7. bölüm · kül fırtınası

Bölüm 6

Hatcik Nurr

Bowling salonunun uğultusu, birbirine çarpan lobutların mekanik sesi ve Arın’ın bitmek bilmeyen neşesi... Hepsi şu an benden kilometrelerce uzaktaydı. Baran ayağa kalkıp sahaya döndüğünde, oturduğum deri koltukta biraz daha küçüldüğümü hissettim. İçimde daha önce hiç deneyimlemediğim, ismini koyamadığım ve tam da bu yüzden beni dehşete düşüren bir his dalgalanıyordu.
Aşk mıydı bu? Bilmiyordum. Ben, Karahanların kızı olarak sadece nefreti, stratejiyi ve hayatta kalmayı öğrenmiştim. Kalbimin bir başkası için atması, gardımın düşmesi demekti. Ve benim dünyamda gardı düşenler, ilk önce toprağın altına girenler olurdu. Ama asıl korkum bu da değildi. Asıl korkum, göğsümün tam ortasında yankılanan o karanlık gerçekti: Baran Sancaktar, amcamın katilinin oğluydu. Kanlı bir geçmişin, bitmek bilmeyen bir davanın mirasçısı... Eğer bu hissettiğim şey gerçekten o dedikleri "aşk" ise, ben sadece kendime değil, tüm geçmişime ihanet ediyordum.
"Of, öldüm bittim! Şu Arın'ın enerjisi insanda yaşama hevesi bırakmıyor," diyerek yanıma çöktü Esila. Nefes nefese kalmıştı, saçlarından bir tutam yüzüne yapışmıştı. "Sen ne düşünüyorsun öyle derin derin? Yine dünyayı mı kurtarıyorsun zihninde?"
"Hiç," dedim, sesimdeki donukluğu korumaya çalışarak. "Sadece gürültü başımı ağrıttı."
Esila bardağından büyük bir yudum alıp arkasına yaslandı. "Haklısın, bazen çok yorucu oluyorlar. Ama kabul et, evde kös kös oturmaktan iyidir. Birkaç gün sonra yine o kasvetli havaya gireceğiz zaten."
Hafifçe yutkundum. Birkaç gün sonra... Temmuz’un o kavurucu sıcakları, ruhumda her zaman bir kış ayazı yaratırdı. Amcam. Doğduğu ayda, en sevdiği mevsimde toprağa verdiğimiz o adam. 7 Temmuz’da onun doğum gününü buruk bir şekilde anmıştık, şimdi ise sıra ölüm yıl dönümündeydi. Takvim yaprakları o kara güne yaklaştıkça, içimdeki o intikam ateşiyle Baran’a karşı hissettiğim o yeni, isimsiz duygu arasında sıkışıp kalıyordum.
"Amcamın töreni için hazırlıkları Semih’e devrettim," dedim Esila’ya dönmeden. "Bu sene büyük bir şey istemiyorum. Sadece biz, aile arasında."
"Anlıyorum canım," dedi Esila, sesindeki neşeyi biraz olsun bastırarak. "Zor bir ay senin için. Ama unutma, yalnız değilsin. Biz buradayız."
Esila’nın 'biz' derken kimi kastettiğini biliyordum. Ekibi, beni, belki de istemeden Baran’ı... Ama Baran ve amcamın hatırası aynı cümlede bile yan yana gelmemeliydi. Selim’le olan o göstermelik evliliğim bile bu düşmanlığı bitirmeye yetmemişti; sadece basın önünde bir 'barış süsü' olarak kalmıştı. Ben hâlâ o malikanede değil, kendi sahamda, kendi kurallarımla yaşıyordum. Selim’in her gün evine aldığı o dört kadın, aslında bizim bu 'sahte barışımızın' ne kadar çürük olduğunun kanıtıydı.
"Yalnızlık iyidir Esila," diye mırıldandım. "Yalnızken kimse seni sırtından vuramaz."
Esila bir şey demedi, sadece elini omzuma koymak için hamle yaptı ama benim kaskatı kesildiğimi görünce elini havada durdurup usulca geri çekti. Bu hareketi beni yine Baran’ın az önceki sözlerine götürdü: "Sen istemedikçe sana dokunmayacağım."
Baran, sahada kahkahalar atarak Arın ile şakalaşırken ona baktım. O yeşil gözlerde saklı olan huzur, benim hayat boyu aradığım ama hep yanlış kapılarda bulduğum bir şeydi. Eğer o duvarları yıkarsam, enkazın altında kalan sadece ben olmayacaktım; amcamın anısı, Karahanların onuru ve belki de tüm hayatım o harabenin altında kalacaktı.
Temmuz sıcağının ortasında, buz gibi bir korkuyla ürperdim. Amcamın ölüm yıl dönümüne sadece günler kala, katilin oğluna karşı hissettiğim bu 'garip' şey, hayatımın en büyük sınavı olacaktı.
Bowling salonunun çıkışında, İstanbul’un nemli gece havası yüzüme çarptığında zihnimdeki karıncalanma dayanılmaz bir boyuta ulaşmıştı. Ekip, araçların başında bir sonraki rotayı tartışırken ben Semih’e kısa bir işaret çaktım.
"Siz eve geçin," dedim, sesimdeki o itiraz kabul etmez Karahan tonuyla. "Benim biraz işim var, gecikmem."
Baran’ın kaşları çatıldı, omuzları hafifçe dikleşti. "Bu saatte mi Umay? İstersen eşlik edebilirim."
"Gerek yok Baran. Yalnız kalmaya ihtiyacım var," dedim. Gözlerimi onunkilerden kaçırmadım; o derin yeşilliklerde boğulup gitmekten, az önce bowling salonunda kurduğu o cümlelerin ağırlığı altında ezilmekten korkuyordum. Baran bir süre yüzüme baktı, gitmemi istemediği her halinden belliydi ama sınırlarıma saygı duydu. Sessizce başını sallayıp aracına yöneldi.
Semih’in kullandığı siyah zırhlı aracın içinde, şehrin ışıkları camdan birer film şeridi gibi akıp giderken kalbimin ritmi gitgide ağırlaşıyordu. Zincirlikuyu’nun o sessiz, devasa kapısından içeri girdiğimizde dünya sanki dışarıda kalmıştı. Semih, her zamanki profesyonelliği ve amcama olan sadakatiyle, mezarlığın o servili yolunda durdu.
"Ben buralardayım efendim. Gözüm üzerinizde," dedi kısık bir sesle. Özel alanıma, yasıma duyduğu saygıyı seviyordum. Arabadan indim. Ayakkabılarımın çakıllı yolda çıkardığı ses, gecenin sessizliğinde devleşiyordu.
Amcamın mezarının önüne geldiğimde, Temmuz’un sıcağına rağmen içimi bir titreme kapladı. Mermer taşın üzerindeki o tanıdık isim, sanki bir tokat gibi çarptı yüzüme. Taş soğuktu ama anısı hâlâ sıcacıktı. Önünde diz çöktüm. Toprağına dokundum; kurumuş, çatlamış ama hâlâ benim köküm olan o toprağa.
"Merhaba amca," dedim, sesim bir fısıltıdan farksızdı ama gecenin sessizliğinde yankılandı. "Yine ben geldim."
Gözlerim mezar taşındaki tarihlere takıldı. Doğduğu ayda ölen, baharını kışa çeviren o adam...
"Senden yardım istemiştim, hatırlıyor musun? 7 Temmuz’da, doğum gününde buradayken... Sana sormuştum. 'Baran’a güvenebilir miyim?' demiştim. Neden hâlâ cevap vermedin amca? Neden bir işaret göndermedin? Sana gerçekten ihtiyacım var."
Dişlerimi sıktım. Göğsümdeki o mengene daraldıkça daraldı ama gözlerimden bir damla yaş bile süzülmedi. Ben, annemi toprağa verdiğimde de ağlamamıştım. Babam bildiğim bu adamın, amcamın tabutu omuzlarda giderken de gözümden tek bir yaş düşmemişti. Yakup Karahan’ın kızıydım ben; gözyaşlarımı çocuk yaşta kurutmuşlardı. Acı benim için ağlanacak bir şey değil, diş sıkılacak bir durumdu.
"Ona güvenirsem... Ya da, Allah korusun, ona karşı bir şeyler hissedersem..." Kelimeler boğazımda düğümlendi. "Senin anına ihanet ederim diye korkuyorum amca. O, katilinin oğlu. Bizim ellerimizdeki kanın kaynağı olan soyun devamı. Ben nasıl olur da onun yanında huzur bulurum? Nasıl olur da o bana dokunmadığı halde ruhuma dokunmasına izin veririm?"
Yüzümü avuçlarıma gömdüm ama hıçkırık değil, sadece sessiz bir haykırış çıktı içimden. Baran’ın yanındaki o 'garip' his, amcamın toprağına duyduğum saygıyla savaşıyordu.
"Yardım etmen gerekiyor. Bir yol göster, bir kapı kapat ya da bir pencere aç... Ama beni bu belirsizliğin içinde bırakma. Ben kendimi tanıyamaz oldum."
Sonra ellerimi gökyüzüne açtım. Ruhumdaki o ağır yükü ancak tek bir makama bırakabilirdim.
"Allah'ım..." dedim, sesim titreyerek. "Biliyorum, çok günahım var. Yeri geldiğinde haram para yedim, yeri geldiğinde harama el uzattım. Karahan olmanın bedeli neyse onu ödedim, günahlarımın boyutunun farkındayım. Senden bir şey istemeye yüzüm var mı, onu da bilmiyorum..."
Duraksadım. Gece kuşlarının sesi dışında hiçbir ses yoktu.
"Ama lütfen bana yol göster. Benim halimden ancak Sen anlarsın. Kalbimdeki bu savaşı bitir. Eğer bu hissettiğim şey bir tuzaksa, beni o tuzaktan çekip al. Eğer bu bir imtihansa, bana dayanma gücü ver."
Başımı amcamın soğuk mezar taşına yasladım. Taşın sertliği ve soğukluğu, zihnimdeki o karmaşayı biraz olsun uyuşturdu. Eğilip taşı usulca öptüm; sanki amcamın alnını öpüyormuşum gibi, sanki onun o güven veren kokusunu topraktan alabilecekmişim gibi.
"Huzur içinde uyu amca. Ben ne pahasına olursa olsun Karahan ismini yere düşürmeyeceğim. Ama ne olur... bana bir cevap ver."
Ayağa kalktım. Üstümü başımı silkeledim. Mezarlıktan çıkarken omuzlarım daha da dikleşmişti ama içimdeki o boşluk hâlâ oradaydı. Semih kapıyı açtığında ona sadece kısa bir baş selamı verdim. Arabaya bindiğimde, dikiz aynasından geride kalan o sessiz şehitliği izledim.
Eve döndüğümde odama çıktım. Baran’ın odasının kapısının altından sızan ışığı gördüm. Duraksadım. Kalbim o kapıya doğru bir adım atmak istese de, ruhum mezarlıktaki o soğuk taşın başında nöbet tutmaya devam ediyordu.
İçimdeki yangın sönmemişti ama artık en azından kime şikayet edeceğimi biliyordum. Yatağıma uzandığımda gözlerimi tavana diktim. Temmuz sıcağına rağmen üstüme en kalın battaniyeyi çektim; çünkü biliyordum ki, bu savaşın galibi kim olursa olsun, ben hep biraz üşüyecektim.
Gece, ruhumun üzerine ağır bir perde gibi çökerken, mezarlıktaki o soğuk taşın yorgunluğuyla kendimi yatağa bıraktım. Gözlerimi kapattığımda, zihnimdeki gürültü yavaş yavaş çekildi ve yerini uçsuz bucaksız, bembeyaz bir sis bulutuna bıraktı. O sisin ortasında, puslu ama çok tanıdık bir silüet belirdi. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarpmaya başladı.
"Amca?" diye fısıldadım.
Sisin içinden yürüyerek yanıma geldi. Üzerinde en sevdiği o lacivert ceketi vardı; yüzü her zamanki gibi vakur, bakışları ise şefkat doluydu. Hiç düşünmeden, o kaskatı kesilen duvarlarımı bir kenara bırakıp ona doğru koştum. Yılların özlemi, birikmiş tüm o sessiz çığlıklarım ayaklarıma dolanıyordu. Ona sarıldığımda, o toprağın soğuk kokusunu değil, hayattayken sahip olduğu o güven veren baba kokusunu duydum. Gerçekti. Sanki hiç gitmemişti. Başımı göğsüne yasladım; uzun zamandır ilk defa nefes aldığımı hissettim.
"Çok özledim amca," dedim sesim titreyerek. "Çok yalnız kaldım."
Amcam, o nasırlı elleriyle saçlarımı okşadı. "Biliyorum kızım, biliyorum Karahan kızı," dedi sesi yankılanarak. Bir süre öylece kaldık. Sonra yavaşça benden ayrıldı ve gözlerimin içine derin derin baktı. O bakışlarda bir sorgu vardı.
"Umay," dedi ciddiyetle. "Sana bir şey soracağım. Annenin ölümünde senin bir suçun var mıydı?"
Soru, zihnimde bir yıldırım gibi patladı. "Hayır amca... Nereden çıktı bu? Ben sadece bir çocuktum," dedim şaşkınlıkla.
Amcam başını hafifçe salladı. "Peki... Anneni baban öldürdü, değil mi?"
Boğazıma bir yumru oturdu. Bu acı gerçeği her gün kendime hatırlatsam da, ondan duymak bambaşka bir yıkımdı. Sessizce başımı salladım. "Evet," dedim sadece.
Amcası, gözlerindeki o derin hüzünle devam etti: "Yani sen aslında bir annenin katilinin kızısın, öyle değil mi Umay?"
Kalbimde tarif edilemez bir sızı oluştu. Sanki göğüs kafesim daralıyor, içindeki kuş can çekişiyordu. Ne demek istediğini anlamıştım. Bana ayna tutuyordu. Baran’ı suçladığım, ondan kaçtığım o 'katilin oğlu' sıfatının aslında benim de alnımda yazılı olduğunu yüzüme vuruyordu. Ben de bir katilin kızıydım. Benim damarlarımda da bir caninin kanı akıyordu.
"Onu babasıyla bir tutma kızım," dedi amcam, sesini yumuşatarak. "O, babası gibi değil. Onun kalbi temiz, hâlâ o hırsların kirletemediği küçük bir çocuk gibi saf. Kendi içindeki savaşı en az senin kadar büyük."
Zihnimde Baran’ın o 'dokunmayacağım' diyen sesi ve bowling salonundaki o kararlı bakışları yankılandı. Amcam haklıydı. Baran, babasının günahlarını sırtında taşıyan ama o günahları işlemiş kadar acı çeken bir adamdı.
"Ben çok korkuyorum amca," diye fısıldadım. "Sana ihanet etmekten, bu kan davasının ortasında kaybolmaktan korkuyorum."
Görüntü yavaş yavaş flulaşmaya, sis tekrar etrafımızı sarmaya başladı. Amcam ellerimi son kez sıktı. Sesi artık daha uzaktan geliyordu.
"Korkma kızım. Kalbinin sesini duymaktan korkma. Ama bana bir söz ver... Aylin’e iyi bak. Onu bu karanlığın yutmasına izin verme. Ve benim anılarımı, öğrettiklerimi hep canlı tut. Karahan ismini bir nefret değil, bir adalet timsali olarak yaşat."
"Amca, gitme!" diye bağırdım ama sesi rüzgara karıştı. "Daha anlatacaklarım vardı!"
"Vakit doldu Umay... Anılarımda kal."
Bir sıçrayışla gözlerimi açtım. Kan ter içindeydim. Odanın tavanı, mezarlığın o soğuk sessizliğini hatırlatıyordu. Elimi kalbimin üzerine koydum; o sızı hâlâ oradaydı ama artık yanında garip bir kabulleniş de vardı. Amcam bana cevabını vermişti. Ben bir katilin kızıydım, o bir katilin oğluydu; ama biz, ebeveynlerimizin ellerindeki kanın lekesi değildik. Biz, o kanı temizlemeye çalışan iki yaralı ruhtuk.
Yataktan kalkıp pencereye doğru yürüdüm. İstanbul'un ışıkları altında Aylin'in odasının kapısına baktım. "Söz veriyorum amca," diye mırıldandım karanlığa karşı. "Onu koruyacağım. Ve seni asla unutmayacağım."
Baran’ın kapısına baktığımda ise, bu sefer içimdeki o 'ihanet' hissi yerini hüzünlü bir merhamete bırakmıştı. Artık biliyordum; aramızdaki duvarlar sadece taştan değil, birbirimize olan benzerliğimizden örülmüştü.

Sabahın ilk ışıkları odanın gri duvarlarına çarptığında, gözlerimi kırpmadan tavana bakıyordum. Rüyamdaki o beyaz sis, amcamın o vakur sesi ve "Sen annenin katilinin kızısın" cümlesi zihnimin içinde bir saat sarkacı gibi gidip geliyordu. Yataktan kalktığımda bacaklarımın titrediğini hissettim; sanki bütün gece rüyamda o sisin içinde kilometrelerce koşmuştum.
Üzerime rastgele bir şeyler geçirip odadan çıktım. Evin koridorları sabahın bu saatinde her zamankinden daha soğuk, her zamankinden daha yabancı geliyordu gözüme. Esila’nın odasının önünden geçerken içeriden gelen hafif tıkırtıları duyunca duraksadım. Kapıyı hafifçe tıklatıp içeri girdiğimde, Esila aynanın karşısında saçlarını tarıyordu. Beni görünce yüzünde kocaman, enerjik bir gülümseme açtı ama benim yüzümdeki ifadeyi görünce o gülümseme yavaşça dondu.
"Günaydın Umay! Sen bu saatte uyanır mıydın ya? Bak ne diyeceğim, dün akşamki bowlingden sonra Arın kesin bugün akşama kadar uyur diyordum ama çocuk sabahın köründe gruba mesaj atmış, 'Bugün kesinlikle o rövanşı alacağız' diye..."
Esila bir şeyler anlatıyordu; kelimeler ağzından dökülüyor, havada uçuşuyor ama benim kulağıma sadece boğuk bir uğultu gibi ulaşıyordu. Odaklanamıyordum. Gözlerimin önünde hâlâ amcamın o hüzünlü bakışı vardı. "O babası gibi değil kızım, kalbi temiz..."
"...yani diyorum ki, eğer bugün poligon planını iptal edersek belki hep beraber o yeni açılan mekana gideriz. Umay? Hey, kime diyorum? Orada mısın?"
Esila elini yüzümün önünde sallayınca irkilerek kendime geldim. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırıp ona baktım.
"Efendim? Pardon, dalmışım," dedim sesim çatallanarak.
Esila tarağı masaya bırakıp bana doğru bir adım attı, kaşlarını endişeyle çattı. "Sen iyi misin? Yüzün kireç gibi olmuş. Gece uyumadın mı yoksa yine o kâbuslar mı?"
"Uyudum," dedim, sesimdeki donukluğu korumaya çalışarak. "Ama garip bir rüya gördüm. Yani... sadece bir rüyaydı işte."
"Anlatsana, ne gördün? Belki anlatınca hafiflersin."
Esila’ya bakarken bir an için amcamın rüyamda sorduğu o soruyu ona da sormak istedim: Sen de bir katilin kızı olduğumu düşünüyor musun? Ama sustum. Karahan olmanın ilk kuralı, zayıflığını kimseye, en yakınına bile göstermemekti.
"Önemli bir şey değil," dedim geçiştirerek. "Sadece... amcamı gördüm. Uzun zaman olmuştu."
Esila’nın bakışları anında yumuşadı. "Ölüm yıl dönümü yaklaşıyor ya, ondandır. Zihnin oyun oynuyor sana. Gel hadi, aşağı inip sağlam bir kahve içelim, o rüyanın mahmurluğu dağılır üzerinde."
Esila koluma girmek için hamle yaptı, her zamanki gibi refleks olarak kendimi geri çektim ama bu sefer bu hareketim daha yavaştı. Zihnim hâlâ rüyanın içindeki o sarılma anındaydı. Amcamın o sıcaklığı...
"Sen in, ben geliyorum," dedim.
Esila odadan çıkarken arkasından baktım. Evin içindeki sesler artmaya başlamıştı; Arın’ın aşağıdan gelen bağırışları, mutfaktan gelen tabak çanak sesleri... Ama benim içimde hâlâ o mezarlığın ve rüyanın sessizliği hüküm sürüyordu. Amcamın son sözü kulaklarımda çınladı: "Anılarımı canlı tut."
Merdivenlere yöneldiğimde, Baran’ın odasının kapısının açıldığını duydum. Durup ona bakmadım, bakamadım. Çünkü artık biliyordum; ona her baktığımda sadece bir düşmanı ya da bir 'Sancaktar'ı değil, amcamın bile korumaya çalıştığı o "temiz kalpli çocuğu" görecektim. Ve bu gerçek, rüyanın kendisinden çok daha fazla canımı yakıyordu.
Kahvaltı masasında sanki bir yabancı gibi oturuyordum. Önümdeki tabağa dağılmış zeytin çekirdeklerine bakarken, zihnim hâlâ o sisli rüyanın labirentlerinde dolanıyordu. Amcamın o vakur sesi kulağımda çınlıyordu: "O babası gibi değil." Bu bir işaret miydi, yoksa zihnimin bu cehennemden kaçmak için kurguladığı zavallı bir oyun mu? Bilmiyordum. Bildiğim tek şey, her adımımda altımda bir bombanın patlamaya hazır olduğuydu. Mayın tarlasında yürüyorum resmen, diye geçirdim içimden. Ve en ufak bir duygu kırıntısı, tüm hayatımı havaya uçuracak.
Sadece Esila ile göz göze geliyorduk. O, bendeki bu tuhaf dalgınlığı, rüyanın yarattığı o ağır havayı hissedebiliyordu. Diğerlerinin neşeli gürültüsü, Arın’ın ballandıra ballandıra anlattığı saçma sapan hikayeler masanın öbür ucunda yankılanırken ben tamamen sessizdim.
O sırada Baran mutfağa girdi. Üzerinde gri bir sweatshirt vardı, saçları her zamanki gibi dağınıktı. Görünüşündeki o hayat dolu, umursamaz enerji sabah sabah sinirlerimi bozmaya yetti. O içeri girince, Esila ile aynı anda masadaki gümüş çatala kilitlendik. Esila’nın gözlerinde bir panik, benimkilerde ise karanlık bir arzu vardı. İçimden tek bir cümle geçiyordu: Acaba bu çatalı alnına saplasam bu saçmalık biter mi? Elim çatala doğru uzandığı an, Esila benden daha hızlı davranıp çatalı kaptı. Kaşlarımı kaldırıp ona "Ciddi misin?" der gibi baktım. Esila, "Yapma" der gibi başını hafifçe iki yana sallayarak çatalı tabağının kenarına sakladı. Oflayarak geri çekildim. Zihnimdeki bu gürültüden kaçacak yerim kalmamıştı. Alnımı masanın kenarındaki soğuk ahşaba yasladım ve öylece kaldım. Dünyanın durmasını, ya da en azından bu duyguların buhar olup uçmasını bekledim.
"Umay? İyi misin sen?" Baran’ın sesi tam tepemde bitti.
Başımı kaldırmadan, alnım hâlâ masaya dayalıyken cevap verdim. "Değilim Baran. Git."
"Bir şey mi oldu?" diye sordu, sesi bu sefer o alaycı tınıdan uzaktı. "Gece iyi görünmüyordun, sabah da masayla akraba olmuşsun."
Başımı yavaşça kaldırıp ona baktım. O kadar hayat doluydu ki... Sanki dünyadaki tüm acılar ona değmeden geçip gidiyordu. Ben ise bir bataklığın içinde, boğazıma kadar geçmişe ve kana batmıştım. "Önemli bir şey değil," dedim, sesimi en ruhsuz haline büründürerek. "Sadece uykusuzluk. Git oyun oyna, bowling falan at."
Tam o sırada kapı zili bir senfoni gibi çalmaya başladı. Evin sessizliği (eğer Arın varken sessizlik denilebilirse) bir anda bozuldu. Esila’nın arkadaş grubu, benim haberim dahi olmadan içeri doluştu. İçlerinde biri vardı ki, onu gördüğüm an midemin bulandığını hissettim: Pelin. Erkek meraklısı, her fırsatta kendine bir kurban seçen o sığ tip.
"Ay, selam çocuklar!" diye cıvıldadı Pelin, içeri girer girmez gözleri doğrudan Baran’ı buldu. "Baran canım! Ay ne kadar uzun zaman oldu, nasılsın tatlım?"
Baran’a doğru süzülürken o cıvık tavrı odayı kapladı. İçimde garip bir his belirdi. Öfke miydi, yoksa daha berbat bir şey mi? Bilmiyordum ama Pelin’in Baran’a sarkıntılık etmesine engel olmadım. Belki de böylesi daha iyiydi. Pelin onu ayartırsa, Baran’ın o 'temiz kalpli' imajı zihnimde yerle bir olurdu ve ben de ona karşı hissettiğim bu ne idüğü belirsiz şeyden kurtulurdum.
"Selam Pelin," dedi Baran, kızın elini omzuna koyma hamlesini ustaca bir manevrayla boşa çıkararak. "İyiyim, iyiyim de... Bayağı kalabalık olmuş burası."
Pelin, "Daha yeni başladık şekerim," diyerek ona iyice yaklaştı.
Baran rahatsızlığını gizlemeye çalışsa da gözleri bir anlığına benimle kesişti. Yardım ister gibi değil, sanki tepkimi ölçer gibi bakıyordu. Ben ise ifadesiz bir maskeyle onu izlemeye devam ettim. Baran sonunda dayanamayıp geri adım attı. "Ben gideyim en iyisi, çok kız var burada, bana gelmez," dedi ve Pelin’in hayal kırıklığına uğramış bakışları altında mutfaktan çıktı.
Onu koridorda yakaladım. Sırtı bana dönüktü, merdivenlere yönelmişti.
"Baran," dedim kısık bir sesle.
Durdu ve bana döndü. "Efendim asabi kraliçe? Pelin’in yanına dönmemi mi söyleyeceksin?"
"Sadece..." diye başladım ama sustum. Rüyamdaki o sarılma, amcamın sesi, Selim’in her sabah evinden çıkan o kadınlar... Hepsi birleşip boğazımı sıktı. "Sadece dikkat et. O kız tehlikelidir."
Baran gülümsedi. Bu seferki gülüşü yumuşaktı. "Tehlikeden korksam Karahanların evinde ne işim olurdu Umay? Sen gerçekten iyi değilsin. O rüya her neyse, seni buradan alıp götürmüş."
"Ben zaten burada değilim Baran," dedim, gözlerimi kaçırarak. "Ben hep o mezarlığın soğuğundayım."
"O zaman seni oradan çıkarana kadar gitmiyorum," dedi ve merdivenleri ağır ağır çıkmaya başladı.
Arkasından bakarken, içimdeki o korkunun büyüdüğünü hissettim. Çünkü o yukarı çıktıkça, ben onun peşinden gitmek, o duvarları gerçekten yıkmak istiyordum. Ama amcamın mezarındaki o soğuk mermeri hatırlayınca, ayaklarım yere çivilenmiş gibi kalıyordu. Bu sadece bir aşk ya da nefret davası değildi; bu, kimin kızı olduğumla, kimin katili olduğumuzun savaşıydı.
Salonda yükselen o tiz kahkahalar, bardağa çarpan buz küplerinin sesi ve Pelin’in her cümlesinin sonuna eklediği o sahte neşe, zihnimin içinde devasa bir matkap gibi çalışıyordu. Kızlar ortaya içkileri dizmiş, hayatın ne kadar "toz pembe" olduğuna dair bir tiyatro sergiliyorlardı. Ben ise salonun en köşesindeki berjerime sinmiş, kollarımı göğsümde bağlamış, gözlerimi sıkıca kapatmıştım. Sadece uyumak, bu dünyadan birkaç saatliğine de olsa istifa etmek istiyordum.
Göz kapaklarım ağırlaştığında, kendimi yine o uçsuz bucaksız sisin içinde buldum. Ama bu sefer sis daha koyu, daha griydi.
"Neden benden kaçıyorsun Umay?"
Amcamın sesi... Mezarlıktaki o rüzgar gibi uğulduyordu. Sislerin arasından çıktı, bu sefer üzerinde kan lekeleri vardı. Göğsündeki o kurşun izi, sanki az önce açılmış gibi taze duruyordu. Dehşetle bir adım geri attım.
"Amca... Ben kaçmıyorum," diye feledim.
"Kaçıyorsun kızım. Kendinden kaçıyorsun," dedi, o buz gibi eliyle çenemi kavrayarak. Gözlerinin içine baktığımda orada sadece merhamet değil, derin bir hüzün gördüm. "Bana güvenmiyor musun yoksa? Sana verdiğim o cevabı, o temiz kalpli çocuğu elinin tersiyle itecek kadar mı korkaksın?"
"İhanet etmek istemiyorum!" diye bağırdım sisin içine. "Senin katilinin kanını taşıyan birine bakarken, senin toprağının kokusunu unutmaktan korkuyorum!"
Amcam hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme canımı yaktı. "Toprak benim evim oldu artık Umay, ama senin evin bir mezarlık olmamalı. O çocuk... o çocuk senin sığınacağın tek liman. Eğer o limanı da ateşe verirsen, bu okyanusta boğulacaksın."
"Ama o beni sadece arkadaşı olarak görüyor!" dedim, ruhumun en derinindeki o ezik, o yaralı kızın sesiyle. "Benim için hissettiği tek şey acıma ya da dostluk! Ben bu saçma duyguların içinde tek başıma boğuluyorum!"
Amcam elini yavaşça kalbimin üzerine koydu. "O zaman duvarlarını yık ki, içeri sızabilsin. Yoksa her zaman o kalenin dışında kalacak."
Kan ter içinde, kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarparak gözlerimi açtım. Salondaki gürültü devam ediyordu. Pelin’in kahkahası sinirlerimi öyle bir bozdu ki, bir an bile düşünmeden yerimden fırladım. Kimseye bakmadan, kimsenin sorusunu duymadan merdivenlere yöneldim. Üst kata, terasa çıkmam gerekiyordu. Nefes almam gerekiyordu.
Terasın kapısını açtığımda İstanbul’un serin gece rüzgarı yüzümü yaladı. Ama orada yalnız değildim. Baran, köşedeki geniş koltuğa yayılmış, elindeki bir içki kadehiyle ufku izliyordu. Duraksadım. Gitmekle kalmak arasında saniyelerce tereddüt ettim. Zihnimde amcamın "Kaçma" diyen sesi yankılanınca, ağır adımlarla yanına yürüdüm.
Baran geldiğimi duymuştu ama bakışlarını çevirmedi. Yanına oturduğumda sadece hafifçe yana kayıp bana yer açtı. Titreyen ellerimle paketimden bir sigara çıkarıp yaktım. Dumanı ciğerlerime çektiğimde, rüyanın o boğucu hissi biraz olsun dağılır gibi oldu.
Uzun bir sessizlik oldu aramızda. Sadece rüzgarın uğultusu ve uzaklardan gelen araba sesleri.
"Aşağıdaki festival bitti mi?" diye sordu Baran, sesi her zamanki o dalga geçen tonundan uzaktı. Yorgun geliyordu.
"Bitmedi," dedim kısık bir sesle. "Daha yeni başlıyorlar herhalde. Ben... dayanamadım."
Baran başını bana doğru çevirdi. Karanlıkta bile o yeşil gözlerinin içindeki o derin, sorgulayıcı ışığı görebiliyordum. "Neden bu kadar hayattan bıkmış gibisin Umay? Daha yirmi altı yaşındasın ama sanki yüz yıldır bu dünyayı sırtında taşıyorsun."
Sigaramdan derin bir nefes daha aldım, dumanı geceye bıraktım. Eğer o rüyayı görmeseydim, eğer amcamın o kanlı gömleğini hayal etmeseydim asla söylemeyeceğim o kelimeler döküldü dudaklarımdan.
"Çünkü bıktım artık Baran. Gerçekten yoruldum."
Baran kadehini masaya bıraktı. "Neyden yoruldun?"
"Her şeyden. Bu soyadından, babamın gölgesinden, her sabah Selim’in rezilliklerini bilerek uyanmaktan... En çok da, kendime bile itiraf edemediğim hislerin altında ezilmekten yoruldum. Bir günüm bile huzurlu geçsin diye yalvarmaktan, ama her seferinde daha büyük bir savaşın ortasında kalmaktan bıktım."
Sesim titremişti. Hayatımda ilk defa birine, hem de amcamın katilinin oğluna bu kadar çıplaktım. Baran bir şey demedi, sadece sessizce beni dinledi. Bu sessizlik beni korkutmadı, aksine içimdeki o devasa boşluğu doldurdu.
Sigaramı kül tablasında sertçe söndürdüm. O an, o saniyede, içimdeki tüm savunma mekanizmaları, Yakup Karahan’ın yıllarca ilmek ilmek işlediği o "demir leydi" imajı yerle bir oldu. Vücudum benden bağımsız hareket etti. Hafifçe yan dönüp, başımı Baran’ın dizlerine koydum.
Baran bir anlığına nefesini tuttu. Kaskatı kesildiğini hissettim. Ama kaçmadım. Gözlerimi kapattım.
"Lütfen," diye mırıldandım. "Sadece birkaç dakika. Hiçbir şey sorma, hiçbir şey söyleme. Sadece... orada dur."
O an, her şey durdu. Amcamın ölümü, babamın caniliği, Selim’in ihaneti, Pelin’in cıvıklığı... Hepsi terasın parmaklıklarının ötesinde, karanlıkta kayboldu. Baran’ın elinin tereddütle havalandığını, saçlarımın birkaç milim üzerinde durduğunu hissettim. Dokunmuyordu; sözünü tutuyordu. Ama varlığı, dizlerindeki o sıcaklık, dünyadaki tüm orduların korumasından daha gerçekti.
"Yorulmuşsun Karahan," dedi Baran, sesi fısıltıdan farksızdı. "Ama buradayım. Kim olursak olalım, hangi geçmişten gelirsek gelelim... Buradayım."
Dizlerinde yatarken, onun kalp atışlarını hissettiğimi sandım. Belki de bu yaşadığım şey hayatımın en büyük hatasıydı. Belki de amcamın katiline teslim oluyordum. Ama o an, İstanbul’un ışıkları altında, ilk defa o "mayım tarlasında" değil, sağlam bir toprakta yürüdüğümü hissettim.
Gözlerimden bir damla yaşın süzülüp onun pantolonunun kumaşına karıştığını sadece ben biliyordum. Yıllardır kurumuş olan o pınar, Baran’ın dizlerinde, sessizce akmaya başlamıştı. Şefkat istemiyordum, acınmak istemiyordum; sadece bir anlığına, sadece tek bir anlığına "Umay Karahan" olmamak istiyordum. Ve Baran, hiçbir şey yapmadan, sadece orada durarak bana o anı veriyordu.
Terasın karanlığı bizi sarıp sarmalarken, içimdeki o vahşi kedi ilk defa mırıldanarak uykuya daldı. İhanet miydi bu? Bilmiyorum. Ama hayatımda ilk defa kendime ihanet etmiyordum.

**********

İstanbul’un üzerine çöken o ağır, nemli gece, terasın sessizliğinde donup kalmış gibiydi. Zamanın dışına çıkan bu küçük karede, koca bir şehrin kaosu ve iki düşman ailenin kanlı geçmişi, bir dizin üzerine bırakılmış yorgun bir başın ağırlığında eriyordu.
Umay, Baran’ın dizlerine başını koyduğunda içindeki tüm o gergin yayların koptuğunu hissetti. O kadar yorgundu ki, rüyanın ve gerçekliğin birbirine karıştığı o puslu sınırda, bilinci yavaşça karanlığa teslim oldu. Nefesi düzene girdi, kaskatı kesilen omuzları nihayet gevşedi. Yıllardır tuttuğu nöbetin yorgunluğuyla, hayatında ilk kez savunmasız bir halde uykuya daldı.
Baran ise nefesini tutmuş, dizlerinde yatan kadını izliyordu.
Kalbi, sanki bir kuş kanat çırpıyormuş gibi göğüs kafesine vuruyordu. Umay Karahan... Dokunulması imkansız, bakışları buzdan bir kılıç kadar keskin olan o kadın, şimdi bir çocuk saflığıyla dizlerinde uyuyordu. Baran, hayatı boyunca pek çok tehlikeyle, pek çok kadınla ve pek çok kavgayla karşılaşmıştı ama hiçbir şey onu bu an kadar sarsmamıştı.
Yavaşça, sanki dünyanın en kırılgan porselenine yaklaşıyormuş gibi elini kaldırdı. Parmakları havada bir süre tereddütle asılı kaldı. "Sana dokunmayacağım," demişti ona. Bu bir sözdü, bir yemindi. Ama şu an karşısında duran manzara, tüm yeminlerini unutturacak kadar büyüleyici ve hüzünlüydü.
Sonunda, iradesi duygularına yenik düştü. İşaret parmağının ucuyla, Umay’ın alnına düşen bir tutam siyah saçı usulca geriye itti. Tenine değdiği o milimetrelik temas noktası, Baran’ın tüm vücuduna bir elektrik akımı gibi yayıldı. Umay hafifçe kıpırdandı, uykusunda belli belirsiz bir iç çekti ama uyanmadı.
Baran, parmaklarını onun ipek gibi yumuşak saçlarının arasında gezdirmeye başladı. O kadar yavaş, o kadar dikkatli hareket ediyordu ki, bir tüyün yere düşüşü bile daha gürültülü kalırdı. Onun o sert, otoriter maskesinin ardındaki yorgunluğu şimdi çok daha net görebiliyordu. Göz altlarındaki hafif gölgeler, dudaklarının kenarındaki o hiç geçmeyen hüzünlü çizgi...
"Neden bu kadar çok yük bindirdin o küçük omuzlarına, asabi kraliçe?" diye fısıldadı Baran geceye doğru. Sesi, rüzgarın bile kıskanacağı kadar yumuşaktı. "Neden herkesle savaşıp bir tek kendine yeniliyorsun?"
Baran, Umay’ın saçlarını okşarken zihninden geçenleri kontrol edemiyordu. Babalarının arasındaki o bitmek bilmeyen kan davası, amcasının ölümü, Yakup Karahan’ın o karanlık imparatorluğu... Hepsi bir anda anlamsızlaştı. Onun için şu an sadece dizlerindeki bu sıcaklık ve burnuna çalınan o hafif sigara dumanıyla karışık ferah koku vardı.
Onu sadece bir arkadaş olarak mı görüyordu?
Baran bu soruyu kendine sorduğunda, içindeki o alaycı ses ilk kez sustu. Hayır, bu arkadaşlık değildi. Arkadaşlık insanın canını bu kadar yakmazdı. Arkadaşlık, birinin dizlerine başını koymasıyla insanın dünyasını tersyüz etmezdi. O, Umay’ı korumak isterken aslında ona hapsolduğunu fark etti. Onun o sert duvarlarının içindeki yaralı kızı seviyordu; o kızın bir gün kendisine tamamen güveneceği ihtimalini seviyordu.
Umay uykusunda hafifçe Baran’ın bacağına daha çok sokuldu, sanki bilinçaltında bile o sıcaklığa tutunmaya çalışıyordu. Baran’ın dudaklarında acı bir tebessüm belirdi. Elini saçlarından çekmedi; aksine, korumacı bir tavırla avucunu onun başına yasladı.
"Uyu Umay," dedi sessizce. "Sen uyanana kadar dünya duracak. Sen uyanana kadar kimse sana dokunamayacak, kimse canını yakamayacak. Gerekirse senin yerine ben uyanık kalırım. Senin yerine ben savaşırım."
Aşağıdaki salondan gelen müzik sesleri ve kahkahalar, terasın bu büyüleyici sessizliğine ulaşamıyordu. Baran Sancaktar, o gece İstanbul’un tüm ışıklarının altında, dizlerinde uyuyan düşmanının kızına bakarken; hayatında ilk kez bir savaşı kaybetmiş olmanın verdiği o tuhaf, huzurlu mağlubiyeti kutluyordu. Çünkü biliyordu ki, bu mağlubiyet onun kazandığı en büyük zaferdi.

Güneş, İstanbul’un üzerine devrilmiş, öğle sıcağı terasın zeminini ısıtmaya başlamıştı ama yukarıdaki o sessiz kozada zaman hala gece yarısının sükunetinde asılı kalmıştı. Baran, dizlerinde uyuyan kadını izlerken saatin kaç olduğunu, aşağıda Pelin ve diğerlerinin ne halt karıştırdığını tamamen unutmuştu. Onun için dünya, Umay’ın düzenli nefes alışverişleri ve siyah saçlarının parmakları arasındaki o yumuşak dokusundan ibaretti.
Umay, hayatında ilk kez kâbus görmüyordu. Zihnindeki o karanlık dehlizler, amcasının kanlı gömleği veya Selim’in soğuk kahkahaları bu kez kapının dışında kalmıştı. Baran’ın teninden yayılan o yoğun, güven veren odunsu koku, Umay’ın savunma mekanizmalarını uykusunda bile uyuşturmuştu. Normalde bir yaprağın kımıldamasına uyanan, tetikte yaşamayı bir uzvu haline getiren bu kadın, şimdi o kokunun sardığı güvenli limanda derin bir uykunun kucağındaydı.
Baran, güneşin Umay’ın yüzüne vurup onu rahatsız etmeye başladığını fark edince derin bir nefes aldı. Onu burada, terasın sert koltuğunda bırakamazdı. Ama ona dokunmak... Bu, bir mayın tarlasına bile bile adım atmak gibiydi. Ya uyanıp ona saldırırsa? Ya o sarsılmaz mesafesini geri kazanıp Baran’ı kendinden daha uzağa iterse?
Yine de riski göze aldı. Yavaşça yerinden doğruldu, kollarını Umay’ın narin ama dirençli gövdesinin altına geçirdi. Onu kucağına aldığı an, Umay’ın başı kendiliğinden Baran’ın boyun çukuruna düştü. Umay uykusunda hafifçe mırıldandı, burnu Baran’ın tenine değdi ve o odunsu kokuyu daha derin bir nefesle içine çekti. Baran, o an kalbinin duracağını sandı. Göğüs kafesinin içinde bir ihtilal başlıyordu.
"Sadece bir arkadaş..." diye mırıldandı Baran kendi kendine, merdivenlere doğru sessiz adımlarla yönelirken. Sesindeki o kuşku, kendi kalbini ikna etmeye çalışıyordu. "O seni sadece arkadaşı olarak görüyor Sancaktar. Kendine gel."
Ama Umay’ın kucağındaki hafifliği, boynuna çarpan sıcak nefesi ve parmaklarının ucuyla tişörtünü hafifçe kavraması, "arkadaşlık" kelimesini paramparça ediyordu. Baran, merdivenleri inerken her adımda içindeki o garip, ürkütücü ama bir o kadar da sarhoş edici histen kaçmaya çalışıyordu. Bu his bir zincirdi; onu Umay’a bağlayan, kaçtıkça daha çok sıkan bir zincir.
Umay’ın odasının önüne geldiğinde, kapıyı ayağıyla usulca araladı. Oda, Umay’ın karakteri gibi sade, düzenli ve bir o kadar da mesafeliydi. Onu yavaşça yatağın üzerine bıraktı. Kumaşın üzerine serilen bedeni izlerken, ellerini ondan çekmek Baran için dünyanın en zor görevi haline gelmişti. Bir an için başında bekledi. Ayakkabılarını sessizce çıkardı, üzerindeki ince örtüyü omuzlarına kadar çekti.
Baran, odadan çıkmadan önce son bir kez ona baktı. İçindeki o büyük boşluk, korkuyla karışık bir hayranlıkla doluyordu. "Sen beni sadece arkadaşın olarak görüyorsun, biliyorum," dedi fısıltıyla. Sesi acı doluydu çünkü Umay gibi bir kadının kalbinin kapılarını bir "Sancaktar"a açması imkansıza yakındı. "Ve ben bu yalanla yaşamaya razıyım. Yeter ki sen böyle huzurlu uyu."
Baran odadan çıkıp kapıyı kapattığında, sırtını duvara yaslayıp derin bir soluk koyuverdi. Elleri hala titriyordu. O sadece bir dostun sorumluluğunu yerine getirmemişti; o, yasak bir cennetin kıyısında yürümüş ve oradan sağ çıkmaya çalışmıştı. İçindeki o "garip his", artık bir his olmaktan çıkmış, Baran’ın ruhuna kazınan bir mühre dönüşmüştü.
Aşağıdan gelen Pelin’in cıvık sesi kulağına çalındığında, Baran yüzünü buruşturdu. Az önce yaşadığı o kutsal sessizlikten sonra, dünyanın geri kalanı ona çok fazla gürültülü ve sahte geliyordu. Artık biliyordu; Umay Karahan onun için sadece bir sırdaş ya da bir ortak değildi. O, Baran’ın uğruna kendi soyadından bile vazgeçebileceği tek gerçeğiydi. Ama bu gerçeği Umay’a söylemek, ikisini de küle çevirecek bir yangını başlatmak demekti. Ve Baran, sevdiği kadını yakmaktansa, kendi içinde her gün biraz daha kül olmayı tercih ederdi.

********

Gözlerimi açtığımda, odamın tavanındaki o tanıdık alçıpan desenleriyle karşılaştım. Zihnim bir anlığına boşluğa düştü. En son terastaydım, İstanbul’un ışıklarını izliyordum ve... Göğsümün üzerine oturan o ağırlık, yerini tuhaf bir hafifliğe bırakmıştı. Komodinin üzerindeki saate baktığımda rakamlar adeta yüzüme çarptı: 15:00.
Öğleden sonra üç mü?
Hızla yatakta doğruldum. Şakaklarıma saplanan hafif sızıyla kaşlarımı çattım. Ben hayatım boyunca öğlen üçlere kadar uyuyan o disiplinsiz kadınlardan olmamıştım. Hele ki evde bu kadar gürültü varken, hele ki zihnim bu kadar karışıkken... Ama daha da önemlisi, ben yatağıma nasıl gelmiştim?
En son hatırladığım şey terastaki o keskin rüzgar, sigaramın dumanı ve... Baran’ın dizleri.
Kalbim, o anı hatırlar hatırlamaz yerinden çıkacakmış gibi göğüs kafesime vurmaya başladı. Başımı onun dizlerine koymuştum. Hayatımda ilk defa gardımı bu kadar düşürmüş, bir Sancaktar’ın dizlerinde, amcamın katilinin oğlunun kucağında uykuya dalmıştım. Bu bir zayıflıktı. Hayır, bu bir ihanetti. Ama garip olan şuydu ki; ne kadar kendime kızmaya çalışsam da, o anın verdiği huzuru hiçbir şeyle değişemezdim.
Üzerimdeki örtüyü kenara itip ayaklarımı soğuk zemine bastım. Ayakkabılarım yoktu. Birisi onları sessizce çıkarmış, beni kucağına alıp buraya kadar taşımış ve üstümü örtmüştü. Bu kişinin kim olduğunu sormama gerek bile yoktu. Odadaki o çok hafif, ancak benim fark edebileceğim odunsu koku, Baran’ın burada olduğunu kanıtlıyordu.
"Neden yaptın bunu Baran?" diye mırıldandım boşluğa doğru.
Beni uyandırmamıştı. Oysa ben, birisi odama girdiğinde bile uyanan bir kadındım. O kokusu... O kadar mı yatıştırmıştı beni? O kadar mı güvenmiştim ona uykumda? Aynadaki aksime baktım. Saçlarım dağılmış, gözlerimdeki o sert ifade biraz olsun kırılmıştı. Kendimi tanıyamıyordum. Bu ben değildim. Umay Karahan, bir düşmanın kucağında böyle savunmasızca uyuyamazdı.
Ama amcamın rüyamdaki sözleri tekrar zihnime doluştu. "O babası gibi değil kızım... kalbi temiz."
O temiz kalpli çocuk, beni kucağında bir hazineymiş gibi taşıyıp yatağıma bırakmıştı. Belki de o an bana dokunurken elleri titremişti, belki de o da benim gibi bu durumun saçmalığını sorgulamıştı. Ama o beni sadece arkadaşı, dert ortağı olarak görüyordu; bunu biliyordum. Onun için ben, korunmaya muhtaç, başına buyruk ve "asabi" bir sırdaştım sadece. Bu yaşadığım duygu karmaşası tamamen benim zayıflığımdı.
Aşağıdan gelen sesler hala kesilmemişti. Pelin ve o sinir bozucu tayfası hala buradaydı muhtemelen. Derin bir nefes alıp yüzümü buz gibi suyla yıkadım. Kendime gelmem gerekiyordu. O duvarları tekrar örmem, o kapıları tekrar kilitlemem gerekiyordu. Baran’a karşı hissettiğim bu yumuşama, mayın tarlasında attığım en tehlikeli adımdı.
"Kendine gel Umay," dedim aynadaki yansımama bakarak. "Sen bir Karahan'sın. Ve Karahanlar asla diz çökmez, sadece bir anlığına nefes alırlar."
Odamın kapısını açıp koridora çıktığımda, Baran’ın kapısına bakmamak için kendimi zorladım. Ama içimdeki o çocuksu taraf, hala boynumda hissettiğim o odunsu kokunun peşinden gitmek istiyordu. Öğlenin bu sıcağında, hayatımın en soğuk savaşına geri dönmek için merdivenlere yöneldim. Aşağı indiğimde hiçbir şey olmamış gibi davranacaktım. O anın, o terastaki zayıflığın üzerini örtecektim. Ama biliyordum ki, Baran’ın dizlerindeki o sıcaklık, ruhumda asla geçmeyecek bir yanık izi bırakmıştı.