10. bölüm · kül fırtınası

Bölüm 9

Hatcik Nurr

Karanlık Oda'nın o vakumlu, soğuk havasından çıkıp otoparkın gri betonuna adım attığımızda, üzerime çöken ağırlık İstanbul’un nemli sıcağından bile daha boğucuydu. Siyah, zırhlı cipe binerken hareketlerim mekanikleşmişti. Ayaz direksiyona geçti, Arın her zamanki gibi ön koltuğa, o bitmek bilmeyen enerjisiyle tünedi. Ben ve Baran ise arka koltuğun o geniş, deri döşemelerine yerleştik. Aramızda mutfaktaki o yakınlıktan eser yoktu; şimdi ikimiz de kendi içimizdeki canavarlarla boğuşan iki yabancı gibiydik.
"Valla o Rus varisin bakışları hiç hoşuma gitmedi," dedi Arın, dikiz aynasından bana bakarak. "Adam resmen seni gözleriyle yedi bitirdi. Baran, sen de az daha adamın elini kıracaktın, fark etmedim sanma."
Ayaz güldü, vitesi geriye takarken. "Baran’ın korumacı içgüdüleri tavan yaptı bugün. Ama haklı, o konak şimdi yılan hikayesine dönecek. On iki yabancı, yedi Türk... O evde sabahı gören şanslıdır."
Ben camdan dışarıyı izliyor, hızla akıp giden sokak lambalarının ışığında kendi yansımamı görmeye çalışıyordum. Tam o sırada telefonumun o kulak tırmalayan melodisi sessizliği bir bıçak gibi böldü. Ekranda o ismi gördüğüm an mideme bir kramp girdi. Selim.
Baran’ın bakışlarının telefona kaydığını, çenesinin kasıldığını yan gözle görebiliyordum. Derin bir nefes alıp telefonu açtım. Sesini duymak, açık bir yaraya asit dökmek gibiydi.
"Canım karım... Nasılmış benim güzel Umay'ım?" dedi Selim, o iğrenç, yapay neşesiyle. Sesi kulaklarımda kirli bir su gibi çalkalanıyordu.
"Ne istiyorsun Selim? Vaktim yok," dedim buz gibi bir sesle. Gözlerimi devirip dışarıdaki karanlığa odaklandım.
"Ah, çok kalbimi kırıyorsun. Yeni gelişmeleri duydum; o büyük konak, on iki yabancı misafir... Neden bana söylemedin? Bu kadar önemli bir haberi yabancılardan değil, karımdan duymak isterdim."
"Seninle uğraşamayacağım, kapatıyorum," dedim tam telefonu kulağımdan çekecekken, sesindeki ton bir anda değişti. O alaycı neşe gitti, yerini zehirli bir fısıltı aldı.
"O kadar erkeğin içinde rahatsız olmuyor musun Umay'ım? O... o yeşil yerden sonra hiç korkmuyor musun gerçekten güzelim?"
Bir anda nefesim kesildi. Dünya durdu. Kulaklarımda uğuldayan o ses, beni yıllar öncesine, 14 yaşındaki o küçücük, savunmasız kızın dehşetine geri fırlattı. Babamın, "Seni kadın yapacaklar Umay, Karahan kızı diz çökmez," diyerek beni bıraktığı o fuhuş evine... O yeşil duvarlı, küf kokulu odanın tavanındaki çatlakları hala ezbere biliyordum. Tenimde dolaşan o yabancı, kirli elleri... Ruhumun o odada nasıl parçalara ayrıldığını...
Kaskatı kesildim. Baran’ın elinin koltuğun üzerinde hafifçe bana doğru hareket ettiğini hissettim ama tepki veremedim. Gözlerim açık, ama hiçbir şey görmüyordum.
Selim durmadı. Yarayı deşmeye devam etti, kanatana kadar, ruhumu öldürene kadar. "Yoksa yeniden mi çocuk istiyorsun Umay'ım? O minik tekmeleri özledin mi?"
Telefon ellerimin arasından kayıp koltuğa düşecek gibi oldu ama son anda sıkıca kavradım. Telefonu Selim’in suratına kapattığımda odadaki oksijenin tamamen bittiğini sandım. Otoparktan çıkan cipin içinde, o lüks deri kokusunun ortasında, ben yine o yeşil odadaki 14 yaşındaki Umay’dım.
Sol elim istemsizce karnıma gitti. Kıyafetimin altından, o derin, o korkunç yarığı hissettim. On yıl geçse de, o iz asla silinmemişti. Babamın "temizlik" adı altında karnımı yardırıp o bebeği benden söküp almasının iziydi o. Bir çocuk... Benim çocuğum. Tecavüzün, nefretin ve acının meyvesi olsa da, o benim içimde kıpırdayan tek masumiyetti. Ve babam, Karahan adını lekelememek için o masumiyeti benden canice koparmıştı. Karnımdaki o devasa yarık, sadece bir ameliyat izi değildi; o benim anneliğimin, çocukluğumun ve insanlığımın mezarıydı.
Gözlerim doldu ama akmadı. Karahanlar ağlamazdı. Karahanlar sadece kanardı.
"Umay?" Baran’ın sesi çok uzaktan, bir kuyunun dibinden geliyormuş gibiydi. Elini omzuma koydu. "İyi misin? Rengin bembeyaz oldu."
Cevap veremedim. Dişlerimi birbirine öyle bir kenetledim ki çenem ağrımaya başladı. Elimi karnımdan çekemedim. O yarığın sızısı, sanki on yıl sonra ilk kez bu kadar taze, bu kadar yakıcıydı. Çocuklar... Benim en büyük zaafım, en derin sığınağım ve en kanlı yaramdı. Sokakta bir çocuk görsem yolumu değiştirir, bir bebeğin ağlamasını duysam kulaklarımı kapatırdım. Çünkü her çocuk, benden çalınan o canı hatırlatıyordu.
Ayaz ve Arın ön tarafta sustu. Aradaki o ağır havayı hissetmişlerdi. Arın dikiz aynasından bana baktı, o her zamanki neşesi sönmüştü. "Abla... Selim ne dedi sana?"
"Hiçbir şey," dedim, sesim çatlayarak çıktı. "Sadece... yorgunum."
Baran, elini omzumdan çekip elimi tutmaya çalıştı ama parmaklarım hala karnımdaki o izi korur gibi kenetlenmişti. O an Baran’ın gözlerinde gördüğüm o ifade... Acıma değildi bu. Bir tür anlama, bir tür ortak acıydı. Ama o bilemezdi. Kimse bilemezdi. Bir babanın, öz kızının karnını yararak onu "temizlemesinin" ne demek olduğunu kimse hayal bile edemezdi.
"Ona bunu ödeteceğim," dedi Baran, sesi bir yemin gibi döküldü dudaklarından. "Selim’in o dillerini koparacağım Umay. Yemin ederim."
Başımı cama yasladım. Dışarıda İstanbul akıp gidiyordu. Işıklar, insanlar, binalar... Hepsi birer yalandı. Gerçek olan tek şey, bluzumun altındaki o soğuk, sert yara iziydi. Selim haklıydı; ben o yeşil odadan asla çıkamamıştım. 14 yaşındaki o kız hala orada, o küf kokulu yatağın üzerinde tavanı izliyordu.
Konağa yaklaştıkça, on dokuz kişinin yaşayacağı o devasa arena gözümde bir hapishaneye dönüştü. Onca yabancı, onca erkek, onca göz... Selim’in sözleri zihnimde bir saat gibi tik tak ediyordu. Rahat rahatsız olmuyor musun Umay'ım?
Cipin camından süzülen İstanbul'un sahte ışıkları, ruhumun derinliklerindeki o karanlığı aydınlatmaya yetmiyordu. Selim'in sesi, zihnimde yankılanan bir kırbaç darbesi gibi her saniye canımı yakmaya devam ediyordu. "Yeşil yer..." demişti. 14 yaşımın mezarı, çocukluğumun idam sehpası olan o oda. Sol elim, bluzumun üzerinden karnımdaki o derin yarığa, o hiç iyileşmeyen vicdan azabına kenetlenmişti.
"Semihler... Eşyaları getirdi, değil mi?" diye mırıldandım, sesim kendi kulaklarıma bile yabancı geliyordu. Gözlerimi camdan ayırmamıştım ama Baran'ın üzerimdeki o yoğun, endişeli bakışlarını hissedebiliyordum.
Baran, sesindeki o alışılagelmiş alaycı tonu tamamen bir kenara bırakmış, buz gibi bir ciddiyetle cevap verdi. "Evet Umay, getirdiler. Her şey odanda seni bekliyor."
Hafifçe kafamı salladım ama parmaklarım karnımdaki o dikiş izlerini sayar gibi bluzumu sıkıyordu. Zihnimde o sahneler, sessiz bir film şeridi gibi dönüp duruyordu: Babamın soğuk bakışları, yeşil duvarlı odanın küf kokusu, karnımdaki o dayanılmaz sancı ve kucağıma bir kez bile alamadığım o bebeğin sessiz gidişi... Bir Karahan kızı "temizlenmişti". Ama o temizlik, ruhumu sonsuza dek kirletmişti.
Cip, devasa demir kapıların arasından geçip Karahan Malikânesi'nin önünde durduğunda, konağın heybeti bile gözüme bir tabut gibi göründü. Esilalar, Karun ve diğerleri çoktan gelmiş, bahçedeki yabancı korumalarla ilk gergin selamlaşmalarını yapmışlardı. Arabadan inerken kimseye bakmadım. Normalde olsa Arın’ın neşesine bir laf sokar, Ayaz’ın ciddiyetsizliğini terslerdim ama şu an içimdeki o kuyu o kadar derindi ki, kimseyi oraya çekmeye gücüm yoktu. Kendi acımı bir zırh gibi kuşanıp, hiçbir şey söylemeden merdivenleri tırmandım.
Odama girdiğimde kapıyı arkamdan kapatıp kendimi doğrudan yatağa bıraktım. Tavan, o yeşil odanın tavanı değildi ama sanki üzerime çökecekmiş gibi hissediyordum. On yıl geçmişti ama Selim’in tek bir cümlesiyle yine o masadaki savunmasız kıza dönüşmüştüm.
Tam o sırada kapı yavaşça açıldı. Kapı kolunun dönme sesiyle birlikte, reflekslerim benden bağımsız bir şekilde harekete geçti. Yataktan bir yay gibi fırladım, gardımı aldım ve savunmaya geçtim. Gözlerim kan çanağı gibiydi, nefesim kesikti. O kadar dalgındım ki, içeri girenin kim olduğunu seçemiyordum bile. Karşımda duran figürü bir tehdit, o odadaki adamlardan biri sanmıştım.
Baran, ellerini "sakin ol" dercesine havaya kaldırarak durdu. Yüzündeki ifade, kalbimin bir yerlerinde sızlayan o son insani duyguyu tetikledi. Hiçbir şey söylemeden kapıyı arkasından kilitledi. O "tık" sesi, odadaki o ağır sessizliği daha da derinleştirdi.
Ağır adımlarla yanıma geldi. Aramızdaki mesafe yok denecek kadar azaldığında, o meşhur Sancaktar öfkesiyle dişlerinin arasından sordu: "Ne dedi o sik kırığı sana?"
Bakışlarımı kaçırmaya çalıştım. Ben Umay Karahan'dım; ben diz çökmezdim, ben yıkılmazdım. Ama Baran’ın o odunsu kokusu burnuma dolduğunda, gözlerindeki o saf koruma içgüdüsünü gördüğümde, içimdeki o kale duvarları aniden çöktü. Hiçbir şey düşünmeden, kendimi onun göğsüne bıraktım. Kollarımı beline sımsıkı doladım, sanki onu bırakırsam o yeşil odanın karanlığı beni tekrar yutacakmış gibi...
Ve sonra, yıllardır içimde biriktirdiğim o baraj patladı. Ağladım. İlk kez birinin yanında, ilk kez bir erkeğin kollarında, bir Karahan gibi değil, sadece parçalanmış bir kadın gibi ağladım. Hıçkırıklarım odanın içinde yankılanırken, Baran kollarını etrafıma sardı ve beni daha da sıkı kendine çekti. Sevgiliydik, evet, mutfakta o adımı atmıştık ama aramızdaki her şey çok yeniydi. Benim gibi "temas" dendiğinde tüyleri diken diken olan biri için bu kadar savunmasız kalmak, kendi sınırlarıma ihanet etmek gibiydi. Ama şu an, sadece Baran vardı.
"Çocuktum..." diye sayıkladım, hıçkırıklarımın arasından. Sesim bir fısıltıdan farksızdı ama acısı dağı taşı delerdi. "Baran, sadece çocuktum..."
Başka hiçbir şey anlatmadım. Anlatamazdım. O bebekten, o yarıktan, babamın ihanetinden bahsedemedim. Sadece o kelimeye sığındım: Çocuktum. Korumasızdım. Kimsesizdim.
Baran, saçlarımı okşarken çenesini başımın üzerine yasladı. Onun vücudunun gerildiğini, nefesinin hızlandığını hissedebiliyordum. "Şşş... Tamam," diye fısıldadı, sesi ilk kez bu kadar kırılgandı. "Buradayım. Kimse sana bir daha dokunamaz. Kimse o geçmişi kapından içeri sokamaz."
Hıçkırıklarım yavaş yavaş iç çekişlere dönüştü ama kollarımı ondan çekmedim. Onun kalbinin ritmi, benim darmadağın olmuş ruhumu sakinleştiren tek melodiydi. O an anladım ki; Baran benim sadece celladım ya da düşmanım değilmiş. O, benim çocukluğumun o kanlı enkazından sağ çıkan tek sığınağımmış.
"Bana bak Umay," dedi Baran, beni hafifçe kendinden uzaklaştırarak. Ellerini yüzüme koydu, başparmaklarıyla yaşlarımı sildi. "Sen o yeşil odada kalmadın. Sen o adamların ellerinde bitmedin. Sen Umay Karahan'sın. Ve ben, o Selim denen piçin nefesini kestiğimde, senin o yaranın sızısı da dinecek. Söz veriyorum."
Gözlerinin içine baktığımda, o yeşil derinliklerde sadece öfke değil, devasa bir sevgi gördüm. Çekiniyordum; bu kadar sevilmeye, bu kadar önemsenmeye alışık değildim. Karahan Malikânesi'nde sevgi bir zayıflıktı, ama Baran’ın kollarında bu zayıflık benim tek gücümdü.
Kafamı tekrar göğsüne yasladım. "Çok kalabalık olacak burası," dedim, sesimdeki yaşları temizlemeye çalışarak. "O 12 kişi... Onların bakışları... Selim’in sesini duyuyor gibiyim hala."
"Duymayacaksın," dedi Baran kararlılıkla. "Onların hepsi birer figüran. Bu sahnede başrol sensin. Ve senin arkanda ben varım. O Rus varis mi, yoksa İtalyan mı, hangisi sana yan gözle bakarsa önce benimle hesaplaşacak."
Elim istemsizce yine karnıma gitti ama bu sefer Baran o elimi yakaladı. Parmaklarımı kendi parmaklarının arasına kenetledi. "Bırak o izi düşünmeyi. O iz senin ne kadar güçlü olduğunun kanıtı, ne kadar acı çektiğinin değil. Sen hayattasın Umay. Ve ben senin hayatta kalman için gerekirse bu koca konağı içindekilerle beraber yakarım."
Duygular iliklerime kadar işlemişti. İlk defa kendimi sadece bir "varis" gibi değil, bir "insan" gibi hissediyordum. Baran ile bu koca arenanın ortasında, onca düşmanın ve onca yabancının arasında birbirimize tutunmuştuk. Belki tarih bizi kanlı yazacaktı, belki bu aşk bizi bitirecekti; ama o gece, o kilitli kapının ardında, biz sadece birbirinin yaralarını saran iki yaralı çocuktuk.
"Baran," dedim, gözlerine bakarak. "Gitme."
Baran gülümsedi, bu seferki gülüşü ruhumu aydınlatan o ilk ışıktı. "Hiçbir yere gitmiyorum kraliçe. Bu gece, bu odanın kapısı sadece benim üzerime kilitli kalacak."
Dışarıda gece İstanbul’u yutarken, konağın koridorlarında yabancı dillerde fısıltılar yükselirken, biz o odada sessiz bir barış ilan etmiştik. Artık sadece babalarımızın piyonları değildik; biz kendi hikayemizin, kendi acımızın ve kendi aşkımızın efendileriydik. Ve Selim... Selim o gece sadece bir ses olarak kalmıştı, çünkü ben artık o yeşil odadaki çocuk değildim. Ben, Baran Sancaktar’ın sevdiği o yıkılmaz kadındım.
Baran’ın göğsü, dünya üzerindeki tek güvenli limanımmış gibi hissettiriyordu. Bunca şeyi nereden bildiğini, ruhumun hangi kuyusuna fener tuttuğunu sormadım; sormak istemedim. Şu an önemli olan, o devasa elin titreyerek saçlarımı okşaması ve Selim’in zehirli sesini zihnimden silecek kadar güçlü olan kalp atışıydı. Dakikalarca, belki de saatlerce o odanın ağır sessizliğinde sadece birbirimizin nefesini dinledik. Zaman, konağın koridorlarında yabancı adımlarla akıp giderken, biz o kilitli kapının ardında durmuş bir saatin içindeydik.
Ancak gerçeklik, kapının altından sızan bir duman gibi içeri süzüldüğünde geri çekilen ben oldum. Burası Karahan Malikânesi'ydi ve duvarların kulakları, aynaların gözleri vardı. On dokuz tehlikeli insanın aynı çatı altında toplandığı bu ilk gecede, odada bu kadar uzun süre baş başa kalmamız, kurtların arasına atılmış bir parça etten farksız olurdu.
"Gitmelisin," dedim sesim hala çatlak çıkarken. "Aşağıda herkes toplandı. Dikkat çekiyoruz."
Baran, ellerini yüzümden yavaşça çekti; parmak uçlarının tenimi terk edişi bile bir sızı bıraktı. Hiçbir şey söylemedi, sadece o koyu yeşil gözleriyle beni saniyelerce süzdü; sanki her zerremle gerçekten "burada" olup olmadığımı kontrol ediyordu. Hafifçe başını salladı.
Doğrulup banyoya geçtim. Aynadaki yansımam, az önceki yıkımın izlerini taşıyordu. Gözlerim kan çanağı gibiydi, yanaklarımda kurumuş yaş yolları vardı. Avuçlarıma doldurduğum buz gibi suyu yüzüme çarptım. Bir kez, bir kez daha... O suyun soğukluğuyla beraber Umay Karahan maskemi tekrar yüzüme yerleştirmeye çalıştım. Havluyla yüzümü kurulayıp banyodan çıktığımda Baran kapının önünde beni bekliyordu.
Gitmeye hazırlanırken bir anda durdu, aramızdaki o son mesafeyi de kapattı ve dudaklarını alnıma bastırdı. "Maskeni tak kraliçe," diye fısıldadı. "Ama içeride yorulduğunda, gözlerinin nereye bakacağını biliyorsun. Ben orada olacağım."
Kapının kilidini sessizce açtı ve koridoru kontrol edip dışarı çıktı. O gittikten sonra yatağımın kenarına çöktüm. Üzerimdeki siyah, geniş sweatshirt’ü düzelttim. Ben her zaman böyleydim; vücudumu, o karnımdaki devasa yarık izini, çocukluğumun enkazını bu bol kıyafetlerin altına gizlerdim. Siyah sweatshirt ve siyah pantolon benim zırhımdı. Kimsenin tenimi görmesine, o kanlı tarihin izlerini okumasına izin veremezdim.
Bir on beş dakika daha bekledim. Kendimi tamamen o buzdan kaleye hapsettiğimden emin olduktan sonra kapıyı açıp aşağı indim.
Konağın o devasa salonu, şimdi dünyanın farklı yerlerinden gelen "modern cellatlarla" dolup taşmıştı. Merdivenlerden inerken her adımımda botlarımın ahşap zemin üzerindeki tok sesi yankılanıyordu. Salonun bir köşesinde yabancı kızların toplandığını gördüm. İtalyan, Rus, Kolombiyalı... Hepsi birer moda ikonundan fırlamış gibi, pırıltılı kıyafetler, yüksek topuklular ve kusursuz makyajlarla bir aradaydılar. Esila ise onların uzağında, bir kenarda elinde meyve suyuyla sanki bir belgesel izliyormuş gibi onları süzüyordu.
Kızların yanına yaklaşmadım, salonun ortasındaki bar masasına doğru ilerledim ama kulaklarım onlardaydı. Babam beni beş dil bilecek şekilde eğitirken, bir gün kendi evimde casusluk yapacağımı biliyordu muhtemelen.
Rus delegesinin kızı —Dimitri’nin kız kardeşi olduğunu tahmin ettiğim o sarışın, soğuk kadın— Rusça konuşuyordu. Sesi, cam kırıkları gibi keskindi.
"Şu Türk kızına bak," dedi, göz ucuyla beni süzerek. "Kendi evinde bir cenazeye gider gibi giyinmiş. O siyah çuvalın içinde ne saklıyor acaba? Çirkinliğini mi yoksa korkusunu mu?"
Yanındaki İtalyan varis, elindeki şarap kadehini hafifçe sallayarak İtalyanca cevap verdi. "Korku olduğunu sanmıyorum Bianca. Bakışlarını gördün mü? Babasının elinde büyümüş bir köpek gibi değil, kendi ordusunu yöneten bir general gibi bakıyor. Ama o sweatshirt... Gerçekten bir zevk faciası."
Gülüştüler. O yapay, üstten bakan gülüşleri salonun tavanında çınladı. Umay Karahan maskem bir milim bile oynamadı. Onların gıcık, kibirli ve dünyayı sadece kendi lükslerinden ibaret sanan tavırları beni sadece eğlendiriyordu. Onlar zevkten bahsederken, ben o kıyafetlerin altında sakladığım bıçak yaralarından ve ruhumun nasırlarından bahsedebilirdim.
Kolombiyalı olan, daha kısık bir sesle İspanyolca araya girdi. "O çocuk... Baran... Az önce onun odasından çıktığını gördüm. Aralarındaki o gerginlik sadece düşmanlık olamaz. Birbirlerine bakarken hava ısınıyor."
Bianca (Rus olan) burnundan güldü. "Sancaktar varisi bir Karahan kızıyla mı? Bu sadece bir strateji olabilir. Belki de kızı yatağına çekip babasının sırlarını almaya çalışıyordur. Erkekler böyledir, özellikle de Türkler."
İçimdeki o sakin denizin bir anda dalgalandığını hissettim. Selim’in açtığı yara hala sızlarken, bu yabancıların aşkımızı bir "strateji" veya "yatak oyunu" olarak nitelendirmesi midemi bulandırdı. Ama sesimi çıkarmadım. Bar sandalyesine oturdum ve soğuk bir bardak su istedim.
Esila yanıma sokuldu, bakışlarıyla beni kontrol ediyordu. "Ne diyorlar?" diye fısıldadı. Benim dil bildiğimi biliyordu.
"Boş konuşuyorlar Esila," dedim, bakışlarımı salondaki kalabalığa dikerek. "Zevkimden, kıyafetlerimden ve Baran’dan bahsediyorlar. Tipik varis dedikoduları."
"Bianca denen o kız sana çok kötü bakıyor Umay," dedi Esila endişeyle. "Sanki bu evi senin elinden alacakmış gibi bir hali var."
"Denesin," dedim buz gibi bir sesle. "Bu evde sadece taşlar yok Esila. Bu evde Karahanların kanı var. O kanın içinde boğulmak istemiyorsa mesafesini korumayı öğrenir."
Gözlerim salonun diğer ucundaki Baran’ı buldu. O da Fatih ve Ayaz ile beraber, yabancı erkeklerin olduğu gruptaydı. Ama dediği gibi, gözleri tam o an beni buldu. O kadar kalabalığın, o kadar gürültünün ve o kadar yabancı dilin arasında, sadece ikimizin bildiği o dilde bana gülümsedi. O gülüş, Bianca’nın tüm o zehirli sözlerini yerle bir etti.
Ben geniş sweatshirt’ümün içinde rahattım. Ben o siyah pantolonun içinde güvendeydim. Onlar pırlantalarıyla parlamaya çalışırken, ben içimdeki o sönmeyen yangınla hepsini kül edebilirdim. Selim’in sesi zihnimin derinliklerinde hala bir fısıltı gibi duruyordu ama Baran’ın varlığı o fısıltıyı bastıran bir fırtına gibiydi.
"Abla!" diye seslendi Arın, elinde bir tabak dolusu kanapeyle yanımıza gelerek. "Şu Fransız çocuk bana peynirlerin tarihini anlatmaya çalışıyor. Vallahi kafam şişti. Bir tane de sen ye, valla bak çok güzel."
Arın’ın bu saf hali, ortamdaki o ağır ve zehirli havayı bir nebze olsun dağıttı. Hafifçe gülümsedim. "Sen ye Arın. Senin o kara deliği doyurmak lazım."
O gece, o devasa konakta on dokuz kişiydik. On iki yabancı cellat ve yedi Türk kurt. Onlar bizi küçümsüyor, bizi kategorize ediyor ve bizi birer piyon olarak görüyorlardı. Ama bilmedikleri bir şey vardı: Ben Umay Karahan’dım. Acıdan doğmuş, ihanetle yıkanmış ve sevgiyle yeniden ayağa kalkmış bir kraliçe. Ve benim yanımda, dünyayı ateşe vermeye hazır bir Sancaktar vardı.
Bianca’nın zehirli Rusçası salonun oymalı tavanlarında yankılanırken, dudaklarımın kenarında beliren o görünmez alaycı kıvrımı bastırmak için suyumdan bir yudum daha aldım. Dil bildiğimi açık etmek, elimdeki en büyük kozu masaya çok erken sürmek olurdu. Bırakalım konuşsunlar; bırakalım beni o siyah sweatshirt’ün içine saklanmış, dünyadan bihaber bir kız çocuğu sansınlar. Düşmanın seni zayıf sandığı an, aslında senin en güçlü olduğun andır.
Tam o sırada telefonum titredi. Ekrandaki ismi görünce yüzümdeki o kaskatı maske bir anlığına gevşedi. Aylin. Bu kaosun içinde duyabileceğim en temiz, en hayat dolu sesti o. Esila’ya kısa bir bakış atıp, kalabalıktan ve Bianca’nın o küçümseyici bakışlarından uzaklaşmak için salonun arka tarafındaki, devasa kütüphaneye açılan kuytu köşeye geçtim.
"Umay! Canım, sesini duyduğuma inanamıyorum, nasılsın? Ne yapıyorsun o koca şatoda?" Aylin’in sesi her zamanki gibi cıvıl cıvıldı, sanki dünyanın tüm dertleri bizim kapımızın dışında kalmış gibi.
Hafifçe gülümsedim, sesimi alçaltarak cevap verdim. "Aynı be Aylin... Babamın saçma sapan işleri işte. Bilirsin, Yakup Karahan emekli olmaz, sadece yeni oyunlar kurar. Şimdi de başımıza 'uluslararası barış' adı altında bir sürü insan sardı."
"Ay sorma, duydum o meseleyi! On dokuz kişi aynı evde yaşamak mı? Ben olsam üçüncü günde herkesin yemeğine müshil katardım, kimse tuvaletten çıkamazdı, barış marış kalmazdı ortada!"
Aylin’in bu absürt şakası, az önce Selim’in telefonda bıraktığı o zehirli tortuyu bir nebze olsun dağıttı. "İnan bana Aylin, bazen o müshil fikri kulağa çok mantıklı geliyor. Ama şimdilik sadece sabretmeye çalışıyorum. Sen ne yapıyorsun?"
"Ben mi? Senin için yeni bir 'Bookstagram' konsepti düşünüyorum! 'Karanlık kraliçenin kütüphanesi' nasıl olur? Fotoğraflarda yine o meşhur siyah sweatshirt’lerini giyersin ama elinde bir hançer falan olur..."
Aylin’le yaptığımız bu kısa, hayata dair sohbet bana nefes aldırdı. O benim "normal" dünyayla olan tek bağım gibiydi. Telefonu kapattıktan sonra derin bir nefes aldım ve tekrar o kurtlar sofrasına dönmek için kütüphaneden çıktım.
Salonun ortasında bizim yedi kişilik ekip, yabancı delegasyonun erkekleriyle bir araya gelmişti. Dışarıdan bakan biri için aralarında medeni bir sohbet dönüyordu ama ben o buz tabakasını görebiliyordum. Bizimkiler—Fatih, Ayaz, Arın, Karun ve Baran—birbirlerine karşı ne kadar alaycı ve komikseler, dışarıya karşı o kadar kusursuz bir saygı duvarı örüyorlardı.
"Bakın beyler," diyordu Ayaz, elindeki kadehi İtalyan varise doğru kaldırarak. "Bizim buralarda kahve sadece içilmek için değildir. Falına bakılır, geleceğin okunur. Eğer yanlış bir hareket yaparsanız, fincanın dibindeki o telveler size pek de parlak bir gelecek göstermez."
İtalyan varis güldü, ama gözleri Ayaz’ın kemerindeki kabarıklığı süzüyordu. "Türklerin misafirperverliği ve tehditkârlığı arasındaki o ince çizgiyi sevdim," dedi.
Arın araya girdi, ağzındaki kanapeyi bitirip. "Tehdit mi? Yok be ne tehdidi! Ben sadece diyorum ki, eğer bu gece mutfakta bir tıkırtı duyarsanız sakın korkmayın. O benimdir, sadece buzdolabıyla ufak bir randevum vardır. Ama buzdolabı dışında bir şeyle uğraşan görürsem, reflekslerim biraz... serttir."
Bizimkilerin bu "şakayla karışık uyarı" tarzı tam bir Karahan-Sancaktar klasiğiydi. Saygıyı asla bozmuyorlardı ama her cümlenin altına bir mayın döşüyorlardı.
Bianca’nın grubuna yaklaştığımda, Bianca’nın bakışlarının Baran’ın üzerinde kilitlendiğini fark ettim. Rusça, yanındaki kıza fısıldadı: "Aslında... şu Sancaktar varisi fena değilmiş. Omuzları, o bakışları... Belki de bu sıkıcı akşamı onunla biraz daha ilginç hale getirebilirim. Ne dersin, Karahan kızıyla olan o tuhaf bağını koparmak zor olur mu?"
Baran, o sırada tam karşıdaydı ve o meşhur, her şeyi duyan kulaklarıyla Bianca’nın kendisine baktığını anlamıştı. Ben de tam o an Baran’la göz göze geldim. Baran, Bianca’nın kendisine olan ilgisini fark etmiş ama zerre umursamamış gibiydi. Ben ise ona bakıp, sol kaşımı hafifçe yukarı kaldırdım. Bu benim ona "Hadi bakalım Sancaktar, sınavın başlıyor" deme şeklimdi.
Baran’ın dudaklarında o alaycı, sadece bana özel olan gülümseme belirdi. Gözleriyle "Sen ciddi misin?" der gibi baktı bana. Sonra hiç bozmadan Bianca’ya döndü ve sadece bir anlığına ona nezaketen başıyla selam verip tekrar Ayaz’ın anlattığı bir şeye odaklandı.
Bianca’ya dönüp bakmadım bile. Gidip Esila’nın yanına, koltuğun kenarına oturdum. Esila koluma dokundu. "Bir şey mi oldu? Az önce Bianca sanki Baran’ı yiyecekmiş gibi bakıyordu."
"Bırak baksın Esila," dedim, sesimdeki o kendinden emin tonla. "Bakmak bedava. Ama dokunmaya çalışırsa, bu evin kurallarını ona bizzat ben öğretirim. Hem de hiç bilmediği bir dilde."
Mutfaktan gelen o hafif koku, Arın’ın yine bir şeyler karıştırdığının habercisiydi. Konağın salonunda on dokuz farklı hayat, on dokuz farklı plan ve onlarca gizli düşmanlık dönüyordu. Bizim yedi kişilik "ailemiz", her ne kadar birbirimizi yesek de, bu yabancıların karşısında tek bir yumruk gibi duruyorduk.
"Abla!" diye seslendi Arın, elinde bir tabak daha sosisliyle yanımıza gelerek. "Şu Rus çocuk Dimitri bana 'Sizin buralarda kışın ne yapılır?' diye sordu. Ben de 'Adam gömeriz' dedim, yüzü kireç gibi oldu. Şaka yaptım dedim ama pek inanmadı gibi."
Kıkırdadım. "Arın, adamları korkutup kaçırma, daha yeni geldiler. Daha onlarla çok 'eğleneceğiz'."
Gece ilerledikçe, o salonun içindeki gerilim bir tür oyuna dönüştü. Bizimkiler esprileriyle, alaycı tavırlarıyla ortamı yumuşatıyor gibi görünseler de, her birinin gözü kapıdaydı, elleri görünmez silahlarındaydı. Bianca’nın Baran’a olan o aç gözlü bakışları, benim için sadece birer sinek vızıltısıydı artık. Çünkü biliyordum ki, Baran o kilitli kapının ardındaki adamdı. Ve o adam, sadece benim fısıltımla dünyayı yakabilirdi.
"Tarih yazacağız demiştin ya Baran," diye geçirdim içimden, ona bakarak. "Galiba ilk bölüm dedikodu ve kıskançlıkla başlıyor."
Baran, kalabalığın içinden bana tekrar baktı ve göz kırptı. O an, Selim’in sesi de, Bianca’nın zehri de tamamen yok oldu. Bu koca konak, bu on iki yabancı... Hepsi sadece birer piyondan ibaretti. Şah ve Mat ise çoktan bizim tarafımızda yerini almıştı. Esila’nın yanına iyice yaslanıp, bu absürt ama tehlikeli gecenin bitmesini bekledim. Yarın çok daha zor olacaktı, ama bugün kazanan bizdik.
Konaktaki o yapay, kristal avizelerin altında süzülen "barış" havası, benim için her zaman fırtına öncesi sessizlikten ibaretti. Bianca’nın o küstah bakışları ve diğerlerinin fısıltıları arasında, şirket işlerinin devasa yükü omuzlarımda görünmez bir pelerin gibi duruyordu. Babam, abilerime işlerin sadece vitrin kısmını bırakırken; asıl kanlı kararları, lojistik ağını ve finansal labirentleri benim önüme sermişti. "Karahan kızı olmak, en çok senin canını yakacak," demişti bir keresinde. Haklıydı.
Tam Esila’yla Arın’ın sosisli polemiğini izlerken, salonun büyük kapısında Semih’in o sarsılmaz, heykel gibi duran silüeti belirdi. Göz göze geldiğimizde tek bir baş işareti yetti. Semih, benim bu dünyadaki sadık gölgemdi. Kimseye çaktırmadan yerimden kalktım ve salonun çıkışına, o görkemli kapının önündeki loş koridora doğru ilerledim.
Semih, elindeki kalın deri dosyayı bana doğru uzatırken sesi her zamanki gibi bir bıçak kadar keskindi. "Efendim, sevkiyat hattında sıkıntı çıkaran bazı isimler var. Bu sabah yerel depolardan birine baskın yapmaya kalkmışlar."
Dosyayı aldım, sayfaları hızla çevirdim. Gözüm bir fotoğrafa takıldığında duraksadım. "Semih, bu herif... Bu geçen ay Taner’i pusuya düşürüp yaralayan adam değil mi?" diye sordum. Sesimdeki o buz tabakası, koridorun havasını bir anda soğutmuştu. Taner, benim en güvendiğim saha adamlarımdan biriydi ve benim adamıma dokunan, doğrudan benim ruhuma dokunmuş sayılırdı.
Semih başını salladı. "Evet efendim, o. Taner hâlâ hastanede, durumu iyiye gidiyor ama bu herif uslanmak yerine şimdi de ana hatta göz dikmiş."
Dosyayı sertçe kapattım ve Semih’in gözlerinin içine baktım. "Önce git ve ona selamımı söyle. Benim selamımı aldığında ne yapması gerektiğini bilir. Ama baktın hâlâ o kalın kafasıyla direniyor, uslanmıyor... O zaman sık geç Semih. Uğraşılacak, vakit kaybedilecek birisi değil. Yer kaplamasın dünyada."
Semih, aldığım bu ölüm fermanını sanki bir bakkal listesiymiş gibi sakinlikle karşıladı. "Anlaşıldı efendim. Gereken yapılacak."
Dosyayı ona geri verip saçlarımı sweatshirt’ümün kapüşonunun altından düzelttim. İçeride on dokuz kişi barış oyunu oynarken, dışarıda kanın akmaya devam etmesi bu hayatın en büyük ironisiydi. Derin bir nefes alıp maskemi geri taktım ve salona döndüm.
Ancak salona girdiğimde, bıraktığım o ağır hava bir anda dağıldı çünkü Arın ve Ayaz yine yapmışlardı yapacaklarını.
Arın, elinde bir kürdanla İtalyan varisin yanına dikilmiş, ona ciddiyetle bir şeyler anlatıyordu. "Bak dostum, buralarda eğer birine 'koçum' dersen bu bir iltifattır. Ama 'aslanım' dersen işte orada işler karışır. Şimdi sen bana bir 'aslanım' de bakayım, tonlamanı kontrol edeceğim."
İtalyan çocuk, şaşkınlık ve saf bir merakla "As-la-nim?" dedi.
Ayaz arkadan kahkahayı bastı. "Olm Arın, adamı mafya babası yapmaya mı çalışıyorsun yoksa stand-upçı mı? Tonlaması aynı Venedik’te gondolcu gibi oldu, bununla kimse korkmaz!"
Baran, bar taburesine yaslanmış, bir eliyle viski bardağını çevirirken bir yandan da Bianca’nın kendisine doğru kurduğu cümleleri ustalıkla savuşturuyordu. Beni görünce bakışları yumuşadı, Semih’le ne konuştuğumu anlamış gibi kaşlarını hafifçe kaldırıp "Sorun var mı?" diye sordu sessizce. Başımı "halledildi" anlamında salladım.
"Umay, gel kurtar beni!" diye bağırdı Arın beni görünce. "Bu İtalyan arkadaşa bizim jargonun temel taşlarını öğretiyorum ama dili bir türlü dönmüyor. Peynir tabağına 'formaggio' demeyi biliyor ama 'baş üstüne' diyemiyor."
Esila kıkırdayarak yanıma yaklaştı. "Umay, Arın az önce Rus korumalardan birine 'nasılsın' demeyi öğretirken yanlışlıkla 'senin tipini seveyim' dedirtti. Adam da teşekkür ediyor sürekli, şaka gibi!"
Bianca, bizimkilerin bu samimi ve alaycı halini uzaktan izlerken yüzünde yine o "ne kadar varoşlar" ifadesi vardı. Ama o bilmiyordu ki, biz bu masanın en tehlikeli, en eğitilmiş yedilisiydik. Arın’ın o saf görünen esprilerinin altında bile bir zeka oyunu vardı.
Baran yerinden kalkıp yanıma geldi. "Çok yoruldun bugün kraliçe," dedi, sadece benim duyabileceğim bir fısıltıyla. "Dışarıdaki adamlarla, içerideki yılanlarla... Semih’e verdiğin emirleri duymadım sanma. Ama şu an sadece Umay olmana izin var, Karahan varisi olmana değil."
"Mümkün mü bu Baran?" dedim, gözlerimi salonun ortasında birbirine 'aslanım' diyen İtalyan ve Arın’a dikerek. "Bu evde, bu on dokuz kişinin arasında sadece Umay olmak mümkün mü?"
Baran elimi sweatshirt’ümün cebinin üzerinden hafifçe sıktı. "Ben varken mümkün. Hadi, biraz şu çocukların saçmalıklarına katıl. Bak, Ayaz şimdi de Fransız kızına fal bakmaya çalışıyor, muhtemelen kızın geleceğinde büyük bir 'kısmet' ve 'yol' görecek."
Gerçekten de Ayaz, Fransız kızın elini tutmuş (temas yasağını sadece kendisi için delmişti herhalde), ciddiyetle avuç içine bakıyordu. "Bak burada bir 'Y' harfi görüyorum. Bu 'Yol' demek. Ama yolun sonu bizim mutfağa çıkıyor, orada harika bir Türk kahvesi içeceksin ve hayatın değişecek."
Gülmekten kendimi alamadım. İçimdeki o ağır yara, Selim’in sesi, Semih’in getirdiği dosyadaki o kanlı fotoğraf... Hepsi bir anlığına silindi. Biz yedi kişi, birbirimize bu yüzden muhtaçtık. Dünyanın en karanlık odalarından çıkıp, en saçma esprilerde buluşabiliyorduk.
Esila elime bir bardak meyve suyu tutuşturdu. "Boş ver onları Umay. Bu gece sadece biz varız. Onlar misafir, biz ev sahibiyiz. Ve ev sahibinin kuralları geçerli."
Gecenin ilerleyen saatlerinde, o devasa salonun içinde yabancı diller birbirine karışırken, bizim yedilinin kahkahaları hepsini bastırıyordu. Dışarıda Semih selamımı götürürken, içeride ben Baran’ın yanına biraz daha sokulup bu absürt anın tadını çıkardım. Belki yarın yine kılıçlar çekilecekti, belki o on iki yabancı bize saldıracaktı; ama o an, Arın’ın İtalyan varise 'aslanım' demeyi öğretmesi dünyanın en önemli olayıydı.
Duygularım iliklerime kadar işlerken, Baran’ın gözlerindeki o huzuru gördüm. Biz tarih yazacaktık; ama bu tarihin içinde sadece kan değil, bu geceki kahkahalarımız da olacaktı. Siyah sweatshirt’ümün içinde, ilk kez bu kadar hafif hissettim kendimi.
Esila’nın yanına, o ağır deri koltuğun ucuna çöktüğümde ruhumun üzerindeki o görünmez zırhın çatlamaya başladığını hissediyordum. Esila, sanki bu evdeki tek nefes alma alanım gibiydi. Başını yavaşça omuzuma yasladı; saçlarından gelen o hafif papatya kokusu, burnuma dolan barut ve kahve kokusunu bir anlığına bastırdı. O sırada Bianca ve yanındaki o pırıltılı kızlar grubu, seslerini kısmaya gerek bile duymadan—nasılsa anlamıyoruz sanıyorlardı—kendi zehirli dünyalarında dönüp duruyorlardı.
Bianca, elindeki kristal kadehi dudaklarına götürüp küçümseyen bir tavırla İtalyanca konuşmaya başladı. "Gerçekten anlamıyorum," dedi, gözlerini doğrudan Esila’ya dikerek. "Şu Esila denilen kız gayet zarif, hanımefendi ve kaliteli görünüyor. Nasıl oluyor da Umay gibi bir varoşla, o siyah çuvalın içine girmiş sokak serserisi kılıklı bir kızla arkadaşlık edebiliyor? Bu resmen klas farkına hakaret."
Esila o sırada Bianca’nın ne dediğinden tamamen habersiz, Arın’ın mutfakta az önce yaşadığı bir sakarlığı anlatıyordu. "Umay inanabiliyor musun, Arın az önce Fransız aşçıya 'Oğlum bu sosun tuzu eksik, getir ben halledeyim' dedi ve adamın elinden kepçeyi alıp içine pul biber boşalttı! Adamın yüzünü görmeliydin, resmen bir sanat eserine saldırılmış gibi baktı."
Esila kıkırdayarak anlatmaya devam ederken, ben Bianca’nın grubuna kulak vermeyi sürdürdüm. Bianca’nın yanındaki kız, "Belki de Karahanlar sadece kaba kuvvetle yönetiliyordur," diye ekledi Rusça. "Umay’ın o erkeksi tavırları, o geniş kıyafetleri... Belki de babası onu bir kadın olarak değil, bir koruma köpeği olarak yetiştirmiştir. Yazık, Esila gibi bir çiçek bu otların arasında soluyor."
Bianca kahkaha attı. "Zaten o sweatshirt'ün altındaki vücudu hayal bile edemiyorum. Muhtemelen kendine hiç bakmayan, zerafetten nasibini almamış bir köylü kızıdır."
Dişlerimi sıktım. Onların "varoş" dediği o sweatshirt'ün altında, Bianca’nın rüyasında göremeyeceği kadar ağır bedellerin izi vardı. Onların "zerafet" dediği o ipek elbiselerin içinde saklayacak bir yaraları bile yoktu. Esila omuzumda kıpırdanıp, "Umay, sen beni dinliyor musun?" diye sordu sevecenlikle. Cevap vermedim; sadece başımı hafifçe ona doğru eğdim, gözlerim ise hala salonun ortasındaki o boşluktaydı.
Tam o sırada Arın, elinde boş bir tabakla yanımızda belirdi. Yüzünde dünyanın en büyük trajedisini yaşıyormuş gibi bir ifade vardı. "Umay..." dedi, sesi bir çocuk gibi nazlı çıkarak. "Umay, ben çok açım. Vallahi bak, o kanapeler benim dişimin kovuğuna bile yetmedi. Midede bir boşluk var, sanki Karahan malikânesinin temeli o boşluğun üzerine kurulmuş gibi, içim çekiliyor."
Avucumu alnıma yasladım. Zihnimdeki o Bianca fırtınası, Selim’in sesi ve Semih’in getirdiği dosyanın ağırlığı arasında Arın’ın bu mide odaklı dramı bardağı taşıran son damlaydı.
"Sus Arın, lütfen sus," dedim fısıltıyla. Sesimdeki o yorgun ama otoriter tınıyı fark edince Arın bir anlığına duraksadı. "Zaten kafamın içi pazar yerine dönmüş, bir de senin midenin sivil savunma sirenlerini dinleyemeyeceğim. Git Karun'u darlat, bana bulaşma."
Arın omuzlarını düşürdü. "Aşk olsun abla, açlık sınırındayım diyorum sen bana 'sus' diyorsun. İyi, ben de gider o Rus korumalara ekmek arası yaptırırım, onlar beni senden daha iyi anlıyor zaten."
Esila, Arın’ın bu haline daha fazla dayanamayıp gülmeye başladı. "Gel buraya Arın, ben sana mutfaktan bir şeyler ayarlatırım. Umay’ı rahat bırak, bugün üzerine çok gelindi."
Onlar uzaklaşırken, Bianca’nın grubuyla aramızda sadece birkaç metrelik bir mesafe kalmıştı. Bakışlarımı Bianca’nın buz mavisi gözlerine diktim. Dil bilmediğimi sanmaya devam etsinlerdi; ama o "varoş" dedikleri kızın, tek bir hamlesiyle o pırıltılı dünyalarını başlarına yıkabileceğini hissetmeleri an meselesiydi.
Bianca’nın yanındaki kızın, "Umay’ın bu kadar sessiz olması, aslında hiçbir şey anlamadığının kanıtı," dediğini duydum. Gülmemek için kendimi zor tuttum. O sweatshirt'ün cebindeki ellerim yumruk olmuştu ama yüzümde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu. Ben Umay Karahan’dım. Onların zerafet dediği şey kağıttan bir kuğuydu; benim varoşluk dedikleri kimliğim ise çelikten bir kaleydi.
Salonda on dokuz kişi, on dokuz farklı maske... Ama benim maskem, hepsinden daha katı, hepsinden daha derindi. Baran’ın uzak köşeden beni izlediğini, Bianca’nın o iğrenç sözlerini duyup duymadığımı anlamaya çalıştığını biliyordum. Gözlerimi ona çevirdim; "Sakinim" der gibi baktım. O ise hafifçe gülümsedi. O an Bianca’nın tüm o "varoş" ve "klas farkı" teorileri, Baran’ın bana olan o tek bakışıyla yerle bir oldu.
Esila ve Arın mutfağa doğru giderken, ben o koca salonda, siyah sweatshirt'ümün içine sakladığım o devasa dünyayla tek başıma kaldım. Ve Bianca... Bianca, bu evin gerçek kraliçesinin kim olduğunu öğrenmek için çok ağır bir bedel ödeyecekti. Duygularım iliklerime kadar işlerken, karnımdaki o sızının yerini yavaş yavaş bir intikam ateşi alıyordu.
Bianca ve yandaşları, pırlantalı kadehlerinin arkasına sakladıkları o zehirli dilleriyle dünyayı kurtardıklarını sanırken, salonun diğer ucundaki Baran’la bakışlarımız bir kördüğüm gibi birbirine dolandı. Baran, Bianca’nın o tiz Rusçasıyla savurduğu "varoş" ve "çirkinlik" hakaretlerini en az benim kadar net anlamıştı. Dudaklarının kenarında, o her zamanki alaycı ama sadece bana özel olan o hınzır gülümseme belirdi. Gözlerini hafifçe kısıp, "Duyuyor musun kraliçe, senin için neler diyorlar?" der gibi baktı.
Ben ise istifimi hiç bozmadan, o buzdan kalemi yerinden oynatmadan sadece dudaklarımı kıpırdatarak, ses çıkarmadan cevap verdim: "Hiç sikimde değiller."
Baran bu cevabım üzerine daha fazla dayanamadı ve elindeki kadehi dudaklarına götürürken omuzları hafifçe sarsıldı. Sessiz, ama derinden bir kahkaha patlatmamak için kendini zor tuttuğu her halinden belliydi. O an anladım ki, bu devasa arenanın içinde, bu on iki yabancı yırtıcının ortasında benim en büyük silahım Baran’ın bu her şeyi bilen, her şeyi anlayan ortaklığıydı.
Maskemi tekrar yüzüme yerleştirdim. Bianca’nın o yapay güzelliği ve kibiri bana sadece Lâl’i hatırlatıyordu; aslında Lâl bile Bianca’dan daha sahiciydi, en azından onun kötülüğü bir amaca hizmet ediyordu, Bianca ise sadece boş bir ambalajdan ibaretti. Lâl’i bile bu kadına tercih ederdim.
Tam o sırada, zihnimin karanlık dehlizlerinden bir tarih süzülüp geldi ve kalbime bir ağırlık oturdu. Amcamın ölüm yıl dönümü yaklaşıyordu. O gün yaklaştıkça ruhumdaki o eski yaralar, karnımdaki o sızıyla birleşip beni nefessiz bırakıyordu. Derin bir of çektim, sweatshirt’ümün kapüşonunu hafifçe çekiştirip koltuğa iyice gömüldüm. Moralim bir anda yerle bir olmuştu. Amcam... Bu dünyada beni gerçekten "Umay" olarak seven, Karahan olmamla ilgilenmeyen tek adamdı.
Keyfim kaçmış, Bianca’nın sesini bile duymaz hale gelmişken cebimdeki telefonun o otoriter titremesiyle irkildim. Ekranda "BABA" yazısını gördüğümde salonun tüm gürültüsü kesildi sanki.
Ayağa kalkıp bahçeye açılan cam kapıdan dışarı, serin gece havasına çıktım. "Efendim baba?"
"Umay," dedi Yakup Karahan, sesi bir mahkeme kararı kadar soğuk ve netti. "O evdeki kalabalık dikkatimi çekti. On dokuz kişi... Fazla gürültülü, fazla güvensiz. Karar verildi; o on iki yabancı varisten beşi yarın elenecek. Sayı on dörde düşecek."
Kaşlarım çatıldı. "Nasıl elenecek baba? Barış antlaşması imzalanmadı mı?"
"Barış, sadece güçlüler arasında olur Umay. Zayıf halkalar elenir. Yarın sabah erkenden 'Karanlık Oda' kuralları geçerli olacak. Kimin kalıp kimin gideceğine siz karar vereceksiniz ama o beşi gidecek. Hazırlıklı ol."
Telefon kapandı. Babamın bu "temizlik" operasyonları her zaman kanlı biterdi. Şimdi bu on iki yabancı, yarın sabah hangisinin bavulunu toplayacağını (ya da daha kötüsünü) bilmeden içeride şampanya patlatıyordu.
İçeri girdiğimde moralim iyice bozulmuştu. Hem amcamın hatırası hem de yarınki o kaçınılmaz gerginlik omuzlarıma binmişti. Koltuğa geri oturduğumda, Bianca’nın grubundan ayrılan, o ana kadar pek konuşmayan sarışın, minyon bir kız yanıma yaklaştı. İtalyan delegesinin kızıydı galiba, Sofia.
"Bianca biraz fazla konuşur," dedi Sofia, temiz bir İngilizceyle. Yanıma oturduğunda hafif bir yasemin kokusu yayıldı. "Onu dinlediğini biliyorum. Masken çok iyi ama gözlerin bazen fazla bağırıyor Umay."
Ona dönüp bakmadım bile. "Gözlerim ne diyormuş?"
"Yorgun olduğunu," dedi Sofia, sesindeki o beklenmedik şefkatle. "Bu evdeki herkesten daha fazla yük taşıdığını söylüyorlar. Bianca senin kıyafetlerine takılıyor ama ben senin ellerine bakıyorum. Bir askerin elleri gibi duruyorlar."
Hafifçe gülümsedim, bu seferki gülümsemem biraz daha insaniydi. "Asker değilim Sofia. Sadece... erken büyümek zorunda kaldım."
"Hepimiz öyle," dedi Sofia, kadehinden bir yudum alarak. "Ama sen sanki savaştan yeni çıkmış gibisin. Yarın bir şeyler olacağını biliyorsun, değil mi? Havadaki o elektrik... Babaların konuştuğunu gördüm."
Sofia zekiydi. Diğerleri Bianca’nın dedikodularıyla meşgulken o satranç tahtasını izliyordu. "Yarın," dedim fısıltıyla, "bu evde bazı koltuklar boşalacak Sofia. Kendine dikkat etsen iyi olur."
Sofia’nın gözlerinde bir anlık bir korku parladı ama hemen yerini kabullenişe bıraktı. "Anladım. Uyarı için teşekkürler Karahan kızı."
O yanımızdan uzaklaşırken Baran’ın bana doğru yürüdüğünü gördüm. Salonun ortasındaki o yapay neşe, babamın telefonundan sonra benim için tamamen bitmişti. Baran yanıma gelip eğildi, elini koltuğun kenarına koydu.
"Ne dedi?" diye sordu, babamın aradığını anlamıştı.
"Yarın beş kişi gidiyor," dedim, gözlerimi Bianca’nın o kibirli yüzüne dikerek. "Oyun bitti Baran. Yarın sabah gerçek yüzlerini göreceğiz."
Baran derin bir nefes aldı, gözleri çelik gibi sertleşti. "O zaman bu gece son huzurlu geceleri. Bırakalım konuşsunlar, kraliçe. Yarın güneş doğduğunda, kimin varoş kimin asil olduğunu bu topraklar onlara kanla anlatacak."
Duygularım iliklerime kadar işliyordu. Amcamın ölümü, karnımdaki o sızlayan yara, yarınki o kanlı eleme... Siyah sweatshirt’ümün içine biraz daha sindim. Baran yanımdaydı, yedi kardeşim arkamdaydı; ama içimdeki o küçük, 14 yaşındaki Umay, yarınki savaştan yine bir yara alarak çıkacağımı fısıldıyordu.
Bianca’ya baktım. Hala gülüyordu. Zavallı Bianca... Yarın sabah, o küçümsediği "siyah çuvalın" içindeki gücün altında ezileceğinden habersizdi.
Salondaki o boğucu gerginlik, Arın’ın sınır tanımayan absürtlüğüyle birleşince ortaya öyle tuhaf bir manzara çıkmıştı ki, ruhumdaki o amca acısı ve babamın yarın için verdiği kanlı talimat bile bir anlığına askıda kaldı. Bianca ve ekibi hala "zarafet" üzerine nutuk çekedursun, Arın salonun ortasında yabancı korumalardan birini—sanırım devasa bir Rus’tu—ikna etmiş, adamın eline bir adet peynir tabağı tutuşturmuştu.
"Bak şimdi Sergey, kardeşim," diyordu Arın, adamın omzuna boyu yetişmediği için parmak uçlarında yükselerek. "Bu sadece bir peynir değil. Bu bizim topraklarda dostluğun nişanıdır. Eğer ben bunu sana uzatıyorsam, bu 'seninle her türlü belaya girerim' demektir. Şimdi şu Ezine’den bir lokma al ve çiğnerken gözlerimin içine bak."
Adam, muhtemelen hayatında böyle bir sorgulama tekniği görmediği için şaşkınlıkla peyniri ağzına attı. Arın, adamın tepkisini beklerken öyle ciddiye alıyordu ki bu işi, sanki atomu parçalıyordu. Ayaz arkadan "Ona zeytin de ver Arın, zeytin vermezsen dostluk yarım kalır, biliyorsun bizim geleneği!" diye bağırdı, tamamen uydurma bir kural ekleyerek.
O sırada Arın, cebinden küçük bir peçete çıkarıp adamın çenesindeki peynir kırıntısını sildi. "Afiyet olsun aslanım. Artık sen benden, ben senden sorumluyum. Eğer Bianca sana ters bir şey söylerse gel bana, hallederiz."
Bu sahne o kadar absürttü ki... Hayatımda ilk defa bu kadar tuhaf, bu kadar korkusuzca saçmalayan birini görüyordum. Bizim dünyamızda her hareketin bir bedeli, her kelimenin bir ağırlığı vardı; ama Arın, o ağırlığı alıp balon gibi havaya uçuruyordu. Dudaklarımın kenarında, milimetrik bir kıpırtı belirdi. Gülmüyordum, hayır, ama içimde bir yerlerde o buz tabakasının altından küçük bir sıcaklık geçti. Bu, hayatımda ilk defa gördüğüm bir "yaşama biçimiydi". Sadece bir kıpırtıydı bu, ama benim gibi bir Karahan kızı için devasa bir sarsıntıydı.
Tam o an, yanımda bir gölge belirdi. Baran’ın odunsu kokusu, salonun o ağır parfüm kokularını delip geçti. Yanıma çöktüğünde omuzlarımız birbirine değdi. Sweatshirt’ümün üzerinden bile o sıcaklığı hissettim.
"Güldün," dedi Baran. Sesi o kadar alçaktı ki, sadece ben ve kalbim duyabildik. "Az önce, o milimetrik hareket... Gülümsemeydi o, değil mi?"
Gözlerimi Arın’dan ayırmadan maskemi geri takmaya çalıştım. "Sadece... Arın çok garip. Bu kadar tehlikeli bir adamın çenesini silmek hangi mantığa sığıyor anlamıyorum."
Baran hafifçe güldü, sırtını koltuğa yaslayıp Arın’ın Sergey’e şimdi de "çiftetelli" ritmi tutmaya çalışmasını izledi. "Mantığa sığmaz zaten Umay. Arın bizim grubun vicdanıdır. Biz kanla, hesapla, kitapla uğraşırken o sadece 'insan' kalmayı başarıyor. Ve senin o ufacık gülüşün... İnan bana, yarınki o beş kişilik elemeden daha değerli."
"Abartma Baran," dedim, sesimdeki o sertliği korumaya çalışarak. Ama içimde bir şeyler eriyordu. "Babam yarın beş kişinin biletini kesti. Bianca hala burada koca ağzıyla konuşuyor. Amcamın yıl dönümü geliyor. Ben nasıl güleyim?"
Baran, elini masanın altından yavaşça uzatıp elimi tuttu. Parmaklarımı sweatshirt’ümün cebinden çıkarıp kendi avucunun içine aldı. Teninin tenime değmesiyle o tanıdık, elektrikli ama bu sefer sakinleştirici akım vücuduma yayıldı. "Güldün işte," dedi tekrar, inatla. "Çünkü sen de biliyorsun ki, yarın ne olursa olsun, bu akşam bu saçmalıkların içinde nefes alabiliyorsun. Bak, Ayaz şu an Fransız kıza fal bakarken kızın telefon numarasını almaya çalışıyor. Şu sahtekarlığa bir bak."
Gerçekten de Ayaz, kızın elini öyle bir inceliyordu ki, sanki elinde bir harita vardı. "Bak burada bir kalp çizgisi var, çok karmaşık... Bu karmaşayı çözmek için yarın öğlen dışarıda bir kahve içmemiz lazım, yoksa bu büyü bozulmaz."
Kız, Ayaz’ın bu özgüvenine karşı ne yapacağını bilemez halde kıkırdıyordu. Esila ise yanımıza gelip kendini koltuğa bıraktı. "Valla yoruldum bu çocukları izlemekten. Umay, şunların enerjisinin yarısı bende olsa dünyayı fethederdim herhalde."
"Fethetmeye gerek yok Esila," dedim, Baran’ın elimi sıkan parmaklarına karşılık vererek. "Zaten fethedilmiş bir harabenin içinde yaşıyoruz."
Baran bana döndü, bakışları derinleşti. "O harabeyi beraber saraya çevireceğiz kraliçe. Ama önce, şu Arın’ın Sergey’e neden ceketini giydirdiğini çözmemiz lazım."
Gözlerim tekrar Arın’a kaydı. Arın, Sergey’in o devasa omuzlarına kendi ceketini geçirmeye çalışıyordu; ceket adamın kollarında patlamak üzereydi ama Sergey, Arın’ın o saf samimiyetine öyle bir kapılmıştı ki, kuzu gibi bekliyordu.
"Sanırım ona 'emanet' kültürünü anlatıyor," dedim, bu sefer daha belirgin bir tebessümle.
Baran kulağıma eğildi, nefesi saçlarımın arasından tenime ulaştı. "Seni böyle görmek... O maskenin arkasındaki Umay’ı biraz olsun nefes alırken görmek... Selim’in sesini de, babanın emirlerini de siliyor zihnimden. Sadece sen varsın."
Duygularım iliklerime kadar işliyordu. Bu koca malikânede, on dokuz tehlikeli insanın arasında, Arın’ın saçmalıkları ve Baran’ın elimi tutan sıcaklığıyla kendimi ilk kez "yalnız" hissetmiyordum. Yarın kan akacaktı, yarın veda edilecekti, yarın yine o katı Karahan kızı olacaktım. Ama bu gece... Bu gece sadece siyah sweatshirt’ünün içinde saklanan, minik bir kıpırtıyla gülümseyen o kız olmama izin verilmişti.
"Baran," dedim, sesimdeki o yorgun ama huzurlu tonla. "Yarın Bianca elenirse, o ceketi Sergey’den geri almamız gerekecek."
Baran kahkahayı bastı. "Merak etme, Arın o ceketi Sergey’e çoktan 'kan kardeşi nişanı' olarak hediye etmiştir. Sergey artık bizim gizli korumamız."
Göz göze geldik. O an Bianca’nın dedikoduları, Sofia’nın uyarıları, amcamın hüznü... Hepsi o odunsu kokunun ve yeşil gözlerin içinde eridi. Biz bu tarihin en garip, en kanlı ama belki de en gerçek aşkını yaşıyorduk. Ve bu konak, bizim kahkahalarımızla sarsılmaya devam edecekti.
"Hadi," dedi Baran, ayağa kalkarak. "Biraz daha şu tiyatroyu izleyelim. Bak, Karun az önce Dimitri’nin içkisine ne kattı bilmiyorum ama Dimitri’nin rengi yeşile dönmeye başladı."
Gülümseyerek ayağa kalktım. Elimi bırakmadı. O koridordan geçerken, omuz omuza, bu kaosun tam ortasında yürürken anladım ki; ben Umay Karahan’dım ve bu hayatın içinde ilk defa, gerçekten "yaşıyordum".
Koridorda omuz omuza yürürken, Baran’ın parmakları hâlâ benimkilerle kenetliydi. Az önceki o huzurlu, neredeyse masalsı anın konaktaki buz gibi gerçeklikle dağılacağını biliyordum ama bu kadar çabuk olmasını beklememiştim. Baran, bir anda durup beni kendine doğru çevirdiğinde gözlerindeki o yumuşak ifade gitmiş, yerine o sinir bozucu, alaycı Sancaktar pırıltısı gelmişti.
"Yalnız Saye," dedi, ismimin o sadece onun dudaklarında bu kadar tehlikeli duran tınısını kullanarak. "Az önce gülümsediğinde fark ettim de, senin o sert kraliçe imajın aslında pamuk şeker gibi bir şeyin üzerine kuruluymuş. Bir peynir tabağıyla yıkılan kale mi olur?"
Gözlerimi devirdim. İşte başlıyorduk. O duygusal, derin adam gitmiş; yerine damarıma basmaktan zevk alan o adam gelmişti. Elimi elinden sertçe çektim ve kollarımı göğsümde bağladım. "Pamuk şeker mi? Baran, istersen o pamuk şekerin içindeki cam kırıklarını sana bizzat gösterebilirim. Arın sadece komikti, hepsi bu."
"Hadi ama," dedi, üzerime doğru bir adım atarak. Aradaki mesafeyi öyle bir azalttı ki, nefesi yüzümü teğet geçiyordu. "İtiraf et, o siyah sweatshirt’ün altında aslında 'Acaba Sergey’e de mi bir ceket hediye etsem?' diye düşünen bir Umay var. Belki de yarın o beş kişiyi elerken gözyaşı dökersin, ne dersin?"
Sinirim tepeme çıkmıştı. Fabrika ayarlarına dönmesi bu kadar kısa sürmemeliydi. "Sen gerçekten katlanılmaz birisin," diye homurdandım. "Az önce 'senin için dünyayı yakarım' diyen adam nerede? Şimdi gelmiş benimle dalga geçiyorsun. Of, yine fabrika ayarlarına döndü bu adam, şaka gibi!"
Baran, ellerini cebine sokup o gıcık gülümsemesini yüzüne yaydı. "Dünyayı hâlâ yakarım Saye, onda sıkıntı yok. Ama seni kızdırmanın verdiği o zevk... İşte o paha biçilemez. Yanakların pembeleşince gerçekten bir Karahan’dan çok, sadece bir 'kız' gibi duruyorsun. Ve bu benim çok hoşuma gidiyor."
"Sana bir kız göstereceğim ben şimdi!" diyerek arkamı döndüm. Topuklarımın üzerinde hızla dönüp salona doğru yürümeye başladım. "Ben gidiyorum, sen de git o Sergey’le çiftetelli oyna. Belki sana da bir ceket verir!"
"Saye! Kaçma, daha yeni başlıyorduk!" diye arkamdan seslendiğini duydum ama durmadım. Adımlarım sertleşmiş, o eski Umay maskem yüzüme çiviyle çakılmıştı sanki. Ama içimdeki o öfke, aslında hoşuma giden bir tür canlılıktı. Selim’in o ölü toprağı gibi üzerime çöken sesinden sonra, Baran’ın bu sinir bozucu didişmeleri bana yaşadığımı hissettiriyordu.
Salona girdiğimde Ayaz’ın hâlâ Fransız kıza "Senin el çizgilerin aslında Türkçe konuşuyor ama sen farkında değilsin" dediğini gördüm. Arın ise Sergey’e ciddiyetle "Bak Sergey, yarın sabah seni elemeye çalışırlarsa bana göz kırp, ben hallederim" diye fısıldıyordu.
Baran hemen arkamdan içeri daldı. Hiçbir şey olmamış gibi yanıma sokulup kulağıma eğildi. "Sinirlenince çok daha güzel oluyorsun, haberin olsun Saye. O kaşlarını çattığında Bianca bile korkudan titriyor."
"Bianca değil, ben seni titreteceğim birazdan," diye fısıldadım ona dönmeden. "Babamın yarınki planını unuttun galiba. Beş kişi gidecek Baran. Ve ben o beş kişinin içinde senin bu gevşek tavırlarını görmek istemiyorum."
Baran’ın ifadesi bir anlığına ciddileşti, eli hafifçe belime gitti ama dokunmadı, sadece orada olduğunu hissettirdi. "Yarın sabah o güneş doğduğunda, kimin gevşek kimin çelik olduğunu göreceksin. Ama şimdi... Bırak da şu son birkaç saatin tadını seninle uğraşarak çıkarayım."
Bianca’nın yanımızdan geçerken bize attığı o kıskançlık dolu bakış, Baran’ın umurunda bile değildi. O sadece bana, benim o hırçın hallerime odaklanmıştı. Koltuğa, Esila’nın yanına geri oturduğumda Baran da hemen yanıma tünedi.
"Ne oldu? Yine mi didiştiniz?" dedi Esila, bıkkın bir nefes vererek.
"Didişmek mi? Hayır Esila, ben sadece kraliçemize biraz gerçeklerden bahsettim," dedi Baran, göz kırparak.
Yastığı alıp bacağına vurdum. "Sus artık Baran! Arın, şu adama da bir peynir tabağı getir, sussun biraz!"
Arın oradan seslendi: "Abla, peynir bitti, Sergey hepsini yedi! Ama istersen zeytin çekirdeğiyle fal bakabilirim Baran abi’ye!"
Salondaki o on iki yabancı, bizim bu kendi içimizdeki tuhaf, komik ve bir o kadar da gergin halimizi anlamaya çalışırken; ben aslında ne kadar büyük bir zırhın içinde olduğumuzu bir kez daha anladım. Biz birbirimize böyle tutunuyorduk; didişerek, dalga geçerek ve her şeye rağmen aynı nefesi soluyarak.
Duygularım iliklerime kadar işlerken, Baran’ın yanımda oturduğunu, o odunsu kokusunun her yanımı sardığını hissetmek... Yarınki o kanlı sabaha rağmen, bu gece benim için hâlâ bir zaferdi. Bianca’nın pırıltılı elbiseleri, benim siyah sweatshirt’ümün altındaki o yıkılmaz iradeye asla ulaşamayacaktı. Çünkü benim yanımda, beni "Saye" diye çağıran ve her fırtınada limanım olan o adam vardı.
Baran, o gıcık ama bir o kadar da kendine hayran bırakan gülümsemesiyle karşımda dikilirken, koltuğun kenarına hafifçe vurdum. Bakışlarındaki o alaycı parıltı bir anlığına söndü, yerini daha yumuşak, neredeyse teslim olmuş bir ifadeye bıraktı. Benim gerçekten sinirlendiğimi ya da en azından o anki ruh halimin bu didişmeyi kaldıramayacağını sezmiş olmalıydı.
"Ya of, tamam... Özür dilerim," dedi Baran, sesini sadece benim duyabileceğim bir tona düşürerek. "Tamam Saye, kraliçe sensin. Damarına basmayacağım daha fazla."
Kafamı yana çevirip hafifçe gülümsedim. Bu gülümsemeyi ondan saklamaya çalışsam da başarılı olamadım. Kendi kendime, "Bu hiç değişmemiş ki..." diye mırıldandım. Yıllar geçse de, araya kan ve barut girse de, Baran Sancaktar her zaman o hem sinir bozan hem de gönül alan adam olarak kalacaktı. Fabrika ayarları buydu ve galiba ben bu ayarları, dünyadaki tüm o sahte nezaket kurallarına tercih ederdim.
Ancak o huzurlu saniye, ensemde hissettiğim o soğuk ve yapış yapış bakışla bıçak gibi kesildi. Başımı hafifçe çevirdiğimde, salonun diğer ucunda, o devasa mermer sütuna yaslanmış Dimitri’nin (ya da adı her ne zıkkımsa o Rus varisin) gözlerini üzerime dikmiş olduğunu gördüm. Bakışları sadece meraklı değil, rahatsız edici derecede sahiplenici ve karanlıktı. Beni bir insan gibi değil, ele geçirilmesi gereken bir kale gibi süzüyordu. Siyah sweatshirt'ümün altındaki o hayali izi, karnımdaki o sızıyı sanki o bakışlarıyla deşiyordu.
Mideme bir bulantı oturdu. Selim’in sesinden sonra bir de bu adamın bakışlarını taşımak, bugünlük benim için çok fazlaydı. Temas sevmiyordum, ama bakışların tenime dokunması da en az fiziksel bir temas kadar canımı yakıyordu bazen. Kaskatı kesildiğimi fark eden Baran, bakışlarımı takip edip Dimitri’nin olduğu yöne döndü. Çenesinin bir kez daha kasıldığını, parmak boğumlarının beyazladığını gördüm.
Baran, Dimitri’ye öyle bir baktı ki, aradaki o mesafe bir anda buz kesti. Eğer bakışlar öldürebilseydi, Dimitri şu an o sütunun dibine yığılmış olurdu. Baran tekrar bana döndü, bu sefer sesi korumacı ve ciddiydi. "Saye, iyi misin?"
Derin bir nefes aldım. Üzerimdeki o yorgunluk artık sadece zihinsel değil, fiziksel bir ağrıya dönüşmüştü. Amcamın acısı, babamın yarınki infaz emri ve bu evin yabancı kokusu...
"Benim uykum geldi," dedim, sesimdeki bitkinliği gizleyemeyerek. "Bugünlük bu kadar 'barış' ve 'saçmalık' yeter bana. Yarın sabah erkenden kalkmamız gerekecek."
Ayağa kalktığımda Esila ve Arın da bize döndü. Arın, Sergey’e son bir 'eyvallah' işareti yapıp yanımıza geldi. "Abla, valla haklısın. Benim de bu sosisli maratonundan sonra bir bayılmam lazım. Yarın o beş kişiyi elerken zinde olmalıyım."
Baran da benimle birlikte ayağa kalktı. Dimitri’ye son bir uyarıcı bakış fırlatıp, elimi sweatshirt’ümün cebinin üzerinden hafifçe sıktı. "Hadi," dedi. "Seni odana kadar bırakayım. Bu evde yalnız yürümene artık gerek yok."
Merdivenlere doğru yönelirken, arkamızda kalan o pırıltılı ve yalan dolu salonun gürültüsü yavaş yavaş soluyordu. Bianca’nın fısıltıları, Dimitri’nin bakışları ve yarının bilinmezliği... Hepsini omuzlarımda taşıyarak yukarı çıkarken, Baran’ın yanımda sessizce yürümesi, bu koca malikânedeki tek gerçeklikti. Yarın çok şey değişecekti, biliyordum. Beş koltuk boşalacak, belki daha fazla kan akacaktı. Ama bu gece, odamın kapısına kadar bana eşlik eden o odunsu koku, kâbuslarımdan kaçmam için tek sığınağımdı.
Odamın kapı kolunu tuttuğumda, parmaklarımın titrediğini hissettim. Arkamda duran Baran’ın varlığı, kapalı kapının ardındaki yalnızlıktan daha çekici geliyordu o an. Selim’in o zehirli fısıltıları, 14 yaşındaki o yeşil odanın küf kokusu ve yarın sabah başlayacak olan o kanlı eleme... Hepsi zihnimde devasa bir gürültü korosu gibi bağırıyordu. Yalnız kalırsam, o seslerin beni yutacağını biliyordum.
Kapıyı açmadan hemen önce, sırtım ona dönükken duraksadım. Kalbim, kaburgalarımı zorlayan bir kuş gibi çırpınıyordu. "Baran," dedim sesim fısıltıdan hallice çıkarken. Boğazımı temizleyip hafifçe ona doğru döndüm, ama gözlerimi botlarımın ucundan ayıramadım. "İstersen... Yani, eğer istersen... gelebilirsin."
Söylediğim an pişmanlık ve utanç karışımı bir dalga tüm vücudumu sardı. Nasıl tepki vereceğini bilmiyordum. Ben, temasla arası hiçbir zaman iyi olmayan, kendi sınırlarını dikenli tellerle ören Umay Karahan, şimdi bir adamı odasına davet ediyordu. Çekiniyordum; onun beni yanlış anlamasından ya da daha kötüsü, bu savunmasız halimi bir zayıflık olarak görmesinden korkuyordum.
Baran’ın bir anlığına nefesini tuttuğunu duydum. Koridordaki o ağır sessizlik saniyelerce sürdü. Sonra, o her zamanki sert ama bu sefer kadife gibi yumuşak olan sesini duydum. "Üstümdekileri değiştirip geleyim," dedi. Sesindeki o kabulleniş ve sadakat, içimdeki tüm o dikenli telleri birer birer gevşetti. "Hemen buradayım Saye. Hiçbir yere gitme."
Başımı hafifçe sallayıp odama girdim. Kapıyı kapattığımda sırtımı ahşap zemine yaslayıp derin bir nefes aldım. Odam, dış dünyadan kaçtığım tek kalemdi ama bu gece o kalede ilk kez bir misafir ağırlayacaktım. Hızla dolaba yöneldim. Üzerimdeki o zırh gibi olan siyah sweatshirt’ü ve pantolonu çıkardım. Yerine, tenime ipek gibi dokunan ama ruhum kadar siyah olan pijama takımımı giydim. Aynaya bakmadım; karnımdaki o yarığı görmeye, o geçmişin imzasını hatırlamaya şu an tahammülüm yoktu.
Yatağın üzerine oturdum, ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim. Çok geçmeden kapı iki kez hafifçe tıklandı. "Gir," dedim, sesim beklediğimden daha kararlı çıktı.
Baran içeri girdiğinde, üzerinde gri bir eşofman altı ve siyah, vücuduna oturan bir tişört vardı. Omuzları her zamanki gibi heybetli duruyordu ama yüzündeki ifade, az önce salonda milleti titreten o adamdan çok uzaktı. Kapıyı arkasından yavaşça kapattı ama kilitlemedi; bana güvendiğini, istediğim an kapıyı açıp gidebileceğini hissettirmek istiyordu.
"Gel," dedim yatağın bir ucunu işaret ederek.
Baran ağır adımlarla gelip yatağın kenarına, benim biraz uzağıma oturdu. Aramızda bir mesafe vardı ama varlığı odayı tamamen doldurmuştu. Odunsu kokusu, pijama takımımın ipek dokusuna karışıyordu.
"Nasılsın?" diye sordu. Gözleri yüzümde, her bir mimiğimi, her bir yorgunluk izimi okumaya çalışıyordu.
"Kafamın içi çok gürültülü," dedim dürüstçe. "Babamın dedikleri, amcamın yıl dönümü... Ve o Dimitri’nin bakışları. Sanki herkes üzerime basıp geçmek istiyormuş gibi hissediyorum."
Baran elini yavaşça yatağın üzerinden bana doğru uzattı. Bu sefer elini cebime saklayacak bir sweatshirt'üm yoktu. Parmakları, elimin üzerine kapandığında o tanıdık sıcaklık tüm vücuduma bir ilaç gibi yayıldı.
"Kimse sana basamaz Saye," dedi, sesi bir yemin kadar katıydı. "Ben burada olduğum sürece, o Dimitri’nin bakışlarını da, babanın emirlerini de senin kapının dışında tutarım. Yarın sabah güneş doğduğunda, o beşi gidecek. Ama biz burada, seninle kalacağız."
Ona biraz daha yaklaştım. Çekinerek de olsa, başımı omzuna yasladım. Baran’ın vücudu bir anlığına gerildi ama sonra gevşeyerek kolunu omzuma doladı ve beni göğsüne doğru çekti. Kalp atışlarını duyabiliyordum; ritmik, güçlü ve sakinleştirici...
"Sadece... bugün çok uzundu," diye mırıldandım, gözlerimi kapatarak. "Selim'i duyduğumda, o yeşil odaya geri döndüm Baran. 14 yaşındaki Umay hâlâ orada çığlık atıyor."
Baran saçlarımı öptü, dudaklarını bir süre orada tuttu. "O çığlıkları ben susturacağım Saye. O odayı da, o anıları da ateşe vereceğiz beraber. Sen artık o küçük kız değilsin. Sen benim kraliçemsin ve kraliçeler asla o karanlık odalarda hapsolmaz."
O gece, o koca malikânede on yedi yabancı ve düşman nefes alırken; biz o siyah ipeklerin ve gri pamukların içinde, dünyanın en güvenli kozasını örmüştük. Baran’ın göğsünde, ilk defa bir kâbus görmeden uyuyabileceğimi hissettim. Selim’in sesi uzaktaydı, Bianca’nın dedikoduları birer vızıltıydı. Sadece Baran’ın nefesi ve benim yavaşlayan kalp atışlarım vardı.
Duygularım iliklerime kadar işliyordu. Bu bir "strateji" değildi, bu bir "yatak oyunu" hiç değildi. Bu, iki yaralı ruhun, dünyanın en gürültülü savaşının ortasında bulduğu o tek bir anlık sessizlikti. Baran’ın kokusunu içime çekerek, kendimi onun güvenli kollarına ve uykunun huzurlu kollarına bıraktım. Yarın kılıçlar yine çekilecekti, ama bu gece... bu gece sadece biz vardık.