5. bölüm · kül fırtınası

Bölüm 4

Hatcik Nurr

Esila’nın spor arabasının lastik sesleri gecenin sessizliğinde kaybolurken, malikâneden geriye kalan o kasvetli hava evin her köşesine sinmişti. Salonda kalan beş adam; Baran, Karun, Ayaz, Arın ve Fatih, sanki az önce büyük bir patlamadan sağ çıkmış gibi derin bir şokun içindeydi. Karun, hâlâ Umay’ın titreyen eline yaptığı o baskının sıcaklığını avuçlarında hissediyordu. Ayaz, Arın ve Fatih ise Umay’ı daha yeni tanımış olmalarına rağmen, o buz gibi duruşun altındaki yangını ilk kez bu kadar net görmüşlerdi.
Umay onlara karşı sertti, mesafeliydi ve çoğu zaman tek bir bakışıyla insanı yerin dibine sokabiliyordu. Ama garip bir şekilde, onun bu tavizsiz öfkesi, sahtelikle dolu bu dünyada onlara kendilerini güvende hissettiren tek şeydi. O, neyse oydu; bir yalanın arkasına sığınmıyordu.
Salonda ağır bir sessizlik hüküm sürerken ilk konuşan Karun oldu. "O iğne..." dedi, sesi hırıltılı çıkıyordu. "Yakup Karahan bunu hep yapıyor. Onu en zayıf anında vurmak için her yolu deniyor. Ama bu seferki farklıydı. Umay’ın eli... O elin titrediğini daha önce hiç görmemiştim."
Baran, pencerenin önünde dikilmiş, dışarıdaki karanlığa bakıyordu. Çenesi o kadar sıkıydı ki konuşurken kelimeler dişlerinin arasından zorla süzülüyordu. "Bence hâlâ bilmediğimiz çok şey var," dedi Baran, sesindeki o korumacı ton yerini derin bir sorgulamaya bırakırken. "Umay ile ilgili buz dağının sadece görünen kısmındayız. O maddeler, infaz yasaları, kurbanlar... Bir baba, öz kızına neden bu kadar sistematik bir işkence uygular? Neden ona dokunulmasına, hatta yardım edilmesine bile tahammül edemiyor?"
Arın, koltuğun kenarına çökmüş, başını ellerinin arasına almıştı. "Sert biri, evet," dedi Arın, hafifçe gülümseyerek. "Bizi her an kovacakmış gibi bakıyor ama o bakışındaki dürüstlük bile insanın içini ısıtıyor. Onda gerçek bir şeyler var. O yüzden bu akşam gördüklerim... Kan dondurucuydu."
Fatih onayladı. "O bodrumda cesetlerin arasında kanla resim yapması... O an gözlerindeki o boşluk... Kim bilir o evde neler yaşadı da bu hale geldi."
Baran’ın zihni ise tek bir noktaya takılı kalmıştı: Temas. Umay’ın, elini tutmak isteyen herkese birer yabancıymış, hatta birer saldırganmış gibi bakması. Bir insan neden kendi bedenini bu kadar büyük bir kale gibi korumaya alırdı? Neden bir el uzatıldığında sanki canı yanacakmış gibi geri çekilirdi? Baran, bilmediği o karanlık geçmişin içinde bir ışık arıyordu ama her kapı Yakup Karahan’ın o korkunç gölgesine çıkıyordu.
Tam o sırada kapının zili, gecenin bu saati için oldukça yüksek ve davetsiz bir sesle çaldı. Evdekiler bir an birbirine baktı. Baran, belindeki silahın varlığını kontrol ederek kapıya yöneldi. Kapıyı açtığında karşısında dört kişilik, oldukça neşeli görünen bir arkadaş grubunu buldu. Bunlar Kaan ve ekibi değildi; Baran’ın eski, daha sivil çevresinden tanıdığı ama bu tehlikeli dünyaya pek sokmadığı tiplerdi.
Baran bir anlık duraksadı, kaşlarını çattı. "Bu saatte ne işiniz var lan burada?" dedi, sesi hoşnutsuzluk doluydu.
Gelenlerin başında duran, grubun en hareketlisi olan çocuk sırıttı. "Yakınlardaydık be Baran, bir uğrayalım dedik. Işıklar yanıyordu, 'Sancaktar kesin uyanıktır' dedik. Kovacak mısın bizi?"
Baran, içeri girmelerine izin vermekle onları hemen göndermek arasında kaldı. İçerideki hava o kadar ağırdı ki, bu neşeli kalabalığın gelmesi bir oksijen tüpü gibi mi olacaktı yoksa her şeyi daha da mı karıştıracaktı emin olamıyordu. Arın arkadan fısıldadı: "Umay bunları görmesin, valla hepimizi kazığa oturtur. Misafir kontenjanı bu akşam doldu taştı zaten."
Baran, misafirleri kovmadı ama onları içeri alırken yüzündeki o gergin ifadeyi de saklamadı. "Geçin içeri, ama fazla ses istemiyorum. Evde uyuyanlar var," dedi, yalan söyleyerek. Umay uyumuyordu, Umay belki de hayatının en büyük savaşına hazırlanıyordu.
Gelen dört kişi salona doluşup Ayaz, Karun ve diğerleriyle selamlaşırken Baran sessizce bir köşeye çekildi. Misafirler havadan sudan, eski günlerden konuşurken Baran’ın gözü sürekli kapıdaydı. Esila ve Umay ne zaman dönecekti? Umay döndüğünde bu kalabalığı görünce ne yapacaktı?
Baran, kalabalığın gürültüsünden uzaklaşmak için mutfağa geçti. Elindeki bardağı sıkarken zihni hâlâ Umay’ın o korkunç feryatsız acısındaydı. O temas korkusunun altında, Yakup Karahan’ın bile anlatmaya cesaret edemeyeceği bir travmanın yattığını seziyordu. Amcasının ölümü, Aylin’in kurban seçilmesi, 48 saatlik o lanetli süre... Hepsi birbirine dolanmış birer urgan gibi Umay’ın boğazını sıkıyordu.
"Eğer o el yarın titrerse..." diye düşündü Baran. "Yakup Karahan’ı kendi malikânesinde ellerimle boğarım. Sancaktar olmanın tüm ağırlığını o adamın üzerine yıkarım."
Salondan yükselen kahkahalar, Baran’ın içindeki fırtınayla tam bir tezat oluşturuyordu. Arın ve Fatih, misafirleri oyalamaya çalışırken göz ucumla Baran’a bakıyorlardı. Herkesin aklındaki tek bir soru vardı: Umay bu kapıdan içeri girdiğinde, o titreyen elinde bir silah mı tutacaktı yoksa bir imdat çığlığı mı?
Gecenin ilerleyen saatlerinde, dışarıdan bir araba farının ışığı salonun camından içeri vurdu. Esila dönmüştü. Baran, misafirlerin varlığını bir anlığına unutup kapıya doğru fırladı. Kalbi, hiç olmadığı kadar hızlı atıyordu. Umay’ı kanlar içinde, yaralı ve ruhu ezilmiş bir şekilde görmeye daha fazla tahammülü yoktu. Ama asıl korktuğu, Umay’ın o soğuk bakışlarının arkasındaki "Saye"nin tamamen susmasıydı.
Baran kapının kulpunu tuttuğunda, içinden bir dua yükseldi. Allah'ım, dedi içinden; bu gece bu kadının ruhuna bir huzur, eline bir metanet ver. Çünkü o düşerse, hepimiz altında kalacağız.

*********

Kapı ağır bir gıcırtıyla açıldığında, gecenin ayazı Esila’nın neşeli mırıltılarıyla birlikte içeri süzüldü. Esila, sanki az önce sahil kenarında benim dağılmış ruhumu toplamaya çalışmamışız gibi, topuklu ayakkabılarını ayağından fırlatıp bir köşeye attı. Ben ise kapının eşiğinde, dışarıdaki karanlığın bir parçası gibi dikiliyordum. Saçlarım birbirine girmiş, üzerimdeki siyah tişört kurumuş kan lekeleriyle sertleşmişti. Korku filmlerinden fırlamış bir iblis gibi göründüğüme kalıbımı basardım.
Esila çoktan içeri dalarak salona doğru yönelmişti ama ben her zamanki o takıntılı düzenimle duraksadım. Esila’nın rastgele savurduğu ayakkabıları eğilip aldım. Kendi botlarımın yanına, simetrik bir şekilde, uçları dışarı bakacak şekilde yerleştirdim. Düzen, zihnimdeki kaosla savaşmamın tek yoluydu.
Başımı kaldırdığımda Baran’ın tam karşımda durduğunu gördüm. Gözleri doğrudan yüzümdeki kan izlerine, sonra da sargılı omzuma kaydı. Bakışlarındaki o yoğun endişeyi üzerimde hissetmek, açık yarama tuz basılması gibiydi. Hiçbir şey demeden sağ elimi havaya kaldırdım. Parmaklarımı açıp kapattım; avucumu ona doğru çevirdim. Titreme durmuştu. Beton gibi sabitti.
"Eyvallah Sancaktar," dedim, sesimdeki pürüzü gizlemeden. Bu bir teşekkürden ziyade, bir ateşkes ilanıydı. Onun o küçük dokunuşları ve talimatları, şimdilik Aylin’in üzerindeki cellat gölgesini bir milim öteye itmişti.
İçeriye, salona doğru adım attığımda gördüğüm manzara kaşlarımın çatılmasına yetti. Karun, Arın ve diğerlerinin yanında, daha önce bu evde hiç görmediğim dört yabancı surat oturuyordu. Beni gördükleri an salondaki o laubali hava bıçak gibi kesildi. İçlerinden biri, beni o kanlı canlı, darmadağın halimle görünce gayriihtiyari bir küfür savurdu.
"Ananı avradını... Bu ne lan?"
Dişlerimi sıktım. Çenemdeki kaslar gerilirken bakışlarımı Baran’a çevirdim. Sesimi yükseltmedim; bağırmak benim harcım değildi. Ben fısıltımla bile dünyaları yakabilirdim. "Kervansaray mı lan burası?" dedim, buz gibi bir tonla. "Neden bu evde misafir eksik olmuyor? Kapıya 'Giriş Serbest' tabelası mı astınız?"
Baran mahcup bir ifadeyle bana bakarken, "Sadece uğramışlar Umay, gönderecektim zaten," diye mırıldandı.
Ona doğru bir adım attım, aradaki mesafeyi koruyarak. "Elimi düzelttiğin için," dedim, gözlerimi yabancı dörtlüye çevirerek, "hepinizi şu an kapı dışarı edip sokakta uyutma fikrimi kendime saklıyorum. Şansınızı zorlamayın."
O dördüne, hayatları boyunca unutamayacakları en ters bakışımı atıp merdivenlere yöneldim. Kimse gıkını çıkaramadı. Yukarı çıkıp kendimi banyoya attım. Sıcak su, omzumdaki yarayı sızlatırken vücudumdan akan o kırmızı suların giderden süzülüşünü izledim. Yakup Karahan’ın o zehirli iğnesinden, o bodrumun kokusundan ve başkalarının kanından temizlenmek istiyordum. Duştan çıktıktan sonra omzumdaki sıyrığı temizledim, düzgün bir pansuman yapıp üzerine temiz, bol bir siyah tişört geçirdim. Saçlarımı taramadım, öylece ıslak bıraktım.
Aşağı indiğimde herkesin bıraktığım gibi oturduğunu gördüm. Misafirler pısmış, bizimkiler ise sessizce bekliyordu. Esila, Karun’un yanına tünemiş, elinde bir bardakla etrafı izliyordu. Merdivenlerin son basamağında durup sağ elime tekrar baktım. Yüzümü ekşiterek belimdeki silahı çıkardım.
Salondaki o yabancı grup, silahı gördüğü an gerildi; hatta biri koltukta geri çekildi. Onlara nişan almadım, hatta bakmadım bile. Eğer şu an birine nişan alacak olsam, o namluyu doğrudan kendi şakağıma dayardım; bu hayatın saçmalığına son vermek için. Ama sadece silahı kavradım. Ağırlığını hissettim. Tetiğe giden parmağımı kontrol ettim. Şükür ki titremiyordu. Yine de içimdeki o korku sönmemişti; 48 saatin sonunda bu elin Aylin’i kurtaracağına dair o şüphe kemiriyordu içimi.
Silahı tekrar belime yerleştirip Esila’nın yanındaki boşluğa çöktüm. Kimseyle konuşmaya niyetim yoktu ama grubun içinden bir çocuk, belki de ortamı yumuşatmak için, "Geçmiş olsun, kötü bir gece olmuş sanırım," diye seslendi.
"Daha kötülerini gördüm," dedim kısaca. Edebiyat yapacak halim yoktu. Kelimeler benim için sadece birer mermiydi; boşa harcamazdım.
Sessizlik tekrar odayı esir alırken Arın, o bitmek bilmeyen iştahıyla bana baktı. "Umay... Acıktım be," dedi, sanki az önce ölümden dönmemişiz gibi. "Valla midem sırtıma yapıştı."
Ona 'ne yapabilirim' der gibi, boş bir bakış attım. Ben kendi canımın derdindeyken Arın’ın yemek düşünmesi tam onluk bir hareketti. Ama ben cevap vermeden Baran araya girdi.
"Lan siktir git!" dedi Baran, Arın’a yastık fırlatarak. "Kız zaten yaralı, bir de kalkıp sana yemek mi yapacak? Kalk kendin yap ya da zıkkımlanma."
"Sıkıntı yok," dedim, sesimdeki yorgunluğu saklayarak. "Mutfakta bir şeyler vardır. Ama kimse benden garsonluk beklemesin."
Misafirler, benim bu sert ama bir o kadar da garip tavrım karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Baran ise gözlerini üzerimden ayırmıyordu. O bakışlarda bir şeyler vardı; sanki ruhumdaki o titremeyi durdurmak için dünyayı karşısına alacakmış gibi duruyordu. Ama ben sadece önümdeki sehpaya odaklanmıştım. Yarınki poligon, yarınki o ölümcül randevu...
Aylin, dedim içimden. Dayan. Bu el silahı tuttuğu sürece, kimse senin kılına zarar veremeyecek. Gerekirse bu eli keser, yine de seni o canavarın elinden alırım.

Mutfağın soğuk mermer tezgahına dayandığımda, dışarıdaki gürültü bir nebze olsun geride kalmıştı. Omzumdaki sargı her hareketimde varlığını hatırlatıyordu ama zihnimdeki 48 saatlik sayaç kadar canımı yakmıyordu. Tencereye suyu doldurup ocağa koydum. Makarna yapmak, dünyanın en basit işiydi; düşünmeyi gerektirmezdi, sadece beklerdin.
Esila, her zamanki gibi sessiz bir gölge misali yanımda belirdi. Tezgahın köşesine tünemiş, sanki dünyanın en karmaşık deneyini yapıyormuşum gibi beni izliyordu. Elimi makarnalara uzattığım sırada Esila, saçımın bir tutamını kulağımın arkasına itmek için elini uzattı. Bir anlık boşluğuma gelmişti; o tanıdık temas bile vücudumun savunma mekanizmasını tetiklemeye yetti. Omzumu hızla geri çekip kaşlarımı çattım. Bir anlık bir refleks, bir korku titremesi...
Esila’nın eli havada kaldı. Gözlerindeki o anlık incinmişliği gördüğümde boğazıma bir düğüm oturdu. "Kusura bakma," dedim fısıltıyla. "Boşluğuma geldi. Senlik bir durum değil."
Esila, yüzüne o her şeyi anlayan, şefkat dolu gülümsemesini yerleştirdi. "Sorun olmaz kuzum, biliyorum. Alıştım artık senin bu vahşi kedi hallerine."
Suyun kaynamasını beklerken içeriye, diğerlerinin yanına geçtik. Salondaki o "yabancı dörtlü" hâlâ koltukların ucunda, sanki her an bir patlama olacakmış gibi tetikte oturuyorlardı. Arın, Ayaz ve Fatih ise mutfaktan gelecek kokuyu bekleyen aç kurtlar gibiydi.
Esila, ortadaki tekli koltuğa yayılıp bacak bacak üstüne attı. Bakışlarını Karun’a çevirdiğinde yüzünde muzip bir ifade belirdi. "Umay," dedi sesini yükselterek, herkesin duyduğundan emin olmak istiyordu. "Karun’un küçükkenki halini hatırlıyor musun? Yanakları yarım dünyaydı resmen. Tam ısırmalıktı, pamuk şeker gibi geziyordu ortalıkta."
Gözlerimi devirdim ama dudaklarımın kenarı hafifçe seğirdi. "Isırıyordun zaten Esila," dedim, koltuğun kolçağına otururken. "Çocuk senin yüzünden yanaklarında diş iziyle geziyordu, babam dövdük sanıyordu her seferinde."
Esila iç çekerek Karun’un şu anki sert, sakallı ve heybetli haline baktı. "Keşke yine o yanakları olsaydı... Of, şu haline bak, resmen beton mikserine dönmüş çocuk."
Karun homurdanarak başını başka yöne çevirdi. "Esila, başlama yine. Çocuk değiliz artık."
"Valla ben Esila’ya hak veriyorum," dedim, Karun’un sinirlenmesi hoşuma giderek.
Karun bana ters bir bakış attı. "Başkasına hak versen şaşarım zaten. Siz ikiniz birleşince benim genetiğimle oynamayı iş ediniyorsunuz."
Arın, elindeki telefonu bırakıp bize doğru eğildi. "Gerçekten mi? Harbi fotoğrafı var mı ya? Karun’u yanaklı hayal edemiyorum, imkansız gibi bir şey."
Telefonumu arka cebimden çıkardım. Galeriye, o en derinlerde sakladığım, nadiren açtığım klasöre girdim. Ekranı Arın’a ve merakla boyunlarını uzatan diğerlerine çevirdim. Fotoğrafta Esila, Aylin, Karun, ben ve Baran vardık. Yakup Karahan’ın o karanlık odasından sağ çıktığımız, henüz ruhumuzun tamamen kararmadığı bir gündü. Ben yine fotoğrafta donuktum, neşem çoktan çekilmişti ama en azından gözlerimde o zamanki yaşam kırıntısı vardı. Aylin kahkaha atıyordu, Karun ise gerçekten de Esila’nın dediği gibi, yanakları sıkılmak için yaratılmış bir çocuk gibi duruyordu.
Fotoğrafa bakarken içimdeki o buz dağının bir parçası eridi. Hafifçe, belli belirsiz gülümsedim. O an, malikânenin bodrumu da, Levent Soner de, 48 saatlik süre de yok oldu. Sadece biz vardık.
Tam o sırada kapının zili, o huzurlu anı parçalamak istercesine çaldı. Kapıya yöneldim. Açtığımda, karşımda devasa, gösterişli ve renkli bir çiçek buketi duruyordu. Önce Esila’ya dönüp "Senin mi bu?" diye soracaktım ki buketi tutan adamı gördüm. Selim’in korumasıydı.
Adam, duygusuz bir sesle konuştu: "Selim Bey gönderdi Umay Hanım."
Gözlerimi devirdim. Selim... Kağıt üzerindeki kocam. Babamın, başka bir aileyle olan kan davasını bitirmek için beni kurbanlık koyun gibi sunduğu o adam. İkimiz de birbirimizden nefret ediyorduk, ikimiz de bu evliliğin sadece bir "anlaşma" olduğunu biliyorduk. Ama Selim, bazen böyle "centilmenlik" oyunları oynamayı severdi.
Çiçeği adamın elinden sertçe aldım. Buketin üzerindeki zarfı söküp açtım. Okuduğumda yüzüm iğrenmişçesine ekşidi. Evlilik yıl dönümümüzmüş. Vay be. Adam her yıl bugün beni öldürmek için yer arıyor zannediyordum, meğer ajandasına not düşmüş.
"Vay be," dedim, sesimdeki kinayeyi saklamadan. "Bende beni öldürmek için fırsat kolluyor zannediyordum. Adam romantik çıktı iyi mi?"
Belimdeki silahı bir anda çıkardım. Salondakiler ve kapıdaki koruma ne olduğunu anlayamadan, silahın kabzasıyla değil, namlusuyla korumayı omzundan vurdum. Adam acıyla yere yığılırken, elindeki notu alıp masanın üzerindeki bıçağı kaptım. Notu adamın alnına bıçakla sabitledim. Ardından, cebimdeki küçük çakıyı çıkarıp kendi baş parmağımı hafifçe kestim. Adamın alnındaki notun hemen yanına, kanımla bir kalp çizdim.
"Semih!" diye bağırdım, bahçedeki korumalarıma seslenerek. "Gel şu paketi al, kocam beye götür. Yıl dönümü hediyemi bizzat iletsinler."
Morali yerle bir olmuştu. Bir bu adamla uğraşmadığım kalmıştı zaten. Oflayarak buket çiçekleri olduğu gibi bahçedeki çöp kovasına fırlattım. Hayatıma, evliliğime, hatta nefesime bile babam karar veriyordu.
İçeri girdiğimde salondaki sessizlik daha da koyulaşmıştı. O yabancı dörtlü, sanki karşılarında bir seri katil varmış gibi dehşetle bana bakıyorlardı.

************

İstanbul’un en dik yamaçlarından birine kurulu, cam ve çeliğin soğukluğuyla inşa edilmiş Çetin malikânesinde gece, sadece rüzgarın uğultusuyla bölünüyordu. Selim Çetin, çalışma odasının devasa camının önünde, şehrin ışıklarına sırtını dönmüş, elindeki kehribar tespihi belli bir ritimle çeviriyordu. Yüzünde, her an patlamaya hazır bir volkanın sönük ama yakıcı izleri vardı.
Kapı, tok bir sesle açıldı. İçeriye giren kişi, Umay’ın sağ kolu Semih’ten başkası değildi. Semih, birçok korumanın aksine, bu odadaki ölümcül sessizlikten ya da Selim’in yaydığı o tekinsiz auradan korkmuyordu. Umay onu bu yüzden seçmişti; korkuyla değil, sadakatle hareket ettiği için.
Semih, kucağında kan gölüne dönmüş o "hediyeyi" masanın üzerine bıraktı. Selim’in korumasının cansız bedeni değil, ağır yaralı ve alnına bıçakla not saplanmış hali masanın üzerinde bir enkaz gibi duruyordu. Korumanın alnındaki kağıtta, Umay’ın kendi parmağından damlattığı kanla çizilmiş o yamuk, alaycı kalp ve bıçağın soğuk metali parlıyordu.
Selim, ağır adımlarla masaya yaklaştı. Tespihini cebine attı. Eğilip adamın alnındaki nota, o kanlı kalbe baktı. Odanın içindeki adamlar nefesini tutmuş, efendilerinin öfkeyle odayı dağıtmasını bekliyordu. Ancak beklenmedik bir şey oldu.
Selim Çetin, kahkaha atmaya başladı.
Bu, neşeli bir gülüş değil; saf bir deliliğin, hayranlıkla karışmış bir psikopatlığın dışa vurumuydu. Parmaklarını adamın alnındaki kanlı kalbin üzerinde gezdirdi. Umay’ın kanı, Selim’in parmak ucuna bulaştı. Selim, sanki dünyanın en değerli mücevherine dokunuyormuş gibi bir ifadeyle o kana baktı.
"Vay be..." dedi Selim, sesi hayranlık dolu bir fısıltıydı. "Hâlâ aynı vahşi kedi. Yıl dönümümüzü unutmamış, bana kendi imzasını göndermiş."
Semih, dik bir duruşla Selim’i izliyordu. "Umay Hanım’ın mesajı açık, Selim Bey," dedi Semih, sesi milim titremeden. "Çiçekleri çöpe attı. Bir dahaki sefere daha yaratıcı bir ölüm yolu bulmanızı öneriyor."
Selim, bakışlarını Semih’e çevirdi. Gözlerindeki o manyakça parıltı, Umay’ın bu sertliğini ne kadar çok sevdiğini kanıtlıyordu. O, uysal bir kadın istemiyordu; o, kendisini öldürmeye çalışan, elinde bıçakla bekleyen bir cellat istiyordu. Umay tam olarak buydu.
"Gidip ona de ki," dedi Selim, masadaki bıçağı tek bir hamlede söküp alırken. Not kağıdını parça parça etti. "Bu kalp, benim kalbimden daha sıcak. Hediyesini kabul ettim. Ama bir dahaki sefere sadece korumalarımı değil, bizzat beni vurmasını bekliyorum. O zaman bu evlilik gerçekten eğlenceli bir hal alacak."
Semih başıyla selam verip odadan çıkarken, Selim elindeki bıçağı masanın ahşabına sertçe sapladı. Umay’ın o kontrol edilemez, boyun eğmez hali onun en büyük bağımlılığıydı. Babası Yakup Karahan onu bir kağıt parçasıyla bu eve mahkum etmiş olabilirdi ama Selim, Umay’ın bu mahkumiyeti kanlı bir savaşa çevirmesinden büyük bir haz alıyordu.
Odada yankılanan o hastalıklı gülüş, malikânenin soğuk duvarlarında bir vasiyet gibi asılı kaldı. Selim Çetin, Umay’ın nefretinden besleniyordu ve bu gece, o nefretin en saf halini tatmıştı.

********

Mutfaktaki o yoğun makarna buharının arasında, Baran’ın kapı pervazına yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmiş bir şekilde beni izlediğini fark etmem uzun sürmedi. Bakışlarındaki o "seni çözmeye çalışıyorum" ifadesi her zamanki gibi yerli yerindeydi. Omzumdaki sargı sızlamaya devam ediyordu ama Baran’ın o alaycı, her şeyi bildiğini sanan duruşu, sızıdan daha çok sinirimi bozuyordu.
"Makarnayı haşlamayı mı planlıyorsun yoksa onlarla felsefi bir tartışmaya mı gireceksin?" dedi, sesindeki o hafif dalgacı tınıyla. "Tencereyle bakışman bittiyse, Arın içeride açlıktan koltukları kemirmeye başlayacak."
Elimdeki süzgeci tezgaha sertçe bıraktım. "Arın’ın iştahı benim sorunum değil Sancaktar," dedim, ona bakmadan. "Çok acıktıysa gitsin bahçedeki çimleri otlasın. Hem organik beslenmiş olur."
Baran hafifçe güldü, mutfağa doğru bir adım attı. "Vahşisin yine. Korumayı vurduğun o andaki karizmanı, mutfaktaki bu sinirli aşçı haline tercih ederim aslında. Ama bu halin de... Ne bileyim, bir tık daha 'insani' mi desem?"
Ona doğru döndüm, elimdeki tahta kaşığı bir silah gibi ona doğrulttum. "Bana bak Baran, bu akşam yeterince 'insani' dram yaşadım. Eğer o ağzını bir kez daha benim karakter analizim için açarsan, o makarnayı haşlamadan kuru kuru yediririm sana."
Baran ellerini "teslim oluyorum" dercesine havaya kaldırdı ama yüzündeki o sinir bozucu sırıtış milim oynamadı. "Tamam, tamam. Mutfak senin krallığın. Ama şu eline bir baksana... Titreme geçmiş ama sinirden parmak boğumların beyazlamış. Bu kadar kasma kendini, alt tarafı bir akşam yemeği yiyoruz."
"Kasmıyorum," dedim dişlerimin arasından. "Sadece etrafımdaki gereksiz kalabalık ve senin bu bitmek bilmeyen çenen enerjimi sömürüyor."
"Benim çenem mi?" dedi, sahte bir kırgınlıkla. "Ben burada senin elinin titremesini durduran kahraman edasıyla dururken, sen beni enerji vampiri mi ilan ediyorsun? Ayıp Umay, gerçekten ayıp. İnsan bir 'eline sağlık Baran' der, bir 'teşekkürler Sancaktar' der..."
"Eyvallah dedim ya kapıda, yetmedi mi?"
"O 'eyvallah' sanki küfür eder gibi çıktı ağzından. Daha samimi bir şeyler beklerdim. Mesela, 'Baran sen olmasan ben ne yapardım' gibi..."
Gözlerimi devirdim. "Baran, eğer o cümleyi benden duyarsan bil ki ya ölmek üzereyimdir ya da ağır bir beyin sarsıntısı geçiriyorumdur. Şimdi çekil önümden, tabakları alacağım."
Baran geri çekilmek yerine, ben tezgaha uzandığımda bilerek yolumu kapattı. "Önce şu tırnaklarını bir indir bakalım," dedi, sesi bir anlığına ciddileşir gibi oldu ama o alaycı parıltı hala gözlerindeydi. "Selim’in gönderdiği o kanlı mesaj... Gerçekten o herifi öldürmene yardım etmemi istemiyor musun? Keyifli olurdu."
"Selim benim meselem," dedim, onu sertçe kenara iterek. "Ve sen benim korumam değilsin. Sadece... Aynı evde kalmak zorunda olduğum, fazla konuşan bir adamsın."
Baran, arkamdan "Fazla konuşan ama hayat kurtaran bir adam," diye seslendi. Salona doğru yürürken omzunun üzerinden bana göz kırptı. "Makarnayı fazla tuzlu yapma, zaten tansiyonumuz Selim yüzünden tavan yaptı."
"Tuz yerine barut koyacağım, patla da kurtulayım!" diye bağırdım arkasından.
İçeriden kahkahası duyuldu. Sinir bozucu bir adamdı; ne zaman üzerine gitsem alayla karşılık veriyor, ne zaman duvarlarımı örsem bir şekilde o duvarın altından geçmeyi başarıyordu. Ama garip bir şekilde, onun bu alaycı tavırları, Yakup Karahan’ın o ağır, boğucu karanlığından daha gerçek hissettiriyordu. Makarnayı süzüp tabağa koyarken sağ elime baktım. Hala sabitti.
"Aylin," diye fısıldadım kendi kendime. "Yarın o hedefi vuracağım. Hem de bu geveze Sancaktar’ın gölgesinde değil, kendi öfkemle."
Salona geçtiğimde masanın etrafındaki o tuhaf kalabalığa baktım. Arın hemen tabağına atılırken, Baran bana bakıp tabağındaki makarnadan bir çatal aldı. "Ellerine sağlık asabi kraliçe," dedi, sesi sadece benim duyabileceğim bir tonda, o bildik alaycılıkla.
Ona sadece tip tip baktım ve masanın en ucuna, herkesten uzağa tünedim. Aramızda bir şey yoktu, olamazdı da; ama bu evdeki her kavga, her laf sokma, dışarıdaki o kanlı dünyadan kaçtığım küçük birer sığınaktı.
Didişmeyi seviyordu, çünkü biliyordu; ben ancak kavga ederken kendimi hayatta hissediyordum.

Misafirlerin o şaşkın ve korku dolu yüzleri dış kapının ardında kaybolduğunda, salonun havası bir nebze olsun temizlenmişti. O "yabancı dörtlü" muhtemelen hayatları boyunca bir daha bu evin sokağından bile geçmeyecekti; Selim’in korumasının alnındaki o kanlı kalp damgası, onlara yeterli bir ömür boyu travma hediyesi olmuştu.
Mutfaktaki işim bittiğinde, Arın’ın tabağındaki makarnayı sanki son yemeğiymiş gibi büyük bir iştahla, ama sanki çiğnemeden yuttuğunu fark ettim. Çatalını tabağa her vuruşunda çıkan o metalik ses, salonun sessizliğinde yankılanıyordu. Kaşlarımı çatarak ona baktım. Arın ve yemek yememek, fizik kurallarına aykırı bir durumdu.
"Ne zamandır açsın sen?" diye sordum, sesimdeki o sert tonun yerini hafif bir merak almıştı.
Arın, ağzındakini güçlükle yutup bana baktı. "Sanırım sadece sabah kahvaltısı yaptım Umay," dedi, sesi hafif mahcup ama oldukça bitkin geliyordu.
Şaşırmıştım. Bu çocuk için yemek yemek, nefes almakla eşdeğerdi. "Neden yemedin?" diye sordum, masanın köşesine yaslanarak. "Senin mide kapasiteni biliyoruz, bir öğün atlaman bile mucize."
Arın omuz silkti, bakışlarını tabağına geri çevirdi. "Bilmem ki... Sanırım barda yiyecektim. Tam sipariş verecekken babanın adamları mekanı bastı, sonra o bodrum katı, operasyon falan derken... İştahım değil, vaktim kaçtı herhalde. Gerisi malum zaten."
Anlıyorum anlamında kafamı yavaşça salladım. Yakup Karahan’ın gölgesinin düştüğü yerde, insanın iştahının kaçması en masum sonuçtu. Arın gibi biri bile o baskı altında yemek düşünemez hale geldiyse, durumun vahameti ortadaydı.
Tam o sırada, karşımda oturan Baran’ın bakışlarını üzerimde hissettim. Elindeki bardağı masaya bırakıp, o her zamanki alaycı ama bir o kadar da dikkatli ifadesiyle bana döndü. "Bir şey sorabilir miyim Umay?" dedi.
"Hayır," dedim, cevabı saniyesinde yapıştırarak. Soru sormak, mahremiyetime dokunmak demekti ve ben bu gece yeterince dokunulmuştum.
Baran, bu "hayır" cevabımı dünyanın en net "evet"i olarak algılamış olacak ki, hiç duraksamadan sormaya devam etti. "Madem evlisin," dedi, sanki bu kelime ağzında kötü bir tat bırakıyormuş gibi yüzünü hafifçe ekşiterek. "Neden soyadın hâlâ aynı? Neden hâlâ Karahan’sın?"
Gözlerimi devirdim. Bu adamın merakının sınırı yoktu. Diğerleri de —Esila, Karun, Ayaz ve Fatih— bir anda sessizleşip cevabı beklemeye başladılar. Masadaki o gergin sessizlikte, Baran’ın sorusu havada asılı kaldı.
"Neden sordun?" dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak.
"Merak ettim," dedi Baran, arkasına yaslanıp kollarını göğsünde birleştirerek. "Yani teknik olarak bir Çetin olman gerekmez miydi? Selim Çetin’in o kadar tantanayla aldığı kadın, nasıl oluyor da hâlâ babasının soyadını taşıyor?"
Derin bir nefes aldım. Çenem bu gece gereğinden fazla yorulmuştu; önce babamla olan o zehirli diyaloglar, sonra Selim’in adamına verdiğim o kanlı mesaj... Şimdi bir de Baran’a hayat bilgisi dersi vermek zorundaydım.
"Kimse için soyadımı değiştirmem," dedim, kelimeleri tane tane seçerek. "Ne Selim için ne de bir başkası için. Ben Karahan olarak doğdum, Karahan olarak öleceğim. Ayrıca babam bu konuda benimle aynı fikirde. O, 'Karahan' markasının başka bir soyadın altında erimesine asla izin vermezdi. O evlilik sadece bir mühür, Baran. Bir kağıt parçası. O mühür benim kimliğimi değiştirmeye yetmez."
Söylediğim şeyin ardından neden bu kadar uzun bir açıklama yaptığımı düşündüm. Ben kimseye hesap vermezdim, kimseden onay beklemezdim. Ama Baran’ın o yeşil gözlerindeki merak, sanki beni konuşmaya zorlayan gizli bir güç gibiydi.
Baran hafifçe sırıttı. "Kendi markasına bu kadar düşkün bir baban olması ilginç. Ama soyadını koruman... Bu hoşuma gitti. Senin o dik başlılığına yakışan bir detay."
"Senin neyin hoşuna gidip gitmediği umurumda değil Sancaktar," dedim, masadan kalkmak için hamle yaparak. "Soyadım benim zırhım. Selim Çetin o zırhın çatlağından sızmaya çalışıyor ama başaramayacak. O sadece benim üzerimdeki o yasal gölgeden ibaret."
Fatih araya girdi, ortamdaki havayı biraz yumuşatmak ister gibi. "Valla helal olsun Umay. Ben Selim’in yerinde olsam, soyadı meselesinden çok o alnına bıçak saplanan korumayı dert ederdim. Adamın tarzı tam bir psikopat."
"Psikopatlar birbirini çeker," dedim, kapıya yönelirken. "Selim benim nefretime aşık, ben ise onun yok oluşuna. Bu evliliğin tek yakıtı bu."
Baran arkamdan sessizce beni izliyordu. Merdivenlere yöneldiğimde, salonun o ağır atmosferinden sıyrılmak için can atıyordum. Bu gece fazla konuşmuştum, fazla hissetmiştim. Aylin’in canı benim titremeyen ellerime bağlıyken, soyadı tartışması yapmak dünyanın en absürt işi gibi geliyordu.
Odamın kapısına vardığımda duraksadım. Sağ elime son bir kez baktım. Hala sabitti. Masada verdiğim o sert cevaplar, zihnimdeki o karmaşayı bastırmıştı belki de. Ama Baran’ın o meraklı bakışları... O bakışlar, soyadımdan daha fazlasını kazımaya çalışıyordu ve ben buna ne kadar izin vereceğimi bilmiyordum.
"Umay Karahan," diye fısıldadım kendi kendime kapıyı kapatırken. "Sadece bu kadar. Başka bir isim, başka bir kimlik yok."
Gece, penceremin dışındaki İstanbul karanlığına gömülürken, mutfaktan hâlâ Arın’ın çatal sesleri ve Baran’ın alçak sesli gülüşü geliyordu. Bir aile gibiydik ama her birimiz birer mayın tarlasında yürüyorduk. Ve yarın, o tarlada bir patlama olacaktı; ya hedefler vurulacaktı ya da hepimiz o enkazın altında kalacaktık.

*************

Gecenin en siyah saatinde, zihnimdeki 48 saatlik sayaçla birlikte daldığım huzursuz uyku, kapının üzerine bir balyoz gibi inen o tıklama sesiyle paramparça oldu. Gözlerimi açtığımda oda zifiri karanlıktı.
"Umay, girebilir miyim?"
Baran’ın sesiydi. O her zamanki kendine güvenen, insanın sinir uçlarıyla oynayan tonu.
"Siktir git, Baran!" diye homurdandım, sesim uykunun verdiği boğuklukla her zamankinden daha pürüzlü çıkmıştı. Kafamı yastığın altına gömüp dünyayı dışarıda bırakmaya çalıştım.
Kapı kolunun aşağı iniş sesini duydum. Arsız herif. Kapı açıldı, koridordan sızan cılız ışık odanın içine uzun bir gölge düşürdü. Baran, elinde dumanı tüten devasa bir kahve kupasıyla içeri süzüldü. Sanki kendi odasına giriyormuşçasına rahattı.
"Kovulmaya geldim," dedi, sırıttığını karanlıkta bile görebiliyordum. "Günün en sevdiğim saati; senin beni haşladığın o eşsiz anlar."
"Baran, ciddiyim. Çık git yoksa seni bu odadan paketleyip gönderirim."
"Önce kahvemi bitireyim, sonra düşünürüz."
Yatağın üzerindeki yumuşak dekoratif yastıklardan birini kaptığım gibi suratına fırlattım. Baran, profesyonel bir kaleci edasıyla yastığı tek eliyle yakaladı, diğer elindeki kahveyi milim sarsmadı. "Iskaladın asabi kraliçe. Uykusuzluk reflekslerini köreltmiş."
"Neden geldin?" dedim, yataktan doğrularak. Saçlarım yüzüme dökülmüştü, muhtemelen bir hortlaktan farkım yoktu. "Saat gecenin kaçı haberin var mı senin? Hangi manyak bu saatte kahveyle oda basar?"
"Senin uyanık olduğunu biliyordum. Zihnin o kadar gürültülü ki, alt kattan duyuluyor," dedi, odadaki tekli koltuğa yayılırken. "Ayrıca odan... Çok düzenli. İnsanın içini ürpertiyor. Bir tane bile dağınık kıyafet yok mu gerçekten?"
"Baran, üç saniyen var. Bir... İki..."
Tam o sırada kapı tekrar açıldı. Ama bu sefer gelen sadece biri değildi. Karun, Ayaz, Fatih ve Arın, sanki bir okul gezisindeymiş gibi sırayla içeri daldılar. Oda bir anda beş erkeğin gürültüsüyle doldu. Arın’ın elinde bir paket cips, Ayaz’ın elinde ise bir tablet vardı.
"Selam millet! Biz de dedik ki madem uyku tutmuyor, Umay'ın odasında bir zirve yapalım," dedi Arın, neşeyle yatağımın ucuna ilişirken.
Olayın saçmalığına baktım. Karşımdaki bu tabloya... Neden benim odam? Neden şimdi? Kafamı yastığa öyle bir vurdum ki, sanki yastığı ikiye yarmak istiyordum. Yastıktan kafamı geri kaldırdığımda yüzümde saf bir bezginlik vardı.
"Neden?" diye sordum, sesim bir fısıltıdan farksızdı. "Neden benim odam dasınız? Salon mu yandı? Ev mi çöktü?"
"Senin odan daha güvenli hissettiriyor," dedi Fatih, masamın üzerindeki kalemliği incelerken. "Baran buradaysa, en güvenli yer burasıdır dedik."
Arın, elindeki cipsi ağzına atarken bir yandan da dik dik bana ve Baran’a bakmaya başladı. Yüzünde o bildik, insanı çileden çıkaran sırıtış belirdi. "Valla," dedi Arın, "Umay-Baran ikilisi gece yarısı kahve zirvesi yapıyorsa, ya dünyayı ele geçireceğiz ya da düğün davetiyesi hazırlıyoruz."
Baran, tam kahvesinden büyük bir yudum alıyordu ki Arın’ın bu lafıyla boğulur gibi oldu. Kahve boğazında kaldı, öksürmeye başladı. Sırtına vuran Karun’un devasa eli olmasa muhtemelen orada can verecekti.
"Düğün mü?" dedi Baran, öksürüklerinin arasından. "Arın, seni o poligonda hedef tahtası yaparım çocuk, sus artık."
Kapı bir kez daha açıldı ve Esila içeriye o her zamanki fırtınasıyla daldı. "Vay! Bensiz mi? Çok kırılırım, gerçekten çok kırılırım!" Esila, diğerlerini umursamadan yanıma geldi ve yatağa yanıma çöktü. Elini koluma attı, saçlarımı okşamaya başladı. Diğerlerinden kaçsam da Esila’nın temaslarına engel olamıyordum; o benim koruma kalkanımı delen tek insandı.
Odadaki oksijenin tükendiğini hissettim. Bunaldım. Yataktan fırlayıp pencereye yürüdüm ve soğuk İstanbul havasının içeri dolması için camı sonuna kadar açtım. Gecenin ayazı yüzüme çarptığında biraz kendime geldim. Yatağın kenarına geri oturdum, çekmecemden paketimi çıkardım.
Bir sigara yaktım. Dumanı dışarı doğru üflerken Baran’ın gözlerini üzerimde hissettim. Bana o "bu saatte mi?" der gibi bakan yeşil gözlerine oflayarak karşılık verdim. Paketi ona doğru uzattım. "Al, bakma öyle."
Baran sırıttı, paketten bir dal aldı. Çakmağı çakıp ona doğru uzattım. Sigarasını yakarken ona en öldürücü, "bir kelime daha edersen seni bu camdan aşağı atarım" diyen bakışlarımı attım. O ise sadece dumanı ciğerlerine çekip gülümsedi.
"Odanın kuralları sert ama ikramı bol," dedi Baran, dumanı tavana doğru savurarak.
"Kural yok," dedim kısaca. "Sadece gürültü istemiyorum. Ama o tren rayından çoktan çıkmış gibi."
Odanın içindeki duman bulutu, pencereden giren soğuk rüzgârla dans ederken Arın, cips paketinin dibini sıyırıp yatağımın ucuna iyice yerleşti. "Eee," dedi, gözlerini kısarak Esila’ya baktı. "Şu bizim meşhur lojistik müdürüyle ne oldu? Geçen gün koridorda senin peşinden yavru ördek gibi dolanıyordu."
Esila kahkaha atarak saçlarını geriye attı. "Ay o mu? Adam tam bir fiyasko çıktı. Bana akşam yemeği için 'çok egzotik bir yer' dediği yer, bildiğin sakatatçıymış. Adam kokoreç aşığıymış meğer!"
"Sadece kokoreç olsa iyi," diye araya girdim, sigaramın külünü titizlikle kül tablasına bırakırken. "O adamın aslında üç tane sevgilisi daha olduğunu ve hepsini aynı sakatatçıya götürdüğünü biliyor muydun?"
Odadaki herkes bir anda bana döndü. Baran’ın kaşları hafifçe havalandı, sigarasından derin bir nefes çekip beni izlemeye devam etti. Esila şokla ağzını açtı. "Ne? Ciddi misin sen?"
"Dördüncü randevu için indirim kartı varmış," dedim düz bir sesle. "Babamın adamları adamı izlerken not düşmüşlerdi."
Fatih ve Ayaz aynı anda kahkahayı patlatırken Karun, "Bu Karahan istihbaratı bazen gerçekten korkutucu oluyor," diye homurdandı. Arın ise heyecanla Esila’ya döndü. "Duyuyor musun? Adam seri randevucu çıkmış! Başka ne var Umay? Şu bizim yeni gelen keskin nişancı çocuk hakkında ne biliyorsun? Kendini çok gizemli sanıyor."
"Gizemli falan değil," dedim, gözlerimi devirerek. "Sadece ağır bir sosyal fobisi var ve geceleri gizli gizli pembe dizi izleyip ağlıyor. Bir keresinde telsizini açık unutmuştu, tüm kanal dizi müziğiyle inledi."
Baran, bu bilgiyi duyduğunda boğulur gibi oldu, sigarasının dumanı genzine kaçtı. "Deme şunu..." diye mırıldandı sırıtırken. "Çocuğu her gördüğümde aklıma dizi müziği gelecek şimdi."
Tam o sırada Esila’nın telefonu, yatağın üzerinde vahşi bir şekilde titremeye başladı. Arayan 'Pelin' diye bir isimdi. Esila, "Eyvah, bu Pelin arıyorsa kesin yine bir rezalet çıkmıştır," diyerek telefonu hoparlöre alıp tam ortaya bıraktı.
"Kızım!" diye bir ses yükseldi telefondan. Pelin nefes nefese, sanki maraton koşuyormuş gibi konuşuyordu. "İnanamayacaksın! Hani şu benim peşimde olan manken çocuk vardı ya, Berkcan? Hani 'ruhumun ikizi' diyordum?"
Bir anda Arın, Ayaz, Fatih, hatta Karun bile telefonun etrafına üşüştü. Beş koca adam, bir magazin haberi bekleyen mahalle teyzeleri gibi telefonun tepesine dikilmişti. Pelin devam etti: "Çocuk beni bu akşam bir partiye davet etti. Gittim, her şey harika... Tam dans edeceğiz, çocuğun peruğu düştü kızım! Çocuk kelmiş! Ama öyle böyle değil, tepesi ayna gibi parlıyor! Ve en kötüsü, peruk gidince 'Berkcan' değil, 'Bahattin' olduğunu öğrendim. Kimlik değiştirmiş resmen!"
"Oha!" diye bağırdı Arın. "Bahattin mi? İsim bile daha yaşlı hissettiriyor."
Ayaz, "Peruk mu? Bu devirde hâlâ peruk kullanan mı var?" diyerek dalga geçerken, Fatih telefonun yanına eğilip "Peki peruk nerede şu an?" diye sordu. Pelin’in sesi cırlak bir tonda geri geldi: "Bilmiyorum! Garsonun tepsisine düştü, çocuk 'Bu meze ne?' diye sordu!"
Oda bir anda kaos yerine döndü. Herkes Pelin’in anlattığı bu absürt olayı tartışırken, telefonun başındaki o sıkışık grup birbirini itip kakıyordu. Baran, bu karmaşayı ve gürültüyü fırsat bilip yavaşça yatağın boş kalan kısmına, hemen yanıma süzüldü.
Omuz omuza geldik. Normalde biri bu kadar yakınıma girse odayı başlarına yıkardım ama o an, Baran’ın sıcaklığını hissettiğimde vücudumun o meşhur savunma duvarları bir anlığına aşağı indi. Dirseği dirseğime değdi, bacağı bacağıma yaslandı. Garip bir şekilde, ilk defa bu temastan kaçmak gelmedi içimden. Belki uykusuzluktandı, belki de Baran’ın yaydığı o tuhaf güven duygusundan... Sadece sigaramı içmeye devam ettim ve onun yanımda kapladığı alanı kabullendim.
Baran, başını bana doğru hafifçe eğdi. Diğerleri hâlâ Bahattin’in peruğunun yasını tutarken, o sadece benim duyabileceğim bir sesle, "Gülmemek için kendini çok zorluyorsun," dedi. "Dudakların seğiriyor."
"Saçmalama," dedim, ama bakışlarımı ondan kaçırmadım. Baran’ın eli, battaniyenin üzerinde yavaşça benim elimin yanına yerleşti. Dokunmadı ama orada olduğunu hissettirdi. O an içimde bir şeyler yumuşadı; sanki aylardır süren o kaskatı gerginlik, Baran’ın o sessiz varlığıyla bir nebze olsun dağılıyordu.
"Gülmek insani bir reflekstir Umay," dedi, sesindeki o alaycı tonun yerini çok daha sakin ve derin bir şeyler almıştı. "Arada bir yaparsan kimliğin zarar görmez."
"Ben Karahan'ım Baran," diye mırıldandım, dumanı ciğerlerime hapsederek. "Biz gülmeyiz, sadece hedefe odaklanırız."
"Hadi oradan," dedi Baran, omzunu omzuma hafifçe sürterek. "Fotoğrafta gördüm o gülüşü. Yarım dünyalı Karun'un yanındaki o kızı da gördüm. O kız hâlâ orada bir yerlerde, sadece fazla duman altında kalmış."
Ona en 'öldürücü' bakışımı atmaya çalıştım ama bu sefer bakışlarımda o eski keskinlik yoktu. Baran gülümsedi; bu kez alaycı değil, gerçek bir gülümsemeydi bu. Yanımda kalmaya devam etti, ben de ona engel olmadım. Odanın içindeki gürültü, Pelin’in cırtlak sesi ve Arın’ın kahkahaları fon müziği gibi geri planda kalırken, Baran ile aramızdaki o sessiz ve temaslı ateşkes, bu gecenin en büyük sürpriziydi.
Sigaramın son nefesini ciğerlerime çekip dumanı yavaşça tavana doğru savurdum. İzmariti, yatağın başucundaki kül tablasında sertçe ezerek söndürdüm; içindeki küllerin arasına öylece bıraktım. Normalde zihnimde bitmek bilmeyen o tıkırtılar, 48 saatlik sayacın o ağır baskısı ve babamın zehirli mirası şu an tuhaf bir şekilde uzağımdaydı. Odanın içindeki gürültü, Pelin’in telefondaki bitmek bilmeyen maceraları ve Arın’ın kahkahaları, artık beni rahatsız eden bir uğultu değil, aksine beni gerçek dünyaya bağlayan bir fon müziği gibi geliyordu.
Üzerime çöken o ağır uyku hali, damarlarımdaki adrenalini tek tek söküp alıyordu. Nedenini bilmiyordum, belki hayatımda ilk kez birine —Baran’a— bu kadar yakın durduğum için vücudum gardını düşürmüştü. Onun kolunun sıcaklığı, dirseğinin dirseğime değen o sarsılmaz duruşu bana "Buradayım," diyordu. Şaşırtıcıydı; ben, temasın her türlüsünden iğrenen Umay Karahan, şu an yanımda oturan bu adamın varlığından rahatsız olmak yerine, onun yaydığı o tuhaf güven duygusuna teslim oluyordum.
Göz kapaklarım bin tonluk ağırlıklarla kapanmaya zorlarken daha fazla direnemedim. Yavaşça yatağın içine, çarşafların arasına kıvrıldım. Baran hâlâ yanımda oturuyordu, hareket bile etmemişti. Diğerleri odanın içinde kendi alemlerindeyken, ben sadece onun varlığının yarattığı o görünmez kalkanın altına sığındım.
Yastığa başımı koyduğumda, Baran’ın hafifçe bana doğru döndüğünü hissettim. Dokunmadı, bir şey söylemedi; sadece oradaydı. O alaycı, her şeyi tiye alan adam gitmiş, yerine benim sessizliğimi koruyan bir nöbetçi gelmişti.
"Uyu asabi kraliçe," dediğini duydum, sesi rüya ile gerçek arasındaki o ince çizgide yankılandı. "Nöbet bende."
Bu cümle, babamın bana öğrettiği "kimseye güvenme" kuralını zihnimin derinliklerine gömdü. İlk defa bir geceyi tetikte değil, birine güvenerek kapatıyordum. Gözlerim tamamen kapandığında, odadaki gürültü yavaş yavaş silindi. Baran’ın yanındaki o sıcaklık, kâbuslarımdan kaçabileceğim tek sığınaktı artık. Yarın poligon vardı, yarın ölüm vardı ama şu an, sadece onun yanında huzurlu bir karanlık vardı.