9. bölüm · kül fırtınası

Bölüm 8

Hatcik Nurr

Güneş, perdelerin arasından sızıp odanın içine soğuk bir ışık bıraktığında, ben gözlerimi bir saniye bile kırpmamıştım. Yatakta sırtüstü uzanmış, tavandaki hayali noktaları birleştirirken zihnimin içinde dönüp duran o tek soruyla boğuşuyordum: Nasıl?
Nasıl bu hale gelmiştim? Ben, Umay Karahan. Adı geçtiğinde insanların ceketini iliklediği, duygularını bir çelik kasanın içine kilitleyip anahtarını denize atmış o kadın... Nasıl olmuştu da bir Sancaktar’ın, amcamın katilinin oğlunun çekim alanına kapılmıştım? Bu bir anda olmamıştı belki de; ama ben o anın ne zaman geldiğini, o ilk çatlağın nerede oluştuğunu asla fark etmemiştim.
Dün gece mutfaktaki o sessizlik, o aramızdaki birkaç santimlik mesafe... Baran’ın gözlerindeki o çaresiz itiraf isteği kalbimi sanki yerinden sökmüştü. Onun dudaklarına kayan bakışları, benim bir adım bile geri gitmeyişim... Kendimden nefret etmem gerekiyordu. Babamın vasiyetine, amcamın anısına ihanet ediyormuşum gibi hissetmem gerekiyordu. Ama hissettiğim tek şey, o mayın tarlasının tam ortasında durup patlamayı bekleyen birinin o tuhaf, delice huzuruydu.
"Nasıl sevebilirsin Umay?" diye fısıldadım boş odaya. Sesim yabancı birinin sesi gibi yankılandı. "Onu nasıl sevebilirsin?"
Sevgi... Bu kelime benim lügatimde her zaman bir zayıflık, bir açık kapı demekti. Ama Baran söz konusu olduğunda, bu zayıflık bir anda en büyük gücüme dönüşmüştü. Onun o odunsu kokusu burnuma her çalındığında, o alaycı ama korumacı sesini her duyduğumda, içimdeki o vahşi kedi mırıldanarak uykuya dalıyordu. Bu bir büyüydü sanki; mantığımın, eğitimimin ve soyadımın asla açıklayamayacağı bir büyü.
Yataktan hızla fırladım. Bu düşüncelerle baş başa kalmak beni delirtiyordu. Aynanın karşısına geçip kendime baktım. Gözlerimin altı uykusuzluktan hafifçe çökmüştü ama bakışlarımdaki o sertlik, yerini şaşkın bir kabullenişe bırakmıştı. Ben ona sadece alışmamıştım; ben ona muhtaç hale gelmiştim. Onun varlığı, bu cehennemin içindeki tek nefes borum olmuştu.
"Bir siktir git be Baran," diye mırıldandım aynadaki yansımama. "Zihnimi de aldın, kalbimi de. Geriye ne bıraktın benden?"
Aşağıdan gelen sesleri duyabiliyordum; mutfaktaki tabak çanak sesleri, Arın’ın sabah neşesi... Ama ben biliyordum ki bugün, dünden daha zor olacaktı. Çünkü artık kendime itiraf etmiştim. O kilitli kapıların arkasındaki tek kişi Baran Sancaktar’dı. Ve ben, o kapıları kendi ellerimle açıp onu içeri almıştım. Şimdi ise o içeriden hiç çıkmasın diye, tüm dünyayla savaşmaya hazırdım.
Aşağı indiğimde, mutfaktan gelen o yüksek sesli kahkahalar ve taze kahve kokusu yüzüme bir tokat gibi çarptı. Mutfak masasının etrafı her zamanki gibi kalabalıktı. Fatih ve Ayaz bir köşede hararetle bir şeyler tartışıyor, Arın ise önündeki devasa kahvaltılıklara rağmen hala bir şeyler atıştırıyordu. Karun, her zamanki sakinliğiyle gazetesini (veya telefonunu) inceliyor, Esila ise çayları tazeliyordu.
Ve tabii ki Baran... Masanın başköşesinde, sanki dünyanın en dertsiz adamıymış gibi arkasına yaslanmış, Ayaz’ın anlattığı bir şeye gülüyordu. O kadar enerjik, o kadar "buradayım" diyen bir hali vardı ki, onun bu ışığı benim karanlığımı daha da belirginleştiriyordu.
Ben içeri girdiğimde ortamdaki o neşeli uğultu bir anlığına sekteye uğradı. Adımlarım yere kurşun dökülmüş gibi ağırdı. Yüzümde, Yakup Karahan’ın bana miras bıraktığı o maske vardı ama içimdeki fay hatları birbirine sürtünüyordu. Dokunsalar ağlayacak gibiydim ama bu bildiğiniz o sulu gözlü ağlamalardan değildi. Göz pınarlarımın gerisinde biriken, boğazımı düğümleyen o yakıcı öfke ve çaresizliğin dışavurumuydu. Sinirliydim. Sustukça içimde büyüyen o devasa boşluğa sinirliydim.
Çünkü ben, çocukluğumdan beri kalbimi bir kale gibi korumayı öğrenmiştim. Kimseyi sevmek, kimsenin varlığına ihtiyaç duymak benim kitabımda yazmıyordu. Şimdi hayatıma birini —üstelik O’nu— almak, ruhumun bütün sınırlarını ihlal etmek gibi geliyordu. Bu kadar savunmasız kalmaya alışık değildim.
Gidip sessizce Esila’nın yanındaki sandalyeye çöktüm. Kimsenin yüzüne bakmıyordum. Önümdeki boş tabağa odaklanmış, tırnaklarımı avucumun içine bastırıyordum.
"Günaydın Umay," dedi Baran. Sesi o kadar hayat doluydu ki, o an o masayı devirip üzerine atılmak, "Neden bu kadar rahatsın?" diye bağırmak istedim.
Cevap vermedim. Sadece hafifçe başımı salladım. Esila, elindeki çaydanlığı bırakıp yanıma oturdu. Göz ucuyla bana baktığında, o sarsılmaz maskemin arkasındaki o kırılgan isyanı hemen fark etti. Esila beni tanıyordu; suskunluğumun altındaki o fırtınayı biliyordu. Dudaklarını dişlerinin arasına alıp ısırdı; bu onun "durum çok ciddi" deme şekliydi.
"Umay, bir şey mi oldu?" diye sordu Ayaz, saf bir merakla. "Yine mi kâbus gördün yoksa?"
"Kâbuslar bitti Ayaz," dedim, sesimdeki o buz gibi tınıyla. "Artık gerçeklerle uğraşıyorum."
Baran’ın gülüşü yavaşça soldu. Bakışlarının üzerimde ağırlaştığını, o delici yeşil gözlerin ruhumu taradığını hissedebiliyordum. "Bazı gerçekler kâbuslardan daha iyidir," dedi, doğrudan bana hitaben.
Başımı kaldırdım ve ilk defa gözlerinin içine baktım. O an o kadar dolmuştum ki, eğer bir kelime daha etseydim o bahçede korumalara savurduğum tehditler yerini hıçkırıklara (öfkeli hıçkırıklara) bırakacaktı. Dişlerimi sıktım. Hayatına birini almanın bu kadar ağır bir bedeli olduğunu kimse bana söylememişti. Sevmek, birinin sizi yıkmasına izin verme yetkisini ona devretmekmiş. Ve ben, Baran Sancaktar’a bu yetkiyi verdiğim için kendimden nefret ediyordum.
"Herkes kahvaltısını bitirdiyse," dedim sandalyeyi gürültüyle geriye iterek. "Ben bahçedeyim. Semih'e poligon hazırlamasını söyleyeceğim. Biraz ateş etmeye ihtiyacım var."
Mutfaktan çıkarken Esila’nın endişeli bakışlarını ve Baran’ın o sessiz, cevap bekleyen duruşunu arkamda bıraktım. Kalbimdeki sızı, parmağımın tetiğe basacağı o anki soğuklukla yarışıyordu. Ben buydu işte; duygularım ağırlaştığında sadece barut kokusunda huzur bulabilen o yaralı çocuktum. Ve Baran, ne kadar enerjik olursa olsun, benim bu karanlığımı aydınlatmaya çalıştıkça kendi de o karanlığın içinde kayboluyordu.

Poligonun barut kokulu sessizliği bile içimdeki o devasa gürültüyü susturmaya yetmemişti. Her şeyden, herkesten, en çok da kendimden vazgeçmiş bir halde merdivenleri çıktım. Odamın kapısını arkamdan kapatıp kendimi yatağa bıraktım ama o kadar dalgındım ki, hayatımın kuralı olan o kilit sesini duymayı unuttum. Zihnim, Baran’ın o ışık saçan gülüşüyle benim mezarlık sessizliğim arasında bir sarkaç gibi gidip geliyordu.
Kapının kolu sessizce döndü ve içeri biri girdi. Bakmama gerek yoktu; odunsu koku, kapı eşiğinde belirdiği an odayı esir almıştı. Baran, adımlarını sakınarak yatağın kenarına yaklaştı.
"İyi misin?" dedi sesi boğuk bir endişeyle. "Dünden beri iyi görünmüyorsun Umay. Mutfaktaki o hallerin... Söylediklerimden mi kaynaklanıyor? Seni korkuttuysam ya da sınırını aştıysam..."
Başımı iki yana salladım, gözlerimi tavandan ayırmadan. "Korkutmadın Baran. Sadece... yordun."
Baran, aramızdaki o son birkaç adımlık mesafeyi de kapattı ve yatağın kenarına, tam yanıma oturdu. Bakışları yüzümde ağır bir yük gibi geziniyordu. "Sende aradaki o çekimin farkındasın, değil mi?" dedi aniden. Bu bir soru değildi; bu, aylardır üzerini örttüğümüz o devasa gerçeğin ilk defa çırılçıplak ortaya dökülüşüydü. "Kaçtığın, sustuğun, tırnaklarını geçirdiğin o şeyin farkındasın."
Cevap vermek yerine, içimdeki tüm savunma mekanizmalarının iflas ettiğini hissettim. Doğruldum ve hiçbir şey söylemeden başımı onun göğsüne yasladım. O sarsılmaz Umay Karahan maskesi, Baran’ın göğsünde paramparça oldu. Bıkkın, ruhumun tüm yorgunluğunu dışarı vuran derin bir nefes verdim.
"Ben hiçbir şey bilmiyorum Baran," diye fısıldadım, sesim ilk kez bu kadar cılız çıkıyordu. "Sana bakıyorum ve parlıyorsun. Sen çok enerjiksin, girdiğin yere ışık saçıyorsun resmen. İnsanlar seninle gülüyor, seninle canlanıyor. Ama ben... Ben tam tersiyim. Bir ortama girer girmez insanların enerjilerini, neşelerini bir sünger gibi silip süpürüyorum. Ben buyum; sessizlik, yas ve ağırlık."
Baran’ın kalbi, başımın altında güçlü bir davul gibi çalıyordu. Elini tereddütle kaldırıp saçlarımın üzerinde gezdirdiğinde titrediğini hissettim.
"Karanlık her zaman aydınlığı yutar Baran," dedim, gözlerimi kapatarak. "Ve ben senin aydınlığını yutmak istemiyorum. Senin o güzel ışığını kendi siyahımla söndürmekten korkuyorum. Sen dışarısı gibisin, ben ise kapısı içeriden kilitlenmiş o soğuk oda. Gitmene izin veriyorum."
Tam yerimden kalkıp bu konuşmayı sonlandırmak, o uçuruma daha fazla bakmamak için hareketlenmiştim ki; Baran bir hamleyle bileğimi kavradı. Beni bırakmak yerine daha sert, daha kararlı bir şekilde kendine geri çekti. Aramızdaki mesafe tamamen yok olduğunda, alnını alnıma yasladı.
"Her aydınlığın içinde bir karanlık vardır kraliçe," dedi, sesi ruhumun en ücra köşelerine kadar işleyen bir kararlılıkla. "Güneşin bile bir tarafı her zaman gölgedir. Sen benim karanlığım ol, ben senin aydınlığın... Olmaz mı yani? Sen beni yutmazsın Umay, sen beni sadece tamamlarsın. O söndürmekten korktuğun ışığım, senin gölgende daha çok parlar belki de, hiç böyle düşünmedin mi?"
Nefesi dudaklarıma çarparken, amcamın o "temiz kalpli çocuk" dediği adamın aslında benim kurtuluşum olduğunu ilk kez bu kadar net anladım. O, benden korkmuyordu; benim karanlığımdan, soyadımdan ya da sessizliğimden çekinmiyordu. Aksine, o karanlığın içinde benimle beraber yürümek istiyordu.
"Benimle bu cehennemde kalmaya gerçekten hazır mısın Sancaktar?" dedim, gözlerimin içine dolan o öfkeli yaşlarla.
Baran gülümsedi; bu seferki gülüşü her zamankinden daha derin, daha yakıcıydı. "Cehennem senin yanındaysa Umay, cenneti kim ne yapsın?"
O an, yatağın üzerinde, Temmuz sıcağının altında, ilk defa o "mayım tarlasında" değil, birbirimizin kollarında güvenli bir arazide olduğumuzu hissettim. Savaş bitmemişti, belki de en büyük çatışma yeni başlıyordu ama artık sırtımı yaslayabileceğim bir ışığım vardı.
Gözlerimi Baran’ın göğsünden kaldırıp, o derin ve her şeyi gören yeşil gözlerine diktim. İçimde öyle büyük bir savaş veriyordum ki, ruhumun yorulduğunu iliklerimde hissediyordum. Dudaklarımdan bir bıkkın nefes daha firar etti. Bu, bir teslimiyetin değil, geri dönüşü olmayan bir yolun ilk adımıydı. Ya bu aşk bizi tarihin tozlu sayfalarına gömecekti ya da biz bu nefret dolu dünyada kendi tarihimizi yazacaktık.
"Hangi ara bu raddeye geldik Baran?" diye fısıldadım, sesimdeki şaşkınlığı gizleyemeyerek. "Ne zaman bu kadar içime sızdın da ben fark etmedim?"
Baran, ellerini yüzüme çıkardı; parmak uçları sanki dünyadaki en değerli mücevhere dokunuyormuş gibi titizdi. Hafifçe gülümsedi ama bu seferki gülüşü o bildiğim alaycı Baran'dan çok uzaktı. Saf bir çocukluk neşesi ve yetişkin bir adamın tutkusu iç içeydi.
"Ben çocukken nasıl hissediyorsam, şu an tam olarak öyle hissediyorum Umay," dedi sesi kısalarak. "O zamanlar dünya daha büyüktü, korkular daha gerçekti ama heyecan da bir o kadar saf. Sen benim o hiç bitmeyen, her köşesini keşfetmek istediğim ilk heyecanım gibisin."
Aramızdaki mesafe o kadar azdı ki, Baran’ın kalbinin göğüs kafesini zorlayan o deli ritmini kendi tenimde hissedebiliyordum. O sarsılmaz, her şeyi kontrol altında tutan adamın kalbi, benim karşımda bir kuşun kanat çırpışı gibi savunmasızca atıyordu. Bu hız, bu ritim... Benim tüm mantığımı, tüm 'Karahan' savunmalarımı yerle bir etti.
Anlık bir çekimle, zihnimdeki tüm o yasakları, amcamın vasiyetini ve babamın nefretini bir kenara ittim. Sadece o ana, sadece o adama odaklandım. Aradaki o son milimetrelik mesafeyi kimin kapattığının hiçbir önemi yoktu. Dudaklarımız birleştiği an, odadaki o ağır Temmuz sıcağı bile bu ateşin yanında sönük kaldı.
Bu sadece bir öpücük değildi; bu bir ilanıharpti. Geçmişe, düşmanlığa ve bizi biz yapan tüm o karanlık kurallara karşı verilmiş bir savaştı. Baran’ın elleri saçlarımın arasından boynuma inerken, onun odunsu kokusu tüm benliğimi sardı. O an anladım ki, ben aydınlıktan korkarken aslında kendi aydınlığımı onun dudaklarında bulmuştum.
Mayın tarlası artık patlamıştı ama biz o yangının tam ortasında, birbirimize tutunarak hayatta kalmıştık. Tarih bizi nasıl yazarsa yazsın, şu an sadece biz vardık.
O anın büyüsü, aramızdaki o devasa uçurumu tek bir hamleyle köprüye çevirmişti. Ben ne kadar çekingen, ne kadar attığım her adımdan korkan biriysem; Baran o kadar hoyrat, o kadar durdurulamazdı. Sanki aylardır, hatta yıllardır bu anı beklemiş gibi, tüm o bastırılmış enerjisiyle üzerime geliyordu. Sırtım yatağın yumuşak dokusuyla buluştuğunda, odadaki havanın çekildiğini, sadece ikimizin nefesinden ibaret bir boşlukta kaldığımızı hissettim.
Zamanın durduğu o birkaç dakikanın sonunda, nefes nefese ayrıldık. Gözlerindeki o koyu yeşil yangını gördüğümde, artık kaçacak bir yerim kalmadığını anladım. Ama bu sefer kaçmak da istemiyordum. Doğruldum ve hiçbir şey söylemeden kollarımı onun beline doladım, yüzümü boyun çukuruna gömdüm. Baran da aynı şekilde, sanki beni dünyadan saklamak ister gibi kollarını sıkıca etrafıma sardı. Bu bizim için bir ilkti; sadece fiziksel bir yakınlık değil, ruhlarımızın birbirine "buradayım" deme şekliydi.
"Kalbin," diye fısıldadım, sesi göğsünde yankılanırken. "Hâlâ çok hızlı atıyor."
"Senin suçun," dedi Baran, saçlarımın arasına derin bir nefes bırakarak. "Bütün kimyamı bozdun, hâlâ kalbimden şikayet ediyorsun."
Tam o huzurlu sessizliğin içinde kaybolmak üzereydik ki, koridordan gelen o meşhur, gürültülü ve tüm romantizmi bir balta gibi kesen ayak seslerini duyduk.
"Umay! Abla! Neredesin ya, mutfakta ekmek kalmamış, Semih’e de ulaşamıyorum!"
Arın’ın sesi kapının hemen ardında yankılanınca, sanki bir elektrik akımına kapılmış gibi birbirimizden ayrıldık. Ben ışık hızıyla yatağın kenarına geçip üzerimi düzeltmeye çalışırken, Baran sadece arkasına yaslanıp derin bir nefes aldı. Kapı paldır küldür açıldı; içeri önce Arın, hemen arkasından da elinde bir oyun konsolu kumandasıyla Ayaz daldı.
"Ha, buradaymışsınız," dedi Arın, odadaki o ağır ve elektrikli havayı zerre fark etmeden. "Siz ne yapıyorsunuz burada? Strateji toplantısı mı?"
Ayaz kaşlarını kaldırıp bize bir baktı. Baran, sanki az önce hayatının en büyük itirafını yapıp beni öpmemiş gibi, dünyanın en rahat tavrıyla bacağını diğerinin üzerine attı. "Evet Arın, senin miderinin genişliği üzerine bir savunma stratejisi geliştiriyorduk. Ne oldu, yine mi acıktın?"
Ben ise o an yerin dibine girmek istiyordum. Yıllardır aldığım o buz gibi eğitim, o "duygularını belli etme" dersleri şu an tamamen iflas etmişti. Yanaklarımın yandığını hissedebiliyordum ama Karahan maskemi yüzüme geçirmek için son gücümü kullandım.
"Açım tabii! Saatlerdir bir şey yemedik," dedi Arın, yatağın kenarına zıplayıp otururken. "Siz niye böyle garip bakıyorsunuz? Umay, yüzün niye kıpkırmızı? Güneş mi çarptı bahçede?"
"Güneş çarptı Arın, evet," dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. "Ayrıca odama böyle dalman için sana kaç kere izin almam gerektiğini söyledim?"
Ayaz, elindeki kumandayı çevirerek Baran’a baktı. "Baran, senin de saçların biraz... dağılmış gibi sanki. Rüzgar mı esti içeride?"
Baran sırıttı, o meşhur "hiçbir şeyi takmam" gülüşüyle Ayaz’ın omzuna bir yumruk attı. "Rüzgar değil Ayaz, fırtına. Ama sizin gibi sığ sular anlamaz bunu. Hadi düş önüme, gidelim de şu aç canavarı doyuralım."
Baran ayağa kalkarken bana kaçamak ama yakıcı bir bakış attı. Ben ise hâlâ yatağın kenarında, ellerimi dizlerime bastırmış bir halde oturuyordum. Arın ve Ayaz, Baran’ın o rahatlığı sayesinde bir şeylerin döndüğünü tam olarak çakamamışlardı ama Esila olsaydı şu an bizi polise teslim etmişti.
"Hadi Umay, gelmiyor musun?" dedi Arın kapıdan çıkarken.
"Siz gidin, geliyorum ben," dedim.
Odada yalnız kaldığımda, parmaklarımı dudaklarımın üzerinde gezdirdim. Dışarıda dünya hâlâ aynıydı; Arın hâlâ açtı, Ayaz hâlâ oyun peşindeydi ve biz hâlâ iki düşman ailenin çocuklarıydık. Ama o kapının arkasında yaşananlar, benim için milattı. Baran basılmayı zerre önemsemiyordu, o zaten hayatı bir meydan okuma olarak yaşıyordu. Bense o andan itibaren, gizlemem gereken şeyin artık sadece nefretim değil, bu devasa sevgi olduğunu anlamıştım.
"Tarih yazacağız demiştin Baran," diye mırıldandım boş odaya. "Umarım sonumuz o tarihin kanlı sayfaları olmaz."
Aşağıdan gelen Arın’ın "Sucuklu yumurta mı yapsak?" bağırışıyla kendime geldim ve aynaya son bir kez bakıp odayı terk ettim. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Aşağı indiğimde mutfak, sanki az önce odamda kıyamet kopmamış gibi aynı gürültülü hengamesine devam ediyordu. Arın dolapları talan ediyor, Ayaz ise telefondan bir şeyler gösterip gülüyordu. Ben ise mutfak kapısından içeri girerken sanki üzerimde devasa bir tabela taşıyormuşum gibi hissediyordum. "Az önce düşmanımla öpüştüm ve dünyam başıma yıkıldı" tabelası.
Baran, masanın ucuna çoktan tünemiş, elindeki bardağı çevirerek Arın’ın yemek seçmelerini izliyordu. Beni görünce bakışlarında en ufak bir sarsılma olmadı, aksine o rahatlığı beni daha da sinirlendiriyordu. Ben ise bakışlarımı kaçırıp, güvenli limanım olan Esila’nın yanındaki sandalyeye adeta çöktüm.
Esila o sırada çayından büyük bir yudum alıyordu. Ben masaya oturur oturmaz, kafamı kaldırmadan parmaklarımla oynamaya başladım. Esila’nın "Hayırdır Umay, rengin gitmiş" bakışlarını üzerimde hissettim ama göz göze gelmemek için direnç gösteriyordum.
Tam o sırada, Arın arkasını dönüp "Ya Umay, yastığın kılıfı senin saçına mı yapışmış, arkası çok karışık?" deyince, Esila’nın tam yutmak üzere olduğu çay boğazında kaldı. Esila, dudaklarını sımsıkı kapatıp püskürtmemek için kendini zorlarken, omuzları sarsılmaya başladı. Öksürük krizine girmiş gibi yapıp bardağı masaya bıraktı ama gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
Baran, hiçbir şey olmamış gibi "Rüzgârlıydı oda, ondandır Arın, işine bak sen," diye araya girdi.
Esila yavaşça bana döndü. Gözlerindeki o "Hadi be! Ciddi misin?" ifadesi o kadar netti ki, konuşmasına gerek bile yoktu. Masanın altından dizine hafifçe vurdum ama bu onu daha da heyecanlandırdı. Odanın içindeki o yoğun, elektriği sadece ikimizin (ve muhtemelen bıyık altından sırıtan Karun’un) anlayacağı şekilde havada asılı kaldı.
Esila eğilip kulağıma sadece benim duyabileceğim bir fısıltıyla, "Ciddi olamazsın... Oha Umay!" dedi. Sesi şaşkınlıktan titriyordu. "Sen... O? Gerçekten mi?"
Cevap vermek yerine ellerimi yüzüme koydum ve avuç içlerimle yüzümü sertçe ovuşturdum. Bu hareketim, her şeyi anlatmaya yetmişti. "Evet, oldu bir şeyler ve ben ne yapacağımı bilmiyorum" demenin sessiz çığlığıydı bu.
"Umay, yüzünü bu kadar sert ovuşturma, zaten kıpkırmızı oldun, iyice tahriş edeceksin," dedi Karun, bir yandan kahvesini yudumlayıp bir yandan da o meşhur, her şeyi bilen gülümsemesiyle.
"Karun, sen sus!" diye tersledim onu, sesimdeki o titremeyi gizleyemeyerek.
Esila hâlâ şoktaydı. Bardağını tekrar eline aldı ama elleri titrediği için geri bıraktı. "Ben... Ben bir balkon havası alayım, hararet bastı," diye mırıldandı. Bana attığı o son bakışta; içinde biriken binlerce soru, "Siz nasıl bu raddeye geldiniz?" merakı ve dostça bir destek vardı. Ama en çok da "Tarih yazıyorsunuz gerçekten" der gibi bakıyordu.
Mutfaktaki o komik kaos devam ederken—Arın’ın sucukların pişip pişmediğiyle ilgili Ayaz’la girdiği tartışma, Fatih’in ciddiyeti—ben sadece Baran’ın o odunsu kokusunun hâlâ üzerimde olup olmadığını kontrol ediyordum. İçimdeki o "Karahan" kızı, aldığı eğitimin her bir maddesini çiğneyip geçmişti.
Bir yanda Arın’ın "Ekmek nerede?" diye bağırması, diğer yanda kalbimin kulaklarımda güm güm atması... Baran’la masanın altından kazara ayaklarımızın birbirine değmesiyle yerimden sıçradım.
"Pardon," dedi Baran, sesinde o alaycı ama sadece bana özel o yumuşak tınıyla.
"Önemli değil," dedim, dişlerimi sıkarak.
Esila balkondan içeri girerken gözleri parlıyordu. Biliyordum ki, bu evdeki o sessiz fırtına artık sadece bir esinti değildi. Biz mayın tarlasının tam ortasında el ele tutuşmuştuk ve patlama sesini beklemek yerine, o yangının içinde dans etmeye başlamıştık. Duygularım iliklerime kadar işlerken, bir yandan da Arın’ın sucuklu yumurtayı masaya getirişindeki o sakarlığına gülmemek için kendimi zorluyordum. Bu hayat, bu kadar dramın içinde bu kadar saçma bir neşeyi nasıl barındırıyordu, hiç bilmiyordum. Ama bildiğim tek bir şey vardı; o odada, o yastığın üzerinde bıraktığım o savunmasız Umay, artık benim en gerçek halimdi.

Mutfaktaki sucuklu yumurtanın o keskin kokusu, Arın’ın iştahlı şapırtıları ve Ayaz’ın bitmek bilmeyen oyun muhabbetleri arasında kendimi yabancı bir gezegene düşmüş gibi hissediyordum. Masanın etrafındaki herkes, sanki az önce yukarıdaki o odada bir ihtilal başlamamış, sanki Karahan ve Sancaktar isimleri arasına çekilen o kanlı hatlar ilk kez aşılmamış gibi normal davranıyordu. Baran, tabağındakilerle oynamak yerine doğrudan bana bakmasa da, her hareketimi, her nefes alışımı takip ettiğini biliyordum. O masanın altında kazara birbirine değen ayaklarımız, benim için bin voltluk bir elektrik şoku gibiydi ama o, sanki her gün düşmanının kızıyla bu kadar yakınlaşıyormuş gibi rahattı.
"Valla ellerine sağlık Karun, sucuklar efsane olmuş," dedi Arın, ekmeğinin son parçasını tabağın dibindeki yağa banarken. "Şimdi bu yemeğin üzerine buz gibi bir hava gider. Hadi, bahçeye çıkalım. Semihler orada zaten, belki biraz atış talimi falan yaparız."
Ayaz, telefonunu cebine atıp ayağa kalktı. "Ben varım. Karun, geliyorsun değil mi? Şu yeni aldığın havalı silahı denemek istiyorum."
Esila, tabağını toplarken göz ucuyla bana baktı. Bakışlarında hala o "Oha" ifadesinin kırıntıları vardı ama bir yandan da bendeki bu derin sarsıntıyı anladığı için ortamı dağıtmaya çalışıyordu. "Hadi siz çıkın, ben de geliyorum birazdan. Umay, sen gelmiyor musun?"
Boğazımı temizledim, sesimin titrememesine özen göstererek, "Siz gidin," dedim. "Ben buraları toparlarım, biraz da kafamı dinlemek istiyorum. Yukarıda uykumu tam alamadım sanırım."
Arın güldü. "Abla sen de amma uykucu oldun ha! Neyse, biz kaçtık."
Mutfaktakiler birer birer dökülmeye başladı. Fatih, Arın, Ayaz ve Karun bahçeye doğru yönelirken mutfaktaki o gürültülü neşe yavaş yavaş yerini ağır bir sessizliğe bıraktı. Esila, kapıdan çıkmadan önce son bir kez duraksadı, Baran’ın hala masada oturduğunu gördü, sonra bana anlamlı bir bakış atıp hiçbir şey söylemeden sessizce çıktı. Kapının kapanma sesiyle birlikte mutfakta sadece iki kişi kalmıştı: Ben ve celladım.
Sessizlik, mutfağın fayanslarından süzülüp üzerimize çöktü. Sadece buzdolabının o monoton uğultusu duyuluyordu. Ayağa kalkıp kirli tabakları toplamaya başladım. Ellerimle bir şeyler yapmazsam, bu gerginliğin içinde patlayacakmışım gibi hissediyordum. Ama Baran, o her zamanki hoyrat ama kendinden emin tavrıyla ayağa kalktı ve aramızdaki mesafeyi tek bir adımda kapattı. Tezgahın önünde, elimde kirli bir tabakla dururken yanımda belirdi.
"Hala kaçıyorsun," dedi Baran. Sesi bahçeden gelen çocukların seslerini bastıracak kadar güçlü, ama sadece benim duyabileceğim kadar alçaktı. "Oda yetmedi, masadaki o kaçamak bakışlar yetmedi... Şimdi de bulaşıkların arkasına mı saklanıyorsun Karahan?"
Tabağı sertçe lavaboya bıraktım ve ona döndüm. "Kaçmıyorum Baran. Sadece sindirmeye çalışıyorum. Biz ne yaptık? Az önce yukarıda, sonra o masada... Bizim dünyamızda bunun ne demek olduğunu biliyorsun. Bu sadece bir yakınlaşma değil, bu bir intihar."
Baran, ellerini tezgahın kenarına yaslayıp beni kendiyle tezgah arasına aldı. Odunsu kokusu mutfaktaki sucuk ve kahve kokusunu anında bastırdı. "İntiharsa intihar Umay. Ben o mayın tarlasına ilk adımımı attığımda zaten ölümü göze almıştım. Ama senin o çekingenliğin, o sürekli 'ne olacak' diye kuran zihnin... İşte o beni bitiriyor. Ya tarih olacağız ya tarih yazacağız dedin. Ben kalemimi hazırladım, sen neyi bekliyorsun?"
Gözlerimi onunkilerden kaçırmaya çalıştım ama çenemi yavaşça kavrayıp beni kendine bakmaya zorladı. "Bak bana. Gözlerimin içine bak. Orada ne görüyorsun? Bir Sancaktar mı, yoksa sadece sana ait olan bir adam mı?"
"Her ikisini de görüyorum," diye fısıldadım. "Ve işte asıl sorun bu. Sen bir Sancaktar'sın. Ben ise bir Karahan. Bizim hikayemizin sonunda düğün dernek yok Baran, bizim hikayemizin sonunda sadece barut ve kan var."
"Varsın olsun," dedi Baran, yüzünü yüzüme yaklaştırarak. "En azından o kanın içinde senin elini tutuyor olacağım. Umay, ben enerjik değilim, ben sadece seninleyken yaşadığımı hissediyorum. Işık saçmıyorum, senin karanlığın bana çarpınca parlıyorum. Sen olmasan ben sadece bir gölgeyim."
Dudaklarımız arasındaki mesafe yine yok denecek kadar azaldı. Ama bu seferki sessizlik, odadakinden daha olgundu. Dışarıda Arın’ın "Ayaz, hedefe odaklan!" diye bağırdığını, Semih’in sert bir komut verdiğini duyabiliyordum. Dünya dışarıda tüm acımasızlığı ve gürültüsüyle dönmeye devam ediyordu ama bu mutfakta zaman durmuştu.
"Seni sevmek..." dedim, sesim bir hıçkırık gibi çıktı. "Seni sevmek, hayatımda yaptığım en büyük hata ama sahip olduğum tek doğru şey."
Baran gülümsedi. Bu sefer o hoyrat tavrı yerini derin bir şefkate bırakmıştı. Alnını alnıma yasladı. "Hataları boş ver kraliçe. Doğrularımız bize yeter. Sen istediğin kadar duvar ör, ben her gece o duvarları ellerimle yıkarım. Sen istediğin kadar 'git' de, ben her sabah kapında biterim. Çünkü ben senin o buz gibi sessizliğinin altındaki yangını gördüm. Ve o yangında kül olmaya razıyım."
Elimi göğsüne koydum. Kalbi, yukarıdakinden bile daha hızlı atıyordu. O an anladım ki, Baran’ın o dışarıya karşı gösterdiği "enerjik" ve "rahat" tavır, aslında bu yoğun duyguyu bastırmak için kullandığı bir zırhtı. O da en az benim kadar korkuyordu; o da en az benim kadar bu imkansızlığın farkındaydı. Ama o, korkuya rağmen yürümeyi seçmişti. Bense korkuya teslim olup durmayı...
"Biliyorum," dedim sadece. "Biliyorum, peşimi bırakmayacaksın."
"Asla," dedi ve bu sefer daha sakin, daha sahiplenici bir şekilde öptü beni.
Dışarıda silah sesleri duyulmaya başladı. Atış talimi başlamıştı. Her bir patlama sesi, aramızdaki o yasaklı aşkın üzerine inen birer balyoz gibiydi. Ama biz o mutfakta, kirli tabakların ve sabah güneşinin altında, birbirimize sözsüz yeminler ediyorduk. Umay Karahan, hayatında ilk kez kalkanlarını indirmişti. Baran Sancaktar ise, hayatında ilk kez birine teslim olmuştu.
"Hadi," dedi Baran, geri çekilerek ama elimi hala bırakmayarak. "Şimdi dışarı çıkacağız. Hiçbir şey olmamış gibi davranacağız. Sen yine o asabi kraliçe olacaksın, ben yine o sinir bozucu Sancaktar. Ama biz ne olduğunu biliyoruz."
"Yapabilir miyim bilmiyorum," dedim, yüzümü ovuşturarak. "Esila'nın bakışları altında rol yapmak imkansız gibi."
"Esila bizden yana," dedi Baran göz kırparak. "O, bu tarihin yazılmasına en çok sevinen kişi. Hadi Umay, Karahan gücünü göster onlara. Kimsenin ruhu bile duymasın... şimdilik."
Derin bir nefes aldım. Üzerimdeki o ağır yorgunluk, yerini tuhaf bir kararlılığa bırakmıştı. Mutfağın kapısını açıp bahçeye, o barut kokulu güneşli havaya doğru yürürken, Baran’ın yanımda oluşu artık bir tehdit değil, bir kalkandı. Arın ve Ayaz bizi görünce el salladılar. Semih, her zamanki ciddiyetiyle selam verdi. Ben ise yüzüme o en sert, en mesafeli Karahan maskemi taktım. Ama içimde, o mutfakta başlayan ve odamda alevlenen yangın, tüm dünyayı yakmaya hazırdı.
Tarih bizi yazacaktı; ya yan yana, ya da karşı karşıya. Ama mutlaka yazacaktı.
Bahçenin o barut kokan, güneşli havası henüz tenimize işlememişken, cebimdeki telefonun keskin ve otoriter titremesiyle adımlarım duraksadı. Aynı anda bahçedeki yedi kişinin de elleri ceplerine gitti. Senkronize bir hareketle telefonlarımıza baktığımızda, ekrandaki şifreli mesajın ağırlığı az önceki mutfak sıcaklığını bir anda dondurdu.
"Karanlık Oda. Saat 21:00. Tam Kadro."
Bu, sıradan bir çağrı değildi. Türkiye’nin yer altı dünyasını yöneten o yedi dev elin; Karahanların, Sancaktarların ve diğerlerinin bir araya gelmesi demek, yerin yerinden oynaması demekti. Ama bu seferki farklıydı. Bu kez sadece bizimkiler değil, yedi denizin ötesinden gelen, kendi topraklarının kanlı kralları da oradaydı. Büyükler, bu bitmek bilmeyen savaşın, bu körü körüne nefretin artık ticarete ve güce zarar verdiğine karar vermişti. Gerçek bir barış istiyorlardı; ama bu barışın bedeli, bizim birbirimizin boğazına sarılmak yerine elini tutmamızdı. Mazimiz bu kadar lekeliyken, babalarımız birbirini kurşuna dizmişken bu nasıl olacaktı, kimse bilmiyordu.
Gece Yarısı: Karanlık Oda
Şehrin en ücra, haritada bile görünmeyen o beton yığınının altındaydık. "Karanlık Oda" denilen yer, sadece isminden ibaret değildi. İçerisi zifiri karanlıktı; tek bir ışık kaynağı vardı, o da devasa, oval masanın tam ortasından yukarı doğru yükselen buz mavisi bir aydınlatmaydı. Masanın üzerinde her ülkenin bayrağı minyatür birer heykel gibi duruyordu. Bayrakların hemen yanında ise isimler yazılıydı.
Masada on iki yabancı daha vardı. Ruslar, İtalyanlar, Kolombiyalılar... Hepsi kendi coğrafyalarının cellatlarıydı. Türklerin sayısının bu kadar fazla olması bir tesadüf değildi; biz, bu masanın en sağılamaz, en delişmen halkasıydık.
Büyükler, yani babalarımız, o devasa masada oturuyorlardı. Biz ise —yeni nesil— onların hemen arkasında, birer gölge gibi dikiliyorduk. Ben, babam Yakup Karahan'ın hemen arkasında, kollarımı göğsümde bağlamış bir halde duruyordum. Diğerlerine göre daha erken, daha acımasız ve daha katı bir eğitimden geçtiğim için duruşumdaki o milimetrik sertlik, odadaki en kıdemli yabancı korumaların bile dikkatini çekiyordu.
Baran ise hemen sağ çaprazımda, babası Sancaktar'ın arkasındaydı. Aramızda sadece birkaç metre vardı ama mutfaktaki o adamdan eser yoktu. Şimdi karşımda duran, her an tetiğe basmaya hazır bir silahtı.
Masadaki Gerginlik ve Beklenmedik "Uyum"
Odanın sessizliğini İtalyan delegesinin tok sesi böldü: "Yani diyorsunuz ki, bu genç kurtlar birbirini parçalamayacak? Yakup, senin kızınla Sancaktar'ın oğlu geçen ay limanda birbirine silah çekmedi mi?"
Babam, buz gibi bir ifadeyle purosunu kül tablasına bıraktı. "Geçen aydı o. Şimdi kurallar değişti."
O sırada Arın, ciddiyetini korumaya çalışsa da kulağıma doğru eğilip fısıldadı: "Abla, şu İtalyan'ın bıyığına bak, sanki üst dudağına bir kedi yapışmış da kaçmaya çalışıyor gibi."
Dişlerimi sıktım. "Arın, sus. Adamın koruması bize bakıyor."
Arın, hiçbir şey olmamış gibi dikleşti ama Ayaz'ın da bıyık altından sırıttığını görebiliyordum. Fatih ise her zamanki gibi bir heykel gibiydi; gözleri sadece odadaki potansiyel tehlikeleri tarıyordu.
Baran bir anlığına kafasını hafifçe bana doğru çevirdi. Göz göze gelmedik ama o anlık hareketinde bile mutfaktaki o "Tarih yazacağız" vaadinin ağırlığı vardı. Babalarımız barıştan, sevgi bağından ve gelecek nesillerin ortaklığından bahsederken, odadaki diğer on iki yabancı varis bizi süzüyordu. Özellikle Rus delegesinin oğlu, bakışlarını üzerimde öyle bir gezdiriyordu ki, parmaklarımın ucundaki o karıncalanmayı, yani silahıma uzanma isteğini bastırmakta zorlanıyordum.
"Görüyorum ki," dedi Rus delege, buz gibi bir İngilizceyle. "Karahan'ın varisi oldukça... etkileyici. Belki de bu barışı mühürlemek için Türkler ve Ruslar arasında başka bir bağ düşünmeliyiz?"
Oda bir anda daha da soğudu. Babamın elindeki kadeh masada çatırdadı. Ama asıl tepki benden değil, Baran'dan geldi. Baran, bir adım öne çıkmadı, sesini yükseltmedi; sadece boynundaki o damarın dışarı fırladığını gördüm. Bakışlarını Rus varise öyle bir dikti ki, masadaki o buz mavisi ışık bile o bakışın yanında sıcak kalırdı.
Karun, masanın altından Baran'ın ceketini hafifçe çekiştirdi; bu, "Şimdi sırası değil" uyarısıydı.
Esila ise hemen solumda, dudaklarını birbirine bastırmış, olanları dehşetle ama bir o kadar da hayretle izliyordu. Onun anlayışlı hali, mutfaktaki o şaşkınlığı şimdi yerini bir savunma mekanizmasına bırakmıştı.
Büyüklerin bu "zoraki sevgi" planı, kağıt üzerinde harika duruyordu ama bu odadaki herkes biliyordu ki; biz birbirimizi sevmek için eğitilmemiştik. Biz yok etmek için, ayakta kalmak için, en iyisi olmak için yetiştirilmiştik.
Liderlerden biri, masadaki büyük haritayı işaret etti: "Anlaşma sağlandı. Bu gece burada atılan imzalar, sadece kağıtları değil, kan bağınızı da bağlayacak. Gençler, öne çıkın."
Babalarımız sandalyelerini geriye çekip ayağa kalktılar. Biz yedi kişi, bayraklarımızın olduğu yere, o aydınlık masanın kenarına doğru yürüdük. Karşı taraftaki yabancı varisler de aynısını yaptı.
Masaya yaklaştığımda Baran ile yan yana geldik. Kimse görmese de, o karanlık masanın altında serçe parmağım onun eline çarptı. Saniyelik bir temas. Ama o temas, odadaki bütün o yapay barış görüşmelerinden, babalarımızın o ağır sözlerinden daha gerçekti.
Rus varis hala pişmiş kelle gibi sırıtıyordu. Arın yanımda mırıldandı: "Abla, eğer izin verirsen şu herifin o pahalı ayakkabısına kahve dökebilirim, tamamen kazara tabii."
Hafifçe gülümsedim. "Zamanı var Arın. Önce şu imzalar atılsın."
Karanlık Oda, tarihin en büyük barışına ev sahipliği yapıyor gibi görünse de, masanın altındaki o gizli itiraflar ve arkadaki o genç, öfkeli korumalar gösteriyordu ki; gerçek barış sadece kağıtlarda kalmayacaktı. Baran ile omuz omuza dururken, babamın bana attığı o delici bakışı yakaladım. Sanki "Ne yaparsan yap, ama Karahan adını lekeleme" diyordu.
İmzalar atıldı, kadehler bu zoraki birliktelik için kalktı. Ama o odadaki on iki yabancı ve bizim yedi kişilik ekibimiz biliyordu; asıl oyun, o ışıklı masa söndüğünde ve Karanlık Oda'nın kapıları açıldığında başlayacaktı. Baran’ın yanımda oluşu, bu yeni dünya düzeninde hem en büyük gücüm hem de en zayıf noktam olacaktı. Ve ben, hepsinden daha erken eğitilmiş o katı kız olarak, bu yeni tarihin kanlı mürekkebi olmaya çoktan razıydım.
Masanın üzerindeki kalemler yerine bırakıldığında, odadaki o ağır, vakumlu sessizlik daha da koyulaştı. İmzalar atılmıştı ama havada asılı kalan o belirsizlik, midede bir kurşun gibi ağırlık yapıyordu. Biz yedi kişi, bayraklarımızın arkasında birer heykel gibi dikilirken, babam Yakup Karahan ağır adımlarla masanın başına geçti. Omuzlarındaki o koca imparatorluğun yüküyle, bakışlarını teker teker hepimizin üzerinde gezdirdi. O bakışlarda babacan bir şefkat değil, stratejik bir satranç oyuncusunun soğuk hesapçılığı vardı.
"İmzalar sadece kağıtları bağlamaz," dedi babam, sesi odanın taş duvarlarında yankılanarak. "Bu masada gördüğünüz bu on iki yabancı isim, artık sizin sadece iş ortağınız değil. Onlar sizin korumanız gereken kardeşleriniz, birlikte yürüyeceğiniz yoldaşlarınız. Ve bu bağın sadece kağıtta kalmaması için bir karar aldık."
Duraksadı. O an içime kötü bir his doğdu. Ne zaman büyükler böyle "bir bağ"dan bahsetse, sonu hep bizim özgürlüğümüzün kısıtlanmasıyla biterdi. Babam, Sancaktar’ın babasına ve diğer liderlere bir bakış atıp bombayı patlattı: "Bu geceden itibaren, yedi aile ve on iki misafirimiz, İstanbul dışındaki o büyük konakta, Karahan Malikânesi'nde birlikte yaşayacaksınız. Hepiniz aynı çatının altında, aynı masada, aynı güvenlik çemberinde olacaksınız."
Şok dalgası odada görünmez bir el gibi yayıldı. Başımı hızla kaldırdım, babamın gözlerinin içine baktım. Şaka yapıyor olmalıydı. Selim yetmezmiş gibi, şimdi de yedi Türk varis ve dünyanın dört bir yanından gelmiş on iki yabancı katil adayıyla aynı evin içinde, dip dibe mi yaşayacaktık? Ne zaman barış deseler bizi birbirimize bağlayan bir zincir vuruyorlardı bileklerimize. Bu bir barış değil, bir gözetim kampıydı. Kendi evimde, kendi mahremiyetimde bir orduyla yaşamak demekti bu.
Baran’ın yanımda kasıldığını, parmak eklemlerinin beyazladığını görebiliyordum. O da benim gibi hapsedildiğimizi anlamıştı. Ama büyüklerin yanında itiraz etmek, kendi celladına davetiye çıkarmaktı. Sustuk. O buz gibi sessizliği kabullendik.
"Şimdi," dedi İtalyan delegesi, keyifle arkasına yaslanarak. "Yeni nesil birbiriyle tanışsın. Geleceğin kralları ve kraliçeleri, el sıkışın."
Masanın etrafında bir hareketlilik başladı. On iki yabancı, sandalyelerini itip bize doğru yürümeye başladı. Ben, en katı ve en erken eğitilmiş olan, Karahanların o meşhur buz kraliçesi olarak yerimden milim kıpırdamadım. Arın yanımda "Abla, konak dolup taşacak, ben bu kadar adama nereden sucuklu yumurta bulacağım?" diye fısıldadı ama onu duymamazlıktan geldim. Ayaz ve Fatih çoktan profesyonel birer maske takmış, yabancılarla el sıkışmaya başlamışlardı.
Rus delegesinin oğlu, o mutfakta bile bakışlarıyla beni taciz eden varis, tam önümde durdu. Adı Dimitri miydi, Alexei mi, umurumda bile değildi. Uzun boyu ve o rahatsız edici özgüveniyle elini bana doğru uzattı. Ben temas sevmezdim. Çocukluğumdan beri tenime değen her el, ya canımı yakmak için ya da beni kontrol etmek için oradaydı. Selim'in o yapış yapış ilgisinden sonra, bir yabancının elini sıkmak midemi bulandırıyordu.
"Tanıştığımıza memnun oldum, Umay Karahan," dedi Rus varis, İngilizcesindeki o kaba aksanla. Gözleri doğrudan gözlerimin içine bakıyordu, bir meydan okuma gibi.
Elini havada asılı bıraktım. Bir saniye, iki saniye... Oda sanki daha da karardı. Babamın arkamdan gelen o uyarıcı öksürüğünü duydum. "Adettendir kızım," dedi babam fısıltıyla. Bu bir rica değil, bir emirdi.
Yavaşça, sanki bir kaktüse dokunacakmışım gibi elimi uzattım. Parmak uçlarım onun sert ve soğuk avucuna değdiği an, ruhumun ürperdiğini hissettim. Elini sıktığımda o kadar güçlü kavradı ki, parmak kemiklerimin birbirine sürttüğünü duydum. Bu bir tanışma değil, güç gösterisiydi. Gözlerimi bir milim bile kaçırmadım. Karahan eğitimi bana şunu öğretmişti: Eğer birinin elini sıkmak zorundaysan, onun canını yakacak kadar sık ve asla gözlerini çekme.
Dimitri (ya da her kimse) gülümsedi ama bu bir dost gülüşü değildi. Tam o sırada yanımızda bir gölge belirdi. Baran.
Baran, o enerjik ve rahat tavrını tamamen bir kenara bırakmış, omuzları genişlemiş, bakışları bir bıçak kadar keskinleşmiş bir halde tam yanımda durdu. Elini sertçe Dimitri’nin omzuna koydu. "Sıra bende sanırım," dedi Baran, sesi Karanlık Oda'nın en dibinden geliyormuş gibi boğuk ve tehlikeliydi.
Dimitri elimi bıraktı ve Baran’a döndü. İki genç yırtıcı hayvanın bir leş üzerinde karşılaşması gibiydi bu sahne. Baran, Dimitri'nin elini öyle bir sıktı ki, Rus varisin yüzündeki o sırıtış anlık bir sarsıntıyla silindi. "Baran Sancaktar," dedi Baran. "Evimize hoş geldiniz. Ama unutmayın, ev sahibi biziz."
Ayaz arkadan "Vay be, ortam iyice Kurtlar Vadisi'ne döndü," diye mırıldanırken, Esila yanıma sokulup koluma girdi. Titrediğimi hissetmiş olmalıydı. "Sakin ol Umay," dedi sessizce. "Sadece bir ev. Hepsini idare ederiz."
Ama idare edilebilecek gibi değildi. Masanın etrafındaki on iki yabancı, her biri farklı bir dilde, farklı bir kültürde ama aynı kan kokusuyla harmanlanmış gençlerdi. İtalyan varis, elinde gümüş bir çakmakla oynayarak Arın’a bir şeyler soruyor; Kolombiyalı kız, Fatih’in o heykel gibi duruşunu garip bir hayranlıkla süzüyordu. Karun ise köşede, tüm bu insan trafiğini bir satranç tahtasını analiz eder gibi izliyordu.
"Konak sizi bekliyor," dedi babam son söz olarak. "Yarın sabah herkes orada olacak. Bu gece dinlenin, çünkü yarından itibaren hiçbiriniz artık yalnız olmayacaksınız."
Odadan çıkarken koridorun karanlığına sığındım. Baran hemen arkamdaydı. Kalabalığın arasından sıyrılıp asansöre bindiğimizde sadece yedi Türk varis kalmıştık. Kimse konuşmuyordu. Herkes bu büyük planın altında kalmış gibi sessizdi.
"Aynı çatı altı..." dedim, sesim asansörün metal duvarlarında yankılandı. "Babam resmen bizi bir hapishaneye tıktı."
"Hapishane değil bu Umay," dedi Baran, asansörün aynasından bana bakarak. "Bu bir arena. Ve babalarımız seyirci koltuğunda oturup kimin hayatta kalacağını izleyecekler."
"Ben kimseyi öldürmek istemiyorum," dedi Arın, her zamanki o saf haliyle ama sesinde bu sefer gerçek bir endişe vardı. "Ben sadece yemek yemek ve huzurla uyumak istiyorum."
"Huzur bu akşam o imzalarla birlikte öldü Arın," dedi Karun. "Artık her lokmanda bir zehir, her uykunda bir bıçak arayacaksın."
Esila kolumu daha sıkı tuttu. Ben ise sadece ellerime bakıyordum. Rus varisin elindeki o soğukluğu hala hissedebiliyordum. Temas... Dünyadaki en büyük zaafımdı. Ve şimdi, o devasa konakta on dokuz kişinin arasında, tenime değecek her elden, ruhuma dokunacak her bakıştan kaçmam gerekecekti.
Baran, asansörden inerken yanıma yaklaştı. Diğerleri önden yürürken durdu ve sadece benim duyabileceğim o fısıltıyla konuştu: "Korkma. O konak ne kadar kalabalık olursa olsun, senin odanın kapısında ben bekliyor olacağım. Kimse sana dokunamaz. Kimse."
Ona bakmadım ama kalbimin o bildik, hızlı ritmine geri döndüğünü hissettim. Bu devasa kaosun içinde, o yedi yabancının ve on iki cellat adayının arasında, tek sığınağım yine celladımın gölgesi olacaktı. Tarih yazılmaya başlanmıştı ama bu kez mürekkep değil, doğrudan kan kullanılacaktı. Konağın kapıları bizim için açılırken, aslında bir devrin kapandığını ve hepimizin o yangının içine atıldığımızı biliyordum.