Bölüm I:II : PARMAK UÇLARINA ÖLÜM BULAŞAN KADIN

Vaveyla Yazarı: KÜL KOKUSU

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Bölüm I:II : PARMAK UÇLARINA ÖLÜM BULAŞAN KADIN

Yeni bölümden herkese merhaba.Bakalım bu bölümde bizi neler bekliyor.

Hikayenin devamı için kitabı listene eklemeyi ve oylamayı unutma!

İyi okumalar🥀

Nazmiye Demirel. İnce kaşlı, mavi gözlü, kiraz dudaklı tatlı mı tatlı bir teyzeydi. Kaşlarında daimi bir çatıklık vardı. Köydeki herkes Nazmiye Sultan’a muhtar derdi. Çünkü taşşaklı(!) bir kadındı. Öyle ki, muhtar bile Nazmiye Sultan’a danışmadan bir şey yapmazdı. Herkese pabucunu ters giydirirdi vesselam. Herkesi sevmez, çok asi bir insandı fakat sevdiklerine verdiği değer de yok sayılabilecek gibi değildi. Beni, geldiğim ilk günden beri kızı olarak benimsemiş ve kimseye göstermediği yanını bana göstermişti.

"Al, kızım."

Paytak paytak ama bir o kadar da dik bir yürüyüşe sahipti. Ayaklanıp buz gibi kompostonun içinde olduğu bakır bardağı elleri arasından aldım.

"Çok teşekkür ederim. Otur, şimdi tansiyonuna bakayım."

İkiletmeyip oturmuş, sol kolunu açmıştı. Kompostodan bir yudum alıp, sedirin yanındaki yıllanmış ahşap sehpa üzerine bıraktım. Yine fevkalade olmuştu. Bir ara tarifini istemeliydim, her ne kadar vermeyeceğini bilsem de, şirinliğimi konuşturup deneyecektim.

Tansiyon aletinin manşonunu koluna göre ayarlayıp taktım, steteskopu da aparatın altına yerleştirip kulaklarıma taktım. Elime aldığım pompayı sıkarken bir yandan da konuşuyordum.

"Komposton yine harika. Ellerine sağlık."

Tansiyonunu ölçüp manşonu kolundan çıkarırken, sağ elini elime bırakarak konuştu.

"Afiyet bal, şeker, şifa ola güzel kızıma."

Gülümseyerek tansiyon aletini toparlayıp çantaya yerleştirdim. Tansiyonu biraz düşüktü. Glukometre ile kan şekerini de ölçüp, dosyasında gerekli yerlere not ettim. Bu sırada Nazmiye Sultan konuya orta yerinden daldı.

"Hacer’in oğlu Reşat’ın düğünü var, ha bugün."

Yüzümdeki tebessüm büyüdü. Reşat’ı bana almak için çok laf dökmüştü zamanında. Ve dürüst olmak gerekirse düğün sahibinin o olduğunu bilmiyordum.

"Şu bana almak için anlata anlata bitiremediğin Reşat mı?"

Başıyla onayladı söylediklerimi. Reşat, Türkçe öğretmeniydi. Çok tatlı, kibar bir kardeşimizdi. Mümin kardeşimizdi. Kardeşimizdi, işte. Dümdüz kardeş.

"Bak, adamın yavuklusu varmış. Bir de bana alacaktın."

Çantadan kan tüplerini çıkarırken huysuzlukla homurdandı. Dilinin altındaki baklanın çıkmasına son üç...

"Boşveresen onu. Anasını da sevmem zaten."

Dertli bir soluk çekti içine. Kan almak için turnikeyi koluna bağlarken gözlerimi yüzüne kaldırdım. Gözleri, tülleri çekili pencereden dışarıdaydı. Konu Reşat’ın evlenmesi değildi belli ki. Söz konusu baklanın çıkmasına son iki.

"Askerler de gelmiş, ha bugün bunlar yüzünden işlerini güçlerini bırakıp..."

İğneyi damarına yerleştirip tüpe akan koyu kana bakarken, kısık bir sesle konuştum.

"Öyle olur mu hiç?! Onların işi zaten bizi, bu devleti korumak."

Başını ağır ağır sallarken, pencereden dışarıya çevrili gözleri bana çevrildi, elini tekrar elimin üstüne bırakıp konuştu. Son bir.

"Birini alalım mı sana?"

Ve beklenen bakla sonunda teşrif etti. Hoş geldiniz efendim, hoş geldiniz.

Anında gülümsedim. "Ben biliyordum beyle olacağını." bakışı atıp turnikeyi çözdüğümde heyecanla bakıyordu gözlerime. İşte, kaç yaşına gelirsen gel çöpçatanlık damarlarında varsa, bundan kaçamazdın.

"Kimi?!"

Heyecanına heyecan katıldı. Çünkü ilk kez bana almak istediği birine karşı çıkmamış, kızmamıştım. Aksine, hiç yapmadığımı yapıp, kim olduğunu sormuştum.

"Araz oğlumu."

Araz hangisiydi, bilmiyordum ama şu an ilaçları daha mühimdi. Hazır tontiş yanını yakalamışken, elimdeki dil altı ilacını ona doğru tutarak konuyu sabote etme niyetiyle konuştum.

"İlaçlarını bir süre daha düzenli kullan. Bu da dil altı hapın. Gerekli olmadıkça alma. Tahlil sonuçların çıkınca Hazar’la yollarım yeni ilaçlarını. Anlaştık mı?"

Hazar köyün delikanlılarındandı.Merkezden alınması gereken bir şey olduğunda bu işi Hazar yapardı.İlacı elimden aldı ama sedire bırakıp kenara itti. Eli, elinin içindeki elimi sımsıkı kavradı. Gözleri yeniden parladı. Heyecanla konuştu.

"Sen boşver ha bu zıkkımları. Araz’ı alalım mı sana, söyle hele bana?"

Pes ettim, dayanamayıp yanına oturdum. Dürüst olmak gerekirse merak da etmiştim. Mevzu bahis asker olunca, ilgim ister istemez artıyordu.

"Araz hangisi ki?"

Güldü. Hem de öyle bir kahkaha attı ki, elini şak diye dizime vurdu. Elin de maşallah, ağırmış be sultanım. Heyecanı tavan yapmıştı; kalkıp köyün tamamını depar ata ata koşacak gibiydi. Bu coşkulu hali beni de keyiflendirmişti.

"Komitan Giray işte!"

Hangisiydi ki o şimdi?Hiçbirinde 'Giray' soy isimine yakışır bir yüz yoktu sanki. Gözüm bileğimdeki saate kaydığında epey geç kaldığımı fark ettim.

"Sen komutanı boşver. Ama şu ilaçları aksatma, tamam mı?"

"Tamam tamam. Taktın sen de ilaç da ilaç diye."

Ayağa kalkıp çantamı toplamaya başladım. Bardaktaki son yudumu da hızla içtim. Acil çantamı alıp kapıya doğru hızlı adımlarla yöneldim. Epey oyalanmıştım; ekip çoktan yorulmuş, sinirleri hop etmiş olmalıydı.

"Gaç sen gaç. Alayım da ben sana komitanı, sen gör o zaman!"

Gülerek başımı iki yana salladım. Senden çok ben isterim de... dedim içimden. Ama durumlar malumdu. Durum çetindi.Durum vahimdi. Prensiplerim arasında komutan ya da asker yoktu. Benim hayalim, zengin bir beyefendi bulup çalışmaya gerek kalmadan yazlık evimde ömür boyu keyif sürmekti.

Çantayı yere bırakıp ayakkabılarımı giymeye başlamıştım ki Nazmiye Sultan’ın şen sesiyle başımı kaldırdım:

“Araz oğul, hoş gelmişsen!”

Gözlerimi gelene çevirdiğimde elimde ayakkabım ile öylece kaldım.Bu oydu. Meydandaki Yunan Tanrısı. Ve şu an, tam karşımdaydı. Silahını omzuna asıp sırtına bırakmıştı. Elinde çiçek fidanları vardı. Tek adımda üç basamağı aşıp fidan dolu sepeti yere bıraktı. Nazmiye Sultan’ın elini öptü. Ben ise sonunda eğilip ayakkabılarımı giymiş, öylece dikiliyordum. Neden dikiliyordum şu an?

“Nasılsın Nazmiye Sultan? Var mı bir problem?”

Sultan? Ona yalnızca ben 'Sultan' derdim.

Son sorusu sanırım banaydı. Çünkü gözlerini gözlerime sabitlemiş, vereceğim cevabı bekliyordu. Elim ayağım anlık titredi, kalbim depar attı. Nazmiye Sultan iyiydi de... Ben hiç iyi değildim be yiğidim. Ama karizmaya bok sıçratamazdım. Cool bakışlarla gözlerimi onunkilerden ayırıp Nazmiye Sultan’a döndüm. Belki biraz fazla havaya girmiştim ama olsundu.

“İlaçlarını aksatmasa daha iyi olacak.”

Nihayet konuşabildim. Hafifçe arkamı dönüp derin bir nefes verdim.

Huh! Başardık be kızım.

Babam da dedem de askerdi. Hatta bizim sülale komple TSK mensubuydu. Kendimden çok asker gördüm ben bu yaşıma kadar. Ama onlara olan zaafım, hayranlığım bir gram bile azalmamıştı. Normalde, bu kadar çok gördüğün birileri bir noktadan sonra sıkardı insanı. Ama öyle olmamıştı. Olamazdı da. İçimdeki o ilk günkü taptaze hayranlık hâlâ yerini koruyordu.

Yunan tanrısı gözlerini Nazmiye Sultan’a çevirdi.

“Ben de sana yeni fidanlar getirmiştim. Anlaşılan geri götürmeliyim.”

Şu an karşımda duran, meydanda gördüğüm sert çehreli asker değildi. Sözlerini özenle seçiyor, o sert ifadesinden ödün veriyordu. Hatta yanağında beliren minik gamzede gözlerim bir süre oyalandı.

Nazmiye Sultan hızla konuştu, öne doğru meyletti:

“Yoh oğlum, dohtor kızım şaka yapıyor yaw. Aksatmıyırem ben ilaçlarımı!”

‘Ağam eğlenir bizimle lo.’ der gibi bir hâli vardı. Gülmemek için dudaklarımı ısırıp arkamı döndüm. Gitmeliydim. Yoksa Serter beni acil çantasının askısıyla boğabilirdi.

“Neyse Nazmiye Sultan, ben gideyim. İlaçlarını yollayacağım. Ama sen de aksatma, kendine çok iyi bak olur mu?”

“Temam çakır gözlüm. Dikkatli olasanız.”

Eğildi, acil çantasını alıp bana vermek istedi. Ama bu sadece bir istek olarak kaldı. Kaldıramadı tabii. Acil çantası öküz ölüsü gibiydi.

Onun bile bir ağırlığı var bu dünyada, birçok insanın aksine.

“Oyy kızım, bu ne kadar ağır böyle?”

Kollarımı gösterip gururla konuştum:

“Bu kaslar nasıl oldu sanıyorsun Nazmiye Sultan?”

Gamzelerini göstere göstere güldü. Daimi çatık kaşları, sert çehresine rağmen içindeki yumuşaklığı görmek büyük bir lütuftu.

“Yoh kızım. Sen taşıma bunu. Gencecik yaşta fıtık oluverirsin maazallah.”

Araz’a döndü. Elini onun omzuna vurup konuştu. Şu 3+1 dediğim ama aslında yakından bakınca stadyum gibi geniş omuzlara bir kez dokunmak için çok şeyden vazgeçebilirdim.

Tamam abartmayalım istersen, Karaca.

“Oğul sen yardım et bahayım, doktor kızıma.”

Heyecanlandım. Belki saçmaydı ama şu an bir nesne olabileceksem acil çantası olmak isterdim. Sonra bu dileğim gerçekleşirse diye tövbe ettim. Yok, ben insan olarak kalmak istiyorum Allah’ım. Teşekkürler.

“Zahmet etmeyin, ben alırım.”

Araz gözlerini gözlerime çevirdi. Başını hafif yana eğerek konuştu:

“Zahmet olmaz.”

Olmaz tabii. Dağda kilometrelerce, kilolarca çantalarla idman yapan birine ne zahmeti olacak? Eğildi, çantayı çakıl taşı alır gibi kaldırdı. Ben onu taşırken yamuluyordum be.

“Allaha emanet olun!”

Nazmiye Sultan’ın sesiyle dönüp gülümsedim.

“Sen de Nazmiye Sultan. Sakın aksatma ilaçlarını!”

Hınzırca gülümsedi. Kaş göz yaparak Araz’ı gösterdi:

“Sen ilaçları boşver de, dediklerimi düşün.”

Derin bir soluk aldım. Ya sabır… Araz’ın heybetinden mi korktular bilmiyorum ama hayvanlar ortalıkta görünmüyordu. Avludan geçip bahçe kapısının sürgüsünü çekip çıktık. Yavaş olmayan adımlarla köy meydanına doğru yürüdük. Araz Komutan’ın gözleri üzerimdeydi ve bu beni oldukça geriyordu. Gözlerini ayıramıyordu.

O da bana aşıktı, anlamadık sanki.

“Sizi burada ilk kez görüyorum. Yeni mi geldiniz Şırnak’a?”

Kalbim şahlandı. Bir kerecik adımı söylesene be kurban olduğum.

Git köyün çıkışındaki köprüden atla istersen?

Tamam abartmayalım.Sakiniz.

“Aslında çok da yeni sayılmam. Beş aydır buradayım.”

‘Anladım.’ dercesine başını salladı. Ve köy meydanına kadar bir kelime daha etmeden yürüdük. Askerler dağılmış, çevreyi kolaçan ediyordu. Bizim ekip arabanın yanında durmuş sohbet ediyordu. Bize doğru seke seke yürüyen muhtar heyecanla konuştu:

“Dohtor hanım kızım, düğünümüz var bugün. Gitmeyeseniz ha merkeze. Eşlik edeseniz yoksa çok gönül koyarız, bileseniz.”

Gözlerim bileğimdeki saate kaydı. Mesai saatini çoktan aşmıştık. Bir sorun olacağını sanmıyordum. Hem gerginlikten acıkmıştım da. Düğüne özel güzel bir ziyafet olacağından şüphem yoktu. Bu fırsatı kaçırmak canım mideme hakaret sayılırdı.

“Tamam o zaman. Nöbetteki arkadaşları gönderirim, diğerleri eşlik eder size. Olur mu?”

Muhtar Komutan’a, sonra tekrar bana döndü:

“Siz de kalırsanız, değil dohtor hanım?”

Doğu’nun soru sormadan soru sorma sanatı... Buna alışmam uzun sürmemişti. Samimiyetle gülümsedim.

“Evet, ben de eşlik edeceğim size.”

Kısaca üzerime göz attım. Beyaz triko askılı örme bir crop, kot pantolon ve üstüne lacivert oversize blazer ceket giymiştim. İyi ki sabah gelen anlık gafletle eşofman giymemişim. Yoksa düğün ortamında dillere düşerdim maazallah.

Muhtar, Araz’a döndü. Elini omzuna yasladı. Herkes gözümün içine soka soka dokunuyordu o omuzlara!

“Komutan, ben gidip size sofra kurdurayım. Acıkmışsınızdır.”

Araz onaylarcasına başını salladı. Gözlerim etrafta dolaşırken, bize doğru gelen bir askerin baş selamını fark ettim. Gülümsedim.

“Yüzbaşım, operasyon emri geldi. Timimle alandan ayrılıyoruz.”

What dedin gülüm? Yüzbaşı mı? Kim? Araz Komutan mı?Ya da Giray komutan mıydı?Her neyse canım.Gözlerim hızla onu süzdü. Taş çatlasın 30 yaşındaydı. Bu yaşta yüzbaşı olması takdire şayandı. Oldukça şaşırmıştım.

“Tamamdır Üsteğmen’im. Allah yar ve yardımcınız olsun.”

“Sağ olun komutanım.”

Koşar adımlarla uzaklaşan askerin ardından bakarken, gözlerini bana dikmiş köyün kızlarını fark ettim. İstemsizce gülümsedim.Ah kızlar,yanlış denizin kıyılarında yüzme hayali kuruyorsunuz.

“Ben artık alayım çantayı. Zahmet oldu size de.”

Elimi uzattığımda gözlerim, üniforması dirseğe kadar sıvanmış damarlı kollarına takıldı. Bu kollara damar yolu açmak bir istek değil, ihtiyaçtı artık.

Yeni hayal: Yüzbaşı Araz Giray’a damar yolu açmak.

Çantayı aldığımda ellerimizin anlık temasıyla içimde bir çığlık büyüdü. Eve koşup yastığa gömülüp ağlama isteğim beni hemen terk etmeli. Yoksa burada hık diye öleceğim.

Arkadaşlar şu kızı şuradan alır mısınız, yoksa ben boğacağım?

“Teşekkür ederim.”

Yüzündeki ciddi ifade değişmeden konuştu. İki gülümseseniz mermileriniz mi dökülür, Komutan Bey?

“Vazifemiz, doktor hanım.”

Daha fazla bir şey demedim. Baş selamı verdim, arkamı dönüp hızla uzaklaştım. Umarım şu an yamuk yürümüyorumdur. Amin.

•☆•

Nöbetteki arkadaşları merkeze gönderip düğün evine geçmiştim. Ekipten Burcu, Serter ve Sefa meydandaki kalabalığa karışmıştı, ben ise biraz daha sakin olur umuduyla buraya yönelmiştim. Ama gelmez olaydım. İkiz bebeklerin huysuz ağlama sesleri tüm evi inletiyordu. Hava değil, o çığlıklar dolanıyordu duvarlarda.

Elimdeki boş baklava tabağını ortalıkta dolaşan kızlardan birinin eline tutuşturup oturduğum sedirden kalktım. Karşımda, yanında gergin suratlı ablası ile oturmuş olan gelin vardı. Oturduğu andan beri parmak kenarındaki etleri yoluyordu. Tuhaf bir his kol gezdi kalbimde. Rahatsızca süzülüp yanına oturdum.

“Hayırlı olsun,” dedim samimiyetle.

Gerginliğine rağmen zoraki bir tebessümle kırmızı rujlu dudaklarını araladı.

“Teşekkür ederim.”

Yanındaki kadını işaret ettim, kafamda netleşmeyen o bağı çözmeye çalışarak. Hiç benzemiyorlardı.Gelinin süt beyazı teni,sapsarı saçları vardı.Ablasının ise siyahi denilecek kadar esmer teni, gece karası saçları vardı. Manevi miydi acaba?

“Öz ablan mı?”

Başıyla onayladı. Gözleri camdan dışarıya kaydı anlık.

“Evet... Ama genelde benzetmezler bizi.”

Başımı anlayışla salladım. Kardeşinin düğününde nemrut gezen abla mı olurdu?

Gelin tekrar dikkatimi çekti. Güzel desem değil, çirkin hiç değil.Yüzü yorgundu, göz altı morlukları hiçbir kapatıcının baş edemeyeceği türdendi.Yüzünde anlamsız bir sertlik ve vücudu ise oldukça yapılıydı.

Daha önce köyde görmemiştim onu. Merakla döndüm yüzüne.

“Türkçen çok düzgün. Buralı değil misin?”

Dudaklarındaki tebessüm eğretiydi, sanki yüzüne ait değilmiş gibiydi.

“Okula gide gele... iyice düzeldi,” dedi.

Başımı salladım. ‘Anladım.’

Ama bir soru vardı kafamda, merak değil bu… içimi kemiren bir şeydi. Düğün başında at sırtından indirildiğinde, merdivenleri çıkarken gördüğüm o detay: Postallar.

“Bir şey sormak istiyorum,” dedim nazikçe. Gözlerim yine ellerine kaydı. Etleri yolunmuş, sızıntıyla kanayan ufak yaralarla doluydu.

“Neden daha rahat bir ayakkabı yerine postal giydin?”

Köy ortamında topuklu oldukça zorlayacağından mantıklı bir seçimdi giymemek.Ama tercihini postaldan yana kullanması akıl kârı değildi.Yüzündeki yumuşak ifade anlık dağıldı. Derin bir nefes aldı. Kıpırdandı, bir rahatsızlık kıpırtısı gibiydi. Ellerindeki yaralar o an daha da belirginleşti.Tırnaklarını daha çok bastırdı tenine.

“Köyde topuklu ayakkabı... zor olur diye,” dedi sessizce.

‘Anladım’ dercesine gülümsedim ama içimde bir ses başka şeyler söylüyordu. Birine yanlışlıkla tokat atmış gibi hissediyordum kendimi. Ablası hiçbir şey söylemeden yerinden kalktı ve merdivenlere doğru yürüdü. O an, o evde bir şeyler eksikti. Sessizlik fazlaydı. Ve gelin, hâlâ etlerini yoluyordu.

“Bunun için postal gibi ağır bir şey giymemen gerekmez miydi?”

Gözlerini hızla bana çevirdi.Kırmızı boyalı dudaklarına titrek bir gülümseme yerleşti.

“Ne giydiğime dikkat etmemişim.”

“Çok heyecanlısın galiba.”

Başını sallayıp yere baktı. O an dizlerinin titrediğini fark ettim.

Tam o sırada telefon çaldı. Aniden ayağa kalkıp odalardan birine geçti. Kapıyı kapattı ama kapı pervaza çarpıp aralandı.İçimdeki şüphe sesini susturamadım. Kalktım, sessizce kapının yanına yaklaştım. Dinlemek… belki yanlıştı, ama içime sinmeyen bir şey vardı.

“Başkan, ne zaman baskın yapacaksınız? Daha fazla dayanamayacağım.”

Baskın mı?

Daha da sokuldum kapıya.

“Doktor mu?..Evet, evde şu an doktor var... Tamam, ben alırım doktoru. Siz temizleyin askerleri. Evet, arkadan çıkarırım. Çelimsiz bir karı zaten zorlamaz beni.”

İçimde bir şey buz kesti. Yanımdan geçen yirmili yaşlarda, elinde tepsiyle dolaşan kızı fark ettim. Tepsisindeki bıçağı aldım. Kız, ne yaptığımı anlamayan gözlerle bana baktı. Hafifçe gülümsedim.

“Çocuklar merdivendeki balonlar için ağlıyor, iplerinden keseyim de vereyim dedim.”

Endişeli bakışı yumuşadı.

“He iyi yaparsın ablam,” dedi ve tepsiyle uzaklaştı.

Neden aldım bıçağı? Bilmiyorum.Kullanabilecek miydim?Emin değildim. Sadece... yanlış bir şey yapmaktan korkuyordum.Daha önce karınca bile incitmemiştim.

Gelinin yaklaşan adım sesleriyle hızlıca yan taraftaki lavaboya girdim. Derhal haber vermem gerekiyordu. Telefonumu çıkarıp Serter’i aradım. Uzun uzun çaldı, açmadı. Burcu’yu aradım.

“Efendim, hocam?”

Arkadan gelen çalgı sesleri, ortamın ne kadar habersiz olduğunu anlatıyordu.

“Burcu, hemen askerlerin yanına git! Baskın ola-”

Kapı, ani bir tokat gibi açıldı.

Zaman bir anlığına durdu.

Karşımda, beyaz gelinliğin içinde bir düşman.

İçimdeki ses “Sakın kıpırdama” diye bağırıyordu. Ama ellerim ona ihanet etti; bıçağı arkama gizlemeye çalıştım.

O ise hiç tereddüt etmedi. Sessizce ilerleyip telefonumu elimden aldı. Parmakları titremiyordu. Sanki bu sahneyi yüz kere oynamış gibiydi.

Aramayı sonlandırdı. Eteklerini tek hamlede kaldırdı.

Tülün altından çıkan metalin tınısı bedenimi ürpertti.

“Ne yaptığını zannediyorsun sen, doktor?”

Sesindeki sakinlik, bana bağırmasından daha korkunçtu.

“Ne istiyorsunuz bu insanlardan?”

Sesim, beklediğimden daha zayıf çıktı. Sanki boğazıma çakıl taşları kaçmıştı.Minik bir öksürük ile topladım kendimi.

Kadın başını hafifçe yana eğdi. Bir an için gözleri parladı.Sonra güldü.

Alaycı bir kahkaha değildi bu. Soğuk. İçinde hiç renk olmayan, mezar taşı gibi bir gülüş.

“Sen hâlâ sanıyorsun ki bu bir şey isteme meselesi…” dedi.

Sesi iğne gibi saplandı kulaklarıma.

“İstediklerimiz yıllar önce toprağa gömüldü, doktor hanım. Şimdi sadece alıyoruz.”

Elindeki silahın tetiğine parmağı dokundu, ama çekmedi.Gözlerini gözlerime kilitledi.

Kalbim o an ilk defa, kafesinden çıkmak ister gibi vurdu göğsüme.

Tam o sırada, kapının önünden biri geçti.Az önce tepsisinden bıçağı aldığım kızdı.Göz bebekleri korkuyla büyüdü.Sonra kesik yüksek bir çığlık döküldü dudaklarından.

O kısa çığlık, evin içindeki tüm dengeleri yerle bir etti.

Kadın yıldırım gibi ona döndü.

“Dur!” diye bağıracak oldum ama sesimi çıkaramadım.Harfler ayrılıp tek başlarına bir yumak oluşturmuş boğazımda sıkışmıştı sanki.

O an beynim bir şeyleri otomatik yaptı.

Bıçağı daha sıkı kavradım.

Kadının elindeki silah, kıza yönelmişti.

Şimdi!

Vücudum kendi kararını verdi.

Sol ayağımla küçük bir hamleyle yaklaşırken, bıçağı kadının omzunun altına, kürek kemiğine doğru, çaprazdan sapladım.

Sıcak bir etin kesildiğini hissettim. Saniyelik bir inleme,sonra sendeleme.

Silah parmaklarından kayıp yere düştü.

Kadın eliyle duvara tutunurken ağzından boğuk bir ses çıktı.

O an onun canı yandığı kadar, benim ellerim titriyordu.

Ama duramazdım.

Hemen eğilip hem telefonu hem de düşen silahı aldım.

Kapının eşiğinden geçerken kızın hâlâ orada, korkuyla bana baktığını gördüm.

“Koş,çıkar herkesi!” diye bağırdım.

Kız, tepsiyi göğsüne bastırarak merdivenlere koştu."Herkes çıksın." dememle hızlandı ve açık kapıdan dışarı fırladı.Ev uğultulu bir gürültüyle sarmalandı herkes dışarı çıktı.

Ben de hemen peşlerinden gitmek üzereydim. Son basamağa bastığım an, arkamdan şiddetli bir ses geldi.

Kapı açıldı. Hem de öyle sıradan bir açılma değil, sanki biri yumrukla savurmuş gibiydi.

Refleksle dönemedim bile. Sıcak bir gövde, tam arkamdan bedenime yapıştı. Kalın bir kol boynuma dolandı, gövdemi geriye çekti.

Dengesiz bir adımla sendeledim. Düşmeden önce biri bedenimi kendine dayadı. Şakağımda soğuk bir metalin keskin hissi.

“Buradan sağ çıkamayacaksınız." dedi kulağımın dibindeki ses.

Nefesi, içtiği ucuz sigaranın kokusunu taşıyordu.O an anladım; bu erkekti. Benden sadece birkaç santim uzundu. Ama boğazıma sarılan kolu sanki çelikten örülmüş gibiydi.

Nefesim kesildi.

İlk başta direnmeye çalıştım. Ellerimi kollarına atıp çekmeye uğraştım. Ama güçsüzdüm. Her saniye, o kol biraz daha sıkılaştı. Gözlerim kararmaya başladı.

Hayır… daha değil… daha bitmedi.

Elimdeki silah…telefon…baskın…köy… düşüncelerim darmadağın oldu.

“B-bı…” dedim ama sesim içimde boğuldu.

Elleriyle boğazımı sıkan adam hâlâ sapasağlamdı. Dizlerim çözülüyordu. Gözlerim dolmuştu, ağlayamıyordum bile.

Tam o anda kapı gürültüyle açıldı.Esen rüzgar tenimi yaladı.

“Silahı indir!” diye bir ses yankılandı evde.Gözlerim hızla aralandı.

Araz.

Araz içeri girdiğinde tabancasını adama doğrultmuştu. Ama adam geri adım atmadı, tam tersine, boynumu daha da sıktı.

“Orospu çocuğu!” diye kükredi Araz. Bir adım attı.

Benim nefesim yoktu artık. Dudaklarım aralandı ama hava girmiyordu. Ellerim çaresizce adamın kollarında asılıydı. Damarlarım patlayacak gibiydi.

Gözlerim yavaşça kapanıyordu ki bir silah sesi yankılandı.

Bir sıcaklık yayıldı omzuma. Ardından boynumdaki baskı azaldı.

Bedenim serbest kalınca dengesizce öne doğru yıkıldım. Tam yere kapanacakken bir çift kol beni tuttu.

“Tuttum seni..Sakin ol..Tamam,” dedi Araz.

Sesi kısık ve çatlamıştı, nefes nefeseydi.Konuştu mu yoksa bu beynimin oynadığı bir oyun muydu bilmiyorum?Ama kollarıma sarılan kolların sıcak hissi oyun olmayacak kadar gerçekti.

Göğsüm yükselip alçalmaya derin nefesler almaya çalışıyordu ama her nefes bir bıçak gibiydi. Omzumda derin bir sızı vardı tüm kolumu ele geçirmek üzereydi.

Araz, beni yere oturttu, hemen komidinin üstünden beyaz bir örtü kapıp omzuma bastırdı.

“Dayan! Tamam mı? Dayan! Ufak bir sıyrık sadece.”

Araz’ın elleri beni yere düşmekten kurtarmıştı ama bedenim hâlâ titriyordu. Gözlerimi kısmaya çalıştım, başım feci derecede dönüyordu.

Elim omzumu buldu. Ceketim… sırılsıklam kandı. Bastırdığımda sıcaklık avucuma yayıldı, sanki kalbim dışarı akıyordu. Parmağım kemiğe değdiğinde derin bir inilti döküldü dudaklarımdan.

"Tamam… Tamam buradayım, dayan Karaca," dedi. Sesi çatallıydı. Gözlerinin kenarındaki damarlar çıkmıştı, ama göz göze gelmeye mecâlim yoktu.Hem adımı nereden biliyordu?

Gözlerim yerde kıvranan adama takıldı. Terörist. Boğazından vurulmuştu. Kan gölünün ortasında debeleniyordu. Her öksürükte ağzından fışkıran kan, onu daha da boğuyordu. Gözleri bir bana, bir Araz’a kayıyordu. Yardım istiyordu belki de.

Ama hiçbir şey yapmadım.

Sadece izledim.

Bedenim titrerken içimde bir yerde o keskin cümle yankılandı:

“Kendi kanlarında boğuyoruz onları.”

Yıllar boyunca içime sinen ne varsa, o kana karışmış gibiydi.

Tek bir tane kalmayana kadar durmayacaktık.

Gözkapaklarım ağırlaştı. Araz bir şeyler söylüyordu ama sesi boğuk geliyordu, sanki suyun altından konuşuyordu. Dudakları oynuyor ama ben anlamıyordum.

“Karaca! Sakın… gözlerini kapatma, beni duyuyor musun?!”

Ses uzaklaştı. Nefesim derinleşti ama nefes almak daha da zorlaştı.

Dudaklarımda kan vardı mıydı, bilmiyorum ama bir şey tuzlu ve sıcak geliyordu ağzıma.

Ve sonra..

Sadece karanlık.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

89okunma 19beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.