2. bölüm · kül fırtınası

Bölüm 1

Hatcik Nurr

Gecenin bir yarısı, zihnimdeki o keskin tetikte olma haliyle gözlerimi açtım. Normal bir insan için bu saatte duyulan sesler sadece bir tıkırtı olabilirdi ama benim için her gürültü bir tehdit analizi demekti. Ancak aşağıdan gelen sesler silah çatışmasından ziyade, mutfaktaki metal eşyaların birbirine çarpma ve birilerinin beceriksizce küfretme sesiydi.
Yastığımın altındaki silahı kontrol edip yerinde bıraktım. Üzerimdeki siyah sweatshirtün kapüşonunu başıma geçirip odadan çıktım. Merdivenlerin başında durduğumda aşağıdan gelen yanık kokusu burnuma kadar ulaştı.
Mutfağa girdiğimde manzara trajikomikti. Arın elinde yanmış bir tavayla bakışıyor, Karun ise yumurta kırmaya çalışırken kabukları kâsenin içine boca ediyordu. Ayaz ve Fatih ise fırının kapağını nasıl açacaklarını tartışıyorlardı. Hepsi birer ölüm makinesi gibi yetiştirilmişti ama hiçbirine bir soğanı nasıl doğrayacakları öğretilmemişti.
Benim için durum farklıydı. Operasyonlarda, sızdığım yerlerde günlerce normal bir hayat yaşıyormuş gibi davranmak, bazen bir evin aşçısı bazen de sıradan bir aile ferdi rolüne bürünmek zorundaydım. Yemek yapmak benim için bir hayatta kalma becerisiydi.
Mutfak kapısının pervazına yaslandım. Bakışlarımda o kadar derin bir umutsuzluk vardı ki, Karun elindeki yumurtayı tezgaha bırakıp bana döndü. "Umay... Kurtar bizi, bu alet bozuk galiba."
Hiç konuşmadım. Sadece yanlarına gidip Arın'ın elindeki o mahvolmuş tavayı çekip aldım ve lavaboya fırlattım. Attığım bakış "Siz gerçekten birer aptalsınız" demenin en sessiz yoluydu. Hepsini tek bir el işaretiyle mutfaktan, tezgahın diğer tarafına süpürdüm.
Esila, üzerindeki saten sabahlığıyla çoktan tezgahın üzerine tünemiş, bir bacağını diğerinin üzerine atmış beni izliyordu. "Sonunda profesyonel bir el değecek," dedi kıkırdayarak.
Cevap vermedim. Buzdolabını açıp hızlıca malzeme seçtim. Ellerim otomatiğe bağlanmış gibiydi; bıçağı alışım, sebzeleri doğrayışım birer cerrahi müdahale kadar seri ve kusursuzdu. Diğerleri masanın etrafına dizilmiş, sanki bir büyücünün iksir hazırlamasını izler gibi beni seyrediyorlardı. Baran’ın bakışlarını yine ensemde hissediyordum ama mesafemi bir duvar gibi aramıza ördüm. Kimseyle göz teması kurmadım.
Esila tezgaha biraz daha yaklaştı. "Biliyorsun değil mi, bu gidişle evin resmi aşçısı ilan edileceksin. Bu kadar asil bir katilin bu kadar güzel doğrama yapması... Ironik."
"Sadece yemek ye Esila," dedim sesimdeki o duygusuz tonla. "Sohbet etmek için uyanmadım."
Esila omuz silkti, bu soğuk tavrıma alışıktı. "Tamam tamam, sustum. Ama Karun’un o yumurta kabuklarını yemesinden kurtardığın için hepimiz sana borçluyuz."
Ocağın altını açtım, tavalar ısınırken çıkan o cızırtı mutfaktaki tek sesti. Kimseyle tek kelime konuşmadan, sadece işime odaklanarak muazzam bir kahvaltı hazırlamaya başladım. Onlara karşı mesafeliydim; bu bir sevgi gösterisi değil, sadece uykumun daha fazla piç edilmemesi için yapılan bir zorunluluktu.
Yemekler hazır olduğunda tabakları masaya sertçe bıraktım. "Zıkkımlanın," der gibi bir bakış atıp kendime bir fincan acı kahve doldurdum.
Herkes masaya yumulurken, Baran’ın yanından geçerken duraksadım. Göz göze gelmedim ama sesindeki o boğuk tonu duydum: "Hala elin çok lezzetlidir eminim... Küçükken yaptığın o sandviçler gibi."
Cevap vermedim. Kahvemi alıp mutfağın en kuytu köşesindeki sandalyeye geçtim ve onları, bir yabancıyı izler gibi izlemeye başladım. Allah'ım, bu evde hayatta kalmak yemek yapmaktan çok daha zor olacaktı.
Mutfaktaki gürültü, tabak çatal seslerine karışan iştahlı mırıltılarla bir senfoniye dönüşmüştü. Ben ise mutfağın en loş köşesinde, sırtımı duvara yaslamış, bir elimde dumanı tüten şekersiz kahvemle bu kaosu izliyordum. Aylin yanıma gelmiş, heyecanla dün gece odasında duyduğunu iddia ettiği garip tıkırtıları anlatıyordu. Onu dinliyormuş gibi başımı hafifçe sallıyor, ama asıl dikkatimi masadaki o vahşi manzaraya veriyordum.
Arın, ağzına tıktığı koca bir lokmayı yutmaya çalışırken kafasını tabağından kaldırıp bana baktı. "Oğlum, nasıl becerdin lan bunu? Ben tavayı yakmadan yumurta kıramıyorum, sen resmen sanat yapmışsın!" dedi, gözleri hayretle büyümüş bir halde.
Gözlerimi devirdim. Bu kadar basit bir şeyi bu denli kutsallaştırmaları sinirlerimi bozuyordu. Kahvemden bir yudum alıp sesimi buz gibi bir tonda çıkardım:
"Abartma Arın. Alt tarafı sucuklu yumurta. Operasyonlarda açlıktan ölmemek için öğrendiğimiz temel şeyler."
"Temel mi? Kızım bu hayatımda yediğim en iyi kahvaltı olabilir," dedi Karun, tabağındaki son ekmek parçasını sıyırırken. "Senin operasyonların gastronomi turu gibi geçiyor galiba."
Cevap vermedim. Onların bu "kaynaşma" çabalarını, o yapay samimiyet arayışlarını uzaktan izlemek daha güvenliydi. Varlığım orada bir gölge gibiydi; hem aralarındaydım hem de fersah fersah uzak. Esila hala tezgahta oturmuş, tırnaklarını incelerken araya girdi:
"Umay'ı konuşturamazsınız çocuklar, boşuna uğraşmayın. O sadece karnınızı doyurur ve sonra kendi dünyasına çekilir. Değil mi canım?"
Hafifçe gülümsediğini hissettim ama bakışlarımı pencereye çevirdim. Aslında aklımda ne sucuklu yumurta vardı ne de onların boş muhabbeti. Yaklaşık yirmi dakika önce verdiğim o hayati siparişi bekliyordum. Telefonumun ekranına baktım; kurye malikanenin güvenli bölgesine yaklaşmak üzereydi.
"Neyi bekliyorsun sen pürdikkat?" diye sordu Baran. Sesi masadaki diğer sesleri bastırmadan, sadece benim duyabileceğim bir frekansta ulaştı kulağıma.
"Önemli bir şeyi," dedim kestirip atarak.
Tam o sırada malikanenin dış kapısındaki diyafon cızırtıyla yankılandı. "Siparişiniz geldi efendim," dedi güvenlik.
Ayağa kalktım, kahve fincanımı tezgaha bıraktım. Kimseye bir şey demeden mutfaktan çıkıp kapıya yöneldim. Birkaç dakika sonra elimde devasa bir paket ekler ile geri döndüğümde, masadakilerin bakışları ellerime kilitlendi.
"Yine mi ekler?" dedi Esila kahkaha atarak. "Kızım senin damarlarında kan yerine çikolata sosu mu akıyor?"
"Siz yemeğinizi yediyseniz, ben tatlıma geçiyorum," dedim ve paketi mutfak masasının en ucuna, kendime ayırdığım güvenli bölgeye bıraktım. Bir tanesini ağzıma atarken, Baran'ın hala beni izlediğini fark ettim. Geçmişin o acı tadını bastırabilecek tek şey, bu küçük hamur toplarının içindeki kremaydı.
"İsteyen olursa..." dedim paketi masanın ortasına doğru santim santim iterek. "Ama fazla yaklaşmayın, elimi ısırtmam."
Masadakiler bu nadir "paylaşma" hamlemle küçük bir şaşkınlık yaşayıp pakete üşüşürken, ben yine o sessiz ve mesafeli halime büründüm. Bu insanlar gerçekten çocuk gibiydi. Ama bu çocuksu neşenin altında yatan o karanlık silahları unutmak, bu evdeki en büyük hata olurdu.
Salondaki devasa televizyonun ışığı, odadaki diğer yüzleri aydınlatırken ben mutfak tezgahının köşesinde, kendi karanlığımda kalmayı tercih etmiştim. İçeriden gelen film müzikleri ve patlamış mısır kokuları bana çok uzaktı. Televizyon benim için sadece hafta sonu maçlarını, o yeşil sahadaki stratejik savaşı takip etmek için vardı; kurgu dünyaların sahte kahramanlarıyla vakit kaybedecek lükse sahip değildim.
Elimdeki ekler paketinden bir tane daha alıp ağır ağır çiğnerken, diğer elimle telefonumu kontrol ediyordum. Gelen sevkiyat raporlarını, borsa grafiklerini ve yer altındaki birkaç hareketliliği süzüyordum. Ekranın soğuk ışığı yüzüme vururken, yanımda yumuşak bir hareketlilik hissettim.
Esila, üzerinde o her zamanki şıklığını koruyan pijama takımıyla yanıma süzüldü ve kalçasını tezgaha yasladı. Bir süre sessizce, sanki bir sanat eserini inceliyormuş gibi benim ekler yiyişimi ve telefona gömülüşümü izledi.
"Ne yapıyorsun yine burada tek başına, buzlar kraliçesi?" dedi, sesi o filmin gürültüsünü bastıracak kadar yumuşak ama netti. "Herkes içeride o klişe aşk filminin sonunda kimin öleceğine dair iddiaya giriyor, sense burada bir başına karanlığı kucaklıyorsun."
Telefonun ekranını kilitleyip tezgaha bıraktım. Bir parça ekler kremasını parmağımın ucuyla temizlerken ona doğru hafifçe döndüm.
"Hayatımı romantize ediyorum Esila," dedim, sesimdeki o dümdüz, duygusuz tonla. "Bir katil için, karanlık bir mutfakta tek başına ekler yemekten daha romantik ne olabilir ki?"
Esila bu cevabıma engel olamadığı bir kahkaha attı. "Sen ve senin şu kara mizahın..." dedi başını sallayarak. Ama bu gülüşünde ne bir alay ne de bir yapmacıklık vardı. Esila, bu masadaki en sahici insandı belki de. Kahkahası dindiğinde, o doğal sıcaklığıyla yaklaştı ve başını hafifçe omzuma yasladı.
"Bazen omuzlarında tüm dünyanın yükünü taşıyormuşsun gibi hissettiriyorsun Umay," diye fısıldadı. "Ama biliyorsun, bu evde en azından benim yanımda omuzlarını biraz düşürebilirsin. Eklerin sonuncusunu bana bırakmasan bile seni seviyorum."
Omzumdaki başının ağırlığı, o an bana yabancı bir huzur verdi. Normalde birinin bu kadar yakınımda olması, savunma mekanizmalarımı harekete geçirirdi ama söz konusu Esila olduğunda o görünmez duvarlar biraz şeffaflaşıyordu.
"Sonuncu ekleri sana bırakmam Esila," dedim, bakışlarımı hala mutfağın girişini gözleyen bir edayla sabit tutarak. "Ama senin için bir tane daha sipariş verebilirim. Bu da benim romantizm anlayışım."
Esila hafifçe kıpırdandı, saçlarının kokusu burnuma çalındı. "Buna da razıyım," dedi ve ekledi: "İçeridekiler birazdan birbirini yer, malum güç savaşları... Biz burada, bu mutfakta kendi küçük krallığımızı kuralım. Sen, ben ve senin şu siyah hayatın."
Onun bu iyi niyetli neşesi, bazen benim bile içimdeki o sert kayaları ufalayacak kadar güçlüydü. Salondan gelen kahkahalar ve film sesleri artık o kadar da rahatsız edici gelmiyordu. En azından burada, yanımda güvenebileceğim tek bir kalp varken.
Mutfaktaki loşluk, Esila’nın varlığıyla biraz olsun kırılmıştı. Başını omzuma yaslamış, sessizce yanımda duruyordu. Aylin ise hemen yanımızdaki sandalyeye tünemiş, heyecanla bir şeyler anlatıyordu. Sadece onların yanındayken omuzlarımdaki o görünmez çelik zırhın biraz hafiflediğini hissediyordum. Onlar benim için sadece "meslektaş" ya da "aile dostu" değildi; onlar, duygularımı bir zayıflık olarak görmeyen, beni ben olduğum için tanıyan nadir sığınaklarımdı.
"Umay, hatırlıyor musun?" dedi Aylin gülümseyerek. "Küçükken amcam bizi bahçeye topladığında hepimize birer tahta kılıç vermişti. Sen o yaşta bile strateji yapıp bizi köşeye sıkıştırmıştın."
Hafifçe gülümsedim. Amcam... Babamın aksine bana sadece silah tutmayı değil, bazen sadece çocuk olmayı da öğretmeye çalışmıştı. Ama o anıları deşmek şu an için tehlikeliydi. "Hatırlıyorum Aylin," dedim sesimi düz tutmaya çalışarak. "Ama o tahta kılıçlar çoktan kırıldı."
O sırada salondan gelen gürültü arttı ve kapı aniden açıldı. İçeriye Fatih ve Baran girdi. Onların hemen arkasından Karun ve diğerleri de mutfağa doluştu. Fatih, her zamanki gibi bir yerlere çarpmadan duramayan sakar tavrıyla buzdolabına yönelirken, Baran mutfak tezgahına, benim tam karşıma yaslandı.
Kumral, hafiften kıvırcık saçları alnına dökülmüştü. Yeşil gözleri, mutfağın ışığında her zamankinden daha parlak duruyordu. Ona bakmamaya çalıştım. Bakarsam, o yeşil derinliklerde boğulacağımı ve geçmişin tüm o tozlu sahnelerinin zihnime üşüşeceğini biliyordum. Baran, çocukluğumun en büyük parçasıydı; birlikte kaçtığımız antrenmanlar, gizlice yediğimiz çikolatalar... O benim tek gerçek arkadaşımdı. Şimdi ise amcamın katilinin oğlu olarak karşımdaydı, ama ruhu hala o cıvıl cıvıl çocuktan izler taşıyordu.
Aylin, herkesin masaya toplandığını görünce bir sandalye çekip oturdu. "Babamların bize verdiği ilk görev ne zaman başlayacak acaba?" diye sordu merakla. "Sadece bu evde oturup birbirimizin yüzüne mi bakacağız?"
Baran, elindeki meyve suyundan bir yudum alıp bardağı tezgaha bıraktı. Yüzünde o kendine has, hafif alaycı ama samimi gülümseme belirdi.
"Belki de bizi evcilleştirmeye çalışıyorlardır," dedi Baran, sesi odadaki herkesin dikkatini çekerken. "Hani, 'bakın siz katilsiniz ama aslında bir aileniz olabilir' falan. Belki de yakında bize örgü örmeyi falan öğretirler, ne dersiniz?"
O an, Baran’ın kurduğu bu cümle zihnimde şimşek gibi bir anıyı çaktı. Yıllar önce, amcam bizi yine böyle bir masaya toplamıştı. Ben, Baran ve Aylin... Amcam bize "Siz birer Karahan ve Sancaktar’sınız ama önce insansınız" demişti ve sonra eline aldığı bir örgü şişiyle bize nasıl ilmek atılacağını göstermeye çalışmıştı. O koskoca adamın, elleri kan kokan o devin, pembe bir yünle imtihanı o kadar komikti ki... Baran o gün, "Amca, bizi evcilleştirmek için daha yaratıcı bir yol bulmalısın, mesela bize yemek yapmayı öğret" demişti.
Zihnimdeki o kare, Baran’ın şu anki alaycı cümlesiyle birleşince içimde bir yerlerde bir baraj patladı. Önce burnumdan kısa bir nefes verdim. Ardından dudaklarımın ucu, iradem dışında hafifçe yukarı kıvrıldı. Ve o çok nadir olan şey gerçekleşti: Kısık sesli ama içten bir gülüş döküldü dudaklarımdan.
Mutfaktaki sesler bıçakla kesilmiş gibi durdu. Karun’un elindeki mısır kâsesi havada asılı kaldı. Arın ve Fatih sanki bir doğaüstü olaya şahitlik ediyorlarmış gibi ağızları açık bana bakıyorlardı. Benim gibi "duyguların zaaf olduğu" öğretisiyle büyümüş, yüzü asfalttan daha sert olan Umay Karahan, az önce gülmüştü.
Esila, omzumda duran başını kaldırıp şaşkınlıkla bana baktı. Aylin’in gözleri parladı. Karun, "Az önce... Umay mı güldü? Ben mi halüsinasyon görüyorum?" diye mırıldandı.
Kendi gülüşümün sesi bile kulağıma yabancı gelmişti. Hemen kendimi toparladım, o soğuk maskemi geri taktım ama nafileydi; o anlık sızıntı herkesin dikkatini çekmişti bir kere. Boğazımı temizledim, sesimi her zamanki mesafeli tonuna geri döndürdüm.
"Beynimdeki nöronlar bir anlık hata verdi galiba," dedim, önümdeki ekler paketine odaklanarak. "Ya da şu eklerin içindeki krema beynimi uyuşturdu, başka açıklaması yok."
"Hadi ama Umay," dedi Arın, hala şaşkınlığını üzerinden atamamış bir halde. "Baran’ın esprisi komikti ama senin gülmen... Bu tarihi bir an. Babamlara söylesek inanmazlar."
Kaşlarımı çattım. İlginin üzerimde olmasından nefret ediyordum. Özellikle de o anıyı hatırlatan bir konu üzerindeyken. Arın’ın bu "tarihi an" muhabbeti, konuyu ister istemez ailelerimize ve geçmişimize kaydırıyordu. Ortamdaki hava bir anda ağırlaştı.
"Konuyu uzatmayın," dedim sertçe. "Sıkıldım bu muhabbetten."
"Neden?" diye atıldı Fatih, saf bir merakla. "Eski günlerden bahsetmek fena olmazdı aslında. Hani o meşhur antrenmanlar, amcanın sizi..."
Lafını tamamlamasına izin vermedim. Elime, az önce sucukları doğramak için kullandığım o keskin siyah saplı bıçağı aldım ve tezgahın üzerine yavaşça bıraktım. Bıçağın mermere çarptığı o metalik ses mutfakta yankılandı.
"Fatih," dedim, gözlerimi ona dikerek. "Sucukları doğradığım bu bıçakla sizi doğramamı istemiyorsanız, konu kapansın. Eskiler eskide kaldı. Şimdi sadece bu evdeyiz ve kurallara uyuyoruz. Daha fazlasını deşmeye kalkmayın."
Mutfaktaki cıvıl cıvıl hava bir anda buz kesti. Benim bu ani parlamam, aslında öfkemden değil, o anının kalbimde yarattığı sızıdan kaynaklanıyordu. Amcamın adının geçmesi, o sıcak hatıranın Baran’ın babası yüzünden nasıl bir kül yığınına dönüştüğünü hatırlatıyordu bana.
Baran, masadaki gerginliği hissetmiş gibi bana bakmaya devam etti. Gözlerinde ne bir korku ne de bir öfke vardı; sadece derin bir anlayış. O da biliyordu. O da o günü, o örgü şişlerini ve amcamın o kocaman gülüşünü hatırlıyordu. Ama o, babasının günahlarını sırtında taşırken benimle konuşmaya çalışıyordu.
Esila, ortamı yumuşatmak için koluma dokundu. "Tamam canım, kimse bir şey deşmiyor. Hadi, şu filmi bitirelim de yatalım artık. Yarın büyük ihtimalle babalarımız bizi rahat bırakmayacak."
"Siz gidin," dedim, bakışlarımı pencereye çevirerek. "Ben biraz daha burada kalacağım."
Herkes yavaş yavaş mutfaktan süzülüp salona geri dönerken, Baran kapıdan çıkmadan önce son bir kez arkasına döndü. "İlaçlar falan uyuşturmadı Umay," dedi alçak bir sesle. "Sen sadece hala o küçük kızsın. Ve o kız gülmeyi çok iyi biliyor."
Cevap vermedim. Kapı kapandığında mutfakta sadece ben, Aylin ve Esila kaldık. Aylin yanıma gelip elimi tuttu. "Güzel güldün be Umay," diye fısıldadı.
Derin bir nefes aldım. Allah'ım, bu evdeki duvarlar sandığımdan daha inceydi. Ve bu insanlar, o duvarları yıkmak için her yolu deneyeceklerdi. Ama ben bir Karahan’dım. Gülmek bir anlık bir hataydı ve bu hatanın tekrarlanmasına izin veremezdim. Ya da en azından, kendime öyle söylüyordum.
Mutfaktaki o garip, zamanın büküldüğü an sona erdiğinde, üçümüz sessiz bir mutabakatla salona geçtik. Esila ve Aylin, benim buz tutmuş dünyamdaki tek gerçek sıcaklıktı. Salona girdiğimizde, diğerleri hala o filmin sonundaki aksiyon sahnelerine gömülmüştü ama bizim varlığımız odaya farklı bir enerji yaydı.
Aylin, her zamanki alışkanlığıyla koltuğun köşesine yerleşti ve hiç ikiletmeden başını dizlerime koydu. Bu onun çocukluğundan beri değişmeyen güvenli limanıydı. Ben de elimi gayriihtiyari onun saçlarına götürdüm. Aylin, bu masadaki en masum halkaydı; elleri hiç kana bulanmamış, ruhu bu karanlık dünyanın isine tam anlamıyla bulaşmamış tek varlıktı. Onu korumak benim için profesyonel bir görevden ziyade, hayatta kalma sebebim gibiydi. Esila için durum farklıydı; o da benim gibi bedeller ödemiş, yeri geldiğinde tetiği çekmekten çekinmemişti ama Aylin... O hep beyaz kalmalıydı.
Esila yanıma ilişip telefonundan bazı fotoğraflar göstermeye başladı. "Bak Umay, geçen günkü davetten... Şu adamın bakışındaki kibri görüyor musun? Bir haftaya kalmaz iflasını ister," diye fısıldayarak anlatıyordu. Ben sadece dinliyordum. Esila anlatır, ben o anlatırken zihnimde stratejik haritalar çıkarırdım. Fotoğraflardaki yüzleri tek tek hafızama kazırken, dizlerimde yatan Aylin’in nefes alışverişlerinin ağırlaştığını hissettim.
Film bittiğinde salonda sadece televizyonun mavi ışığı ve düşük sesli bir uğultu kalmıştı. Aylin, dizlerimde tamamen sızıp kalmıştı. Odadaki gürültü kesilince, içimdeki o sert, kurşun geçirmez Umay Karahan bir anlığına geri çekildi. Eğilip saçlarını usulca okşadım. Yüzüne düşen bir tutamı kulağının arkasına iterken, sesimi sadece onun duyabileceği, kimsenin benden beklemediği bir fısıltıya çektim.
"Aylin..." dedim, uyandırmamaya özen göstererek. "Hadi canım, uyan."
Kıpırdamadı bile. Derin uykusunun huzuru yüzüne yansımıştı. Esila’nın yanındaki yumuşak yastığı sessizce aldım ve büyük bir dikkatle başının altına yerleştirdim. Ardından yerimden kalkıp, bir tüyü kaldırıyormuşçasına onu kucakladım. Aylin zayıf ve narindi; kollarımın arasında neredeyse kayboluyordu. Salondakilerin —Ayaz, Arın ve Fatih’in— şaşkın bakışlarını üzerimde hissetsem de onlara dönmedim. Karun ve Esila zaten bu halime alışıktı; sevince nasıl her zerremle sevdiğimi, sevdiklerim için nasıl bir kalkan olduğumu biliyorlardı. Baran’ın bakışlarını ise sırtımda, tam kürek kemiklerimin arasında hissediyordum. O da biliyordu. Çocukken de böyleydim; sevdiğimi sakınmaz, gerekirse onun için dünyayı yakardım.
Aylin’i üst kata, odasına çıkardım. Yatağına yatırıp yorganı omuzlarına kadar çektim. Alnına belli belirsiz bir öpücük kondurup odadan çıktım. Merdivenlerden aşağı inerken o yumuşak Umay yukarıda kalmıştı. Attığım her adımda kemiklerim yeniden çelikleşti, bakışlarım yeniden keskinleşti.
Salona girdiğimde Ayaz, Arın ve Fatih hala bana "Sen az önce birine şefkat mi gösterdin?" der gibi garipçe bakıyorlardı. Tam karşılarında durdum, ellerimi cebime attım ve sesimi bir ölüm emri kadar soğuk çıkardım:
"Eğer uyanırsa... Eğer biriniz onu gürültüyle ya da saçma bir şeyle uyandırırsanız, kendinizi ölmüş bilin. Ciddiyim."
Odadaki hava bir anda buz kesti. Eski Umay Karahan geri dönmüştü. Tam o sırada malikanenin dış kapısı, gecenin sessizliğini yırtan sert bir vuruşla çaldı. Refleks olarak belimdeki siyah 9mm'liği çıkardım, emniyeti tek hareketle açtım. Kapıya yöneldiğimde arkamdan gelenlerin meraklı bakışlarını umursamadım. Kapıyı hızla açtım ve namluyu hafifçe aşağıda tutarak dışarıyı süzdüm.
Karşımda Onur duruyordu. Onur... Nefret etmediğim ama asla güvenmediğim o adamlardan biri. "Nasılsın Umay?" dedi, yüzünde her zamanki o ukala ama profesyonel gülümsemesiyle.
Silahımı indirmedim ama doğrultmadım da. "Neden buradasın Onur?" dedim soğukça.
"Geçerken bir uğrayayım dedim," dedi Onur, içeri girmek için hamle yaparak. "Hem yanında küçük bir sürpriz getirdim."
Onur’un arkasından o belirdi: Lâl. O sarı çiyan... Sahte sarı saçlarını omzundan geriye attı ve içeri girer girmez gözleri salondaki kalabalığı taradı. Baran’ı gördüğü an yüzünde güller açtı, dudaklarına o yapay, yapış yapış gülümsemesini yerleştirdi. Lâl'i gördüğüm an midemin bulandığını hissettim; kusmamak için kendimi zor tutuyordum. Onun o sinsi nezaketi ve Baran’a olan hastalıklı ilgisi sinir uçlarıma dokunuyordu.
Onur, ceketinin iç cebinden kalınca bir dosya çıkardı ve bana uzattı. "Beraber gideceğiniz minik bir operasyon var Umay. Bu onun dosyası. Gerçi daha vakit var, istersen hemen bakma ama babanın talimatı; elinde bulunsun."
Dosyayı sertçe çekip aldım. Onur ve Lâl içeriye, salonun ortasına doğru ilerlediler. Onları kovmadım, çünkü babamın bağlantılarıyla buradaydılar ama varlıklarından duyduğum rahatsızlık her nefes alışımda belli oluyordu. Lâl, Baran’ın yanına doğru süzülürken ben dosyanın kapağını bile açmadan yemek masasının üzerine fırlattım.
"Evin kuralları belli Onur," dedim salona dönerken. "Fazla yayılmayın. Ve sakın..." Gözlerimi Lâl’in üzerine diktim. "Sakın gürültü yapıp yukarıdakini uyandırmayın. Yoksa bu gece sizin için getirdiğiniz dosyadan çok daha kanlı biter."
Baran, Lâl’in ona yaklaşmasından pek memnun görünmese de bir şey demedi. Ama gözleri benim üzerimdeydi. Az önceki şefkatli Umay ile şu an karşısındaki bu yırtıcı kadın arasındaki o ince çizgiyi izliyordu. Lâl, "Ay Baran, seni burada göreceğimi hiç düşünmezdim, ne kadar değişmişsin!" diye cıvıldarken, ben mutfağa gidip kendime bir bardak su doldurdum. Bardağı sıkmaktan parmak boğumlarım beyazlamıştı.
Esila mutfak kapısında belirdi, halimi görünce hafifçe gülümsedi. "Sarı çiyan geldi, neşemiz yerine geldi değil mi?" dedi alayla.
"Onu buraya gömerim Esila," dedim dişlerimin arasından. "Eğer bir hata yaparsa, babam bile onu elimden alamaz."
Salondan gelen Lâl'in o yüksek sesli kahkahası mutfağa kadar ulaştığında, bıçağımı tezgaha bir kez daha sertçe bıraktım. Bu gece, bu malikanede kimsenin kolay kolay uyuyamayacağı belli olmuştu. Dosya masanın üzerinde bir bomba gibi duruyordu, Lâl salonda bir yılan gibi süzülüyordu ve ben... Ben sadece Aylin’in uyanmamasını ve Baran’ın o yeşil gözlerinin bana daha fazla bakmamasını umuyordum.
Allah'ım, bu ev ev değil, bir akıl hastanesiydi ve başhekimliği bana kalmıştı.
Salondaki gürültü, Onur ve o sarı çiyan Lâl’in gelişiyle iyice çekilmez bir hal almıştı. Lâl’in yapay kahkahaları kulak tırmalarken, mutfak masasının üzerine fırlattığım o kalın dosyayı kaptığım gibi salonun en kuytu, ışığın loş düştüğü tekli koltuğuna gömüldüm. Dosyanın kapağını açtığım an, babamın o titiz, cerrahi soğukluktaki çalışma tarzı sayfalar arasından yüzüme çarptı.
İlk sayfada hedefteki adamın vesikalık fotoğrafı vardı: Servet Kozcu. Kırklı yaşlarının sonunda, kirli işlerini hayırsever bir iş adamı maskesi arkasına gizleyen, uyuşturucu ve silah trafiğinin kilit isimlerinden biri. Sayfaları çevirdikçe detaylar derinleşiyordu; adamın en sevdiği restorandan, her salı saat kaçta hangi eczaneye gittiğine kadar her şey oradaydı. Babam sayesinde bu adamların hayatlarını, bazen kendi hayatımdan daha iyi bilirdim. Onların zaafları benim oyun alanım, korkuları ise benim stratejimdi. Sayfalardaki isimler, banka hesapları ve sevkiyat rotaları arasında kaybolmuşken, yanıma birinin oturduğunu hissettim. Kokusu tanıdıktı, ya da ben o anki odaklanmışlığımla gelenin Karun olduğunu varsaydım.
"Bu mu yani?" diye mırıldandım, gözlerimi dosyadaki bir sevkiyat şemasından ayırmadan. "Onur buna 'minik bir operasyon' mu dedi? Burada en az iki aylık, iğneyle kuyu kazmalık iş var. Adam resmen her adımını bir labirentin içine gizlemiş."
Kafamı hafifçe yanıma doğru çevirip, Karun zannettiğim kişiye danışmak için ağzımı açmıştım ki, duyduğum ses kanımın donmasına yetti.
"İki ay çok iyimser bir tahmin Umay. Eğer adamın limandaki bağlantılarını hesaba katmazsan, bu iş koca bir yıla yayılır."
Bu ses Karun’un o alaycı tonu değildi. Bu ses; derinden gelen, her kelimesi çocukluğumun bir köşesine çarpan Baran’ın sesiydi. İrkildim. Vücudumun bir yay gibi gerildiğini hissettim. Normalde biri bu kadar yakınıma sokulduğunda savunma mekanizmalarım saniyeler içinde devreye girerdi ama onun kokusu —o çam ve soğuk deri karışımı koku— beynimin savunma duvarlarını bir anlığına uyuşturmuştu.
Hemen aramızdaki mesafeyi açmak için koltukta biraz yana kaydım. Temas ve yakınlık benim için bir tehdit unsuruydu; sadece gerçekten sevdiklerimin, yani Aylin ve Esila'nın o görünmez çemberi geçmesine izin verirdim. Baran, bu uzaklaşmamı fark ettiğinde yeşil gözlerinde anlık bir kırılma, bir hüzün gölgesi belirdi. Sanki o mesafeyi elleriyle kapatmak istiyor ama yapamıyordu.
Yine de bu sefer ondan kaçmadım. Dosyayı aramıza, ikimizin de görebileceği şekilde açtım. Bir anlık sessizlikte, ikimiz de aynı sayfaya bakarken aklıma o eski günler geldi. Küçükken, babalarımız antrenman yaparken biz bir köşede "dedektifçilik" ya da "ajancılık" oynardık. O zamanlar bu sadece bir oyundu; plastik telsizler ve kağıttan haritalarla dünyayı kurtardığımızı sanırdık. Şimdi ise elimizdeki kağıtlar birer ölüm fermanıydı ve oyun bitmişti.
"Şu lojistik ağına bak," dedi Baran, parmağıyla sayfadaki bir noktayı işaret ederek. "Servet, malları gümrükten geçirmek için sadece rüşvet vermiyor, aynı zamanda oradaki memurların ailelerini de rehin tutuyor. Bu adamı direkt vurmak, tüm sistemi çökertmez. Sadece yerine yeni bir canavar getirir."
"Haklısın," dedim, profesyonelliğimi elden bırakmadan. "Adamı içerden çürütmemiz lazım. Servet Kozcu'nun hayatındaki her ismi ezbere biliyorum. Kimin hangi gün, hangi saatte nerede nefes aldığını babam raporlamış. Ama asıl soru şu; neresinden vuracağız?"
Baran dosyayı biraz kendine doğru çekti, sayfaları hızla çevirip bir ismin üzerinde durdu: Nail Kozcu. Servet’in tek oğlu, babasının göz bebeği.
"Bak," dedi Baran, sesi aniden bir stratejistin soğukluğuna bürünerek. "Nail... Servet’in en zayıf karnı. Bu çocuğu ortadan kaldırırsak, ya da en azından ona çok yakın bir tehdit oluşturursak Servet kontrolünü kaybeder. Onu çok sevdiği bir yakınından vurabiliriz. Evlat acısı, rasyonel düşünmeyi engeller."
Baran’ın bu teklifiyle bir an duraksadım. Zihnimde şimşekler çaktı. Bir yakını... Çok sevdiği birini kaybetmek... Anında aklıma amcamın o kanlı gömleği ve Aylin’in babasız kaldığı o gece geldi. Baran’ın da aynı şeyi düşündüğünü, kafasını dosyadan kaldırıp gözlerimin içine baktığında anladım. Yeşil gözlerinde bir hesaplaşma vardı.
İçimden bir ses, Babası gibi düşünüyor, diye fısıldadı acıyla. Hüseyin Sancaktar’ın oğlu sonuçta, ne bekleyebilirsin ki? O canavarın gölgesinde büyümüş birinden başka ne çıkar? Onun bu "en sevileni öldürme" stratejisi bana çok tanıdık gelmişti. Kendi babasının benim amcama yaptığını, o şimdi bir başkasına önermekte beis görmüyordu. Belki de bu hayat bizi gerçekten evcilleştiremezdi, biz sadece yok etmeyi öğrenmiştik.
"Hayır," dedim, sesim her zamankinden daha sert ve net çıkarak. "Nail daha on sekiz yaşında. Babasının işlerine bulaşmamış, sadece üniversitesine giden bir çocuk. Bizim kuralımız belli Baran; masumlar ve işe bulaşmamışlar oyun dışıdır. Eğer onu zaaflarından vurmak istiyorsak, bu bizim lehimize olan ve hak edilmiş bir şey olmalı."
Baran kaşlarını çattı, "Strateji duygularla yapılmaz Umay, bunu sen benden daha iyi bilirsin," dedi.
Dosyayı hızla çevirip Servet’in kız kardeşi olan kadının sayfasına vurdum parmağımla. "Bak, bu kadın... Süreyya Kozcu. Servet’in canı gibi sevdiği, her sırrını paylaştığı kız kardeşi. Ama aynı zamanda, son beş yıldaki uyuşturucu sevkiyatlarının para aklama kısmını bizzat yöneten kişi. Hem ailelerimize maddi ve manevi açıdan ciddi zararları dokunmuş bir yılan, hem de Servet’in hayattaki tek sırdaşı. Eğer birini devireceksek, bu hem Servet’i yakmalı hem de adaletin—ya da bizim adaletimizin— yerini bulmasını sağlamalı."
Baran bir süre Süreyya’nın fotoğrafına baktı, sonra bana döndü. Gözlerindeki o sert ifade biraz olsun yumuşamıştı ama mesafe hala oradaydı. "Haklısın," dedi kısık bir sesle. "Kendi adaletini yaratmayı seviyorsun."
"Ben sadece bedelini ödemeyene fatura kesmem," dedim, dosyayı kapatarak.
O sırada salondan Lâl’in o tırmalayıcı sesi duyuldu: "Baran tatlım, nerede kaldın? Sensiz film sarmıyor!"
Baran, Lâl’in sesini duyunca yüzünü buruşturdu ama ayağa kalkmadı. Bakışları hala bendeydi. Aramızdaki o birkaç santimlik boşluk, sanki kilometrelerce uzunluktaydı. Ona temas etmekten, ona yaklaşmaktan ne kadar kaçsam da, bu operasyon boyunca onunla yan yana durmak zorunda kalacağımı biliyordum.
"Yarın sabah Süreyya’nın rotalarını incelemeye başlayacağız," dedim, ayağa kalkarak. "Ve Onur’a söyle, o sarı çiyanı etrafımda fazla dolandırmasın. Operasyonun selameti için onun saçlarını tek tek yolmamı istemez."
Baran hafifçe gülümsedi, bu seferki gülümsemesi içtendi. "Lâl konusunda sana garanti veremem ama operasyon konusunda... Arkanda olduğumu bil Umay."
Cevap vermedim. Dosyayı koltuğumun altına sıkıştırıp yukarıya, Aylin’in yanına çıkmak için merdivenlere yöneldim. Allah'ım, Baran ile çocukluktaki gibi bir ekip olmak... Bu hem dünyanın en güvenli hissiydi, hem de en büyük intihar girişimi. O, celladımın oğluydu ama aynı zamanda yaralarımı bilen tek adamdı. Bu operasyon, sadece Servet Kozcu’yu değil, hepimizi bitirebilirdi.
Salondaki o kargaşa, Lâl’in yapmacık kahkahaları ve dosyanın ağırlığı üzerime çökerken, kendimi dışarıya, bahçeye açılan geniş verandaya attım. Gecenin serinliği yüzüme çarptı ama içimdeki yangını söndürmeye yetmedi. Cebimden telefonumu çıkarıp rehberde sadece birkaç kişinin sahip olduğu o numarayı tuşladım. Semih... Yer altındaki gözüm, kulağım ve en sadık infazcılarımdan biriydi.
Telefon ikinci çalışta açıldı. "Emredin Umay Hanım," dedi Semih, sesi her zamanki gibi mekanik ve itaatkârdı.
"Süreyya Kozcu," dedim, sesimi gecenin karanlığına gömerek. "Onunla ilgili her şeyi istiyorum Semih. Yediği yemekten, uykusunda sayıkladığı isimlere kadar. Gizli hesapları, zaafları, korkuları... Sabaha masamda olsun."
Semih kısa bir sessizliğe bömüldü. "Umay Hanım... Biliyorsunuz, babanızdan habersiz böyle bir istihbarat ağı kurmamız protokol dışı. Süleyman Bey'in onayı olmadan-"
"Kes sesini Semih," diye böldüm sözünü. Sesimdeki buz kütlesi telefon hattını donduracak kadar keskindi. "Operasyon emrini babam verdi, evet. Ama şu an sana Umay Karahan olarak emir vermiyorum. Karşımdaki adam olarak değil, 'Kraliçe' olarak söylüyorum. Eğer sabaha o bilgiler elimde olmazsa, o tacın altında kimin ezileceğini en iyi sen bilirsin."
"Anlaşıldı Kraliçe. Şafak sökmeden bilgiler elinizde," dedi Semih. Telefonu kapattım.
İçeri döndüğümde Onur ve Lâl’in gidiş hazırlıklarını gördüm. Lâl, Baran’a veda ederken yine o sinsi cıvıltısıyla ortalığı inletiyordu. Onlar kapıdan çıktığı an, kimseye tek kelime etmeden yukarıya, odama yöneldim. Saat 23.40’ı gösteriyordu. Kalbimdeki o tanıdık sızı, her yıl bu dakikalarda başlayan o kronik ağrı nüksetmişti.
7 Temmuz... Dünyanın geri kalanı için sıradan bir yaz günüydü ama benim için cehennemin kapılarının aralandığı tarihti. Amcamın doğum günüydü.
Hızla üzerimdeki sweatshirtü çıkarıp simsiyah, dar bir balıkçı yaka kazak ve kargo pantolon giydim. Aynadaki aksime baktım; göz altlarım hafifçe çökmüş, yüzüm bir heykel kadar ifadesizleşmişti. Yanıma siyah, ince bir şal aldım. Odadan sessizce çıktım, kimseye görünmeden arka merdivenlerden garaja indim. BMW’nin motorunu fırlatmadım, sadece gürültüsüzce süzüldüm bahçeden. Yol üzerindeki bir petrol ofisinde durup reyonlardaki o alelade hazır pastalardan birini aldım. Üzerine bir de mum eklettim.
Mezarlığa vardığımda saat tam 00.00’dı. Şehir uyuyordu, ölüler ise zaten sessizdi. Amcamın mezarının başına vardığımda diz çöktüm. Siyah örtüyü toprağın üzerine serip pastayı yerleştirdim. Mumları yaktım. Titreyen alevler, mermer taştaki o ismi aydınlatıyordu.
"Doğum günün kutlu olsun amca," dedim. Sesim rüzgarda dağılıyordu. "Yine geldim. Bak, en sevdiğin çikolatalı pastadan aldım... Neden artık rüyalarıma gelmiyorsun? Sesini unutmaktan korkuyorum. Özledim seni... Öyle çok özledim ki bu karanlıkta yolumu bulamıyorum."
Gözlerim doldu ama bir damla yaşın bile düşmesine izin vermedim. Umay Karahan ağlamazdı; babam o yaşları yıllar önce bodrum katında kurutmuştu. Ellerim mermer taşı okşarken fısıldamaya devam ettim. "Baran burada amca. O evde, tam karşımda. Eğer ona yakın olduğum için bana kırgınsan, yemin ederim uzak durmaya çalışıyorum. Ama lütfen... Lütfen rüyama gel ve bana bir şey söyle. Ona güvenmeli miyim? Yoksa o da babası gibi bir cellat mı?"
Zihnim, amcamın o şefkatli gülüşünden kopup bir anda o karanlık anıya, 9 yaşımdaki o kanlı doğum günüme savruldu...
5 Ekim, 17 yıl önce...
"Baba, ben özür dilerim gerçekten çok acı-"
Cümlem, babamın attığı şiddetli tokatla yarıda kesilmişti. Yere kapaklandığımda ağzıma gelen metalik kan tadı, o günkü en büyük hediyemdi. "Ben seni böyle mi yetiştirdim Umay!" diye kükredi Süleyman Karahan. "O kadar insanın içinde nasıl yaparsın böyle bir hadsizliği?"
Beş dakika öncesine kadar merdivenlerden "Baran! Pastayı üfleyeceğim!" diye bağırarak koşan o neşeli çocuk, şimdi yerde bir et yığını gibi yatıyordu. O kazada dizlerim soyulmuş, kandan korktuğum için bir anlık zaafiyet gösterip ağlamıştım. İşte babamın asıl öfkesi bunaydı.
"Kandan mı korkuyorsun Umay?" dedi babam, sesi bir yılanın tıslaması gibiydi. "Cevap ver bana!"
Cevap veremedim, sadece boynumu büktüm. Babamın attığı o ürpertici kahkaha bodrumun nemli duvarlarında yankılandı. "Peki o zaman," dedi ve bileğimi bir kerpeten gibi kavradı. Beni arkasında bir çuval gibi sürükleyerek o ağır, demir kapılı odaya götürdü. Üç kere kilitlenen o kapı, benim çocukluğumun mezarıydı.
İçeri fırlatıldığımda burnuma gelen o koku... Çürümüş et, taze kan ve rutubet. Işığı açtığımda gördüğüm manzara, bir çocuğun aklını kaçırması için yeterliydi. Odada masaların üzerinde, kancalara asılı duran cesetler vardı. Ve ben onları tanıyordum. Babamın "ihanet ettiler" dediği adamlar, korumalar, hatta bir zamanlar bana şeker veren o yaşlı bahçıvan...
Hepsini o gün orada, o karanlıkta bırakmıştım. Babam başımda dikilip, "Bak Umay," demişti. "Korku, sadece ölülerin sahip olmadığı bir lükstür. Ya onlardan biri olursun, ya da korkunun efendisi."
Mezar taşının soğukluğu beni şimdiye döndürdü. 26 yaşındaydım. Babamın o gün o bodrumda yarattığı canavardım belki de. Yer altında ismim geçince insanlar titriyordu ama ben hala o kapının arkasındaki 9 yaşındaki kız çocuğu gibi babamın gölgesinden korkuyordum. Ona karşı gelemiyordum; o bodrumun karanlığı zihnime öyle bir kazınmıştı ki, dünyayı yönetsem de babamın karşısında hala o etekleri kanlı küçük kızdım.
"Gördün mü amca?" dedim taşın üzerine eğilerek. "Duygular zaaftır dedi, ağlamak güçsüzlüktür dedi... Haklıydı belki de. Ama kalbimdeki bu boşluğu hiçbir zafer doldurmuyor."
Pastanın üzerindeki mumlar rüzgarla sönerken, karanlık mezarlıkta bir başıma kaldım. Baran'ın yeşil gözlerini düşündüm. O da benim gibi miydi? O da mı babasının bodrumlarında büyümüştü?
"Sana söz veriyorum amca," dedim ayağa kalkarken. Şalı omuzlarıma sardım. "Eğer o da babası gibiyse, eğer senin kanın onun ellerindeyse... Kendi ellerimle onu buraya, senin yanına gömerim. Ama önce... Önce bu operasyonu bitirmem lazım."
Gecenin karanlığında arabaya doğru yürürken, arkamda sönmüş mumlar ve yenmemiş bir pasta bıraktım. Kalbimde ise amcamın rüyalarıma gelmesi için ettiğim o sessiz dua vardı. Malikaneye döndüğümde hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı; ne Süreyya Kozcu, ne Baran, ne de ben. Kraliçe oyun tahtasına oturmuştu ama Umay Karahan hala o mezar taşının başında ağlamamak için dişlerini sıkıyordu.
Gecenin ayazı, mezarlıktan ayrılıp malikanenin bahçesine girdiğimde bile peşimi bırakmamıştı. Arabayı uzağa park edip, motor sesinin kimseyi uyandırmamasına özen göstererek arka kapıdan içeri sızdım. Adımlarım her zamanki gibi bir gölge kadar sessizdi; bu, babamın o bodrum katında bana öğrettiği ilk hayatta kalma kuralıydı: "Eğer duyulursan, ölürsün."
Mutfaktan geçip doğrudan merdivenlere yönelmeyi planlıyordum ama teras kapısının aralık olduğunu fark ettim. Hafif bir rüzgar, içeriye tanıdık bir kokuyu taşıyordu. Tütün kokusu.
Duraksadım. Karanlığın içinde, terasın korkuluklarına yaslanmış bir siluet vardı. Baran... Üzerinde sadece siyah bir tişörtle dışarıdaki soğuğa meydan okuyordu. Parmaklarının arasındaki sigaranın kor ateşi, karanlıkta küçük bir yıldız gibi parlayıp sönüyordu. Normalde kimse benim geldiğimi fark edemezdi, nefes alışımı bile kontrol ederdim ama o, sanki gelişimi önceden hissetmiş gibi kafasını ağır ağır bana doğru çevirdi.
Göz göze geldik. Kaçmak için geçti ama gitmek için de bir sebebim yoktu. Tam arkamı dönüp merdivenlere yönelecekken, sesini duydum.
"Gelmeyecek misin?" dedi, sesi gecenin sessizliğinde pürüzsüz ama yorgun çıkıyordu.
Bir an duraksadım. Aramızdaki o görünmez duvarın sarsıldığını hissettim. Ayaklarım beni istem dışı ona doğru sürükledi. Yanına kadar gidip korkuluklara yaslanmadım, aramızda bir kişinin sığabileceği kadar mesafe bıraktım. Cebimdeki paketi çıkarıp bir dal sigara çıkardım. Çakmağın çıkardığı o mekanik ses, sessizliği bir anlığına böldü.
Sigaramdan derin bir nefes çektim. Dumanın ciğerlerimi dolduruşu, zihnimdeki o mezarlık görüntüsünü biraz olsun bulandırdı. Sigara içmeyi neden sevdiğimi bilmiyordum ama o dumanın boğazımdan geçişi, yaşadığımı hissettiren nadir şeylerden biriydi.
"Uyuyamadın mı?" diye sordum, sesimdeki mesafeyi koruyarak.
Baran sigarasından derin bir nefes daha çekip dumanı yavaşça havaya üfledi. "Bu evde uyumak pek kolay değil. Hele ki herkes birbirinin boğazını sıkmak için fırsat kollarken."
Cevap vermedim. Haklıydı ama bu haklılık üzerine uzun cümleler kuracak halim yoktu. Sigaramı dudaklarımın arasına alıp bir süre karanlık ormanı izledim. Baran, yan profilimden beni izliyordu, hissediyordum.
"Neredeydin?" dedi aniden. Sesi suçlayıcı değildi, sadece merak ediyordu.
"Hava aldım," dedim kestirip atarak. Mezarlığa gittiğimi, amcamın taşını öptüğümü, 9 yaşındaki o kızın hıçkırıklarını içime gömdüğümü ona söyleyemezdim.
Baran hafifçe gülümsedi ama bu seferki gülümsemesi hüzün doluydu. "Her yıl bu saatlerde mi hava alırsın Umay? 7 Temmuz... Unutmadım."
Elimdeki sigara bir an titredi. Sigaramdan son bir derin nefes çekip izmariti yerdeki kül tablasına bastırarak söndürdüm. Bakışlarımı ona çevirdiğimde, yeşil gözlerinde o eski günlerin yansımasını gördüm. Ama artık o günlerde değildik.
"Unutman bir şeyi değiştirmiyor Baran," dedim, sesimdeki buzun geri dönmesine izin vererek. "Eskiler bitti. Yarın sabah o operasyon için dosyaya odaklanacağız. Başka bir şey konuşmaya gerek yok."
Tam yanından geçip gidecekken kolumu tutmak için bir hamle yaptı ama dokunmadı. Elini havada asılı bıraktı, çünkü temas sevmediğimi biliyordu.
"Umay," dedi kısık bir sesle. "Sadece... İyi olup olmadığını bilmek istemiştim."
Kapının koluna uzandım. Arkama bakmadan, tek bir cümle bıraktım geceye:
"Ben hep iyiyim Baran. Sadece artık o bildiğin çocuk değilim."
İçeri girip merdivenleri tırmanırken, onun hala orada, karanlıkta sigarasını içmeye devam ettiğini biliyordum. Odama girdiğimde saat 00.30'du. Yatağa uzandım ama gözlerimi kapatmadım. Yarın, Süreyya Kozcu ile olan savaşımız başlıyordu ve ben bu savaşa duygularımı değil, sadece silahımı götürecektim.
Odama geçtiğimde uykuyla uyanıklık arasında, zihnimdeki o karanlık bodrum katının görüntüleriyle boğuşuyordum. Tam gözlerim ağırlaşmaya başlamıştı ki, komodinin üzerindeki telefonumun ekranı soğuk bir ışıkla aydınlandı. Gelen bildirim Semih’tendi: "Dosyalar kapıda, Kraliçe. İstediğiniz her detay içeride."
Uykunun kırıntılarını bile üzerimden atıp hızla ayağa kalktım. Sessizce aşağı indim, bahçe kapısındaki korumadan kalın, siyah zarfı teslim aldım. Salona geçtiğimde televizyonun ışığı kapanmış, sadece dışarıdaki ay ışığı zemine vuruyordu. Tekli koltuğa yerleşip dosyayı kucağıma açtım ve Süreyya Kozcu’nun hayatını satır satır ezberlemeye başladım.
"Yine mi iş başındasın, küçük patron?"
Duyduğum alaycı sesle başımı bile kaldırmadım. Karun, üzerinde gri bir pijama takımıyla, saçları dağılmış bir halde merdivenlerden süzülüyordu. Gelip yanıma, koltuğun kenarına ilişti. Gözleri dosyadaki fotoğraflarda gezindi ama asıl odağı bendim.
"Semih yine döktürmüş bakıyorum," dedi Karun, gevşek bir tavırla. Sonra beklenmedik bir şey yaptı; elini uzatıp omzumun üzerinden sarkan saçlarımdan bir tutam aldı. "Çok dağılmışsın Umay. Baban görse disiplin cezası verir."
Normalde kimsenin bana bu kadar yaklaşmasına izin vermezdim ama Karun başkaydı. O, benim çocukluğumun o gürültülü ama korumacı parçasıydı. Elindeki saçlarımı yavaşça örmeye başladı. Ona yandan, meşhur 'side eye' bakışlarımdan birini attım. "Karun, rahat dur. İş yapıyorum burada."
"Sadece saçlarını örüyorum kızım, sanki atomu parçalıyorsun," dedi gülerek. Parmakları saçlarımın arasında ustaca hareket ediyordu. Örüyor, sonra beğenmeyip geri açıyor, tekrar farklı bir boğumla örüyordu. Bu onun beni sakinleştirme yöntemiydi; kelimelerle yapamadığını elleriyle yapardı.
En sonunda, "Şuna bir toka versene," dedi ciddiyetle.
"Abartma istersen Karun," dedim, dosyadan bir sayfayı çevirirken. "Yarın operasyon toplantısına örgüyle mi çıkayım? Rezil mi edeceksin beni?"
Karun hafifçe kahkaha attı, sesi boş salonda yankılandı. "Sana her şey yakışır Kraliçe, merak etme. Hem örgü disiplinli gösterir." Sonra o da yanıma iyice tüneyip dosyadaki Süreyya Kozcu’nun banka dökümlerine bakmaya başladı.
Tam o sırada, yukarıdan gelen hafif bir ayak sesi duyuldu. Merdivenlerin o kendine has gıcırtısı... Karun bir anda ciddileşip başını o tarafa çevirdi. "Bu kim lan gece gece? Başka uykusu kaçan mı var?"
Adımların ritmini duyar duymaz kim olduğunu anlamıştım. Bu baskın ama temkinli yürüyüşü nerede olsa tanırdım.
"Yabancı değil," dedim, gözlerimi dosyadan ayırmadan. "Baran."
Karun tek kaşını kaldırıp bana doğru eğildi, yüzünde o sinir bozucu imalı gülümseme belirdi. "Vay... 'Yabancı değil' ha? Yani bizimkilerden biri mi oldu artık?"
Gözlerimi devirdim, içimdeki o anlık huzursuzluğu saklamaya çalışarak. "Her neyse işte Karun... Sadece adımlarını tanıyorum."
Baran, merdivenlerin son basamağında belirdiğinde bizi o halde gördü: Karun saçlarımla oynuyor, ben ise kucağımda dosyalarla ona mesafeli ama alışık bir halde oturuyordum. Baran’ın bakışları bir an Karun’un elindeki saçlarıma takıldı, sonra hızla gözlerime tırmandı. Aramızdaki o tuhaf sessizlik, Karun’un alaycı bakışlarıyla daha da gerildi.
Baran, merdivenlerin son basamağında bir an duraksadı. Bakışları Karun’un parmakları arasındaki saçlarıma, oradan da kucağımdaki dosyalara kaydı. Aramızdaki o tuhaf sessizliği Karun’un muzip sırıtışı böldü ama ben istifimi bozmadım. Karun’un elleri hala saçlarımdayken, "İşine bak Karun," dedim soğukça. "Yakup Karahan veya baban şu an burada bu ciddiyetsizlikle vakit öldürdüğümüzü öğrenirse, ikimizi de bahçedeki ağaçlara dizip kurşuna dizerler. Biliyorsun, disiplin her şeydir."
Karun omuz silkti, ördüğü saçımı serbest bırakıp arkasına yaslandı. "Abartma Umay. Bizimkiler o orta çağdan kalma infaz ve ceza işlerini bırakalı çok oldu. Artık modern yöntemlerle çalışıyorlar, biliyorsun. Kimse kimseyi üç kuruşluk bir şaka için kurşuna dizmez."
Bu cümlesiyle sayfayı çeviren parmağım havada asılı kaldı. Bakışlarımı ağır ağır Karun’a çevirdim. Gözlerimde beliren o saf şaşkınlığı gizleyemedim. "Nasıl yani?" diye sordum, sesim kısılarak. "Bıraktılar mı? Sen... sen gerçekten buna inanıyor musun?"
Karun kaşlarını kaldırıp bana baktı. "Evet? Yani son birkaç yıldır en ağır ceza bir aylık saha yasağı veya maaş kesintisi. Babam artık böyle şeylerle uğraşmıyor. Yakup amcam da öyledir herhalde, değil mi?"
Dudaklarımın arasından kuru bir nefes bıraktım. Baran’ın balkon kapısına doğru yöneldiğini, dışarıdaki serinliğe sığındığını gördüm. O biliyordu. Baran dışında kimse, Yakup Karahan’ın o "modern" maskesinin altında nasıl bir canavar beslediğini bilmiyordu. Kimse, vücudumdaki o görünmeyen yara izlerinin hangi "eğitim" metodunun sonucu olduğunu hayal bile edemezdi. Karun için dünya belki de biraz daha griye dönmüştü ama benim dünyam hala zifiri karanlıktı.
"Her neyse," dedim sesimi toparlayarak. "Konumuz babalarımızın merhameti değil, Kozcu operasyonu."
Karun esneyerek gerindi, kollarını iki yana açıp koltuğa iyice yayıldı. "Umay, ciddiyim saat kaç oldu farkında mısın? Ne zaman uyuyacaksın? Benim uykum geldi, seni beklemekten gözlerim kan çanağına döndü."
Dosyadaki bir banka dökümüne odaklanmışken başımı bile kaldırmadım. "Git uyu lan, ne bekliyorsun başında?" dedim tersleyerek. "Seni buraya nöbetçi dikmedim Karun. Uykun varsa yukarı çık, odan orada."
"Vay be, şu nezakete bak," diyerek ayağa kalktı Karun. Saçlarını karıştırıp merdivenlere doğru ağır adımlarla yürümeye başladı. "İyi, ben gidiyorum. Sen o kağıt yığınlarıyla romantik dakikalar geçirmeye devam et. Ama dikkat et, sabah o kağıtlar sana kahvaltı hazırlamaz."
Karun yukarı çıkıp gözden kaybolduğunda salonda sadece kağıt hışırtısı ve uzaktan gelen rüzgarın sesi kaldı. Bir de Baran... Balkon kapısının önünde öylece duruyordu. Karun gittikten sonra içeri girdi ama tek kelime etmedi. Gelip çaprazımdaki koltuğa oturdu.
Dosyadaki Süreyya Kozcu’nun sevkiyat rotalarını inceliyordum. Operasyona daha bir-iki hafta vardı, yani hazırlanmak için vaktimiz vardı ama babamın "mükemmeliyet" baskısı yüzünden her detayı şimdiden bitirmek istiyordum. Baran hiçbir şey söylemeden sadece beni izliyordu. Bakışlarını üzerimde hissediyordum; rahatsız edici değildi ama o sessizlik bazen en gürültülü çığlıktan daha ağır geliyordu.
Elimdeki kalemi masaya bırakıp arkama yaslandım. "Öylece bakacak mısın?" dedim, gözlerimi dosyalardan ayırıp yeşillerine dikerek.
"Bakmıyorum," dedi Baran, sesi her zamanki gibi boğuk ve sakindi. "Sadece... yorulmadın mı diye merak ediyorum. Karun haklı, saat çok geç oldu."
"Yorulmak gibi bir lüksüm yok Baran. Bu operasyon sıradan bir iş değil. Babalarımız bu sefer hata kabul etmiyor."
Baran ayağa kalkıp mutfağa yöneldi, birkaç dakika sonra elinde iki bardak suyla geri döndü. Birini önüme bıraktı. "Hata kabul etmeyen onlar mı, yoksa sen misin Umay?" diye sordu, tekrar yerine otururken. "Küçükken de böyleydin. Bir oyun bile oynasak en iyisini yapana kadar uyumazdın."
Hafifçe gülümsedim, bu seferki gülümsemem acıydı. "O zamanlar kaybettiğimde sadece küserdim Baran. Şimdi kaybettiğimde ne olacağını ikimiz de biliyoruz."
İkimiz de sustuk. O suyunun son yudumunu içerken ben tekrar dosyalara gömüldüm. Aramızda konuşulmayan binlerce kelime vardı ama o an sadece kağıtların soğuk yüzü ve birbirimizin varlığı yeterliydi. Bu sessizlik bazen her şeyden daha fazla güven veriyordu.