8. bölüm · kül fırtınası

Bölüm 7

Hatcik Nurr

Merdivenlerden inerken yüzüme en ruhsuz ifademi yerleştirmiştim. Aşağısı tam beklediğim gibiydi; salonun ortasına dağılmış kızlı erkekli bir grup, etrafa saçılmış atıştırmalıklar ve Pelin’in o hiç bitmeyen cıvıltısı. Baran, Arın ve diğerleri de koltuklara yayılmıştı. Baran’ın bakışlarını üzerimde hissetsem de ona bakmadım. Bakarsam, o terastaki anı hatırlayacağımı ve gardımın düşeceğini biliyordum.
"Ooo, prensesimiz uyanmış!" dedi Arın, elindeki cips paketini sallayarak. "Güzellik uykusu uzun sürdü bakıyorum."
Cevap vermedim. Gidip salonun en köşesindeki tekli koltuğa tünedim. Tek istediğim kıvrılıp biraz daha uyumaktı. Şu dünyada gürültüsüz, kâbusuz ve sorusuz bir uykudan daha çok sevdiğim çok az şey vardı. Gözlerimi kapatıp ortamdaki sesleri elemeye çalışırken Pelin’in sesiyle irkildim.
"Ay hadi ama! Herkes toplandı, hadi Doğruluk mu Cesaret mi oynayalım!"
"Cringe olmayın Pelin, ortaokulda mıyız?" diye homurdandım, gözlerimi açmadan.
"Hadi ama Umay, sadece eğleniyoruz!" dedi Esila, yanıma gelip kolumdan çekiştirerek. "Mızıkçılık yapma, bak herkes burada."
"Ben oynamam, sadece izlerim," desem de kurtulamadım. Arın ve Ayaz’ın "Yemez mi Karahan?" kışkırtmaları sonunda beni koltuğumdan kazımayı başardılar. Ortaya boş bir şişe koydular, herkes halının üzerine ya da puf koltuklara dizildi. Ben hala uykulu ve aşırı huysuzdum.
Şişe dönmeye başladı. İlk turda Arın, Karun’a bir cesaret görevi verdi; gidip mutfaktaki acı sosun tamamını içmesi gerekiyordu. Karun’un yüzünün aldığı o domates kırmızısı hali bile beni tam anlamıyla ayıltamadı.
Şişe tekrar hızla döndü ve tam durmak üzereyken yavaşladı. Şişenin ucu beni, arkası ise Pelin’i gösteriyordu.
Pelin, sanki piyangoyu vurmuş gibi ellerini birbirine vurdu. "Ay sonunda! Umay Karahan... Doğruluk mu, cesaret mi?"
"Doğruluk," dedim vakit kaybetmeden. Bu kızın bana bir cesaret görevi verip rezil etmesine izin verecek kadar aptal değildim.
Pelin pis pis sırıttı, gözlerini bir anlığına Baran’a çevirip sonra tekrar bana döndü. "Pekii... Madem dürüst olacaksın. Şu an bu odada olan erkeklerden birini seçip, bir adaya düşsen yanına kimi alırdın?"
Soru o kadar klasik ve o kadar bayattı ki, gözlerimi devirmekten kendimi alamadım. Salon bir an sessizleşti. Arın ve Ayaz "Ooo" diye gürültü yaparken, Baran’ın sessizce cevabımı beklediğini hissettim.
"Hiçbirini," dedim, sesimdeki o dümdüz tonla. "Adaya tek başıma düşerim, kafamı dinlerim. En azından dırdırınızı çekmem."
"Ay olmaz, birini seçmek zorundasın!" diye üsteledi Pelin.
"İyi," dedim, etrafa şöyle bir bakıp en güvenli seçeneği bularak. "Semih’i alırdım. En azından adam işini yapıyor, konuşmuyor ve beni korur. Sizin gibi başıma bela açmaz."
Arın sahte bir kırgınlıkla elini kalbine koydu. "Ayıp ettin be Umay, biz neciyiz burada?"
"Siz belasınız Arın, Semih ise profesyonel," dedim kestirip atarak. "Hadi, çevirin şu şişeyi de bitsin şu saçmalık."
Şişe tekrar döndüğünde bu sefer Baran ve Esila arasında kaldı. Baran’ın bakışları hala üzerimdeydi; sanki Semih cevabıma bir miktar bozulmuş ama bir miktar da "Zaten başka ne diyecekti ki?" der gibi bir kabulleniş içindeydi.
Oyun devam ederken ben yine başımı koltuğun kenarına yasladım. Etrafımdaki kahkahalar uzak bir uğultuya dönüştü. Mayın tarlasında yürümekten, rüyalardan ve bu bitmek bilmeyen oyunlardan gerçekten çok yorulmuştum. Ama Baran'ın orada, birkaç metre ötemde olduğunu bilmek, o Semih yalanına rağmen içimde bir yerleri hala sızlatıyordu.
Şişenin ucu, halının üzerindeki pürüzlere takılarak ağır ağır döndü ve tam önümde durdu. Arın’ın "Ooo, Karahan uyan artık!" diye bağırmasıyla gözlerimi araladım. Şişenin arkası Ayaz’ı, ucu ise beni gösteriyordu.
Ayaz, elindeki mısır patlağını havaya fırlatıp ağzıyla yakaladıktan sonra pis pis sırıttı. "Doğruluk mu, cesaret mi ye— yani Umay?" Bir kelime yarım kaldı ama neyse.
"Doğruluk," dedim, sesimdeki uykulu ama sert tonu koruyarak. "Cesaret derseniz bu evi havaya uçurmamı istersiniz, uğraşamam."
Ayaz, boğazını temizleyip ciddileşmeye çalıştı. "Peki... Diyelim ki yer altında bir operasyona gidiyorsun ve yanındaki ekip arkadaşın bir hata yaptı. Onu Semih’e mi dövdürürsün yoksa bizzat kendi ellerinle mi haşat edersin?"
Hepinizi düz tutar ters sikerim canım.
"Soruya bak," diye homurdandım. "Hata yapan Arın ise direkt camdan aşağı atarım, Ayaz ise Semih’e bırakırım çünkü Semih daha yavaş dövüyor, acısı uzun sürsün diye."
Salon kahkahalarla inlerken Arın, "Vay arkadaş, camdan mı atılıyoruz yani?" diye söylenerek şişeyi hızla çevirdi. Şişe bu sefer Karun ve Esila arasında kaldı. Karun, "Cesaret!" dedi. Esila da affetmedi: "Git Pelin’in çantasından rujunu al ve aynaya 'Ben bir salağım' yaz!" Karun, Pelin’in "Ay hayır!" çığlıkları arasında görevi yerine getirirken, salonun hali iyice kontrolden çıkmıştı.
Şişe tekrar döndü. Bu sefer şans benim yüzüme güldü. Şişenin ucu Baran’ı, arkası ise beni gösteriyordu. Gözlerimdeki uyku mahmurluğu bir anda dağıldı. Baran arkasına yaslanmış, "Hadi bakalım," der gibi bana bakıyordu.
"Doğruluk mu, cesaret mi Sancaktar?" dedim, sesime hafif bir meydan okuma ekleyerek.
Baran hiç duraksamadı. "Cesaret diyemezsin zaten, o yüzden doğruluk."
"Güzel," dedim. Gözlerimi onunkilere diktim. Pelin’in cıvık bakışlarını, salonun gürültüsünü, her şeyi eledim. "Madem dürüst olacaksın... Hayatında yaptığın en büyük 'aptallık' neydi? Ama gerçek bir aptallık istiyorum, 'çok çalıştım' gibi saçma cevaplar değil."
Baran bir an sessizleşti. Ortamdaki neşe bir tık azaldı, herkes pür dikkat ona odaklandı. Baran, başını hafifçe yana eğip gülümsedi. O gülüşte az önceki bowling maçının neşesi değil, terastaki o derinlik vardı.
"En büyük aptallığım..." dedi, sesi biraz kısılarak. "Girilmemesi gereken bir kaleye, kapısının kilitli olduğunu bile bile girmeye çalışmaktı. Hem de o kalenin sahibi tarafından vurulacağımı bile bile."
Vay. Sancaktar büyümüşte edebiyat yapmaya başlamış.
Kalbim ritmini şaşırdı. Ne demek istediğini, o kalenin kim olduğunu bu odada sadece ikimiz biliyorduk. Esila, anlamlı bir şekilde öksürürken Arın, "Vay be, duygusal Sancaktar sahnede!" diye ortamı dağıtmaya çalıştı.
Baran bakışlarını benden çekmeden şişeye uzandı. "Sıra bende."
Şişeyi öyle bir çevirdi ki, şişe sanki sonsuza kadar dönecekmiş gibiydi. Sonunda durduğunda Arın ve Pelin arasındaydı. Pelin, "Cesaret!" diye atıldı, Baran’a yaranmak ister gibi. Arın sırıttı: "Pelin, madem cesursun... Git mutfaktaki çiğ soğanlardan birini elma gibi ye bakalım."
Pelin’in yüzü bir anda kireç gibi oldu. "Ay Arın, saçmalama! Kokarım ben!"
"Cesaret dedin şekerim, geri vites yok," dedi Arın keyifle. Pelin, burnunu tuta tuta mutfağa giderken biz arkasından kahkahalarla gülüyorduk. O an, o saçma sapan mutfak kokusu ve gürültünün ortasında, Baran’ın bana attığı o kaçamak bakışı yakaladım.
Amcamın "temiz kalpli çocuk" dediği adam, benim kilitli kapılarımı zorlamayı "aptallık" olarak görse de, o kapının önünde beklemekten vazgeçmeyecek gibi duruyordu. Ben ise koltuğumda biraz daha dikleşip, içimdeki o mayın tarlasının ortasında ilk defa beyaz bir bayrak sallandığını hissettim. Ama o bayrağı hemen indirdim; çünkü Karahanlar, teslim olmak için değil, son mermisine kadar savaşmak için yetiştirilmişlerdi.
Pelin, mutfaktan elinde yarısı ısırılmış bir soğanla, gözleri yaşlı ve nefesi tam bir felaket senaryosu gibi geri döndüğünde, Arın koltuktan yere düşecek kadar gülüyordu. "Ay Arın, nefret ediyorum senden!" diye inledi Pelin, ama o sırada kokusu salonun yarısını esir almıştı bile.
"Tamam, tamam! Pelin'in gazabından kurtulmak için hemen konuyu değiştiriyorum," dedi Ayaz, burnunu tişörtüyle kapatarak. "Hadi, şişe dönsün!"
Şişe bu sefer öyle bir hızla döndü ki, sanki halının üzerinde dans ediyordu. Sonunda yavaşladı, yavaşladı ve durdu. Ucu beni, arkası ise Baran’ı gösteriyordu. Salon bir anlığına buz kesti. Az önceki o "kale" itirafından sonra, aramızdaki bu eşleşme havadaki elektriği iki katına çıkarmıştı.
Baran, elindeki kadehi masaya bıraktı, öne doğru eğildi. Dirseklerini dizlerine dayamış, o delici yeşil gözlerini doğrudan gözlerime dikmişti. "Evet, Karahan," dedi sesi fısıltıdan hallice bir tınıyla. "Doğruluk mu, cesaret mi?"
"Doğruluk," dedim hiç istifimi bozmadan. "Senin o saçma sapan cesaret görevlerinle uğraşıp enerjimi tüketemem."
Baran sırıttı, ama bu seferki gülüşü biraz daha hırçındı. "Pekala. O zaman dürüst ol. Bu hayatta en çok neyin özlemini çekiyorsun? Ama bana 'huzur' falan deme, herkes huzur ister. Ben senin içindeki o gerçek, o gizli özlemi soruyorum."
Yutkundum. Boğazımda bir yumru oluştu. Bu odadaki herkesin; Arın’ın, Esila’nın, Ayaz’ın bakışları üzerimdeydi. Ama ben sadece Baran’ı görüyordum. Zihnimde yine o rüya canlandı. Amcamın o şefkatli bakışı, annemin hiç hatırlayamadığım kokusu ve Selim’in o buz gibi, sahte dünyası...
"Ben..." diye başladım, sesim başta titredi ama hemen toparladım. "Ben en çok, soyadımın 'Karahan' olmadığı, kimsenin benden korkmadığı ya da benden bir şey beklemediği bir güne uyanmanın özlemini çekiyorum. Sadece 'Umay' olduğum, birinin dizine başımı koyduğumda bunun bir 'ihanet' sayılmadığı bir hayatın özlemini çekiyorum."
Salon öyle bir sessizliğe büründü ki, dışarıdaki rüzgarın sesi içeri doldu. Esila’nın gözlerinin dolduğunu gördüm. Baran ise... Baran bir anlığına bakışlarını kaçırdı. Benim bu kadar dürüst olmamı, onun canını yakacağını bile bile içimi dökmemi beklemiyordu muhtemelen.
"Sıra bende," dedim, ortamdaki o ağır havayı dağıtmak için hızla şişeye uzanarak. Şişeyi öyle bir çevirdim ki, sanki tüm o duyguları o şişeyle beraber savurup atmak istiyordum.
Şişe döndü, döndü ve Pelin ile Ayaz arasında durdu. Ayaz, "Doğruluk!" dedi hemen. Pelin, soğan kokulu nefesiyle sırıttı: "Ayazcığım, madem dürüst olacaksın... Bu odadaki kızlardan birini öpmek zorunda kalsan kimi öperdin?"
Ayaz bir an duraksadı, sonra sırıttı. "Valla Pelin, soğan yediğin için seni eliyorum. Umay beni öldürür, o yüzden onu da geçiyorum. Esila, canım arkadaşım, gel buraya!" diyerek Esila’nın yanağına kocaman, sesli bir öpücük kondurdu. Esila, "Ay iğrençsin Ayaz, tükürdün resmen!" diyerek onu iterken herkes yeniden kahkahalara boğuldu.
Karun Ayaz'a biraz ters bakıyordu ama olsun.
Oyun böyle saçma sapan, komik ve yer yer gergin anlarla devam etti. Karun, bir sonraki turda cesaret seçip evin bahçesindeki havuza kıyafetleriyle atlamak zorunda kaldı. Islak ıslak içeri girdiğinde, geçtiği her yer göl olmuştu. Arın, "Oğlum halılar mahvoldu, Umay bizi keser!" diye bağırırken, ben sadece gülümsedim.
Saatler geçmiş, Pelin ve ekibi yavaş yavaş toparlanıp gitmişti. Ev nihayet o sessiz, sadece bizim olduğumuz o tanıdık haline geri dönmüştü. Salonda sadece ben, Baran, Esila ve yorgunluktan koltukta uyuyakalmış olan Arın kalmıştık.
Esila, "Ben de yatıyorum artık, bugün çok yoruldum," diyerek yukarı çıktı.
Salonda sadece Baran ve ben kalmıştık. Ben yine o köşedeki koltuğuma büzülmüştüm, üzerime çöken o uyku hissi geri gelmişti. Baran, ayağa kalkıp yanıma geldi.
"Yine mi uyuyacaksın Karahan?" diye sordu, sesi yumuşacıktı.
"Dünyanın en güzel aktivitesi Baran, neden sorguluyorsun?" dedim gözlerimi aralayarak.
"Haklısın," dedi Baran. "Ama bu sefer seni ben taşımayacağım, uyanık kal da kendi yatağına git. Yoksa Semih’i çağırırım, adaya onu götürecektin ya hani."
Tirip mi atıyor bu bana?
Hafifçe güldüm. "Semih seni döver Baran, dikkat et."
Baran, bana doğru bir adım daha attı. "Dövse de gam yemem. En azından o adada senin yanında olma ihtimalim olurdu."
Oha harbi bozulmuş lan.
Cevap vermedim. Sadece ona baktım. O mayın tarlasında, ikimiz de birbirimize zarar vermeden yürümeye çalışıyorduk. Ama biliyordum ki, bu sessizlik sadece fırtına öncesiydi. Amcamın ölüm yıl dönümü yaklaşıyordu ve o gün geldiğinde, bu "sırdaşlık" oyununun kuralları yeniden yazılacaktı.
"İyi geceler Sancaktar," dedim ayağa kalkarak.
"İyi geceler asabi kraliçe. Kâbus görme," dedi arkamdan.
Eyvallah.
Merdivenleri çıkarken, içimde rüyamdaki o sıcaklığın kırıntılarını taşıyordum. Belki de amcam haklıydı. Belki de bu hayat, sadece savaşmak için çok kısaydı. Ama Karahan olmak, bu gerçeği her sabah yeniden unutmayı gerektiriyordu.

Odamın sessizliği üzerime bir kaya gibi çökmüştü. Tavandaki gölgeler, amcamın rüyadaki silüetine bürünüyor, Baran’ın dizlerindeki o sıcaklık tenimi yakmaya devam ediyordu. Uyuyamıyordum. Yatakta bir o yana bir bu yana döndüm ama zihnimdeki o "Sancaktar" fırtınası dinmek bilmiyordu. Sonunda pes edip ayağa kalktım; şu an yalnız kalmak, kendi celladımla baş başa kalmak gibiydi.
Sessiz adımlarla koridora çıktım ve Esila’nın odasına yöneldim. Kapıyı hafifçe araladığımda, Karun ve Esila’nın yatağın başlığına yaslanmış, kısık sesle bir şeyler konuşup güldüklerini gördüm. Karun’un kolu Esila’nın omuzundaydı.
"Rahatsız etmedim değil mi?" dedim, sesimdeki yorgunluğu gizleyemeyerek. "Sevgililerin arasına dalmak gibi oldu ama... kafayı yiyeceğim."
Esila beni görünce hemen toparlandı, Karun da sırıttı. "Saçmalama Umay, gel," dedi Esila, yatağın ayak ucuna vurarak. "Senin bu saatte ayakta olman hayra alamet değil zaten."
Gidip yatağın kenarına çöktüm. Ellerimi yüzüme kapattım, parmaklarımı şakaklarıma bastırdım. İçimdeki o kargaşayı nasıl anlatacağımı bilemiyordum.
Esila, bir süre beni süzdükten sonra o meşhur "ben her şeyi anlarım" tonuyla konuştu. "Sen bir bok yedin, değil mi Umay? Ve bu yediğin bokun adı muhtemelen 'B' harfiyle başlıyor."
Ellerimi yüzümden çekmeden inledim. "Nereden anladın ya? Bu kadar mı belli oluyor dışarıdan?"
"Umay, sen normalde birinin dizine değil başını koymak, yanından geçerken rüzgarın değmesine izin vermezsin," dedi Esila gülerek. "Terasta olanları Arın görmemiş olabilir ama ben gördüm. O duvarlar çatırdıyor, canım arkadaşım."
"Offffff!" diye bağırdım, sesimi yastığa boğarak. "Ne yapacağım ben? Karun, bir şey söyle! Çıldıracağım. O bir Sancaktar! Amcamın katilinin oğlu. Ben her sabah onun yüzüne bakarken nasıl kendime ihanet etmem? Ama o yanımdayken... o yanımdayken sanki dünya duruyor. Bu çok saçma, çok iğrenç, çok... of!"
Karun, o her zamanki rahat tavrıyla sırıttı. "Valla Umay, aşkın mantığı olsa Selim’le mutlu olurdun. Ama bak, adamın adını duyunca bile yüzün ekşiyor. Baran konusunda ise... Bırak duvarlar yıkılsın. Altında kalmazsın, Baran seni tutar."
"Sussana sen!" diye çıkıştım Karun’a. "Tutmaz! O beni arkadaşı sanıyor. Ben burada kendi içimde atomu parçalıyorum, adam aşağıda hala 'asabi kraliçe' diye dalga geçiyor. İsyan ediyorum ya! Allah'ım, neden ben?"
Tam o sırada, tam karşıdaki odadan —yani benim odamdan— bir tıklama sesi geldi. Koridorda bir hareketlilik vardı. Kaşlarımı çattım.
"Off, geldi yine!" dedim sinirle. "Bir huzur vermedi."
Karun kaşlarını kaldırdı. "Kim geldi? Semih mi?"
Esila bıyık altından gülmeye başladı. "Semih olsa Umay bu kadar sinirlenmez Karun. Gelen belli."
Esila’nın kapısı üç kez yavaşça tıklandı. Esila, "Gel!" diye seslendiği an kapı açıldı. Baran, üzerinde sadece bir eşofman altı ve siyah bir tişörtle kapı eşiğinde belirdi. Elinde iki bardak su vardı.
"Umay senin odada yoktun, buradadır dedim—"
Baran’ın sesini duyduğum an, yataktaki yastıklardan birini kaptığım gibi yüzüme bastırdım ve boğuk bir çığlık attım. "Aaaaaaağğğğ!"
Baran elindeki bardaklarla öylece kalakaldı. Karun ve Esila kahkahalara boğulurken, Baran kaşlarını çatıp bana baktı.
"Ne oluyor buna? Yine hangi Karahan krizine girdi bu?" diye sordu Baran, dalga geçen o sinir bozucu ama bir o kadar da sıcak sesiyle.
Yastığı hafifçe aralayıp tek gözümle ona baktım. "Git buradan Baran! Uyu, zıbar, ne yapıyorsan yap! Neden her yerdesin sen?"
Baran sırıttı, içeri girip bardaklardan birini komodine bıraktı. "Kendi evimde geziyorum asabi kraliçe. Ayrıca su getirdim, belki hararetin çıkmıştır. Malum, odada kendi kendine isyan bayrağı açmış gibi bir halin var."
"Ben sana harareti göstereceğim şimdi..." diye mırıldandım ama yastığın altına geri gömüldüm. İçimden bir ses "Kaç kurtul" diyordu, amcamın sesi ise "Dur" diye fısıldıyordu. Baran ise sadece gülüyordu. Ve o gülüş, benim tüm savunma sistemlerimi iflas ettirmeye yetiyordu.
Baran, o sinir bozucu derecede rahat tavrıyla odanın ortasında dikilmeye devam ederken, yastığın altından kafamı yavaşça çıkardım. Gözlerim alev alev yanıyordu ama bu öfkeden çok, yakalanmış olmanın verdiği o dayanılmaz utançtandı.
"Sana su getir diyen oldu mu Sancaktar?" dedim, sesimi olabildiğince keskin tutmaya çalışarak. "Ayrıca burası kız kıza bir ortam, Karun bile burada misafir kontenjanından duruyor. Senin ne işin var?"
Baran, elindeki bardağı sallayarak Karun’a baktı, sonra tekrar bana döndü. "Kız kıza ortam mı? Umay, az önce odanın dışından duyduğum o çığlık bir 'kız kıza sohbet' nidası değildi. Daha çok birinin devreleri yanmış gibiydi."
"Devrelerim gayet yerinde," dedim dişlerimin arasından. "Sadece... uykusuzum. Ve senin sesini duymak uykusuzluğumu kronik bir hale getiriyor."
O an gözüm Esila’ya kaydı. Esila yatağın başlığına yaslanmış, elinde hayali bir patlamış mısır varmış gibi büyük bir keyifle bizi izliyordu. Bakışlarımız bir saniyeliğine çakıştı. Konuşmamıza gerek yoktu; o bakışta koca bir paragraf gizliydi.
Esila: "Hadi ama Umay, adam su getirmiş bahanesiyle kapına kadar gelmiş, sen hala 'git' diyorsun. Kimi kandırıyorsun?"
Ben (Gözlerimle): "Şu an onu bu odadan atmazsan, ilk bulduğum çatalı gerçekten birine saplayacağım."
Esila: "O çatalı kalbine sapladın zaten, boşuna debelenme."
Baran, aramızdaki o sessiz telsiz trafiğini fark etmiş olacak ki, hafifçe boğazını temizledi. "İyi, içmeyin suyunuzu. Ben gidip zıbarayım bari. Ama bir dahaki sefere çığlık atmadan önce haber ver de, evde yangın var sanıp itfaiyeyi aramayayım."
"Kapıyı dışarıdan kapat Baran," dedim, son bir hamleyle.
Baran gülerek odadan çıkarken kapıyı tam kapatmadı, bilerek aralık bıraktı. O çıktığı an Karun kahkahayı patlattı. "Kızım sen bitmişsin. Adamın nefes alışı bile senin tansiyonunu çıkarıyor."
"Karun, yemin ederim seni Semih’e veririm," dedim, yataktan fırlayıp. "Esila, ben gidiyorum. Bu evde, bu adamla aynı havayı solumak ciğerlerime haram resmen."
"Umay, nereye?" dedi Esila arkamdan seslenerek.
"Kendi odama! Kapımı kilitleyeceğim, üzerine de 'Sancaktarlar Giremez' yazacağım!"
Hışımla odadan çıkıp karşıdaki odama yöneldim. Koridorda Baran’ın odasının kapısının önünden geçerken, içeriden onun hafif bir ıslık çaldığını duydum. Sanki her şeyin farkındaymış gibi, sanki benim o yastığa gömülen çığlığımın sebebini biliyormuş gibi...
Odamın kapısını çarparak kapattım ve sırtımı kapıya yasladım. Kalbim hala kulaklarımda güm güm atıyordu. Temmuz gecesinin sıcağı odayı sarmıştı ama ben üşüyordum. Amcamın rüyadaki o hüzünlü gülüşü, Baran’ın odunsu kokusu ve ellerindeki kan lekeleri...
"Mayın tarlasında yürümüyorum," diye fısıldadım karanlığa. "Ben mayının tam üzerine bastım ve patlamasını bekliyorum."
Yatağa kendimi bıraktığımda, komodinin üzerinde duran —Baran’ın oraya bıraktığı— o bir bardak suya çarptı gözüm. İçmedim. Ama bardağı oradan kaldırmaya da gücüm yetmedi. O bardak, o odada Baran’ın bıraktığı küçük bir bayrak gibi duruyordu; teslim olmamı bekleyen sessiz bir elçi gibi.
Odamın duvarları üstüme yıkılacakmış gibi hissettirince daha fazla dayanamadım. O bir bardak suyla aynı odada kalmak, Baran’ın varlığına teslim olmak gibi geliyordu. Hızla aşağı indim ve kendimi bahçeye, Temmuz gecesinin o yalancı serinliğine attım.
Bahçe, her zamanki gibi bir karargahı andırıyordu. Yedi ailenin de korumaları oradaydı; tam bir ordu. Sancaktarların adamları bir yanda, Karahanların adamları diğer yanda, gölgelerin arasında birer heykel gibi dikiliyorlardı. Ben bahçedeki taş basamaklara oturdum ve titremeyen ellerimle paketimden bir dal çıkarıp ateşledim. Dumanı geceye savururken, korumaların bir kısmının aniden toparlandığını, ceketlerini ilikleyip dikleştiğini fark ettim. Kimin geldiğini anlamak için arkama bakmama gerek bile yoktu. O tanıdık, odunsu koku rüzgarla birlikte tenime çarpmıştı.
Yanımda bir sıcaklık hissettim. Basamağa, tam yanıma çökmüştü. Henüz yüzüne bakmadan, derin bir nefes alıp ellerimi yüzüme kapattım.
"Sen gelirsin diye odama giremiyorum be adam!" diye isyan ettim, sesimdeki yorgunluk bahçedeki tüm o silahlı adamların kulaklarına kadar gitmişti ama umrumda değildi. "Neden peşimi bırakmıyorsun? Bir siktir ol git lütfen artık... Rahat bırak zihnimi."
Gözlerimi kapatıp alnımı avuçlarıma bastırdım. "Keşke babamı dinleyip İspanya’daki görevime devam etseydim. Orada en azından kimin düşman, kimin dost olduğu belliydi. Bu kadar kafa karıştırıcı değildi hiçbir şey."
Sessizlik oldu. Baran’ın yanımda öylece oturduğunu, cevap vermeden sadece beni izlediğini biliyordum. Başımı yavaşça ellerimin arasından çıkarıp karşıma baktığımda, Semih’in birkaç metre ötede tek kaşını kaldırmış, hafif bir gülümsemeyle bize baktığını gördüm. Sadece o değil, Karahanların diğer adamları da bıyık altından birbirlerine bakıyorlardı.
Bakışlarımı bir bıçak gibi üzerlerinde gezdirdim. "Semih!" dedim, sesimdeki o buz gibi otoriteyle. Semih anında ciddileşti. Sonra diğerlerine döndüm. "Gülersiniz ha? Eğer tek birinizin yüzünde o saçma sapan ifadeyi bir daha görürsem, hepinizi teker teker kurşuna dizerim. Eğlence mi arıyorsunuz siz? İşinizin başına dönün!"
Bahçedeki o ordu bir anda buz kesti. Herkes bakışlarını kaçırıp ciddiyetle görev yerine odaklandı. Tekrar önüme dönüp sigaramdan bir nefes daha çektim. Yanımdaki o sessiz varlığa rağmen ellerim bir an bile titremiyordu. Karahan kızı olmak bunu gerektiriyordu; içiniz kan ağlasa, beyniniz savaş alanına dönse bile o silahı tutan el bir milim oynamayacaktı.
"Beni kurşuna dizmeyecek misin?" diye sordu Baran, o alaycı ama yumuşak sesiyle. "Sonuçta en büyük huzur bozucun benim."
"Sana mermi israf etmem Sancaktar," dedim, dumanı onun yüzüne doğru üfleyerek. "Seni kendi vicdanınla baş başa bırakmak, herhangi bir kurşundan daha ağır bir ceza."
Ama içimden bir ses, o merminin çoktan kalbime isabet ettiğini ve tetiği çekenin de bizzat amcamın rüyadaki o onayı olduğunu fısıldıyordu.
Baran, sigaramın dumanına rağmen milim kıpırdamadı. Aksine, basamakta biraz daha bana doğru kayıp omuz omuza gelmemizi sağladı. Göz ucuyla Semih’e, sonra da bahçedeki diğer adamlara baktı. Az önce onları haşladığım için hepsi birer mermer heykel gibi karşıya bakıyordu ama kulaklarının bizde olduğunu biliyordum.
"Demek Semih..." dedi Baran, sesinde o çok net hissedilen, çocuksu ama bir o kadar da sinir bozucu trip tonuyla. "Demek ıssız bir adada yanına alacağın tek kişi o. Onca yaşanmışlık, onca çatışma, terastaki o... Neyse. Ama sen gidip 'Semih beni korur' diyorsun."
"Semih işini yapar Baran. Duygusallığa yer bırakmaz," dedim, sigaramın külünü sertçe silkeleyerek.
"Vay be," dedi Baran, başını iki yana sallayıp hüzünlü bir tiyatro oyuncusu gibi iç çekerek. "Adamı resmen milli kahraman ilan ettin bahçenin ortasında. Bak, Semih'in omuzları biraz daha dikleşti, farkında mısın? Gururdan gömleği patlayacak adamın. Bense burada, 'asabi kraliçe' uyumasın diye kapı kapı su taşıyayım, dizlerimi yastık yapayım... Ama adaya kim gidiyor? Semih."
O kadar ciddi bir yüz ifadesiyle, o kadar saçma bir sitem ediyordu ki, içimdeki o kaskatı duvarın bir parçasının koptuğunu hissettim. Gözlerimi devirmeye çalıştım ama dudaklarımın kenarı benden bağımsız bir şekilde yukarı kıvrıldı. Sonunda, tutmaya çalıştığım o sert kahkaha firar etti.
"Gerçekten buna mı takıldın?" dedim, bariz bir şekilde gülerken. "Koca Baran Sancaktar, Semih’i mi kıskanıyor şu an?"
"Kıskanmak mı? Haşa!" dedi Baran, elini kalbine koyup sahte bir dehşetle. "Sadece stratejik bir hata yaptığını düşünüyorum. Semih adada sana sadece ateş yakmayı öğretir. Ben olsam... Ben sana neden o adadan hiç dönmememiz gerektiğini anlatırdım."
Gülüşüm yüzümde asılı kaldı. Bakışlarımı hızla bahçedeki korumalara çevirdim ama onlar hala 'duymuyoruz, görmüyoruz' modundaydı. Baran, bana yaptığı iyilikleri, beni taşımasını ya da o geceki sabrını asla yüzüme vuracak biri değildi; onun karakteri buna izin vermezdi. Ama bu zekice manevraları, bu ince dokundurmaları beni kurşunlardan daha çok sarsıyordu.
"Baran, sen gerçekten ıslah olmaz birisin," dedim, gülüşümün son kırıntılarıyla. "Sana siktir ol git diyorum, sen gelmiş ada hayalleri kuruyorsun."
"İspanya'da görevine devam etseydin, o adaya daha yakın olurdun belki," dedi, az önce söylediklerimi bana hatırlatarak. "Ama buradasın. Benim yanımda. Ve bence Semih bile bunun farkında."
Tekrar önüme döndüm. Sigaram bitmişti. İçimdeki o ağır hava, Baran’ın bu saçma tripleriyle biraz olsun dağılmıştı. Onu terslemek, ondan kaçmak istiyordum ama o, her seferinde beni kendi silahımla; yani dürüstlüğüm ve bastırdığım o insani duygularımla vuruyordu. Semih'e baktım; adamın gerçekten de göğsü kabarmıştı.
"Semih!" diye seslendim tekrar.
"Buyurun efendim," dedi Semih, hemen öne çıkarak.
"Baran Bey'e bir su getir. Harareti çıkmış, ada falan sayıklıyor," dedim Baran'a yandan bir bakış atarak.
Baran güldü, bu sefer o galip gelmişti. Ben ise ilk defa, bir Sancaktar’ın yanında kendimi bir 'Karahan' gibi değil de, sadece 'Umay' gibi hissediyordum. Ve bu, İspanya'daki her türlü görevden çok daha tehlikeliydi.
Sigaramın son dumanını ciğerlerime hapsedip izmariti metal tablaya bastırdım. Gökyüzü artık iyice ağarmaya başlamıştı ama ruhumdaki o zifiri karanlık bir türlü dağılmıyordu. Baran’ın yanımda oturduğu her saniye, altımdaki o mayın tarlası biraz daha ısınıyor, her an patlamaya hazır hale geliyordu.
"Ben yatıyorum," dedim, sesimdeki o yorgun ama otoriter tonu koruyarak. "Artık dünya yansa umurumda değil, sadece uyumak istiyorum."
Baran bir şey demedi, sadece o yarım gülüşüyle beni izledi. Bahçedeki o orduyu arkamda bırakıp içeri girdiğimde, salonun ortasında Arın’ı gördüm. Koltuğa yayılmış, elinde boş bir cips paketiyle bana bakıyordu. Göz göze geldiğimiz an yüzünde o bildik "kurbanlık" ifadesi belirdi.
"Umay... Ben çok açım," dedi Arın, sesini incelterek. "Mide özsuyum kendi kendimi yemeye başladı, yemin ederim bak."
Oflayarak durdum. Ellerimi belime koyup ona döndüm. "Lan sen ne zaman toksun? Daha bir saat önce pizza kutularını süpürmedin mi sen? Miden mi var yoksa kara delik mi taşıyorsun içeride?"
Arkadan Baran’ın kısık sesli gülüşü duyuldu. İçeri girmiş, kapının pervazına yaslanmış bizi izliyordu. Onun o her şeyi alaya alan ama içten içe keyif alan hali sinirlerimi daha da bozuyordu.
"Umay, lütfen... Semih'e desem şimdi o gidip bir şeyler alır ama senin elinden bir şeyler yemek başkadır," diye yalvarmaya devam etti Arın.
"Git sipariş ver Arın, üşeniyorum diyorum sana! Korumalardan birini yolla, gitsin ne istiyorsan alsın!"
"Ya bu saatte ne gelecek, hem ev yemeği gibi olmaz... Hadi be abla."
Abla mı? Bu kelimeyi kullandığına göre gerçekten sınırlarını zorluyordu. Derin bir nefes aldım. Yapacak başka işim, kaçacak başka sığınağım da yoktu zaten. "İyi, zıkkımlan! Ne yiyeceksin, söyle çabuk?"
"Ne yaparsan uyar! Sen neye elini atsan şaheser oluyor zaten," diyerek sırıttı Arın.
Mutfağa doğru yürürken söylenmeye devam ediyordum. Dolabı açıp malzemelere bakarken Baran’ın mutfağın girişinde belirdiğini hissettim. Gelip tezgahın diğer tarafına yaslandı. Sessizce, adeta bir sanat eserini incelermiş gibi hareketlerimi takip ediyordu. Bir tencereye su koydum, içine biraz tuz attım. Arın’a hızlıca bir şeyler hazırlayacaktım.
"İzlemeye mi geldin, yardım etmeye mi?" dedim, bakışlarımı tencereden ayırmadan.
"Sadece izliyorum," dedi Baran. Sesi mutfağın fayanslarında yankılanıp doğrudan kalbime ulaştı. "Mutfağa girdiğinde bile o 'Karahan' zırhını üzerinden çıkarmıyorsun ya, o çok ilgimi çekiyor."
"Zırh değil bu Baran, bu benim cildim," dedim.
Ocağın altını biraz kıstım, kaynayan suyun buharı yüzüme vurdu. Bir anlık, sadece bir anlık o bitmek bilmeyen savaşın yorgunluğuyla omuzlarım düştü. Barış ilan etmişim gibi, ya da en azından ateşkes imzalamışım gibi bir sessizlik çöktü aramıza. Tencerenin başından çekilip ona doğru döndüm.
Aramızda sadece birkaç santim vardı. Normalde olsa fersah fersah kaçardım ama bu sefer çekilmedim. Onun çekim alanına, o yasaklı bölgeye bilerek girdim. Baran’ın nefesini yüzümde hissedebiliyordum. Gözleri bir anlığına, sadece saliseler içinde dudaklarıma kaydı. O an kalbimin güm güm atışını mutfaktaki saatin tik takları bile bastıramazdı. Kendini hızla toparladı, tekrar gözlerimin en derinine baktı.
"Söylemek istediğim çok şey var Umay," dedi, sesi o kadar kısıktı ki sadece benim duymam için ayarlanmış bir frekans gibiydi. "Ama bir türlü söyleyemiyorum. Tepkin nasıl olur, o duvarların altında mı kalırım yoksa beni tamamen mi silersin bilmiyorum. Sınırını aşmak, o ince çizgiyi bozmak istemiyorum ama..."
Sustu. Gözlerini bir anlığına kapattı, sanki içindeki o devasa fırtınayı dizginlemeye çalışıyordu. Kirpikleri hafifçe titredi. O saniyelerde, onun o meşhur Sancaktar özgüveninin arkasında nasıl bir yıkım sakladığını gördüm. Gözlerini tekrar açtığında, o yeşil gözlerdeki çaresizlik canımı yaktı.
Tam ağzını açmış, belki de o "imkansız" cümleyi kuracakken mutfağın kapısı pat diye açıldı.
"Umay! Ketçap var mı ketçap? Bulamadım ben!" diye daldı içeri Arın.
O an sanki bir cam vazo yere düşüp bin parçaya bölündü. Hızla geri çekildim, aramıza o aşılmaz mesafeyi tekrar koydum. Ellerimle saçlarımı düzelttim, sesimdeki o titremeyi yok etmeye çalışarak tencereye döndüm.
"Dolabın en alt rafında Arın! Çık git şu mutfaktan, pişince haber vereceğim sana!" diye bağırdım.
Arın, aradaki o yoğun gerginliği hiç fark etmeden, "Tamam tamam, kızma ya!" diyerek dolabı karıştırmaya başladı.
Baran ise hiçbir şey demeden mutfaktan çıktı. Arkasından bakmadım. Bakamadım. Çünkü biliyordum ki, eğer ona baksaydım, Arın’ın o zamansız girişi olmasaydı, ben o mayın tarlasında kendi ellerimle tetiğe basacaktım. Amcamın katilinin oğluna, kendi celladıma "devam et" diyecektim.
Ruhumun derinliklerinde bir yerlerde, o yarım kalan cümlenin yankısı hala dönüp duruyordu. Ve ben, o cümlenin ne olduğunu hem bilmekten korkuyordum hem de duymak için can atıyordum. Arın ketçabı alıp giderken, mutfaktaki o odunsu kokunun yerini kaynayan makarnanın buharı almıştı ama Baran’ın gözlerindeki o 'söylenemeyenler', mutfağın her köşesine sinmişti.