40. bölüm · Lanetin Gölgesi 1

Doğa Üstü Olanlar

Noctelle 💫

Hepsinin kusursuz duruşlarından gözlerim kamaşmıştı.
Adria, beyaz tenliydi kehribar renginden daha sarıydı gözleri ve saçları renginden mi bakımından mı parlıyordu anlam verememiştim açık sarıydı arkasında güneş ışığı parlıyordu ve son olarak başında güneş rengi tacı vardı üstünde ise kristaller vardı. Üstünde ki açık turuncu elbise hem rahat bir o kadarda şıktı.

Adrianus Adria’nın bir başka bütünü gibiydi. Esmer tenli, Emir’inki gibi siyah gözleri vardı, saçı siyah renkli kıvırcıktı keskin yüz hatları Adreo’ya göre daha yumuşaktı. Arkasından gri ışıklar süzülüyordu. Onun başında Adria’dan daha az ihtişamlı bir taç vardı.

Adeo… Buz mavisi gözleri geldiğinden beri kendine beni kilitleyen tek özellik sayılmazdı. Ama en işe yarayan etken buydu. Kardeşlerinden biraz daha farklı olsa da farklılığı onu daha yakışıklı yapıyordu. Koyu mavi elbisesi ve lacivert saçları çok güzel duruyordu… Buğday tenliydi. Yine tacı vardı ona özel olan. Ve biraz onu yaşlı gösteren bir detay vardı gerçi yaşlı göstermektense bambaşka gösteriyordu. Saçlarının arasında yer yer grilik bulunuyordu.

“Sana zamanı geldiğinde her şeyi anlatacağım Sabina.”

Bunu diyen Adrianus’du mermi kadar delici bir sesi vardı. Her şeyim karışmıştı arada sırada bir şeyler hatırlıyordum ama ne olduğunu bilmiyordum onların yüzü, ismi çok tanıdıktı sanki… Birden Adria yanıma geldi. Adria elimi alıp sıkıca kavradı yüzünden minik bir tebessüm geldi.

“Parla Nil Sönmez… Shelly araştır. Onu tanı. Ama tanımak için arınman gerek. Arınırsan Sabina ile yüzleşeceksin. Yıllar önce doğmuş Parla Nil Sönmez ile ölüp Sabina olan o kızla… Lanetlerinden arınıp güçlerine sahip olman gerek Sabina… Hazır mısın?”

Ben ölmüş müydüm? Kanım donmuşken Adria’nın gözlerine donakaldım. Ben ölmüştüm… Ve Sabina diye doğmuştum. Peki, o zaman…

Nasıl hala Parla Nil Sönmez’dim! Gözlerim dolmuşken hiçbir şeye anlam veremiyordum. Şu an nefes alamadığım gibi… Gözleri bir ışıltı ile parlayan Adria bana büyük bir inançla bakıyordu.

Benden bir cevap beklermiş gibi sarı kaşını yavaşça havaya kaldırdı ben ise bekletmek istemedim. Çünkü geçmişimi merak ediyordum. Sabina’yı eski Parla Nil Sönmez’i ve Shelly… Her şeyin başladığı noktayı.

“Ne yapıyoruz?”

Babam haklıymış aslında ben lanetli çocuğun tekiymişim. İnanmak istemiyordum. İstememiştim. Ama artık inanıyordum. Lanetliydim. Adeo dediğimi duyunca gülümsedi.

“Hadi gidelim çocuklar. Şelalenizin isminin Sabina olduğunu biliyor muydun?”

Adria elimi bırakmadan yürümeye başladığımızda bana bu soruyu sormuştu. Açık konuşmak gerekirse şelalenin isminin olduğunu bile bilmiyordum. Herkes ışık saçarken ışığa ihtiyacımız kalmamıştı.

“Hayır… Bilmiyordum. Neden öyle ki ismi?”

Adria konuşacakken Adeo ortaya atladı. Ne güzel öğrenecektim. Neden benim ismimdi bu kahrolasıca şelale?

Çok uzak akrabalarımla tekrardan birleşmiş gibi hissediyordum ve her şeye rağmen buna mutlu olmuştum.

“Hayır, Adria daha hazır değil. Parla Nil insan olmak nasıl bir şey?”

Gülümseyerek sorarken ben ise Adrianus’un birden dediklerine takılmıştım. Parla Nil demesi deniz dalgaları kadar huzur ve sakinlik vericiydi.

“Sen insanlığı sevmezsin ki Adeo! Tanrıların bazıları insanlıktan sonra Tanrı olurlar. Tanrı olarak doğmazlar Sabina. Bizde öyleydik. Tanrılığımıza kavuştuk. Senin gibi.”

Adrianus sabırla anlatırken sıcak bir tebessüm etti. Tam o sırada Adeo kardeşine göz devirdi. Kızgın bakışlarla bakarken içimde tuhaf bir mutluluk oluştu.

“İkinizde susun.”

Adria bunu dediğinde ortam sessizliğe büründü. Bu kardeşlerin arasında hepsinden daha yüce ve lafı geçen olarak duruyordu.

Bana döndüğünde elimi bıraktı şelalenin yüksek sesinin arasında sesi tuhaf bir şekilde rahatça seçiliyordu.

“Bunu yapacaksın… Shelly’nin laneti kalkacak ama o anca miras açıldığında rahatlığa kavuşabilir. Bak Sabina insan olarak Adria ve senin doğacağını duyduğumda üzüldüm. Senin eskisi gibi olacağına inancım sıfırdı ama sen beni yanılttın… Bunu da yaparsın!”

Durduğumuzda Adria ve Adrianus bakışmayı derin bir şekilde sürdürürlerken onların öyle anlaşabildiğini düşünüyordum. Fakat aklıma takılan bir şey vardı ben neydim?

Lanetin bir parçası? Onlar gibi bir tanrı? Yoksa… Ailesini kaybeden Parla Nil mi? Canavar mıydım insan mı? Korunması gereken bir insan mıydım bir savaşçı mı?

“Üstünde hiçbir şey kalmayacak kıyafetlerin bile mühür gücü görebilir bazen. Hadi bizde ortamı ayarlayalım.”

Hızlıca hazırlandım. Artık özgürdüm anlık bir cesaret gelmeye başlamıştı korkum yoktu ya da beni kafamda meşgul edecek saçma sapan düşünceler.

Yavaşça suya girmeye başlamıştım her adım rahatlatıcıydı ama bir o kadar da beni sıkan bir şey vardı.

Her adım attığım yer siyaha dönüyor, siyah sisler çıkıyordu. Suyun soğukluğu beni okşuyordu.

Tamamen vücudum suya girdiğinde rahatlamıştım kolyemi çıkarmaya unuttuğumu fark ettim.

Adrianus mumları dizdiğinde mumlar yanmaya başladı. Etrafı izlerken annemin dedikleri kulağıma doldu.

“Sen kendi masalının savaşçısısın. Seni öldürmek isteyen olursa merhametine kanma. Bizim gibi kraliçelerin hayatı biraz zor olur anlaştık mı? Biz onlar gibi değiliz. Büyülü diyarlara aitiz.”

Biz büyülü diyarlara ait olanlardık. Lanetli olan insanların hayatını değiştirecek olan. Fedakârlık yaptığımız hayat… Kendimizi korumak zorunda kaldığımız hayat.

Bunu şu an daha iyi anlıyordum. Adeo bana seslendiğinde ilahi bir güç gibiydi sesi. Şelalenin sesiyle birleşmiş gibi…

“Üstünde bir şey var… Mühür. Onu tutan bu Adria! Laneti tutan… Çabuk o mührü çıkar!”

Hayır! O annemden kalan son ve tek şeydi. Babam benim düşmanım annemde beni koruması gereken ama kendiyle uğraşan bir kahramandı.

Beni unuturdu ama… Doğum günümü tek bir kez hatırlamıştı. Beşinci yaş doğum günümde takmıştı. Adeo bana tekrar seslendi.

“Onu vermek zorundasın Sabina!”

Umutsuzca boynumdan soğuk ince metali çıkardım. Bu benim şifalı kolyemdi. Tenimin solmasını dünyadan kopmamamı engelliyordu.

Adeo’ya attığımda kollarım güçsüz kalmaya başladı, damarlarım gözüküyordu, başım dönmeye başladığında parmak uçlarımın siyah olmasını izledim. Adria’nın gözleri bana kilitlenmişken bir şey dediğini duydum.

“Üçüncü seviye. Çocuklar yapın şunu! Shelly’nin lanetini kapmış… Dönüşüyor.”

Bunu duyan Adeo kolyemi Adria’ya verip hemen Adrianus’un elinden siyah taşı aldı. Gözlerini kapattığında siyah taş çatlattı.

İçinden kırmızı ışık çıkmaya başladığında birden Adria elindeki kolyeyi yaktı. Küllerini dahi yok oluşunu izledim. Shelly’nin laneti neydi? Ben neye dönüşüyordum! Olamaz!

Annemle aramda kalan tek şey kül oldu… Annemle bağım yok oldu. Gözümden akan yaş yavaşça şelalenin soğuk suyunun arasında yok oldu.

Adrianus işini bitirmiş olmalı ki diğerlerine seslendi.

“Başlıyoruz yerlerinizi alın!”

Herkes yerini aldı. Gözlerim yavaşça kapanırken saçlarım suya daha çok battı. Suyla bütünleşmiş gibi hissederken kemiklerim ağrımasıyla rahatsızca kıpırdanıyordum.

Şelalenin sesi daha boğuk gelirken bir an nefesimi tuttum. Ayağımın altındaki toprak zemin kaydığında suyun yüzeyine çıkmaya çalıştım. Ama bir şey beni suyun içinde tutmakta kararlıydı.

O an gözlerimi zorla birisi açtığını hissettim. Birden birisi elimi okşadığında irkildim. Güçsüz parmaklarını benim elime sarmalarken gözlerim açılmıştı. Bir kadın… Benim aynım.

“Parla Nil…”

Gözünden yaş akarken suya karıştı. Elini uzattığında geriye çekilmedim. Sahiplendim. Yanağımı okşarken güçsüz parmakları beni okşuyordu. Diğer elimle beni okşayan elini tuttum. Sıktım.

“Kimsiniz?”

Diyebildim sadece. Başka bir şey yapamadım. Bana benziyordu aynımdı ama kimdi. Gözlerimden yaşlar boşalırken kadın elimi sımsıkı tuttu.

“Miras anca kişinin kalbiyle açılır. Ama bir şey daha var açmayı istersen kanınla açılır. Hazır olduğunda yap. Eryan seni görseydi çok mutlu olurdu. İki kan var. İki düşman aile var. Yılmaz’lar ve Sönmez’ler. Yılmaz olanlar lanetle yazılmışlar. Sönmez olanlar laneti belirleyen ve kıranlar onların kanı tanrıya en yücemize hizmet edecek kişiyi doğuran. Bu kuralı değiştir. Gelecekti soyuna normal bir gelecek vaat et. Sana inanıyorum Parla Nil… ”

Elini göğsümün üst kısmına koyup gözlerini kapattı.

“Seni mühürleyen bendim. Son kalan gücümle lanetledim. Ve çözende benim. Ben oyum. Koyu kanlı. Her şeyin kanla yazıldığı evrende bu saflığı koruyan ve düzeni kuracak olanı lanetimden arındırıyorum. Sabina olmasına izin veriyorum.”

Hem kadının sesi hem de kulağıma taş kırılma sesleri geliyordu. Büyük ihtimal Adeo ve Adrianus’un elinde tuttukları taşlar kayboluyordu. Kadının elinin altından kan çıkmaya başladığında suya karışmasını izledim.

Başımda bıçak saplanmış gibi ağrılar vardı. Acı çekmem sonsuza kadar sürecek gibiydi hiç hafiflemiyor gittikçe yoğunlaşıyordu. Karşımda kadın donuk bir şekilde duruyordu, hala suyun içindeydik ve su akmayı durdurmuştu. Dilimde acı bir tat vardı. Kendimi su da gibi hissetmiyordum sanki ayağım toprağa basıyordu.

Ani bir şekilde acım son buldu zaman eskisine döndü kadın gözlerini açtı ve ben düzgünce nefes alıp vermeye başladım. Suyun o tenime narince dokunuşu beni rahatlatıyordu. Gittikçe kendimi daha iyi hissetmeye başladım. Kan akmayı bittiğinde birikmiş kanları görüyordum.

“Geçmişin ayağına balta atmasına izin verme. Sadece önüne bak. Ve Sabina ol. Ya da Parla kal bu senin seçimin ne sana belirlenen ne de lanet işi. Parla Nil unutma… Yalnızlık seninle savaşamaz senin kocaman bir ailen olacak. Görüşürüz miniğim…”

Yanağımı okşayıp bana sarıldı. Hissediyordum… Hissedemiyordum. Birden tuzla buz oldu. Ve hiçliğe karıştı.

Hiç beklenmedik bir anda suyun yüzeyine çıktığımda üç çift göz bana bakıyordu. Gözleri ifadesizdi. Yüzlerinde bir mimik bile oynamıyordu onun dışında… Adeo.

“Yaşamım… Döndü.”

Buruk bir gülümsemeyle Adria’ya döndüğünde Adria başını hayır anlamında salladı.

“O kadar çabuk değil.”

Birden su tekrar gerçek rengine döndü siyah sis havaya doğru yükselerek gitti... Şelaleden çıktığımda etrafımı turuncu sisler sardığında bedenime sıcaklık yayıldı.

Islak saçlarım kuru ve daha canlı oldu. Ve üstümden koca bir ağırlık kalktı. Sisler etrafımdan çekildiğimde üstüm artık giyinikti.

Eskiden mitoloji kitapları okurken inanmazdım. Ama bu gördüklerim arasında inanmamam imkânsız hale geldi. Üç tanrıyla tanıştım ve… Bende tanrıymışım! İnandırıcı gelmiyordu.

Hem de hiç. Lanetimden arındım. Artık kendimi hissediyordum Bu iyi şeylerin arasında hayal kırıklığı da vardı o kolyenin gitmesi… Annem onu beni korumak için vermişti.

Adria ve Adrianus minik bir tebessüm de bulunup eve doğru yürüme başladılar. Bende arkalarından yürümeye başlayınca bir ses duyup durmuştum. Sert, sakin bir ses Adeo’nun sesi…

“Seninle konuşmam gerek yaşamım.”

Arkamı döndüğümde boş gözlerle bana bakıyordu. Bana gelmemi söyleyen bakışlar vardı büyük adımlar ile onun gittiği yöne doğru gitmeye başladım.

Ormana karıştığımda aklımda dönen tek bir soru vardı ne konuşacaktı benimle?

Gittiğimiz yerde Adeo’nun sisleri önümüzü aydınlatıyordu. Birden durduğumuzda buz mavisi gözlerine kilitlendim.

“İlk birisini görmen gerekiyor yaşamım.”

Kim diye sormama fırsat vermeden ağaçların arasından bir insan silueti bize doğru yürüyordu yanımıza gelince durdu.

O zaman anladım kim olduğunu. O kişi annemdi. Sesim bir fısıltı gibi çıkmıştı ama bu sessizlikte herkes duyabilirdi.

“Annem!”

Dedim özlemle. Boğazım ağrımaya başlamıştı. Onun minik bakışları beni inceliyordu.

“En çok gittiğin o yer… Sana bıraktığım hediyem. Orada. Eve git Parla. Yapabileceğini biliyorum.”

Bana verilen sorumlukları nasıl kaldıracaktım? Kendimi mi kurtarmam gerekti? Tanrı mı olmam gerekti? Gelecekteki soyumun devamını mı kurtarmam gerekti? Gölge’yi hatırlanmam gerekti? Yoksa… Geçmişi mi?

“Peki…”

Diyebildim umutsuzca. Ağzımdan tek bu çıkabildi. Annem minik bir tebessüm etti, bana el sallayıp gitti. Arkamda kalan Adeo’ya döndüm.

“Benimle ne konuşacaksın?”

“Bak yaşamım. Bu gördüğün sisler bizim gücümüzü temsil eder. Sadece onu uyandırmak gerekir. Sadece gücünü düşün. Sen Sabina’sın yaparsın!”

Sabina kim diyemedim. O da bendim. Ama nasıl ben? Beklentiyle bakan bakışlarına karşı başımı hayır anlamında sallayamadım. Bunu istiyor muydum peki? Ellerimi oynatıp gücüme elime almak için çalışmaya başladım. Arkadan Adeo konuşmaya devam ediyordu.

“Belki yapamayabilirsin ama denemek önemlidir. Gücünü çıkartıp diğerlerin gözüne sok ki seni küçümseyemesin.”

Daha konuşuyordu ama sözünü ne yazık ki kesmek zorunda kaldım. Minik bir tebessüm ile konuşmaya başladım elimde ki güce bakarak hissedebiliyordum oradaydı.

“Bahsettiğin şey böyle mi Adeo.”

Adeo’nun buz mavisi gözleri bana kitlenmiş bakarken gözlerinden bir an bir şey geçti. Görmüştüm yakalamıştım. Gururdu…

“Şimdi bunu yaptığına göre eve gidebiliriz. Gel hadi.”

Hızlı adımlarla eve yürümeye başladık. Geldiğimiz yolu geri yürürken aklıma bir şey takılmıştı neden bana yaşamım diyordu?

Eve vardığımızda Adria ve Adrianus bizi bekliyorlardı. Adrianus çatık kaşları ile konuşmaya başladı sesini hiç bu kadar net duymamıştım ve duyduğum kadarıyla kalındı… En küçükleri olduğu için bu kadar kalın beklemiyordum.

“Neredesiniz! Hemen uyumak istiyorum.”

Adeo bana izin vermeden birden konuşmaya başladı şahsen biraz işime gelmişti.

“Gücünü çıkarmayı öğrettim. Buradayız sonuç olarak.”

Şimdi annemin istediği şeyi bulma zamanıydı sorun şuydu ki benim evde birçok sevdiğim oda vardı. Çatı katı, resim odam, kütüphane, odam…

Annem nereye koyardı peki? Çizim odama hiç kimse giremezdi. Çatı katını bilmezlerdi. Odama dokunulmazdı. Tek kalan ortak kütüphanemizdi. Koşarak üst kata çıkan dönen merdivenlerden çıkmaya başladım. Beyaz kütüphane kapısını iterek açtım kapı açılırken iğrenç gıcırtısı kulağımı tırmaladı.

Kocaman olan kütüphane büyük bir tos tabakası ile kaplanmıştı, tozlara yenik düşüp hapşırdım. Bakalım annem burada benim için bıraktığı şey neydi. Yeni bir görev mi? Yoksa gerçek bir şey mi?