4. bölüm · kül fırtınası

Bölüm 3

Hatcik Nurr

Güneş, İstanbul semalarından çekilirken geride kirli turuncu bir iz bırakmıştı. Sokak lambaları birer birer yanmaya başlarken, malikânenin o sessiz ve boş salonunda sadece derin bir nefes sesi yankılandı. Ekip, Lâl’in peşine takılıp o ışıltılı, gürültülü dünyaya akmıştı. Ben ise üzerimdeki siyah, geniş kesim kargo pantolonumun yan ceplerine şarjörlerimi yerleştiriyordum. Dar kıyafetler, hareket kısıtlılığı demekti; oysa benim işimde milimetrelik bir esneklik bile hayat ile ölüm arasındaki o ince çizgiyi belirlerdi. Siyah, bol kapüşonlu hırkamın altına çelik yeleğimi sabitledim. Ağırlığı göğsüme baskı yapsa da bu tanıdık bir hissi, güvenin soğuk ağırlığıydı.
Levent Soner, o gece İstanbul'un kuytu köşelerinden birinde, eski bir taş binadan devşirilmiş lüks bir "eğlence merkezi"nde minik bir toplantı için bulunuyordu. Mekânın dışarıdan bakıldığında sıradan bir gazino gibi görünmesi kimseyi aldatmamalıydı; burası yer altı dünyasının kirli pazarlıklarının mühürlendiği yerlerden biriydi.
Arabayı iki sokak öteye, karanlık bir sokağa bıraktım. Silahımın sürgüsünü çekip mermiyi yatağa sürdüm. Metalin o mekanik sesi, zihnimdeki tüm dağınıklığı sildi ve beni o meşhur "operasyon moduna" soktu. Binanın arka bahçesindeki yüksek duvarları aşmak, yılların verdiği o sessiz adımlarla benim için çocuk oyuncağıydı. Ama içerisi... İçerisi bir yılan deliğiydi.
Havalandırma boşluklarından ya da halatlarla sarkarak girmek sadece filmlerde olurdu. Gerçek bir sızma, kör noktaları bilmek ve zamanlamayı koklamakla ilgiliydi. Binanın mutfak girişindeki korumaların sigara molasına çıktığı o otuz saniyelik boşluğu yakaladım. Gölgelerin arasından bir hayalet gibi süzülüp servis kapısından içeri daldım. Koridorlar ağır bir sigara ve pahalı içki kokusuyla sarmalanmıştı.
İkinci kata çıkan merdivenlerin başında duran iki korumayı, susturuculu silahımı kullanmaya gerek kalmadan, enselerine indirdiğim sert ve isabetli darbelerle etkisiz hale getirdim. Ses çıkarmalarına izin vermeden gövdelerini merdiven boşluğuna sürükledim. Nabzım hızlanmıyordu; Yakup Karahan’ın eğitiminde korku, çoktan nasır bağlamış bir duyguydu.
Levent’in bulunduğu VIP odasının önüne geldiğimde, kapıda bekleyen son iki engel vardı. Bu sefer şansım yaver gitmedi. Korumalardan biri, köşeyi döndüğüm an telsizine uzandı. Zamanım yoktu. İlkini boğazından yakalayıp duvara çarptım ama diğeri belindeki silaha davranmıştı. O dar koridorda patlayan ilk mermi, sessizliği bir cam kırığı gibi dağıttı.
Sol omzumda ani, yakıcı bir acı hissettim. Kurşun, etimi sıyırıp geçmişti ama acı umurumda bile değildi. Silahımın kabzasını diğerinin şakağına indirip onu bayılttığımda, odanın içinden bir gürültü yükseldi.
"Ne oluyor lan dışarıda! Kim var orada?" Levent’in sesi, içerideki paniğin habercisiydi.
Hızla kapıya omuz atıp içeri daldım ve kapıyı arkamdan kilitleyip anahtarı cebime attım. İçeride Levent Soner ve iki koruması vardı. Korumalar daha silahlarına davranamadan, seri bir şekilde diz kapaklarına ateş ederek onları devre dışı bıraktım. Acıyla yere yığıldılar ama ölmediler; babam onları canlı değil, Levent’i canlı istiyordu.
Levent, masanın arkasına sığınıp titreyen elleriyle bir silah çıkardı. "Yaklaşma! Kimsin lan sen? Kim gönderdi seni?" diye bağırdı. Gözleri dehşetle büyümüştü.
"Dua et ki sadece götürmeye geldim, gömmeye değil," dedim buz gibi bir sesle.
Levent panikle tetiğe asıldı. Mermi, başımın hemen yanındaki duvarda asılı olan tabloyu parçaladı. Iskaladı. Başka bir yaraya tahammülüm yoktu, özellikle de bu kadar yakın mesafeden. Omzumdaki yara sıcak sıcak kanamaya devam ediyordu ama bu sadece odaklanmamı sağlıyordu. Adrenalinin o keskin tadı ağzıma yayıldı.
Masanın üzerinden bir kaplan çevikliğiyle atladım. Levent tekrar ateş etmeye çalışırken silahını elinden tekmeleyerek uçurdum. Yakasından kavrayıp onu yere çaldım. Adamın yüzündeki o kibirli ifadenin yerini saf bir hayatta kalma güdüsü almıştı. "Yalvarırım yapma, ne istersen veririm!" diye inledi.
Cevap vermedim. Sağ elimle ensesindeki o hassas noktaya sert bir baskı uyguladım ve birkaç saniye içinde vücudu kucağımda ağırlaştı. Bayılmıştı.
Onu sürükleyerek binanın arka çıkışına ulaştırmak, operasyonun en fiziksel kısmıydı. Omzumdaki yara her harekette zonklasa da durmadım. Onu bagaja yerleştirdim, üzerini siyah bir örtüyle kapattım ve direksiyonun başına geçtim. Şehir ışıkları camdan akıp giderken, dikiz aynasından kanayan omzuma baktım.
Gazinodan malikâneye giden yol, hayatımın en uzun yolu gibi geldi. Arabayı Yakup Karahan’ın malikânesinin o heybetli, soğuk demir kapılarının önünde durdurduğumda saat gece yarısını çoktan geçmişti.
Direksiyona yaslanıp derin bir nefes aldım. Kapıdaki nöbetçiler arabayı tanıyıp kapıyı açmak için harekete geçtiler. Ben ise sadece karşıdaki o karanlık binaya, babamın çalışma odasının ışığına bakıyordum. Görev tamamlanmıştı ama içimdeki o boşluk duygusu, omzumdaki yaradan daha çok sızlıyordu. Levent Soner bagajdaydı, ben ise yine o devasa hapishanenin kapısındaydım.
Malikânenin kapısı ağır ağır açıldı. Arabayı bahçeye sokup tam girişin önünde durdum. Kapıyı açıp aşağı indiğimde, sol kolumun tamamen uyuştuğunu fark ettim. Ceketimin altından sızan kan, siyah pantolonumun üzerinde koyu bir leke bırakmıştı. Ama dik durmalıydım. Yakup Karahan, yaralı bir kız değil, başarılı bir asker görmek isterdi.
Basamakları tırmanıp ana kapının önünde durdum. Kapı içeriden açıldı ve babamın o meşhur, gölge gibi duran sağ kolu Semih karşımda belirdi.
"Getirdim," dedim, sesimdeki bitkinliği saklayarak. "Bagajda. Babama haber ver."
Malikânenin devasa, soğuk koridorlarında botlarımın tok sesleri yankılanırken, sol omzumdan aşağı süzülen kanın sıcaklığını artık hissetmiyordum. Acı, Yakup Karahan’ın evinde bir zayıflık göstergesiydi ve ben o kapıdan içeri adım attığım an, tüm insani duygularımı vestiyere bırakmıştım. Ancak içeri girdiğimde karşılaştığım manzara, zihnimdeki tüm senaryoları yerle bir etti.
Salonda, o ağır ve kasvetli avizenin altında tüm ekip oradaydı. Baran, Lâl, Esila, Arın... Hepsi. Bardan dönmüşlerdi ama yüzlerindeki o eğlenceli ifadeden eser kalmamıştı. Ortamda öyle bir elektrik vardı ki, havayı bir bıçakla kesebilirdiniz. Babam, Yakup Karahan, salonun tam ortasında, ellerini arkasında birleştirmiş bir heykel gibi dikiliyordu. Karanlığı, odayı boğacak kadar yoğundu.
"Ne oluyor burada?" dedim, sesimdeki bitkinliği gizleyerek.
Babam yavaşça bana döndü. Gözlerindeki o dipsiz kuyuya bakmak, ölüme bakmakla eşdeğerdi. Adımlarını ağır ağır bana doğru attı. Her adımı, zeminde değil, sanki göğüs kafesimde yankılanıyordu. Karşıma dikildiğinde, aramızdaki boy farkına rağmen gölgesi beni tamamen yuttu.
"Ben sana ne emir verdim Umay?" dedi. Sesi, bir fırtına öncesi sessizliği kadar sakin ama bir o kadar da yıkıcıydı.
"Adamı getirmemi," dedim, dik durmaya çalışarak. "Getirdim. Bagajda."
Babamın yüzünde korkunç bir çarpılma oldu. Sinirle bir adım daha yaklaştı. "Ekiple birlikte, planlı bir şekilde gidip getirmeni söyledim! Kendi başına, bir intihar bombacısı gibi dalmanı değil!"
Daha ne olduğunu anlamadan, sağ eli bir pençe gibi çeneme yapıştı. Parmakları kemiklerime öyle bir baskı uyguluyordu ki, dişlerimin birbirine çarpma sesini duydum. Çenemde mor izler çıkacağına emindim ama gözlerimi ondan kaçırmadım. Babam tam o sırada duraksadı. Bakışları, merdivenlerin başında korkuyla bizi izleyen Aylin'e kaydı.
Bir saniye içinde, o canavarca ifadesi silindi. Yerine, dünyanın en müşfik babasıymışçasına sahte ama bir o kadar da mide bulandırıcı bir şefkat yerleşti. "Aylin," dedi yumuşacık bir sesle. "Güzel kızım, sen yukarı odana geç. Yorulmuşsundur hem." Gözlerim yaşardı gerçekten. Öz kızını kendi elleriyle ölüme gönderip yeğenini sevgiye boğuyor.
Aylin, babamın bana asla göstermediği o sevgi seline kapılarak, endişeli gözlerle bana bakıp yukarı çıktı. Babamın bu ikiyüzlülüğü karşısında burnumdan alaycı bir kahkaha firar etti. Aylin güvende olduğu sürece, o sevgiyi kime akıttığı umrumda değildi.
Aylin gözden kaybolur kaybolmaz, babamın eli çenemde daha da sertleşti. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Emrimi neden yerine getirmedin? Neden tek başına gittin?" diye sordu, kelimeleri tane tane vurgulayarak.
O sırada Baran bir adım öne çıktı. Sesindeki o korumacı ton, ortamdaki gerilimi daha da tırmandırdı. "Adamı getirmiş işte, daha ne istiyorsun Yakup Bey? Tek başına, saniyeler içinde halletmiş. Bu bir başarıdır, ceza sebebi değil. Umay bugün imkansızı başardı."
Babam, kendi kanından olanı yerin dibine sokarken, dışarıdan gelenlere karşı her zaman bir "saygınlık" maskesi takardı. Baran’a sert bir tepki vermedi ama bakışlarını tekrar bana çevirdiğinde, sol omzumdaki o devasa kan lekesini fark etti. Yüzünü, sanki iğrenç bir çöpe bakıyormuş gibi ekşitti.
"Bir de yaralandın mı?" dedi, tiksinerek. "Beceriksizlik diz boyu."
Lâl, arkadan hafifçe mırıldandı. "Harika, bir de aile dramıyla uğraşacağız. Babası onun için ne kadar endişeleniyor baksanıza..."
Lâl’in bu ironik olmayan ama gerçeklikten uzak yorumu, babamın elinin çenemden boşanıp yüzümde patlamasına neden oldu. Tokadın şiddetiyle başım yana savruldu. Ağzımın içine metalik bir kan tadı doldu.
"Ben seni böyle mi yetiştirdim?" diye kükredi babam. "Aciz biri ol diye mi o kadar emek harcadım? Bir operasyonda vurulup gelmek... Sen gerçekten büyük bir hayal kırıklığısın Umay."
Doğruldum. Patlayan dudağımı elimin tersiyle sildim. Artık içimdeki o volkan zapt edilemez bir haldeydi. "İstediğin ne varsa yaptım!" dedim. "Daha ne istiyorsun? 26 yıldır bir it gibi çalışıyorum senin için! Bir gün olsun 'aferin' demeni beklemedim ama bu kadarı da fazla!"
Babamın gözleri kısıldı. "Sesin çok çıkmaya başladı sanki, ne dersin Umay?"
Titriyordum ama korkudan değil sinirden. Sinirlendipinmde gözüm bir şey görmezdi. Buna babamda dahildi.
Gözlerimi kapattım. Gelecek planı, babamın ceza yöntemlerini ezbere biliyordum. Zihnimde iki seçenek belirdi. Ya o penceresiz, soğuk, ceset kokularının sinmiş olduğu kırmızı odaya kapatılacaktım ya da... Ya da o "Yeşil Bina"ya. Küçükken yine ona karşı geldiğimde beni oraya, o fuhuş yuvasına bırakmıştı. Henüz bir çocukken uğradığım o saldırı, hayatım boyunca her türlü temastan kaçmama, amcamdan bile yıllarca saklanmama neden olmuştu. O günden beri bedenim benim değil, bir savaş alanıydı.
Lütfen, diye geçirdim içimden. Lütfen o ev olmasın.
Babam bir süre sessizce beni süzdü, ardından parmağıyla yer altını işaret etti. "Aşağı kata in. Bodruma."
Derin, ama sessiz bir nefes aldım. Kırmızı oda... Yeşil bina kadar kötü değildi en azından. Dudaklarımın kenarına yerleşen o soluk gülümsemeyle babama baktım. "Teşekkürler baba," dedim, sesimdeki her bir harf nefretle yıkanmıştı. "Bu iyiliğini asla unutmayacağım."
Babam, yanımızdan geçip giderken omzuma çarptı. "Bu hadsizliğinin hesabını çoktan keserdim ama sen o yukarıdaki masuma, Ayline dua et. Onun hatırına seni o eve göndermiyorum."
Arkamı dönüp ekibe baktım. Hepsi şok içindeydi; Baran’ın yumruklarını sıktığını, Karun’un başını yana çevirdiğini gördüm. Onlar için bu bir trajediydi, benim içinse sadece sıradan bir gece.
"3-4 gün yokum," dedim alaycı bir sesle, merdivenlere yönelmeden önce. "Beni özleyin."
Bodrum katına, o zifiri karanlığa ve ölülerin fısıltılarına doğru inerken, omzumdaki yara artık sızlamıyordu. Çünkü Yakup Karahan’ın kızı olmanın verdiği acı, kurşun yarasından çok daha derindi. Kapı arkamdan kilitlendiğinde, karanlıkla baş başa kaldım. Ama bu karanlık, babamın ışığından çok daha güvenliydi.

********

Ağır demir kapı Umay’ın arkasından büyük bir gürültüyle kapandığında, malikânenin salonuna mezar sessizliği çöktü. Merdivenlerden aşağı inen o mağrur ve yaralı silüet gözden kaybolmuştu ama bıraktığı etki, odadaki herkesin nefesini kesmeye yetmişti.
Baran Sancaktar, olduğu yerde bir heykel gibi donup kalmıştı. Yumruklarını o kadar sert sıkmıştı ki eklemleri bembeyaz kesilmiş, parmak boğumlarından çıtırtılar yükselmişti. Çenesi sinirden kilitlenmiş, şakağındaki damar bir kırbaç gibi zonklamaya başlamıştı. Zihni tek bir noktaya odaklanmıştı: Teşekkür etti. Umay, hücreye kapatıldığı için babasına teşekkür etmişti. Baran, bu cümlenin altındaki dehşeti iliklerinde hissetti. Eğer bir insan, karanlık ve ceset kokulu bir bodrum katına kapatıldığı için minnet duyuyorsa, geçmişinde bundan katbekat daha ağır, ruhunu paramparça eden cezalara çarptırılmış demekti.
Baran, bakışlarını yavaşça Yakup Karahan’a çevirdi. O an salondaki hava buz kesti. Baran’ın gözlerinde, daha önce kimsenin şahit olmadığı o öldürücü, zehirli bir sakinlik belirdi. Bu, kontrolsüz bir öfke değil; hedefini yok etmeye yemin etmiş bir yırtıcının mutlak sessizliğiydi.
Yakup Karahan, zafer kazanmış bir komutan edasıyla elindeki içki kadehine uzanırken, Baran ona doğru ağır bir adım attı. Aralarındaki mesafe kapandıkça, Baran’ın yaydığı o karanlık aura Yakup’un otoritesini ezmeye başladı.
"Ne yaptığının farkındasın, değil mi?" diye sordu Baran. Sesi o kadar alçak ve pürüzsüzdü ki, bu durum bağırmasından çok daha korkutucuydu.
Yakup Karahan, kadehinden bir yudum alıp Baran’a alaycı bir bakış fırlattı. "Sence?" dedi, sesindeki kibirle. "Kendi kızımı nasıl terbiye edeceğimi sana mı soracağım Sancaktar?"
Baran, Yakup’un tehditkar tavrını zerre umursamadan bir adım daha attı. Şimdi tam karşısındaydı. Boy farkı ve omuz genişliğiyle Yakup’un üzerine bir gölge gibi çökmüştü. Baran, Sancaktar imparatorluğunun gerçek varisiydi ve şu an sahip olduğu güç, Yakup Karahan’ın yer altındaki konumunu bir gecede yerle bir edebilecek seviyedeydi. Umay babasından daha güçlüydü istese tek emri ile babasını öldürtebilirdi ama, korku çocukluğunda ruhuna ilmek ilmek işlenmişti; ama Baran için Yakup, sadece yoluna çıkan bir engeldi.
"Kızı oradan sen mi çıkarırsın," dedi Baran, kelimelerin üzerine basa basa. "Yoksa ben mi inip o kapıyı parçalayayım?"
Yakup Karahan’ın yüzündeki o sahte gülümseme bıçak gibi kesildi. Gözlerinde ilk kez bir tereddüt kırıntısı belirdi ama otoritesini korumaya çalışarak kaşlarını çattı. "Haddini aşma Baran! Büyüklerin işine, ailevi meselelere bulaşamazsın. Burası benim evim, kurallar benim."
Baran, Yakup’un tehdidine karşı sadece hafifçe başını yana eğdi. Yüzünde beliren o sinsi ve karanlık gülüş, salondaki diğerlerini bile ürpertti.
"Senin kuralların, benim sabrımın bittiği yerde biter Yakup," dedi Baran. Sesi artık bir fısıltıdan farksızdı ama etkisi bir gök gürültüsü kadar ağırdı. "O kızı o bodrumda bir dakika bile fazla tutmayacaksın. Eğer o kapı şimdi açılmazsa, bu malikânenin sadece kapılarını değil, senin o çok güvendiğin imparatorluğunu da başına yıkarım. Seçim senin; ya babalık yapmayı hatırlarsın ya da bir Sancaktar’ın neler yapabileceğini bizzat tecrübe edersin."
Salondaki diğerleri —Karun, Arın ve Fatih— nefeslerini tutmuş bu güç savaşını izliyordu. Baran’ın duruşu, sarsılmaz bir iradenin kanıtıydı. Yakup Karahan, karşısındaki gencin sadece blöf yapmadığını, o kapıyı gerçekten yerle bir etmeye hazır olduğunu biliyordu. Baran Sancaktar, Umay için dünyayı yakmaya hazırdı ve o an, Yakup Karahan ilk kez kendi evinde bir yabancı gibi hissetti.
Salondaki gerilim, her bir saniyenin ağırlığıyla genişlerken Lâl, ortamdaki bu keskin metalik kokudan rahatsız olmuşçasına öne atıldı. Baran’ın koluna hafifçe dokunup, "Boş ver Baran, yürü gidelim. Bu onların aile meselesi, daha fazla uzatmanın anlamı yok," dedi. Sesi, bu evin duvarları arasında yankılanan o karanlık geçmişten bihaber, yüzeysel bir huzursuzluk taşıyordu.
Ancak Baran’ın umurunda bile değildi. Gözlerini Yakup Karahan’ın buzdan bakışlarından bir saniye bile ayırmıyordu. Tam o sırada Esila söze girdi; sesi titriyordu ama geri adım atmaya niyeti yoktu. "Neden cezayı sadece ona verdiniz? Hepimiz oradaydık, hepimizin payı vardı! Üstelik Umay işini mükemmel yapmıştı, adamı tek başına paketleyip getirdi."
Yakup Karahan, elindeki kadehi masaya bırakırken dudaklarında kan donduran, çarpık bir gülümseme belirdi. "Mükemmel, iyinin düşmanıdır Esila," dedi soğuk bir otoriteyle. "Ben iyiyi değil, kusursuzu istiyorum. Kusur ise emre itaatsizlikle başlar."
Baran, bu cevabın üzerine Yakup’a doğru bir adım daha attı. Aralarındaki mesafe artık sadece bir nefes kadardı. "Biraz daha uzatırsan," dedi Baran, sesi derinlerden gelen bir gök gürültüsü gibi kısıktı, "aynı şey bizim için de geçerli olacak Yakup. Senin kusursuzluk anlayışın, benim sabrımın sınırlarını çoktan aştı."
O sırada merdivenlerden hızlı adımlarla inen Aylin, salonun ortasına daldı. Gözleri şaşkınlıkla etrafta geziniyordu; ağlamıyordu ama o bakışlardaki anlam verilemez boşluk herkesi ürpertti. Doğrudan Yakup’a dönerek, "Umay nerede?" diye sordu. Ardından, salondaki herkesin kanını donduran o kelime döküldü dudaklarından: "Baba, ablam nerede?"
Aylin, amcası Yakup’a "baba" diyordu. Kendi öz babasını kaybettiğinden beri ona sığınmıştı. Baran bu hitabı duyunca, boğazından alaycı, bir o kadar da acı dolu bir kahkaha firar etti. Başını hafifçe yana eğip Yakup’un gözlerinin içine tiksinerek baktı.
"Kendi ellerinle ölüme gönderdiğin kardeşinin kızı sana 'baba' diyor..." dedi Baran, kelimeleri birer zehirli ok gibi fırlatarak. "Ama öz kızın sana 'baba' derken bile çekiniyor, her kelimesinde bir infazın gölgesini taşıyor... Öyle mi Karahan?"
Salona bir anda dehşet dolu bir sessizlik çöktü. Kimse Baran’ın neyden bahsettiğini anlayamamıştı. "Kendi elleriyle ölüme gönderdiği kardeşin mi?" diye mırıldandı Arın, dehşetle. Aylin, Yakup’un öz kızı değil, amcasının kızıydı; Umay ile yaşıttı ve o meşum günden kalan tek hatıraydı. Aylin, Yakup’un aslında amcası olduğunu bilse de ona sığınmaktan başka çaresi kalmamıştı.
Yakup Karahan’ın yüzü bir anlığına karardı, eski bir yaranın deşilmesiyle gelen o vahşi öfke gözlerinde parladı. Ancak Baran geri çekilmedi. Aksine, eliyle koridoru işaret ederek, "Önden sen geç," dedi buz gibi bir emirle. "Bizi o bodruma indiriyorsun, hemen şimdi."
Yakup, Baran’ın gözlerindeki o geri dönülmez kararlılığı gördüğünde, bu güce karşı duramayacağını anladı. Sessizce öne düştü. Ekip, ağır adımlarla malikânenin o soğuk, nemli ve karanlık derinliklerine, bodrum katına inmeye başladı. Merdivenlerden aşağı indikçe havadaki koku değişiyordu; metalik bir kan kokusu, bayat bir rutubet ve ölümün o silinmez izi...
En dipteki ağır demir kapının önüne geldiklerinde, Yakup anahtarı çevirdi. Kapı, paslı bir feryatla açıldı.
İçerideki manzara, cehennemin küçük bir provası gibiydi. On beş eski cesedin, babasının ibretlik koleksiyonunun bulunduğu o odada; Umay, zemindeki kanla kırmızıya boyanmış betonun üzerinde kıvrılmıştı. Üzerinde her zamanki gibi siyah kıyafetleri vardı; siyah, üzerine bulaşan kanı gizleyen tek sığınaktı. Kanın siyah kumaş üzerinde yarattığı o ıslak parlaklık, loş ışıkta bile seçilebiliyordu.
Umay, uyanıktı. Betonun üzerindeki kurumuş kanları tırnaklarıyla kazıyarak, sanki bir tuvale resim yapıyormuşçasına anlamsız şekiller çiziyordu. Parmak uçları kan içindeydi ama o bunu hissetmiyor gibiydi. Baran, bu görüntüye daha önceki operasyonlardan ya da çocukluklarından aşinaydı; Umay’ın zihni ne zaman köşeye sıkışsa, bedeni bu ritüelle hayata tutunurdu. Yine de Baran, bu manzaraya hiç alışmamış olmayı dilerdi.
Kapının açılmasıyla Umay başını yavaşça kaldırdı. Gözlerindeki o derin, dipsiz boşluk Baran ile buluştuğunda hafifçe duraksadı. Şaşırmıştı ama konuşmadı. Konuşmak, enerji tüketmekti ve Umay’ın şu an tek derdi hayatta kalmaktı.
Lâl, odadaki o dehşet verici manzarayı ve köşelerdeki ceset torbalarını görünce daha fazla dayanamayıp tiz bir çığlık attı. "Bu ne! Bu ne biçim bir yer! Siz ne yapıyorsunuz burada!" diyerek elleriyle ağzını kapattı.
Umay, Lâl’in çığlığına sadece boş bir bakış attı. Ardından tekrar Baran’a döndü. Siyah kargo pantolonunun üzerindeki taze kan lekesi, omzundan sızmaya devam ediyordu. Umay, üzerindeki siyahın her zaman bir zırh olduğunu düşünürdü; yaralarını, zayıflıklarını ve dökülen kanını saklayan bir zırh.
Baran, tek bir kelime etmeden Umay’ın yanına çöktü. O an aralarındaki sessizlik, salonun gürültüsünden çok daha fazla şey anlatıyordu. Baran, Umay’ın kanlı ellerini tutmak istedi ama onun temastan ne kadar nefret ettiğini hatırlayarak duraksadı. Sadece, "Bitti Saye," dedi fısıltıyla. "Bitti, gidiyoruz."
Umay, "Saye" ismini duyunca parmaklarındaki kanı betona son bir kez sürdü ve ayağa kalkmak için hamle yaptı ama yaralı omzu buna izin vermedi. Baran, onu tutmak için elini uzattığında, Umay’ın gözlerinde o bildik, vahşi bir hayvanın savunma içgüdüsü parladı.

*********
Demir kapının paslı gıcırtısı zihnimin derinliklerinde bir kırbaç gibi şakladı. Başımı ağır ağır kaldırdığımda, loş ışığın altında Baran’ın o sarsılmaz silüetini gördüm. Şaşkınlığım, damarlarımda akan kanın soğukluğuyla yarışıyordu. Buraya gelmişti. Babamın, Yakup Karahan’ın o aşılmaz duvarlarını yıkıp, kutsal saydığı ceza sahasına ayak basmıştı.
Doğrulmaya çalıştım. Avuçlarımın altındaki o kurumuş, pıhtılaşmış kan tabakası betondan ayrılırken iğrenç bir hışırtı çıkardı. Ama bedenim, irademe ihanet ediyordu. Sol omzumdaki yara, sanki içine kızgın bir demir sokulmuş gibi zonkluyordu. Baran, bir an bile tereddüt etmeden elini bana doğru uzattı. Parmakları havada, bir kurtuluş halatı gibi asılı kaldı.
Gözlerimin içine bakıp o ismi fısıldadı: "Saye."
Dişlerimi birbirine bastırdım. O isim, benim zayıflığımdı. O isim, henüz kirlenmemiş o küçük kıza aitti. Elini tutmadım. Temas, benim dünyamda ya saldırıydı ya da teslimiyet; ikisine de niyetim yoktu. "Adım Saye değil," dedim, sesim çatallı ama bir o kadar da keskin çıkarak. "Benim adım Umay."
Göz ucumla kapının eşiğinde duran babamı gördüm. Yakup Karahan, ellerini arkasında birleştirmiş, kafasını ağır ağır aşağı yukarı sallıyordu. Bu, onun o nadir görülen, kan donduran beğeni ifadesiydi. İnsanlardan yardım almamam, o eli tutmamam onun için bir gurur vesilesiydi. Onun için ben bir evlat değil, kusursuzca dövülmüş bir silahtım; bir silahın ise yardıma ihtiyacı olmazdı.
Babamla göz göze geldiğimizde içimi tarif edilemez bir tereddüt kapladı. Biliyordum, Baran’ın beni buradan çıkarması bir lütuf değil, ertelenmiş bir felaketti. Buradan çıktığım an, babamın otoritesini sarsan bu "kurtarılma" eyleminin bedelini misliyle ödetecekti. Bakışlarım babamdan kayıp Esila’ya çarptığında, sağ elimin kontrolsüzce titrediğini fark ettim. Betonu kazıyan, resim yapan o elim, sanki benden bağımsız bir hayat yaşıyormuş gibi titriyordu.
Esila’nın gözleri dehşetle büyüdü. "Uyuşturucu mu verdin ona?" diye haykırdı babama dönerek. "Umay’ın eli asla titremez! Ne yaptın ona!"
Babam cevap vermedi. Sadece kapıdan hafifçe çekildi ama gölgesi hala üzerimdeydi. Dudaklarını kıpırdatmadan, sadece benim duyabileceğim o buz gibi sessizliğiyle bir cümle bıraktı zihnime: "Bugünkü sahte özgürlüğün, yarınki mutlak esaretinin bedelidir Umay."
Elimin titremesine bakarken zihnimdeki o tozlu dosyalar birer birer açıldı. Bu titreme sadece yorgunluk değildi; bu, Karahan yasalarının sessiz infazıydı. Diğerlerinin de duyabileceği, ama en çok babamın ruhuna işleyecek o ruhsuz ses tonuyla mırıldanmaya başladım:
"Madde 3..." Sesim boş odada yankılandı. Lâl ve diğerleri dehşetle bana bakıyordu. "Kişinin uzuvları; silah, bıçak veya kalem gibi hayati unsurları tutamayacak hale gelir ve 48 saat içinde bir çaresi bulunmazsa, o kişi sistem için bir yüktür. Ve yükler, yok edilir."
Babamın dudağının kenarında yarım, takdir dolu bir gülüş belirdi. Kendi yasalarımı ezbere bilmem hoşuna gidiyordu. Titreyen sağ elime bakarken, kanlı parmaklarımı yumruk yaptım ama titreme geçmedi. Devam ettim, bu sefer sesimdeki ton daha derinden, daha karanlık bir yerden geliyordu:
"Madde 5... Eğer kusurlu kişi liderin koruması altında ise, liderin belirlediği kurban; Madde 3’te belirtilen işlevsizlik veya ihanet gerekçesiyle, kusurlu kişinin yerine infaz edilir."
Cümle bittiğinde bakışlarım babamın hemen arkasında, hiçbir şeyden habersiz duran Aylin’e takıldı. O an, beynimin içinde bir bomba patladı. Babamın o meşhur "şefkati", Aylin’e gösterdiği o yapay sevgi... Hepsi birer kalkandı. Eğer ben görevimi yapamazsam, eğer bu el silah tutamayacak kadar "aciz" kalırsa, babamın infaz edeceği kurban belliydi. Kardeşim dediğim, amcamdan kalan o tek emanet... Aylin.
Babamın belirlediği kurban Aylin’di ve o, bunu şu an gözlerimin içine bakarak onaylıyordu. Benim hatamın bedelini, onun canıyla ödetecekti.
Gözlerimi tekrar Baran’a çevirdim. O elini hala çekmemişti. Ama artık o eli tutmak, sadece benim değil, Aylin’in de sonu demekti. Ayağa kalkmak zorundaydım. Kendi başıma, kimseye dayanmadan.
Zar zor doğruldum. Omzumdaki acı, beynime giden oksijeni kesiyordu ama durmadım. Betona bulaşmış kanlı elimi pantolonuma sildim. Siyah kumaş, taze kanı emip daha da koyulaştı. Babamın yanından geçerken ona bakmadım ama varlığını bir ur gibi ensemde hissettim.
"Yürü gidelim," dedim Baran’a, sesimdeki titremeyi kalbimin en derinlerine gömerek. "Burada daha fazla vakit kaybetmeyelim."
Salona doğru ilerlerken arkamda bıraktığım o on beş ceset, sanki bir ağızdan fısıldıyordu: "Hoş geldin Umay, yerin zaten burasıydı." Malikânenin koridorlarında yürürken, her adımda Aylin’in yüzü geliyordu gözümün önüne. Babamın sessiz tehdidi, sırtımdaki o açık yaradan daha çok acıtıyordu. 48 saatim vardı. Ya bu eli tekrar silah tutacak hale getirecektim ya da Aylin’in cenazesine hazırlanacaktım. Karahan hanedanlığında sevgi yoktu, sadece takas vardı. Ve babam, şimdi benim hayatımı Aylin’in canıyla takas etmişti.
Dışarı çıktığımızda, İstanbul’un serin havası yüzüme çarptı. Ama içimdeki o yangın sönmüyordu. Baran yanıma yaklaşıp kapıyı açtığında ona dönüp fısıldadım: "Bir dahaki sefere sakın gelme Baran. Kurtardığını sandığın her an, aslında beni biraz daha öldürüyorsun."
Arabaya bindiğimde sağ elimi sol elimle sımsıkı kavradım. Durmuyordu. Titreme, bir saatli bomba gibi içimde tıkırdıyordu. Allah'ım, bu seferki savaşım düşmanla değil, bizzat babamın ruhuma kazıdığı bu lanetleydi.
Arabanın içindeki hava, dışarıdaki İstanbul ayazından çok daha keskin ve ağırdı. Arka koltukta, iki yanımda Karun ve Esila ile otururken bakışlarım sadece sağ elime kilitlenmişti. Dizimin üzerine koyduğum elim, benden bağımsız bir ritimle, sanki deri altında binlerce iğne varmış gibi titriyordu. Bu titreme sadece fiziksel bir yıkım değil, Yakup Karahan’ın ruhuma attığı o görünmez kementlerin gerilmesiydi.
Stresten sağ bacağımı hızla sallamaya başladım. Botumun tabanı arabanın zeminine vurdukça çıkan o ritmik ses, zihnimdeki 48 saatlik geri sayımın tiktakları gibiydi. Karun, yanımda oturan o koca gövdesiyle hafifçe bana doğru eğildi. Elini, bacağımı dizginlemek istercesine dizimin üzerine koydu.
"Ne oluyor Umay? Kurban kimdi, neden o maddelerden bahsettin?" diye sordu sesi boğuk bir endişeyle.
Bakışlarımı elimden ayırmadım. Başımı çok yavaşça iki yana salladım. Kelimeler boğazımda birer cam kırığı gibi dizilmişti. Aylin... Babamın yanındaydı. Kurallar gereği, infaz süreci başladığında kurban, liderin görüş alanından bir saniye bile çıkmazdı. Babam şu an ona en "şefkatli" maskesiyle bakıyor, belki saçlarını okşuyordu; ama diğer elinde benim yetersizliğimin faturasını tutuyordu.
Esila, titreyen elime bakarken cebinden küçük, şeffaf bir poşet çıkardı. İçindeki o beyaz hapı avucuna döktüğünde midemin bulandığını hissettim. "Bunu iç, geçer," dedi fısıldayarak. "Titremeyi durdurur, biliyorsun."
Hapa nefretle baktım. Yıllardır bu kimyasal zincirleri kırmak için kaç kez kendimi odalara kilitlediğimi, kaç kez soğuk terler dökerek tırnaklarımı duvarlara geçirdiğimi bir ben bilirdim. Babam beni her defasında o ilaçlara mahkum ederek irademi parmaklarının ucuna alıyordu.
"Çok uğraştım..." dedim, sesim kendi kulağıma bile yabancı, ruhsuz bir fısıltı gibi geldi. "Bir daha içemem. Bir daha o çukurdan çıkamam."
Esila hapı avucumun içine bırakmaya çalışırken ısrar etti. "Kurban kim bilmiyorum ama belli ki senin için çok önemli. Elin düzelmezse ne olacak?"
Gözlerimi hapın beyazlığından çekip Esila’nın gözlerine diktim. Sesimdeki o donuk dehşet, arabanın içindeki herkesi bir anlığına nefessiz bıraktı. "Aylini öldürecek," dedim. "Eğer bu el silah tutmazsa, babam amcamın tek emanetini, kardeşimi yok edecek."
Baran, dikiz aynasından bakışlarını bana sabitlemişti. Direksiyonu tutan ellerinin beyazlaştığını, çenesinin kasıldığını görebiliyordum. Bir an için göz göze geldik; o aynadaki yansımada acı, öfke ve çaresizlik birbirine karışmıştı.
Eline tekrar baktım. Durmuyordu. Sanki bu el bana ait değildi, babamın uzaktan kumanda ettiği bir et parçasından ibaretti. İçimden tek bir düşünce geçti: Kesip atsam biter mi? Eğer bu uzuv görevini yapmıyorsa, varlığının bir anlamı yoktu.
"Doktor tanıdığı olan vardır..." diye mırıldandım, kendi kendime konuşur gibi. "Madde 4... Eğer kontrolden çıkan uzuv yok edilirse, Madde 3 geçersiz sayılır. İnfaz durur."
"Umay, saçmalama!" diye bağırdı Karun, dehşetle elimi tutmaya çalışarak.
"Kessek olmaz mı?" dedim, buz gibi bir sakinlikle. "Eğer bu el Aylin'in hayatına karşılık bir yükse, onu feda etmek en mantıklı ticaret değil mi? Yakup Karahan ticareti sever."
Baran, daha fazla dayanamayarak arabayı ani bir manevrayla sağa çekti. Lastiklerin asfaltta çıkardığı o acı çığlık, içimdeki sessiz feryadın dışa vurumu gibiydi. Motoru durdurdu ve hızla arkasına, bana doğru döndü. Gözleri doğrudan titreyen elime odaklandı. Elini uzattı, parmak uçları tenime değmek üzereyken duraksadı. Temas yasağımı hatırlamıştı. Bakışları Karun’a kaydı.
"Karun, tut elini," dedi Baran, sesi otoriter ama titreyen bir tondaydı.
Karun, talimatı alır almaz sağ elimi iki avucunun arasına alıp sabit tutmaya çalıştı. Baran, kendi elini bir harita gibi kullanarak Karun’a talimatlar vermeye başladı. Sanki bir cerrahın asistanına komut vermesi gibiydi bu.
"Şu kemiğin hemen altındaki boşluğa baskı uygula," dedi Baran, kendi elinde o noktayı göstererek. "Sinir uçlarının geçtiği yer orası. Sertçe bastır, bırakma."
Karun denileni yaparken, Baran devam etti. "Umay, bana bak. Sadece bana bak. Elini unut."
Bakışlarımı Baran’a çevirdim. Gözlerindeki o derin yeşillik, beni o bodrumun karanlığından çekip almaya çalışıyordu. "48 saat..." dedim, kelimeleri heceleyerek. "Zaman akıyor Baran. Eğer bu el yarın bir hedefi vuramazsa, Aylin'in kanı benim ellerimde olacak. O ilacı içmektense, bu eli feda etmeyi tercih ederim. Bir silahtan fazlası olmama izin vermeyen o adam, kırık bir silahı yanında tutmaz."
Baran’ın gözlerinde bir şimşek çaktı. "Seni o ilaca da, o ölüme de mahkum etmeyeceğim," dedi dişlerinin arasından. "Sen bir silahtan fazlasısın Umay. Sen sadece Yakup Karahan'ın kızı değilsin. Bunu o kafana sokana kadar gerekirse bu arabada sabahlayacağız."
Esila elimdeki hapı tekrar uzattığında, ona bakmadım bile. "Hapı kaldır Esila," dedi Baran, bakışlarını benden ayırmadan. "O titremeyi biz durduracağız. Kimyasallarla değil, iradeyle."
Karun’un baskı uyguladığı nokta zonkluyordu ama titreme hafifçe yavaşlamış gibiydi. Başımı koltuğa yaslayıp gözlerimi kapattım. Zihnimde Aylin’in gülüşü ve babamın o soğuk bakışları çarpışıyordu. Ölüm, her zamankinden daha yakın ve daha tanıdıktı. Ama bu sefer, karanlığın içinde yalnız değildim. Baran’ın dikiz aynasından bana çarpan o inatçı bakışı, ruhumdaki o enkazı ayakta tutmaya çalışan tek direkti.
"Eğer başaramazsak..." dedim, gözlerimi açmadan. "Eğer 48 saat sonra bu el hala titrerse... O bıçağı kimin tutacağı umurumda değil. Ama o kurban Aylin olmayacak."
Baran cevap vermedi. Sadece Karun’un elinin üzerine kendi elini koydu; dolaylı bir temas, sessiz bir yemin... İstanbul’un sessiz bir sokağında, bir arabanın içinde, Yakup Karahan’ın kurallarına karşı ilk gerçek isyanımızı, bir elin titremesini durdurmaya çalışarak başlatmıştık.
Arabanın içindeki o yoğun sessizlikte, zihnim sadece tek bir noktaya kilitlenmişti: O kapıdan içeri girmeden hemen önce omzuma saplanan o ince sızısı. Babamın her cezadan önce, "Vücudun direnç göstersin," diyerek vurduğu o vitamin iğnelerinden biri olduğunu sanmıştım. Ama bu seferki farklıydı; damarlarımda yanan o sıvı, sanki hücrelerimi birer birer ele geçirmişti. Daha önce binlerce kez o odaya girmiştim, binlerce kez o karanlıkta kalmıştım ama hiç böyle olmamıştı. Bu seferki, Yakup Karahan’ın beni sadece cezalandırmak değil, tamamen bitirmek için hazırladığı bir oyundu.
Bakışlarımı sağ elimden ayırıp yavaşça başımı kaldırdım. Dikiz aynasından Baran’ın gözleriyle çarpıştım. O yeşilliklerde ne acıma vardı ne de korku; sadece sarsılmaz bir kararlılık ve adını koyamadığım, ruhumu sarsan o derin aidiyet duygusu. Baran bana bakarken, sanki titreyen sadece elim değil, tüm hayatımmış gibi bir ciddiyetle izliyordu beni.
Sonra bakışlarımı yanımda oturan Karun’un gözlerine çevirdim. Onun gözlerinde saf bir sadakat ve kardeşlik vardı; bir askerin, silah arkadaşı yaralandığında duyduğu o dürüst endişe. Hemen ardından Esila’ya baktım. Esila’nın bakışları Karun’unkine benziyordu, ikisinin de gözlerinde "Seni buradan çıkaracağız" diyen o tanıdık dostluk parlıyordu.
Ama Baran... Onun gözlerinde farklı bir şey vardı. Daha karanlık, daha sahiplenici ve her şeyi yakıp kül edebilecek kadar güçlü bir fırtına. Sanki o an sadece elimi değil, ruhumdaki o titremeyi de elleriyle durdurmak istiyordu.
Araba, bizim güvenli sığınağımız olan evin önünde durduğunda, motorun susmasıyla sessizlik daha da ağırlaştı. Esila derin bir nefes alıp kapıyı açtı. "Karun, biz biraz takılalım," dedi, sesindeki o otoriter ama yumuşak tonla. "Umay’ın biraz kafasını dağıtması, bu havadan uzaklaşması lazım."
Baran bir an itiraz edecek gibi olsa da Esila’nın kararlı bakışlarını görünce sustu. Karun ile birlikte arabadan inip içeri geçerlerken, ben Esila’nın kendi spor arabasına geçtim. Esila, direksiyonun başına geçer geçmez arabayı sahil yoluna doğru sürdü. İstanbul’un ışıkları camdan akıp giderken, o her zamanki neşeli ama bu sefer biraz daha zorlama olan tavrıyla söze girdi.
"Bak Umay, o ihtiyar ne yaparsa yapsın, biz buradayız," dedi Esila, müziğin sesini hafifçe açarak. "Aylin’e bir şey olmasına asla izin vermeyiz. Gerekirse o malikâneyi yerle bir ederiz, biliyorsun."
Sağ elimi bacağımın altına sıkıştırdım, titremeyi fiziksel bir güçle bastırmaya çalışarak. "O odaya girmeden önce vurduğu şey..." dedim fısıltıyla. "Daha önce hiç böyle yapmamıştı. Bu bir ceza değil Esila, bu bir imha planı."
Esila arabayı bir kenara çekip durdurdu. Denizden gelen o yosun kokulu rüzgar içeri dolarken elimi tuttu—bu sefer çekmedim. "O zaman biz de bu planı bozacağız," dedi gözlerimin içine bakarak. "Seni o ilaçlara da, o adama da kurban etmeyeceğim. Yarın o poligona gideceğiz ve sen o hedefi vuracaksın Umay. Çünkü sen, onun yarattığı bir silahtan çok daha fazlasısın."
Denizin karanlık sularına bakarken, Esila’nın bu inatçı umudu içimdeki o buz dağını biraz olsun eritti. Ama hala aklımda tek bir soru vardı: 48 saatlik kum saati akarken, bu el bir canı kurtaracak kadar sabit durabilecek miydi?
Sahil hattı boyunca uzanan lambaların cılız ışığı, Marmara Denizi’nin hırçın sularına vurdukça devasa birer gümüş iğne gibi parlıyordu. Esila, arabayı her zaman geldikleri o sakin koyun kenarına park etti. Motorun susmasıyla birlikte kabine çöken sessizlik, kulaklarımda Yakup Karahan’ın o tokat gibi inen sesinden daha ağır yankılandı.
"Burada bekle Umay, sakın bir yere ayrılma. Şuradaki pastaneden o sevdiğin eklerlerden alıp geleceğim. Şekerin düşmüştür, kendine gelmen lazım," dedi Esila, sesindeki o anaç ve endişeli tonu gizleyemeyerek.
İtiraz etmedim. Sadece başımı hafifçe salladım. Araba kapısı kapandığında kendimi dışarı attım. Sahilin hemen kenarındaki ahşap banklardan birine, karanlığın en koyu olduğu köşeye çöktüm. Etrafta gece yürüyüşüne çıkmış birkaç çift ve ellerinde telefonlarıyla dolaşan gençler vardı. Bakışlarının üzerimde toplandığını, fısıldaşmaların arttığını hissedebiliyordum. Kimisi korkuyla, kimisi ise büyük bir merakla bana bakıyordu. Karşılarında, gece karası saçları birbirine karışmış, yüzünde kurumuş kan izleri olan ve siyah sweatshirt’ü tamamen kırmızıya boyanmış bir kadın görmeyi beklemiyorlardı. Onlar için bu bir dehşet sahnesiydi; benim içinse sadece sıradan bir mesai sonrasıydı.
Tam o sırada sol omzumda tuhaf, ılık bir ıslaklık hissettim. Doğru ya, vurulmuştum. Operasyonun adrenalini, babamın o buz gibi odası ve Baran’ın elleri derken kendi yaramı tamamen unutmuştum. Kurşun sadece etimi sıyırıp geçmişti ama dikiş atılmadığı için hareket ettikçe kanamaya devam etmişti. Üzerimdeki o ağır, kan gölüne dönmüş siyah sweatshirt’ü bir çırpıda çıkardım. Altımdaki kısa kollu siyah tişörtle kalırken, gecenin ayazı açık yarama çarptığı an dişlerimi birbirine bastırdım.
Sweatshirt’ün temiz kalan alt kısmını ellerimle hunharca yırttım. Uzun bir şerit haline getirdiğim kumaşı, acıya aldırmadan omzuma, kanayan yerin üzerine sıkıca doladım. Kendi yaralarımı sarmaya alışıktım; çocukluğumdan beri Yakup Karahan’ın evinde revire gitmek bir zayıflık kabul edilirdi. Kendi söküğünü kendin dikmezsen, o delikten sızan soğuk seni bitirirdi.
Sağ elime baktım. Baran’ın arabada gösterdiği o baskı noktaları ve Karun’un uyguladığı masaj işe yaramış gibiydi. Titreme durmuştu; parmaklarım artık birer yabancı gibi değil, bana ait uzuvlar gibi duruyordu. Ama zihnimdeki o titreme geçmiyordu. Aylin şu an o malikânede, babamın o sahte şefkatinin kucağındaydı. 48 saatlik kum saati akıyordu ve ben her saniyenin Aylin’in nefesinden eksildiğini biliyordum.
Az sonra Esila elinde küçük bir paketle döndü. Yanıma oturduğunda önce omzumdaki o derme çatma sargıya, sonra yüzümdeki o donuk ifadeye baktı. Hiçbir şey demedi. Sadece paketi açtı ve içinden bir ekler çıkarıp bana uzattı.
"Ye şunu," dedi. "İçindeki o zehri ancak böyle atarsın."
Küçük bir ısırık aldım. Tadı damağıma yayıldığında, bu tatlılığın ardındaki o acı gerçeği düşündüm. Esila, bu dünyada duygularımı, zayıflıklarımı ve korkularımı bilen tek tük insandan biriydi. Ama ona bile her şeyi anlatmazdım. Güçlü kalmak zorundaydım; Karahan hanedanlığında yıkılanın üzerine toprak değil, beton dökülürdü.
"Endişeleniyorsun, biliyorum," dedi Esila, denize bakarak. "Ama Aylin için korkma. Baran o malikâneyi izletiyor. Kuş uçsa haberi olur. Ayrıca Aras abi de orada, biliyorsun o çaktırmasa da senin için her şeyi yapar."
Başımı Esila’nın omzuna yasladım. Bu, benim için nadir bir yakınlık anıydı. Ten temasından nefret eden ben, sadece Esila’nın o tanıdık ve güvenli limanına sığınabiliyordum. Gözlerimi kapattım. Denizin dalga sesleri, zihnimdeki o "Madde 3" ve "Madde 5" yankılarını bastırmaya çalışıyordu.
"Ben ona söz verdim Esila," diye mırıldandım, sesim dalgaların hışırtısına karışırken. "Amcam bana onu emanet ederken, 'Saye, onu bu karanlıktan uzak tut' demişti. Ben hem Saye'yi öldürdüm hem de aylini o karanlığın tam ortasına bıraktım. Eğer bu el yarın tetiği çekmezse, amcamın mezarına bakacak yüzüm kalmaz."
Esila saçlarımı hafifçe okşadı. "Sen hiçbir şeyi öldürmedin Umay. Saye sadece uyuyor. Ve Aylin... Aylin senin ne kadar güçlü olduğunu biliyor. O yüzden korkmuyor. Sen korkarsan, o zaman gerçekten kaybederiz."
Bir saat kadar öylece oturduk. Ne babamdan ne de o iğrenç bodrumdan bahsettik. Sadece İstanbul’un o nemli gece havasını soluduk. Esila’nın varlığı, içimdeki o devasa boşluğu doldurmasa da, en azından kenarlarını yumuşatmıştı. Ama saatler ilerliyordu. Vakit, her saniye daralıyordu.
"Hadi," dedim, başımı omzundan kaldırarak. "Geç oldu. Dönmemiz lazım. Yarın hayatımın en zor nişanı olacak."
Ayağa kalktığımda sol omzum tekrar zonkladı ama yüzümdeki ifadeyi milim oynatmadım. Esila da fark etti ama sormadı. Bizim aramızdaki anlaşma buydu: Ben sormazsam, o görmezdi. Arabaya doğru yürüdük. Siyah spor arabanın kapısını açıp koltuğa yerleştiğimde, dikiz aynasındaki yansımama baktım. Gözlerimin altındaki morluklar ve omzumdaki o kanlı sargı, Yakup Karahan’ın bana bıraktığı miraslardı.
Esila kontağı çevirdi. Arabanın farları sahil yolunu aydınlatırken, zihnimde sadece o hedef tahtası vardı. Yarın, ya o mermi tam merkezden vuracaktı ya da o mermi Aylin’in kalbine saplanacaktı. Başka bir seçenek yoktu. Gecenin karanlığına karışırken, içimdeki Saye’nin son bir kez fısıldadığını duydum: "Vur Umay. Onları korumak için, kendini bile vur."