağını tahmin ederek yürümeye devam ettim. Acaba bugün Mert gelecek miydi? Gelirse hiçbir şeye odaklanamayacaktı. Ama gelmezse… Evde kendi başının etini yiyecekti.
Okulun bahçesine geldiğimde tuhaf bir şekilde dışarının sessiz olduğunu fark ettim. İçim de rahatsız bir his vardı o his ise “sakın yapma gitme okula Parla” diye bağırıyordu.
Derin bir nefes alıp tamamen okulun içine girdim. Her zamanki gibi erken gelenler dışarıdaydı. Saat sekiz buçuk olması gerekirdi. Yürüme mesafem oldukça fazlaydı.
Koridorda tuhaf bir koku vardı acaba okulun kedisi mi ölmüştü? Okulun ponçik bir kedisi vardı gözleri çekik gibi duruyordu ve kedinin eyelerniri vardı. Sınıfa yaklaştığımda koku daha çok ağır gelmeye başladı.
Hemen durdum ve Mert’e yazmaya başladım.
“Okula gelecek misin?”
Adının altında hızla çevrimiçi yazdığında şaşırmıştım.
“Gelmemi mi istiyorsun?”
Açıkçası Mert’le sürekli konuşamasam da yine de havası değişirdi.
“Evde oturmaktansa gelmeni tercih ederim.”
Üç noktayı gördüğümde yazmasını bekledim. Etrafa baktığımda hiç kimse yoktu. Oldukça tuhaf…
“Benimle ilgilenirsen olur.”
Bu çocuk dalga mı geçiyordu kestiremiyordum. Ama gelmesini çok istiyordum sebebini bilmediğim bir şekilde.
“Of, tamam Mert gel.”
Sınıfın kapısını açtığımda soğuk tenimi okşarken tüylerimi diken, diken yapıyordu.
Bu klimayı kim açmıştı? Sınıf buz tutmuştu resmen. Asıl saçma olan zaten kışın ortasında olup bu klimanın çalışmasıydı.
Soğukluk geçtiğinde kafamı kaldırdım. Kaldırmaz olaydım. Kalbimi birisi sökmek istiyormuş gibi hissettiğimde öksürmeye başladım.
Her yer kan içindeydi… Oradaydı ceset tam karşımda sallanıyordu.
Bu Ezgi olamazdı, olmamalıydı. Sanki ayaklarım yere sabitlenmiş gibi hareket edemiyor, tepki veremiyordum ağzım kapanmıştı.
Ağzım konuşamadığı için gözlerim konuşuyordu. Gözlerimdeki yaşlar gittikçe hızlanıyordu. Dizlerimde derman kalmamış kendimi yere bırakmıştım.
Oraya bakamıyor ağlayarak yere bakıyordum. Kafamı kaldırdığımda sınıfın floresan lambaları korku filmlerini andırıyordu. Öyle de olmalıydı.
Ellerinden duvara asılmış ve sallanmakta olan bir ceset. Her yer kanlar içinde. Sınıfın arka tarafındaki duvarda ise “PARLA’YA HİÇ KİMSE ZARAR VEREMEZ! –GSK” yazıyordu.
GSK yapmazdı. İmzasını atıp tehlikeye girecek kadar salak değildi. Bu bir oyundu. Onun kanlı oyunlarından.
Yavaşça ayağa kalktığımda öksürüğüm durmuştu. Kalbimin acısının üstüne nefesimin kesildiğini hissediyordum. Küçük adımlarla cesedin yanına gittim.
Saçları kanlar içindeydi, gözleri ise açıktı. Boynunda bir haç vardı. O haç takmazdı… Bu da GSK’nin işiydi.
“Ezgi…”
Fısıldarken gözlerine bakıyordum. O ölemezdi… Yere baktığımda kanın kuruduğunu gördüm. Sıraların üstüne kanlar kasıtlı olarak serpilmişti.
Benim sıram dışında… Sınıftan koşarak çıktım. Nefes almaya çalışıyordum. Oksijen kalmamış gibiydi.
Her yerim titremeye başladığında kendimi tekrar kapının önüne bıraktım. Titreyen elimle telefonu aldım. Gözümün önü yaşlarla çevrili olduğundan görüşüm kısıtlanmıştı.
Göremiyordum. Hemen Emir’i aradım. Çalıyor ama açmıyordu hemen kapatıp Mert’i aramaya başladım.
“Hadi… Hadi aç artık!”
Çaresizce soluduğumda başımı kaldırıp cesede kitlendim…
“Parla?”
Sesinin arkasında derin bir hüzün yatıyordu. Ama gördükleriyle hüznü ağırlaşacaktı.
“Mert! Acil gel.”
Hızla nefes alırken nefeslerimi düzene sokmaya çalışıyordum. Diz kapaklarım ağrıyordu.
“Hemen geliyorum.”
Bağdaş kurmuş Ezgi’ye bakarken kanlarına bakıyordum. Saçının dağınıklığını görse çantasından düzleştirici çıkarır düzeltirdi. Düzeltmiyordu şimdi. Orada olmaması gerekiyordu. Özünde iyiydi. O an Mert benim yanıma doğru koşuyordu.
“Parla iyi misin? PARLA!”
Bana koşarken gözlerinin içine baktım. Onu mahvetmek istemiyordum.
“Sınıf, sınıf. Benim yüzümden oldu Mert çok üzgünüm. Beni affet lütfen. Her şey benim yüzümden.”
“Sakin ol Parla, hiçbir şey senin yüzünden olmadı.”
Dedi ta ki yanıma gelip içeri bakana kadar. Gözlerindeki yaşlar yere düşüyordu.
Sevdiği kızın cesedini görmüştü onun için kolay değildi kolay da olamayacaktı. Güçlü kalmaya çalışıyordu ama olmuyordu. En sonunda yıkılmıştı.
Güçlenmeye çalışıyordum ben önemli değildim arkadaşım önemliydi onun yanında olmam lazımdı. Bacaklarımda olmayan gücü arıyordum sanki. Zor bir o kadarda zahmetliydi bu.
Ayağa yavaşça kalktım.. Acı verici olmuştu bu sefer ayağa kalkmak. Dibimde ki Mert’e baktım.
“Mert…”
Sesim çatallaşmıştı. Oldukça kısık çıkıyordu bundan duymadığını zannederek tekrar diyecektim ama konuşmaya başladı.
“Yakında sevgili olacaktık ama o… beni bırakıp gitmek zorunda kalmış anlaşılan.”
Gözlerimdeki yaşlar yine başlamıştı.
“Üzgünüm, üzgünüm çok üzgünüm Mert. Hepsi benim yüzümden. Benimle arkadaşlığını bitirmekte çok haklısın.”
Çok ani bir şekilde sarıldı. Bir an şok geçirdim. Hemen bende ona sarıldım.
“Parla, sen bir şey yapmadın artık kendini suçlamayı bırak.”
Bu suçlama değildi. Bu gerçekti. Bu hayattı. Tiyatro salonunda sesli oyuncu herkese hükmetmeye çalışıyordu… GSK yapacağını yapmıştı.
“Ama…”
Ona karşı çıkarken sözümü birden kesti.
“Sende gitme olur mu Parla?”
Onaylayıcı bir mırıltı çıkardığımda ayrılıp polisi aramaya başladım. İçeriye adım atacakken bir ara durmuş öyle durup tekrar bakmıştı. Gözleri en son ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu.
Birlikte okulun içinde polisi beklemeye başladık. Ben ise çenemi tutamayıp sessizliği bozdum.
“Ona son bir kere veda et Mert. Bir daha etmeme şansın olabilir. Ben cenazede aileme veda etmeyecekken birisi-”
Birden sözümü kesti. Ve devam etti.
“Onu diyen bendim Parla. ‘Parla eğer korkularından kaçarsan bir ömür bununla yaşarsın. Ve her geçtiğin gün büyür. Şimdi git annenin ve babanın yanında onlara son bir kere veda et.’ Biliyorum.
Adamın dediklerinin aynısını söylediğinde ağzım açık ona baktım. Hayır, o değildi. O adamdı. Ve o zamanlar Mert benim yaşımdaydı. İmkânsızdı…
Bir insanın ölmesi hayatın bir parçasını alırdı ama o parça başka insan ile hep doldurulurdu, bazen insan boşluğa düşer o da başka insan ile unutulur yine.
Ezgi hep hatırlanır fakat aklıma takılan bir şey var. Peki, ben? Ben hatırlanır mıyım? Ben ne kadar sürede unutulurum bir gün, bir hafta yoksa bir ay mı?
Ben ölsem cenazeme hiç kimsenin gelmesini istemem çünkü onların timsah gözyaşlarını görmek istemiyorum. Ya da insanların saçma sapan sonradan gelen pişmanlıklarını görmek istemiyordum.
“Parla sen birisini hiç bu kadar sevmiş miydin?”
Neden sorduğunu bilmesem de başımı sağa sola sallayıp cevaplamıştım.
“Hayır, ama birisini çok sevmiştim. Aşk olarak değil yani başka bir şey… Ama onu hatırlamıyorum.”
Polis arabasının sesi beynimin içine doluşmuştu. Anlaşılan sorgu başlıyordu hadi bakalım.
“Sakın! Korkma sorguda tamam mı?”
Mert başını tamam anlamında salladığımda acıyla tebessüm ettim. Dudaklarım acıyor gibiydi.
O an telefonuma bildirim geldi:
Gölge: Benim yaptığımı söyle Nil kızı.
Nereden bizi görüyordu. Bizimi izliyordu? Etrafa bakınırken bir polisin kalın sesi koridorda yankılandı.
“ELLER HAVAYA!”
Hemen bizim yanımıza geldiler ve kelepçe taktılar. Özgürlüğüm burada kısıtlanmıştı işte.
“Parla…”
Telaşlıydı ve korkuyordu normaldi. Ancak şu durumda korkmaması gerekiyordu. Sakince ifademizi verip çıkacaktık.
“Sakin ol Mert. Biz suçlu değiliz.”
O sırada mavi gözleri bana çaresizce bakıyordu. Koşarcasına götürüyorlardı bizi. Ayağım birbirine dolanmıştı artık. En sonunda arabalara yaklaştık, anladığım kadar Mert ile ayrı arabalara bindirilecektik.
Mert ile göz göze geldikten sonra arabaya bindirildim. Artık karakola yolculuğum başlamıştı. Ağaçlar hızlıca gözümün önünden geçiyor, bulutlar el sallıyordu.
Ama aklıma takılan en büyük şey ise onu bana nasıl Mert söylemişti?
İmkânsızdı.
