6. bölüm · kül fırtınası

Bölüm 5

Hatcik Nurr

Gözlerimi açtığımda odanın içine sabahın o gri, ruhsuz ışığı sızmaya başlamıştı. Zihnim her zamanki gibi bir savaş meydanı gibi uyanmayı beklerken, yanımda hissettiğim o yabancı ama tuhaf bir şekilde tanıdık sıcaklık beni bir anlığına dondurdu. Yavaşça başımı çevirdim.
Baran.
Hemen yanımda, sırtı yatak başlığına dayalı, başı hafifçe yana düşmüş bir halde uyuyordu. Gecenin o karmaşasında gitmemişti. "Nöbet bende," demişti ve gerçekten de gitmemişti. Yüzü uyurken o alaycı ifadesinden tamamen arınmış, savunmasız ve garip bir şekilde huzurlu görünüyordu. Kaşlarının arasındaki o her zaman çatık duran çizgi gevşemiş, dudakları hafifçe aralanmıştı. Kirpiklerinin uzunluğu elmacık kemiklerine gölge düşürürken, bir an durup onu izlediğimi fark ettim. Neden buradaydı? Neden gitmemişti? Ve en önemlisi, ben neden uyanıp onu odadan tekme tokat atmamıştım?
Onu bu kadar yakından, bu kadar "insan" formunda görmek içimdeki o buz dağına bir darbe daha vurdu. Ama hemen ardından o bildik savunma mekanizmam devreye girdi. Panik değil, öfke değil; sadece bir "ne yapıyorum ben?" hissi. Baran’ın kirpikleri kıpırdamaya, uyanmaya başladığını fark ettiğim an hızla diğer tarafa döndüm ve gözlerimi sıkıca kapatıp yeni uyanıyormuş gibi bir nida çıkardım.
"Hımm..." diye mırıldanıp esnedim, sonra bir anlık "aydınlanma" yaşamış gibi hızla yerimde doğruldum.
"Lan!" diye bağırdım, sesimdeki sahte şaşkınlığı gerçeğe dönüştürerek. "Ne işin var senin burada hâlâ?"
Yanımdaki yastığı kaptığım gibi hiç acımadan tam yüzüne geçirdim. Baran yastığın darbesiyle sıçrayarak uyandı, elleri havada refleks olarak savunmaya geçti.
"Ha siktir..." diye mırıldandı, sesindeki o sabah boğukluğuyla. Yüzünü ovuşturup etrafına bakındı. "Neden hâlâ buradayım lan ben?"
Sonra bakışları benimkilerle kesişti. Saçlarım birbirine girmişti, uykusuzluk gözaltlarımı ele geçirmişti ama o hâlâ o sinir bozucu derecede rahat tavrıyla bana bakıyordu. Gözlerimi devirdim, üzerimdeki battaniyeyi hırsla çektim.
"Ne yaparsan yap, umurumda değil," dedim, kafamı tekrar yastığa gömerek. "Hâlâ uykum var ve senin o geveze suratını çekecek enerjim yok. Uyu ya da defol git, ama ses çıkarma."
Gözlerimi kapattım ama Baran’ın gitmediğini, aksine yatakta gerindiğini duyabiliyordum. "Valla Umay," dedi o alaycı, sabah neşesiyle. "Yastıkla uyandırmak biraz klişe oldu ama senin o sabah mahmurluğu halini görmek için değerdi. Saçların kuş yuvası gibi olmuş, söyleyeyim."
"Baran!" diye kükredim yastığın altından. "Seni o kuş yuvasına gömerim, sus!"
"Hadi ama, itiraf et. Yanında bir Sancaktar varken uyumak daha huzurlu değil miydi? Horlamadım bile."
Bu laf bardağı taşıran son damlaydı. Yataktan bir hışımla fırladım. Ayağımdaki terliği elime aldığım gibi üzerine yürüdüm. Baran, bir tehlikenin yaklaştığını sezmiş olacak ki bir kahkaha atarak yataktan fırladı ve odadan dışarı kaçtı.
"Gel buraya geveze herif!" diye bağırdım arkasından. Koridora çıktığında o hâlâ gülüyor, ben ise peşinden terlikle kovalıyordum. Merdivenlerden aşağı rüzgar gibi inerken, salondaki diğerlerinin —Ayaz, Fatih ve Arın— kahvaltı masasında donup kaldığını gördüm.
"Umay, sakin ol! Sabah sporu için biraz ekstrem bir yöntem değil mi bu?" diye bağırdı Baran, mutfak tezgahının etrafında tur atarken.
"Sana sabah sporunu göstereceğim ben! Gece yarısı odama sızmanın bedelini ödeyeceksin!"
Tam o sırada, Karun’un odasından ağır adımlarla çıktığını gördüm. Üzerinde sadece bir tişört vardı, uykulu uykulu bize bakıyordu. Ama bir terslik vardı. Karun’un dudaklarının kenarında, hafifçe dağılmış ama rengi bariz bir şekilde belli olan kırmızı bir iz vardı. Ruj lekesi.
Kovalamacayı bir anlığına durdurdum. Terliği tutan elim aşağı inerken, bakışlarımı Karun’un suratına diktim. Esila’nın o her zaman sürdüğü "Midnight Red" tonunu nerede görsem tanırdım.
"Karun," dedim, sesimdeki öfke bir anlığına muzip bir meraka bıraktı yerini. "Dudak kombona bayıldım. Acil link ver, hangi marka o? Dağılması bile bir sanat eseri."
Karun bir an ne dediğimi anlamadı, sonra elini dudağına götürdü. Kırmızı lekeyi parmağıyla sildiğinde yüzü bir anda domates gibi kızardı. Arkadan Esila’nın odasının kapısının usulca kapandığını duydum.
"Ben... şey... Diş etim kanamış herhalde," diye saçmaladı Karun, gözlerini kaçırarak.
"Tabii Karun, tabii. Diş etin Esila’nın rujuyla aynı tonlarda kanıyor demek ki," diye bağırdı Baran arkadan, tekrar kaçmaya başlarken. "Umay, bırak şimdi Karun’u, bak hedefinden sapıyorsun!"
"Sen sus Sancaktar! Sıra sana da gelecek!" diyerek tekrar peşine düştüm.
Evde bir kovalamaca, bir şamata başlamıştı. Arın masada elindeki ekmeği sallayarak, "Valla bu evde televizyona gerek yok, canlı yayın yetiyor!" diye bağırıyordu.
Baran koridorun sonuna ulaştığında durup bana göz kırptı. "Kovaladıkça kaçan ateş böceğinim değilmi Umay?" diyerek beni daha da çıldırttı.
Terliği tam kafasına nişan alıp fırlattığımda eğilerek kurtuldu ve merdiven korkuluklarından aşağı kaydı. O an fark ettim; bu saçma sapan, gürültülü ve çocukça kovalamaca, içimdeki o karanlık düğümleri birer birer çözüyordu. Baran’ın o sinir bozucu gülüşü, Karun’un o mahcup ruju ve evin içindeki bu hayat belirtisi... Yakup Karahan’ın dünyasında bulamayacağım tek şeydi bu.
"Seni yakaladığımda o dili koparacağım Baran!" diye bağırdım merdivenlerden inerken.
"Önce yakalaman lazım Karahan!"
Evin içinde yankılanan kahkahalar ve bağırışmalar, dışarıdaki o kanlı sessizliğe karşı en büyük başkaldırımızdı. Ve ben, ilk defa bir sabahı nefretle değil, bu tuhaf ailenin yarattığı o deli saçması neşeyle karşılıyordum.
Baran, salonun ortasındaki devasa koltuğun etrafında bir tur daha atarken durup bana nanik yapar gibi baktı. "Hadi ama Karahan, performansın düşüyor. Yakalayamadın bir türlü. Acaba yaşlanıyor musun yoksa o meşhur hızın sadece efsaneden mi ibaret?"
"Yaşlılığı sana o koridorun sonunda göstereceğim Sancaktar!" diye tısladım ama nefes nefese kalmıştım. İçimdeki öfke, yerini garip bir adrenalin yorgunluğuna bırakıyordu. Midemden gelen gurultu, öfkemden daha yüksek ses çıkarmaya başladığında durup terliği yere bıraktım. "Tamam, otur artık yerine. Of! Acıktım diyorum, seninle mi uğraşacağım bütün sabah?"
Baran, ellerini teslim olur gibi kaldırıp sırıttı. "Vahşi kedi sonunda acıktı demek. İyi, yoksa gerçekten birimizi yiyeceksin diye korkuyorduk."
O sırada merdivenlerden Esila indi. Saçları her zamanki gibi kusursuzdu ama yüzünde "hiçbir şey olmamış" gibi yapmaya çalışan o abartılı masumiyet vardı. Göz göze geldiğimizde ona öyle bir imalı baktım ki, bakışlarını kaçırıp hemen masadaki boş bir sandalyeye tünedi. Herkes masaya yerleştiğinde Esila, ortamdaki "ruj" gerginliğini dağıtmak ister gibi konuya girdi.
"Ben bu evde oturmaktan çok sıkıldım çocuklar," dedi, ekmeğine reçel sürerken. "Bir yerlere mi gitsek? Sahil olur, orman olur, kaos olmayan herhangi bir yer olur."
"Benim Aylin'i almam lazım," dedim buz gibi bir sesle. "Siz gidecekseniz gidin, benim yapacak işlerim var."
Tam o sırada masanın üzerindeki telefonum titremeye başladı. Ekranda 'Aylin' ismini görünce kalbim bir anlığına tekledi. Bekletmeden açtım. "Efendim Aylin?"
"Umay..." Aylin'in sesi telefondan oldukça neşeli ama biraz da çekingen geliyordu. "Babam az önce yanıma geldi. Senin birazdan geleceğini söyledi ama gitme dedi. Ben de 'Neden?' dedim, 'Ablan yorgun, dinlensin' dedi."
Kaşlarım çatıldı. Yakup Karahan’ın bana "dinlen" demesi, planlarının tıkır tıkır işlediğine olan inancındandı. Elimin artık titremediğini, o krizin geçtiğini bir şekilde öğrenmiş olmalıydı.
"Sonra ne dedi?"
"Ya aslında şey... Ben arkadaşlarımın evinde kalmak istiyorum. Orası çok sıkıcı, biliyorsun. Babam da 'Umay izin verirse gidebilirsin' dedi. Gidebilir miyim? Lütfen?"
"Kiminle kalacaksın?"
Aylin, okuldan tanıdığım ve babalarının kim olduğunu bildiğim, bizim dünyamızla alakası olmayan o güvenli kızların adını saydı. Onlar tehlike arz etmiyordu. "Tamam," dedim, sesimdeki gerginlik yerini hafif bir rahatlamaya bırakırken. "Git, ama telefonun açık olsun. Bir şey olursa anında beni arıyorsun."
"Tamam! Teşekkür ederim, seni seviyorum!"
Telefonu kapattığımda masadakiler merakla bana bakıyordu. "Tamam," dedim, Esila’ya dönerek. "Geliyorum. Aylin birkaç gün arkadaşındaymış. Babamdan beklemeyeceğim bir hamle ama şimdilik işime gelir."
Herkes sevinçle birbirine bakarken kapı çalındı. Gelen Lâl’di. Kapıyı açtığında, salona giren Lâl ve masada oturan ben, aynı anda birbirimizi işaret ederek, "Bu da mı gelecek?" dedik. Sesimiz o kadar eşzamanlı çıkmıştı ki, Arın ağzındaki çayı püskürtmemek için kendini zor tuttu.
Lâl, hiçbir şey olmamış gibi gelip masaya oturdu. "Mecbur geleceğim Karahan, bensiz eğlenebileceğinizi mi sandınız?" dedi, her zamanki o yüksek enerjisiyle. Yemek boyunca bir şeyler anlattı, elleri kolları durmuyordu. Bir ara ayağa kalktı, heyecanla bir anısını anlatıyordu. "Bakın şimdi, geçen gün ne oldu biliyor musunuz..."
O sırada elini hızla savururken, hemen yanındaki kaynar çay bardağına çarptı. Bardak havada bir kavis çizdi ve içindeki tüm kaynar sıvı doğrudan benim bacağımın üzerine boşaldı.
Oda bir anda sessizleşti. Kaynar suyun kumaşı geçip tenimi haşladığını hissettiğim an sadece hafif, boğuk bir inleme çıktı ağzımdan. Dişlerimi sıktım. Acı krizlerini yönetmeye alışıktım; Yakup Karahan’ın eğitimleri beni fiziksel acıya karşı bir makineye dönüştürmüştü.
"Ay! Özür dilerim! Umay, çok özür dilerim!" Lâl panikle ellerini yüzüne kapattı.
Arın hemen yanımda bitti. "İyi misin? Çok fena döküldü," diyerek elini uzattı. Kumaşın haşlanan derime yapışıp daha çok canımı yakmaması için sweatshirt'ümün kolunu ve pantolonumun kenarını hafifçe kaldırmaya çalıştı. Refleks olarak kolumu tuttuğunda vücudum sanki elektrik çarpmış gibi kaskatı kesildi.
"Tamam, dokunma! Sıkıntı yok," dedim, sesimdeki sertlik Arın’ı birkaç santim geri itti.
Hâlâ o lanet olası korku içimdeydi. Temas. Benim için temas demek, sadece dövüşmek demekti. Ya darbe alırdım ya darbe vururdum. Birinin bana yardım etmek için bile olsa dokunması, zihnimdeki tüm alarm zillerini çalıyordu. Arın ellerini havaya kaldırdı, bakışlarındaki o samimi endişe beni bir anlığına suçlu hissettirdi ama geri adım atmadım.
"Kendi başımın çaresine bakarım," dedim, bacağımın sızlamasına aldırmadan masadan kalkarken. "Siz hazırlanın, ben üstümü değiştirip geliyorum."
Baran’ın gözlerini üzerimde hissettim. O alaycı ifadesi gitmiş, yerini o odaya sızdığı gecedeki o derin, sorgulayıcı bakışa bırakmıştı. Dokunmamıştı ama bakışlarıyla yanık izini sarmaya çalışıyor gibiydi. Merdivenlere yöneldiğimde, bacağım her adımda yanıyordu ama ruhumdaki o "dokunulmama" barikatı, fiziksel acıdan çok daha fazla sızlıyordu.
Odamın kapısını arkamdan kapatır kapatmaz sırtımı ahşaba yaslayıp derin bir nefes aldım. Bacağımın üzerindeki kumaş, haşlanmış tenime her süründüğünde beynime keskin bir elektrik sinyali gönderiyordu ama asıl canımı yakan Arın’ın o yardımsever eliydi. Temas... Bir zehir gibiydi benim için. Hızla dolabıma yönelip üzerimdeki ıslak pantolondan ve sweatshirt'ten kurtuldum. Aynadaki aksime bakmamaya çalışarak, yanık yerin üzerine soğuk su tutup hafif bir merhem sürdüm. Tam üzerime temiz bir eşofman altı ve siyah bir tişört geçirmiştim ki, kapım çalınmadan açıldı.
Hızla arkama döndüm, elim gayriihtiyari komodinin üzerindeki çakıya gitti. Gelen Baran’dı.
"Ne işin var senin burada?" diye tısladım, sesimdeki savunma mekanizması anında en yüksek seviyeye çıkmıştı. "Odama destursuz girme demedim mi ben sana?"
Baran cevap vermedi. Kapıyı arkasından usulca kapattı ama kilitlemedi. Elinde küçük bir buz torbası ve ecza dolabından aldığı belli olan bir sprey vardı. Bana doğru ağır adımlarla yürümeye başladı. O adım attıkça, ben bir adım geri gittim. O yaklaştı, ben çekildim; ta ki sırtım pencerenin yanındaki soğuk duvara çarpana kadar.
"Yaklaşma," dedim, sesim bu sefer sadece sert değil, aynı zamanda hafifçe titriyordu. "Yeter, yaklaşma."
Zihnimde bir anda o bodrum katının sahneleri canlandı. Babamın buz gibi elleri, o iğnenin soğukluğu, etrafımı saran o boğucu çember... Nefesim daralmaya başlamıştı. Baran tam önümde durdu. Aramızda sadece bir karışlık mesafe kalmıştı ama o, sınırımı geçmek yerine elindeki buz torbasını havaya kaldırdı.
"Bacağın kötü görünüyor Umay," dedi, sesi o sabahki alaycı tonundan tamamen arınmıştı. Çok daha alçak, çok daha kadifemsi ve sakin bir tonla konuşuyordu.
"Kendim yapabilirim dedim, duymadın mı?" Başımı yana çevirdim, göz temasından kaçınmaya çalışıyordum çünkü o yeşil gözlerin beni çözmesinden korkuyordum.
Baran geri çekilmedi. Aksine, bir elini duvara, başımın hemen yanına dayadı. Beni köşeye sıkıştırmıştı ama bu bir saldırı pozisyonu değildi; sanki etrafıma dünyadan izole bir kale örüyordu. "Neden herkesin elinden sanki bir bıçakmış gibi kaçıyorsun?" diye sordu fısıltıyla. "Arın sadece yardım etmek istedi. Ben de sadece yardım etmek istiyorum."
"Yardıma ihtiyacım yok," dedim dişlerimin arasından. "Ben yalnız yürümeye alıştım."
Baran hafifçe eğildi, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki nane ferahlığındaki nefesini tenimde hissedebiliyordum. "Benden sana zarar gelmeyeceğini biliyorsun, değil mi Umay?" diye sordu. Gözleri doğrudan benimkilerin içine, o en karanlık noktaya bakıyordu. "Sana dokunmayacağım, söz veriyorum. Ama şu buzu tutmana izin vermelisin. Kendini bu kadar hırpalama artık."
Bir an için durdum. Sırtımdaki duvarın soğukluğuyla Baran’ın yaydığı o yoğun sıcaklık arasında sıkışıp kalmıştım. O gece, yatağımın kenarında "nöbet bende" diyen adamla şu anki adam aynıydı. Kimseye güvenmemek benim hayatta kalma kuralımdı ama Baran, bu kuralın etrafından sızan bir sızıntı gibiydi.
"Zarar vermezsin," diye mırıldandım, kendi sesime yabancılaşarak. "Çünkü buna izin vermem."
"Biliyorum," dedi Baran, dudaklarının kenarında çok hafif, neredeyse belirsiz bir tebessüm belirdi. "Sana izin almadan dokunacak kadar cesur —ya da aptal— değilim zaten. Ama koruma kalkanını bir dakikalığına indirebilirsin. Buradayım. Sadece buradayım."
Elindeki buz torbasını yavaşça bacağımın yanındaki komodine bıraktı. Dokunmadı. Gerçekten de sözünü tutuyordu. Bu mesafede, bu kadar savunmasız bir anımda bana alan bırakması, içimdeki o vahşi kedinin tırnaklarını yavaşça içeri çekmesine neden oldu. O an fark ettim; Baran benimle savaşmıyordu, o benim kendi içimdeki savaşıma siper olmaya çalışıyordu.
"Hadi," dedi Baran, biraz geri çekilerek alanımı genişletti. "Bunu kullan, sonra aşağı inelim. Esila kapıda ağaç oldu. Lâl de muhtemelen vicdan azabından mutfaktaki bütün çay takımlarını kırmıştır."
Hafifçe yutkundum ve başımı salladım. Baran odadan çıkarken kapının eşiğinde durup son kez bana baktı. O bakışta ne acıma vardı ne de üstünlük; sadece derin bir kabulleniş. Kapı kapandığında odada kalan tek şey onun kokusu ve benim gitgide yavaşlayan kalp atışlarımdı.
İlk defa bir duvara çarptığımda canım yanmamıştı. Aksine, o duvarın önünde duran adam sayesinde ilk defa gerçekten nefes alabildiğimi hissettim. Buzu bacağıma bastırırken gülümsedim; bu seferki gülüşümde babamın gölgesi yoktu. Sadece bir parça huzur vardı.
Buz torbasını komodinin üzerine bırakıp odadan çıktığımda, bacağımın sızısı zihnimdeki o tuhaf ferahlığın gölgesinde kalmıştı. Aşağı indiğimde Lâl, sanki büyük bir suç işlemiş gibi mutfak kapısında bekliyordu. Beni görür görmez yanıma fırladı. "Umay, gerçekten çok özür dilerim, sakarlığım tuttu işte, vallahi bilerek olmadı..."
"Tamam Lâl, uzatma. Öldürmediğine göre sorun yok," dedim, sesimdeki buzları eritmeden ama onu da daha fazla ezmeden. Salona geçtiğimde Arın ile göz göze geldik. Az önceki tepkim yüzünden hala biraz gergin duruyordu. Yanına yaklaştım, boğazımı temizledim. "Az önce... O tepki için kusura bakma. Sadece boşluğuma geldi."
Arın’ın yüzü bir anda aydınlandı. "Sorun değil Umay, biliyorum ben seni. Hadi, arabalar hazır!"
Dışarı çıktığımızda kapının önünde siyah, zırhlı araçlar bizi bekliyordu. Sekiz kişiydik. İki ana araç ve arkamızda bir ordu gibi dizilmiş koruma konvoyu... İstanbul trafiğine bu şekilde dalmak, şehre "Biz buradayız" demenin bir yoluydu. Baran sürücü koltuğuna geçti, Arın heyecanla yanına tünedi. Ben ve Lâl arka koltukta yerimizi aldık. Diğer dörtlü —Esila, Karun, Ayaz ve Fatih— Esila’nın arabasına doluşmuşlardı.
Piknik alanına vardığımızda, İstanbul’un o nadir kalmış yeşil alanlarından birine, geniş bir düzlüğe yayıldık. Korumalar etrafımızda görünmez ama aşılmaz bir çember oluştururken, ekip mangal ve masa hazırlığına girişti. Ancak Baran ve Arın, çoktan bir grup çocuğun peşine takılmış, tozlu bir sahada futbol oynamaya başlamışlardı bile.
"Umay, şu iki ergene sahip çık, çocukları sakatlamasınlar," dedi Esila, elindeki maşayı sallayarak.
Oflayarak sahanın hemen yanındaki boş bir banka oturdum. Yanımda 17-18 yaşlarında, üzerinde okul üniforması olan bir kız oturuyordu. Telefonuna bakıyor, bir yandan da sessizce ağlıyordu. Normalde insanların dramalarıyla ilgilenmezdim ama kızın o çaresiz hali, nedense o an içimde bir yerlere dokundu. Tam o sırada, bir grup erkek çocuk sahanın kenarından fırlayıp kızın başına dikildi.
İçlerinden en önde duranı, kızın çenesine doğru eğilip bağırmaya başladı. "Yüzüme söyle lan şimdi! Telefonda saydırdığın o lafları şimdi de söylesene!"
Derin bir iç çektim. "Bir günüm de olaysız geçsin be Allah'ım," diye homurdandım. Bankta dikleşip çocuğa döndüm. "Hayırdır kardeşim, ne bağırıyorsun el kadar kıza? Sesin sahanın öbür ucundan duyuluyor."
Çocuk, öfke dolu gözlerini bana çevirdi. Beni süzdü; muhtemelen sıradan bir kadın olduğumu sanıyordu. "Sen karışma lan! Anasımısın babasımısın? İşine bak teyze!"
"Teyze?" diye mırıldandım. İçimden 'Ben bunları burada öyle bir döverim ki, soyları kurur' diye geçirirken, tam o sırada çocuğun kalbinin üzerinde titreyen o küçücük, kırmızı noktayı fark ettim. Lazer. Bizim korumalar çoktan nişan almıştı. Kafamı hafifçe arkaya çevirip ağaçların arasındaki Semih ile göz göze geldim ve "Karışmayın" anlamında başımı salladım.
Çocuk, benim uyarımı bir zayıflık sanmış olacak ki daha da üzerime geldi. "Lan madem işime karışıyorsun, yüzüme bak konuşurken!" diyerek çenemi eliyle kavradı ve yüzümü kendine doğru çevirmeye çalıştı.
O an, bacağımdaki yanık acısını unutturan o tanıdık elektrik çarpması hissi geri döndü. Temas. İzin alınmadan yapılan o kaba temas... Saliseler içinde çocuğun bileğini kavrayıp ters yöne çevirdim. Kemiklerinin çatırtısı duyulurken, yüzümdeki ifade muhtemelen Azrail'in bile kanını dondururdu. "Dokunma," dedim, sesim ölüm kadar soğuktu. "Bir daha bana dokunursan, o elini vücudunun geri kalanından ayırırım."
Çocuğun arkadaşları üzerime doğru hamle yapacakken, sahadan bir fırtına koptu. Baran, elindeki topu bırakıp saniyeler içinde yanımızda bitti. Birini omuzuyla savurdu, diğerini sertçe geri itti ve tam önüme geçti.
Islık çaldım. "Vay be... Sancaktara bak sen. Kahramanlık pelerini de yakışmış hani," diyerek alay ettim.
Baran bana hayatımda gördüğüm en öldürücü, "Seninle sonra hesaplaşacağız" diyen bakışını attı ama bana bir şey demedi. Doğrudan çocuğun gözlerinin içine baktı. "Gücün sadece kadınlara yetiyor değil mi lan? Bas git şuradan, yoksa seni bu sahaya gömerim, çocuklar üzerinden atlayarak maç yapar."
Çocuklar, Baran’ın o devasa ve korkutucu duruşu karşısında adeta kaçarcasına oradan uzaklaştılar. Ortalık sakinleşince yanımda hala titreyen kıza döndüm. "Kimdi onlar?"
Kız biraz çekinerek, "Eski sevgilim..." dedi.
Bariz bir şekilde güldüm. "Neden peşinde bu götelek? Ne yaptın da bu kadar kudurdu?"
Kız burnunu çekip hafifçe gülümsedi. "Beni aldattığını öğrenince... Okulun itiraf sayfasına, aldattığı kızla olan o iğrenç yatak fotoğraflarını attım. Altına da tüm sülalesine saydırdım. Bütün okul Bahattin'in —pardon Berkcan'ın— aslında kim olduğunu öğrendi. Ondan peşimdeydi."
Duyduğum isimle kaşlarım havalandı. "Berkcan mı? Peruklu Bahattin olmasın sakın?" O çocuk herkese kendini zengin çocuğuyum diye tanıtıp aslında paranın köpeği olan pezevenk değilmi?
Kız şaşkınlıkla başını sallayınca kahkahamı tutamadım. "İyi yapmışsın," dedim, omuzuna hafifçe (bu sefer kaçmadan) dokunarak. "Senin yerinde olsam o fotoğrafları billboardlara bastırırdım. Hadi git şimdi, bir daha da böyle tiplerle uğraşma."
Kız teşekkür edip giderken, keyfim yerine gelmişti. Baran hala yanımda dikilmiş, kollarını göğsünde birleştirmiş beni izliyordu.
"Ne var Sancaktar? Yine mi analiz yapacaksın?"
"Hayır," dedi Baran, sesi bu sefer yumuşaktı. "Sadece... O peruk hikayesini nereden bildiğini merak ediyorum. İstihbaratın gerçekten korkutucu Umay."
"Sırlarımı paylaşırsam büyüsü bozulur," dedim banktan kalkarken. "Hadi git maçına dön. Ama dikkat et, o çocuklar seni çalım manyağı yapmasın."
Baran sırıttı ve sahaya dönerken, İstanbul'un bu güneşli gününde, her şeye rağmen hayatta olduğumu hissettim.
Piknik alanındaki o yapay huzur, mangaldan yükselen duman kokusu ve ekibin neşeli gürültüsüyle birleşince ortaya tuhaf bir tablo çıkıyordu. Herkes tahta banklara yayılmış, sanki hayatlarımızda hiçbir fırtına yokmuş gibi davranıyordu. Baran, sahadan ter içinde dönüp yanıma, bankın ucuna ilişti; Arın ise çoktan masadaki mezelerin yarısını bitirmişti.
"Ee, Karahan," dedi Baran, tişörtünün yakasıyla alnındaki teri silerken. "Şehirdeki en tehlikeli kadın olduğunu biliyorduk ama genç kızlara intikam dersleri verdiğini bilmiyorduk. 'Kolejli kızların koruyucu meleği' unvanı sana pek uymadı sanki."
"Ders vermedim," dedim, bakışlarımı uzaktaki koruma hattına sabitleyerek. "Sadece adaletin yerini bulmasından hoşlanırım. O çocuk fazla gürültü yapıyordu, gürültüyü sevmediğimi biliyorsun."
Esila elindeki ayran bardağını havaya kaldırıp gülümsedi. "Valla Umay, o kızın yerinde olsam o fotoğrafları şehir meydanındaki dev ekrana yansıtırdım. Karun, senin bu konuda fikrin ne? Sen de bir 'itiraf sayfası' mağduru gibi duruyorsun şu ruj lekesiyle."
Karun, ağzındaki lokmayı yutmaya çalışırken yine kızardı. "Benim mağduriyetim tamamen yanlış anlaşılma," diye mırıldandı, yanındaki Esila’ya bakmadan. "Hem konu ben değilim, konu Umay’ın ilk defa birine 'yardım' etmesi."
"Yardım falan etmedim," diye kestirip attım. Sesimdeki o Karahan tonu geri gelmişti; buz gibi, mesafeli ve otoriter. "Sadece benim oturduğum bankta birinin hırpalanmasına izin veremezdim. Bu, otoriteme saygısızlıktı."
Lâl, hâlâ suçlu hissettiği için tabağıma sürekli bir şeyler koymaya çalışıyordu. "Umay, bak bu köfteler çok güzel olmuş, bacağının acısını alır."
"Lâl, köfte yanık iyileştirmez," dedim, tabağı hafifçe kendimden uzaklaştırarak. "Sadece oturun ve sessizce yemeğinizi yiyin. Buraya kafa dinlemeye geldik, analiz toplantısına değil."
Fatih ve Ayaz kendi aralarında bir sonraki sevkiyatın rotasını konuşmaya başladıklarında, ortam bir nebze olsun normale döndü. Ama ben hâlâ tetikteydim. Sırtımı bankın sert tahtasına dayadım, gözlerim sürekli çevredeydi. İnsanlar çocuklarıyla top oynuyor, aileler gülüşüyordu. Bizim aramızdaki bu sessiz güç gösterisi ve etrafımızdaki silahlı korumalar, bu tabloya o kadar aykırıydı ki...
Baran, bakışlarını üzerimden çekmiyordu. O alaycı tavrının altında, benim neden hâlâ o 'Karahan' modundan çıkamadığımı, neden bir saniye bile arkama yaslanıp bu güneşin tadını çıkarmadığımı sorguladığını biliyordum.
"Güneş gözlüğünün arkasından herkesi infaz etmeyi bırakacak mısın bugün?" diye fısıldadı Baran, sadece benim duyabileceğim bir sesle. "Bak, kuşlar ötüyor, mangal yanıyor. Kimse bize ateş etmiyor. En azından şu an için."
"Tetik her zaman çekilmeye hazırdır Sancaktar," dedim, gözlüklerimin ardından ona soğuk bir bakış atarak. "Huzur, gardını düşürenler için bir tuzaktır. Ben o tuzağa düşmeyecek kadar çok şey gördüm."
Baran hafifçe iç çekti ama gülümsemesinden bir şey kaybetmedi. "Sen gerçekten iflah olmaz bir vakasın. Ama biliyor musun? Bu Karahan inadın bile... Neyse, susuyorum. Yoksa o terliği bu sefer gerçekten kafama yiyeceğim."
Masadaki şen şakrak kahkahalar devam ederken, ben tabağımdaki yemeğe dokunmadan sadece etrafı izledim. Benim için piknik, bir dinlenme değil; sadece yeri değiştirilmiş bir nöbetti. Ve bu ekip, benim bu sertliğimin ardındaki korumacı duvarın içinde olduklarını bilerek, belki de hayatlarının en huzurlu yemeğini yiyorlardı.

Piknik alanındaki o yapay huzur, Baran, Arın ve Ayaz üçlüsünün yan yana gelip fısıldaşmaya başlamasıyla zaten miadını doldurmuştu. Ben bankta, güneş gözlüklerimin ardında etrafı gözlemlerken, bu üçlünün mangal başından uzaklaşıp otopark tarafındaki ormanlık patikaya doğru süzüldüğünü gördüm. İçimden bir ses, "Umay, sigaranı yakma, birazdan bu herifler yüzünden koşman gerekecek," diyordu ama dinlemedim. Cebimden paketimi çıkarıp bir dal ateşledim.
Henüz ikinci dumanı ciğerlerime çekmiştim ki, ormanlık alandan önce bir lastik gıcırtısı, ardından da sanki bir kamyon dolusu metal aşağı boşaltılmış gibi devasa bir gürültü koptu.
"Allah'ım, sabır..." diye mırıldandım.
Ayağa kalkıp o tarafa doğru yürüdüğümde gördüğüm manzara tam bir kaosun tanımıydı. Bizimkiler, otoparkın hemen arkasındaki yasaklı bölgede, muhtemelen bölgedeki bir inşaat sahasına ait olan devasa bir vinç düzeneğinin ve konteynerlerin arasında kalmışlardı. Ama mesele sadece inşaat değildi; İstanbul'un en meşhur "sosyete tefecileri"nden ve kaçak koleksiyoncularından biri olan 'Mermer' lakaplı adamın adamlarıyla burun buruna gelmişlerdi.
Anlaşılan bizim üçlü, "Şu sahanın arkasında ne varmış?" diye bakarken, Mermer'in gizli bir antika sevkiyatının tam ortasına dalmıştı. Ortada ne yer altı savaşı vardı ne de bir infaz; sadece yanlış zamanda yanlış yerde olan üç tane "meraklı" vardı. Ancak karşı taraftaki adamlar, Baran Sancaktar gibi yer altının en dişli isimlerinden birini ve Karahanların adamlarını karşılarında görünce, durumu bir baskın zannetmiş ve hepsinin üzerine silah çekmişlerdi.
Baran, elinde sadece bir futbol topuyla, karşısındaki on tane silahlı adama bakıp o sinir bozucu gülüşünü sergiliyordu. "Beyler, sakin olun," diyordu Baran, sesi her zamanki gibi alaycı ve sakindi. "Sadece topumuz buraya kaçtı. O elindeki antika vazoyu kırma niyetimiz yok, ama sen o tetiği çekersen benim adamlarım o vazoyu senin bir tarafına monte eder."
"Kes lan!" diye bağırdı karşı taraftaki korumalardan biri. "Sancaktar buradaysa, bu bir pusudur!"
Ayaz ve Arın, Baran’ın arkasında pozisyon almış, herhangi bir saldırıda üzerine atlamak için bekliyorlardı ama durumun saçmalığı Baran’ı bile zorluyordu. Çünkü Baran Sancaktar, yer altında benimle aynı seviyede, bir sözüyle İstanbul’un yarısını ayağa kaldıracak bir adamdı; ama şu an bir piknik alanının arkasında, elinde bir topla çocuk gibi azarlanıyordu.
Yavaş adımlarla, ağzımda sigaramla kalabalığın ortasına daldım. Korumalar beni görünce namluları bu sefer bana çevirdi.
"İndirin o oyuncakları," dedim, sesimdeki Karahan otoritesi rüzgarı bile kesti. "Mermer’e selamımı söyleyin. Eğer benim misafirlerime, benim olduğum bir yerde bir çizik bile atarsanız; o kaçak antika galerisini tepesine yıkar, içindeki her şeyi un ufak ederim."
Adamlar duraksadı. "Umay Karahan..." diye fısıldadı içlerinden biri.
Baran bana dönüp göz kırptı. "Tam zamanında geldin asabi kraliçe. Tam ben de arkadaşlara futbolun kurallarını anlatıyordum."
"Sus Baran," dedim, ona öldürücü bir bakış atarak. "Arın, Ayaz... Yürüyün masaya. Bir sigara içirtmediniz be ağız tadıyla! İki dakika arkanızı dönmeye gelmiyor, hemen bir bela buluyorsunuz."
Adamlar, ismimin verdiği ağırlıkla geri adım atarken, bizimkileri korumacı bir tavırla önüme kattım. Baran yanıma geldiğinde hala sırıtıyordu.
"Kabul et," dedi Baran, omuz omuza yürürken. "Kurtarılmak da fena değilmiş. Özellikle senin tarafından."
"Bir dahaki sefere seni orada bırakırım Baran, Mermer sana antika muamelesi yapar, vitrine koyar," diye homurdandım. Sigaramdan son bir nefes çekip izmariti yere attım. "Yürüyün, soğumasın o köfteler. Bir daha da topunuz inşaat sahasına kaçarsa, gidip yenisini alırım, oraya girmeyin!"
Arın arkadan kıs kıs gülerek, "Valla Umay olmasa şimdi Sancaktar ve ekibi antika kaçakçılığı suçundan manşet olmuştu," diyerek dalga geçiyordu.
Piknik alanına geri döndüğümüzde, banka oturdum ve yeni bir sigara paketi çıkardım. "Eğer bir daha yerimden kalkarsam," dedim ekibe dönerek, "hepinizi tek tek poligon hedefi yaparım. Haberiniz olsun."
Baran hemen yanıma oturdu, mangaldan bir parça et alıp bana uzattı. "Al bakalım, sinirlerini yatıştırır. Hem bak, güneş hala tepede ve biz hala hayattayız. Daha ne olsun?"
Gözlüklerimin arkasından ona baktım. O alaycı gülüşü, sanki tüm o tehlikeyi bir oyunmuş gibi göstermeye yetiyordu. Ama içten içe biliyordum; Baran Sancaktar gibi bir adamın bile benim korumama sığınması, aramızdaki o görünmez bağın en güçlü kanıtıydı.
Piknik alanındaki o kısa süreli inşaat sahası gerginliği, benim müdahalemle yerini tekrar mangalın başına bırakmıştı. Herkes banklara yayılmış, Arın ve Ayaz yaptıkları sakarlığın utancını üzerlerinden atıp yeniden atışmaya başlamışlardı. Baran ise hemen yanımda, sanki az önce üzerine on tane silah doğrultulmamış gibi rahat bir tavırla sandviçini hazırlıyordu.
"Şu Mermer'in adamlarının yüzünü gördünüz mü?" dedi Arın, gülmekten tıkanarak. "Umay ismini duyunca adamların beti benzi attı. Sanırsın karşılarında Azrail duruyor."
"Haksız sayılmazlar," dedi Baran, bana yandan bir bakış atarak. "Umay’ın o 'dokunma' uyarısını ciddiye almayanların sonu pek parlak olmuyor. Değil mi asabi kraliçe?"
Ona cevap vermedim. Gözlüklerimin arkasından, ağaçların arasından sızan gün ışığını izliyordum. Dışarıdan bakıldığında sadece 'Karahan Modu'ndaydım; sert, ulaşılmaz ve otoriter. Ama zihnimin içinde, otoparktaki o gürültüden çok daha ağır bir gürültü vardı.
Aklıma bir anlığına Selim geldi. Sözde kocam.
Her sabah o evin kapısından çıkan o farklı kadınları düşündüm. Bazen ikili, bazen dörtlü gruplar halinde, sanki bir geçit törenindeymiş gibi Selim’in yatak odasından süzülüp giden o yabancı yüzler... Selim, beni bu şekilde 'cezalandırdığını' ya da 'küçük düşürdüğünü' sanıyordu. Oysa benim için o kadınlar, Selim’in kendi acizliğini örtbas etmek için kullandığı birer dekordan fazlası değildi. Beni aldattığını bilmek canımı yakmıyordu; asıl canımı yakan, onun bu kadar sıradan ve bu kadar tahmin edilebilir olmasıydı. Onun evinden her gün dört farklı kadının çıkması, benim Selim’e olan nefretimi bile eskitmişti. Artık sadece bir mide bulantısıydı o.
"Umay? Yine hangi galaksiyi infaz ediyorsun zihninde?" Baran’ın sesi beni o karanlık düşüncelerden çekip çıkardı.
"Kendi işine bak Sancaktar," dedim, sesimdeki buzun bir parçasını bile kırmadan. "Sizin bu bitmek bilmeyen enerjiniz beni yoruyor, sadece susun."
"Tamam, sustuk," dedi Esila, elindeki bardağı masaya bırakıp gülümseyerek. "Ama kabul et Umay, şu an Selim’in yanında o boğucu malikanede olmak yerine, burada bizimle olman daha iyi. En azından burada hava temiz."
Esila’nın 'hava temiz' vurgusundaki o gizli imayı fark ettim. O da biliyordu, hepsi biliyordu Selim’in ne mal olduğunu. Ama kimse dile getirmiyordu; çünkü benim o konudaki sessizliğimin, bir fırtına öncesi sessizliği olduğunu çok iyi biliyorlardı.
"Hava her yerde aynı," dedim sadece. "Sadece bazılarımız nefes almayı biliyor, bazılarımız ise sadece oksijen tüketiyor."
Baran hafifçe gülümsedi, sanki neyi kastettiğimi, o an içimden Selim’in o çürümüş hayatını geçirdiğimi anlamış gibiydi. Bir şey demedi, sadece elindeki içeceği bankın kenarına bırakıp arkasına yaslandı.
Güneş batmaya yüz tutarken, ekibin o neşeli gürültüsü içinde kendimi ilk defa bir yere ait hissettim. Selim’in evinden çıkan o kadınlar, babamın o soğuk odaları, o zehirli iğneler... Hepsi şu an bu piknik masasının çok uzağındaydı.
"Hadi," dedi Arın, ayağa kalkarak. "Hava kararmadan şu topları toplayalım da dönüş yoluna geçelim. Akşama daha büyük planlarım var!"
"Senin planların genellikle bir karakolda bitiyor Arın, o yüzden çok heyecanlanma," dedi Fatih, masayı toplamaya yardım ederken.
Gülüştüler. Ben ise son sigaramı yakıp, dumanı o batan güneşe doğru savurdum. Selim istediği kadar kadınla, istediği kadar yalanla çevresini sarsın; ben buradaydım. Karahanların kızı, Baran’ın 'asabi kraliçesi' ve bu deliler ekibinin tek dayanağı olarak.
Piknik alanındaki o yapay huzur, güneşin ufuk çizgisinde kaybolmasıyla yerini İstanbul’un bitmek bilmeyen ışıklarına bıraktı. Ekip, "Hadi bowlinge!" diye tutturduğunda, normalde hepsini oracıkta bırakıp kendi karanlığıma çekilirdim ama bugün, içimdeki o tuhaf gevşeme hissi henüz dağılmamıştı. Sırf o çocuksu neşelerini söndürmemek için, "İyi, gidelim ama ben oynamam," diyerek tekliflerini kabul ettim.
Kozzy ya da Akasya taraflarında, her neyse, gürültülü bir eğlence merkezine girdiğimizde bowling toplarının lobutlara çarpma sesi ve Arın’ın her 'strike' sonrası attığı zafer çığlıkları havada uçuşuyordu. Karun ve Esila bir yanda, Arın ve Ayaz diğer yanda rekabetin dibine vurmuşlardı. Ben ise oyun alanının biraz gerisindeki deri koltuklardan birine yayılmış, kucağımdaki soğuk içecek bardağıyla onları izliyordum.
Baran, elindeki topu lobutların tam ortasına gönderip hepsini devirdikten sonra, o kendine has arsız sırıtışıyla yanıma geldi. Terini tişörtünün yakasıyla silip yanıma çöktü. Arkasına yaslandı, kollarını koltuğun kenarına attı; varlığı yine tüm alanımı kaplamıştı.
"Neden oynamıyorsun asabi kraliçe? Rekabetten mi korkuyorsun?"
"Oynamayı biliyorum Baran," dedim, gözlerimi Karun’un komik atışından ayırmadan. "Sadece bu gece yeterince efor sarf ettim. İnşaat sahasında adam kovalamak antrenman sayılır."
Baran bir süre sessiz kaldı. Ortamdaki yüksek müzik ve gülüşmeler aramıza görünmez bir perde çekmişti. Sonra, sesindeki o her zamanki alaycı tınıyı bir kenara bıraktı. Ses tonu, sadece benim duyabileceğim kadar alçaldı. "Neden temas sevmiyorsun Umay?" diye sordu aniden. "Yani, sadece yabancılardan bahsetmiyorum. Arın, ben... Neden birisi elini uzattığında sanki sana bir hançer çekmiş gibi kaskatı kesiliyorsun?"
Vücudum, sorunun ağırlığıyla anında o bildik kaskatı haline geri döndü. Parmaklarım bardağı daha sıkı kavradı. Zihnimin karanlık koridorlarında o gece yankılandı; Selim’in o soğuk, zorba elleri, çığlıklarımın o taş duvarlarda sönüp gidişi... Tecavüz kelimesi, kalbimin üzerinde paslı bir çivi gibi duruyordu.
"Anlatsam benden nefret edersin," dedim, sesim her zamankinden daha pürüzlü ve yorgun çıkmıştı. "Hatta tiksinirsin. İnsanlar... böyle şeyleri duyunca karşısındakini artık bir insan olarak değil, sadece kirletilmiş bir nesne olarak görmeye başlıyor."
Nedense onun gözünde bir "fahişe" ya da "kurban" olarak kodlanmak istemiyordum. Hayatımda ilk defa, bir adamın beni olduğum gibi, o yaralarla değil, o yaralara rağmen sevmesini istediğimi fark ettim. Ama bu, Karahanların dünyasında imkansız bir hayaldi.
"Boş ver," dedim, bakışlarımı halıdaki anlamsız desenlere dikerek. "Anlatılacak bir tarafı yok. Sadece... dokunulmayı sevmiyorum."
Baran, oturduğu yerde bana doğru biraz daha döndü. Elini uzatıp dokunacakmış gibi yaptı ama tam o sınır çizgisinde durdu. Parmakları havada asılı kaldı.
"Bana bak Umay," dedi, sesi bir yemin kadar ciddiydi. "Sen istemedikçe sana dokunmayacağım. Bu benim haddim değil, hiçbir erkeğin haddi değil. Senin sınırların, senin kalen."
Durdu, derin bir nefes aldı ve doğrudan gözlerimin içine baktı. O yeşil gözlerde bu sefer alay yoktu; sadece saf, sarsılmaz bir kararlılık vardı. "Ama şunu bil; eğer bir gün o duvarlar tamamen yıkılırsa... Eğer sen bana isteyerek dokunursan, ister sarhoş ol, ister dünyanın en kötü gününde ol, hiç fark etmez... O an benim için her şey değişir. Bu, senin bana gerçekten güvendiğin, o duvarları kendi ellerinle yıktığın anlamına gelir. Ve ben o enkazın altında kalmaya razıyım."
Yutkundum. Boğazımda bir yumru oluştu. "Bunu neden yapıyorsun?"
"Çünkü sen sadece 'Karahan' değilsin," dedi Baran, sesinde saklayamadığı bir şefkatle. "Sen o gece yanımda huzurla uyuyan o kızsın. Ve o kızı korumak için gerekirse Selim’in dünyasını, babanın imparatorluğunu, hatta gerekirse İstanbul’u yakarım."
Başımı tekrar oyun alanına çevirdim. Gözlerimdeki yaşları saklamak için sertçe kırptım. Arın o sırada komik bir dans sergiliyordu ve herkes gülüyordu. Kimse, bu gürültülü bowling salonunun köşesinde bir kadının ruhunun yeniden inşa edildiğini fark etmiyordu.
Baran’ın sözleri, zihnimdeki o "dokunulmaz" tabelasını yerinden oynatmıştı. Belki hemen değil, belki çok sonra... Ama bir gün, o duvarların toz olup dağılacağı hissi, bacağımın üzerindeki yanık acısından daha gerçek gelmişti.
"Hadi," dedim, sesimi toparlamaya çalışarak. "Arın yine bir saçmalık yapmadan git de şu oyunu bitir Sancaktar. Yoksa sabaha kadar burada bowling topu sayacağız."
Baran hafifçe sırıttı, eski alaycı haline geri döndü ama gözlerindeki o derinliği orada bıraktı. "Emredersiniz asabi kraliçe. Ama unutma; o duvarlar yıkıldığında, orada ilk ben olacağım."