5. bölüm / 6
KOR İLE YIKANAN KALPLERBölüm III : AZUBAKAN TUTSAĞI
Bölümler 6Şu an: Bölüm III : AZUBAKAN TUTSAĞI
- 1 Bölüm I : PARMAK UÇLARINA ÖLÜM BULAŞAN KADIN2.201 kelime
- 2 Bölüm I:II : PARMAK UÇLARINA ÖLÜM BULAŞAN KADIN3.054 kelime
- 3 Bölüm II : İNTİKAMLA SULANMIŞ KANLI ÇİÇEK2.630 kelime
- 4 Bölüm III : AZUBAKAN TUTSAĞI2.816 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 Bölüm IV : KÜL RENGİ ŞAFAK3.973 kelime
- 6 Bölüm V : AYNI ATEŞE BAKAN İKİ YABANCI3.819 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yeni bölümden herkese merhaba.Bakalım bu bölümde bizi neler bekliyor.
Hikayenin devamı için kitabı listene eklemeyi ve oylamayı unutma!
İyi okumalar🥀
Palayı, Selman'ın kana bulanmış cansız bedeninin ayak ucuna fırlattım. Bıçak yere saplanırken çıkardığı tok ses, çadırın içinde yankılandı. Önünde dimdik dikildim. Dudağımın üzerindeki kan damlasını başparmağımla yavaşça sildim; bu sıradan bir temizlik değil, bir savaştan sağ çıkanın seremonisiydi.
Kaşlarım çatıldı. Gözlerim dehşetle büyüdü. Ani bir korkuyla çömeldim, Selman’ın boynundaki oluk oluk akan kana ellerimle bastırdım. Avazım çıktığı kadar bağırdım, sesim kanı durduramazsa en azından birini çağırabilirdi:
"YARDIM EDİN! YARDIM EDİN!"
Bir süre sonra birkaç adam çadıra daldı. Gözleri şokla büyümüş, elleri refleksle silahlarına gitmişti. Namlular bana çevrilmişti. O an, aralarından Agit Sincar ağır adımlarla içeri girdi.
"Ne oluyor burada?"
Hızla başımı sağa sola salladım, panik nefesler arasında yüzümdeki dehşet, doğrudan onların yüzlerine yansımıştı. Sesimi titrek yapmaya özellikle dikkat ettim.
"Bilmiyorum… Bir anda, yabancı bir dilde bir şeyler söyleyip… boğazını kesti."
Bakışlarımı Agit'ten silah doğrultan adamlara çevirdim.
"Yardım etsene!"
Agit, gözlerini kıstı. Beni baştan aşağı süzerken, zihninde bir tereddüt savaşı dönüyordu. Bu kadın gerçekten tehlikeli mi, yoksa sadece kurban mı? Sonunda kararını verdi; başıyla hafifçe işaret etti, adamlar tereddütle de olsa silahlarını indirdi.
"Kaldırın şunu gözümün önünden."
İki adam, Selman’ın ağırlaşmış bedenini sandalyeden alıp dışarı çıkardı. Yerdeki kan hâlâ çamura karışmadan canlıydı. Gözlerim, elimin içini ve giysilerimi lekeleyen kana takıldı. Her şey, haklı bir dava uğrunaydı. Bu yolda tereddüt etmek, kendi alnına nişan almaktı.Hâlâ elimdeki kana dalmışken, Agit kolumdan sertçe tuttu.
"Yürü. Çıkalım buradan."
İtiraz etmeden peşinden yürüdüm. Adımlarım kasıtlı olarak kısa ve titrekti. Güçsüz görünmeliydim. Gözlerini üzerime dikip içimi okumaya çalışan adamlardan gizlemeliydim gerçek benliğimi.Çadırdan çıkıp taş çeşmenin yanına vardığımızda eğilip elimi yüzümü yıkadım. Suyun soğukluğu beni ayıltıyor, adrenalin etkisiyle hissizleşmiş kolumda hafif bir zonklama bırakıyordu. Agit yine koluma uzandığında, bu kez hızla geri çektim.
"Ne istiyorsunuz benden?"
Öfke boğazımdaydı ama dizginlemem gerekiyordu. Sinir uçlarına basmamalıydım. Güçlü olmama rağmen, güçsüz gibi görünmeliydim. Sakinlik silahımdı.
"Doktor değil misin sen?"
Cevap vermedim, sadece anlamaz gözlerle baktım. Kolumu tekrar yakaladı ve arkasındaki başka bir çadıra doğru itekledi. Çadırın içine sokarken sesi bir nebze daha yumuşadı:
"Al sana hasta. Tedavi et şimdi onu."
Ortadaki yer yatağında yatan kadın, başının sol yanından akan kana bulanmıştı. Kolları ve bacakları morluklar ve kesiklerle bezeli, gözleri yarı kapalıydı. Derin ve eski bir acının izlerini taşıyordu.
"Ne oldu ona?"
Çadıra giren bir militan yere bir acil çantası bıraktı. Gözüm hemen üzerindeki yazıya takıldı: Şırnak Devlet Hastanesi. Bizim hastanenin acil setiydi. Köydeki araçtan aşırmışlardı belli ki.
"Cennetten kaçarken cehenneme yakalandı."
Agit’in çatık kaşlarına ve yüzündeki gölgeye dikkat kesildim. Gözlerini kadından bana çevirdi, sesi bu kez tehdit kadar kesin geldi:
"İşine bak, doktor. Kurcalama."
Agit dışarı çıktığında, kadına eğildim. Yüzü kana bulanmıştı, solgun teni ölümün kıyısında titriyordu.
"Beni duyuyor musun?"
Gözlerini açtı. Baktı. Sonra, aniden elimi bileğinden yakaladı. Terörist olabileceği düşüncesiyle elim kendiliğinden geri çekilmek isterken, fısıltı gibi bir ses kulağıma geldi:"Beni kurtarma. Onlar gibi değilim. Olamam. Lütfen… öldür beni."
Kaşlarım istemsizce daha da çatıldı. Yüzümü onun yüzüne yaklaştırdım, bu sözler kafamda çınlıyordu.
"Ne oldu sana?"
Gözleri kapanıyor, ardından zorla tekrar açılıyordu. Zamanı yoktu. Söyledikleri doğruysa, onu kurtarırsam bile öldüreceklerdi. Ama doğruysa… başka bir plan yapabilirdim.Acil çantasını açtım, eldivenleri geçirdim. Malzemeleri hızla çıkardım.
Başındaki yaranın temizliğini yaparken sesi yankılandı yeniden:"Onlar gibi olamam."
Sayıklıyordu. Bilinci gidip geliyordu. Dikişi attım, ama travma riski yüksekti. Burada ileri seviye müdahale imkansızdı. Yine de elimden geleni yaptım. Damar yolu açtım, serumu taktım, çadırın ipinden yaptığım askıya bağladım. Bu esnada kendi kolumdan sızan kana aldırmamaya çalışarak, bandaj setini tek elle sardım.Kolum artık daha fazla direnemeyecek gibiydi ama kadın önceliğimdi.
"Ne oldu sana? Düştün mü?"
Gözlerini açtı. Gözlerinin o anki parlaklığı, tüm bu karanlığın içinde bir yıldız gibiydi. Masmavi. Simsiyah, kana bulanmış saçları arasında bir umut gibi parlıyordu.
"Uçurumdan…"
Devam edemedi. Öksürükle birlikte ağzından kan boşaldı. Hızla yan çevirdim bedenini. Nefes alamıyordu. Göğsü dolmuştu, toraks müdahalesi şarttı. Ama tek başına olmazdı, birine ihtiyacım vardı.
"Biri buraya gelsin!"
Kapıda bekleyen genç bir adam içeri girdi. Henüz yirmisindeydi belki de. Gözleri hâlâ çocuktu. Ellerindeki silah bu yaşa ait olmayan bir yük gibiydi.
"Gel, tut şu kadını."
Yayvan bir şekilde yürürken, silahı doğru düzgün tutmadan sordu:"Sen yapamıyor musun?"
Dişlerim kenetlendi. Gözlerimi sinirle devirdim.
"Beni siz getirdiniz buraya. Yardım etmek için buradayım, keyfimden değil. Gel, tut şu kadını."
Arkaya dönüp dışarı baktı. Sonra tekrar bana döndü. İçinde bir hesap vardı, ama zamanım yoktu bu iç hesaplaşmaya.
"Yardım etmeyeceksen başkasını çağır."
Silahını boynundan çıkardı, yere bıraktı. Yanıma geldi, diz çöktü.
"Ne yapacağım?"
Kadını dikkatlice sağ tarafına çevirdim, sırtından destek verdim.
"Sadece tut. Geri kalanı ben halledeceğim."
Zamanla yarış başlıyordu. Kadının gözlerinde son bir umut pırıltısı vardı ve ben, o pırıltıyı söndürmeyecektim.Çantayı yanıma çektim. Toraks tüpünü ve diğer gerekli malzemeleri hızla çıkardım. Lokal anesteziyi uygulayıp bölgeyi uyuşturdum. Neşteri aldım, kaburgaların arasına küçük ama etkili bir kesik attım. Klempi delikten içeri ilerlettim, aralığı yeterli genişliğe getirince tüpü dikkatlice yerleştirdim. Kısa süre sonra bir “fıss” sesi duyuldu; içeride sıkışan hava dışarıya salındı. Göğsünün üzerindeki baskı hafifledi. Boruyu sabitledim, bandajları sıkıca sardım.Kadını sırt üstü çevirdim. Ağzını açıp dilini kontrol ettiğimde artık kendi başına nefes alabildiğini fark ettim. Ama bu, yalnızca birkaç saatlik bir zaman kazandıracaktı.
“Bu böyle olmayacak…” dedim kendi kendime. “Hastaneye gitmesi gerekiyor.”
Kapıda dikilen terörist, kadını bırakıp ağır adımlarla doğruldu. Yerdeki silahını aldı, askısını boynundan geçirdi. Gözlerinde küçümseyici bir parıltı vardı.
“Onu kaçmadan önce düşünecekti. Zaten bizim gibi de yaşamayacaktı. Gözü çok yüksekteydi, Bayan Sincar’ın. Hak ettiğini gördü.”
Sözleri midemi bulandırdı. Sertçe baktım gözlerine, ama daha fazla durmadan çıkıp gitti.Bu kadın ne yaşamıştı? Ne yapmıştı da “hak etti” diyecek kadar alçalabiliyorlardı? Kendine gelmeye başlamıştı ama tam bilinci yerinde değildi. Nefesini düzene soktuğuna emin olduktan sonra, vücudunun diğer bölgelerini kontrol etmeye başladım.
•☆•
Araz, telsiziyle komutanı Yarbay Boran Boyam’a ulaşmıştı. Kadını kurtarmak için izin istemişti. Yarbay, üst komutanlıkla görüşüp haber vereceğini söyleyerek hattı kapatmıştı.Ama Araz, biliyordu: izin çıksa da çıkmasa da o kadını onlara bırakmayacaktı. Bu sadece prosedürdü. Yasal bahanelerle omuzlara yük olmamaktı, o kadar.
Dağların serin nefesi yüzünü yalarken gözlerini timine çevirdi. Onlar da hazırdı. Omuzlarında silah, gözlerinde intikam vardı.Hepsi tek bir sözle hareket edecek, tek bir bakışla can alacak adamlardı. Onlar:
Yüzbaşı Araz Giray
Kıdemli Üsteğmen Agah Korkmaz
Üsteğmen Serhat Aksungur
Üsteğmen Süleyman Tanyel
Teğmen Korhan Kulaksız
Asteğmen Aslıhan Yücel
Astsubay Başçavuş Ali İmam Tokuş
Astsubay Kıdemli Üstçavuş Tuncay Akay
Astsubay Çavuş Egemen Özyiğit
Onlar Bitirimdi.Bitirim timiydi.
Sessizliğin içinden ölüm gibi süzülen, düşmanı görmeden yok eden tim.Kartallar kadar yüksekten, mezar kadar derin bakan adamlardı onlar.Onlar, düşmana “korku” kavramını öğreten timdi.
Ve bu tim, Şehit Üsteğmen Turan Şahiner’in intikamı için yeminle kurulmuştu.
Onlar sadece iki şeye inanırdı:Yukarıdaki yaratıcıya ve sağlarındaki silah arkadaşına.
Kanlarının son damlasına kadar savaşacaklarına,
Esareti kabul etmeyeceklerine,
Ve o son mermiyi daima kendileri için saklayacaklarına ant içmişlerdi.
Araz, gözlerini timinden çekti. Kamuflajının cebinden bir sigara paketi çıkardı. Ezilmişti, dağılmıştı ama içindekiler sağlamdı. Üst cebinden kibrit kutusunu çıkardı. Çakmak kullanmazdı; fazla gaz, bir silaha dönüşebilirdi.
Bir çöp kibrit… Bir nefes… Ciğerleri yanarak doldu. Öfke, nikotinle birleşip damarlara aktı. Karaca hâlâ onların elindeydi. Ve bu, Araz için dünya ile savaşa girmeye sebepti. Kalender Komutanı'nın bir yerlerde ortalığı toz duman ettiğine emindi. Gözünden sakındığı o kız, o ellerde… Düşünmesi bile tüylerini diken diken etmeye yetiyordu.
“Komutanım… Tam olarak neyi bekliyoruz?”
Tuncay konuştu. Nam-ı diğer Delifişek. Ağır silah uzmanıydı. Deliydi, değişikti. Hemşirelerin rüyası, annesinin gururuydu. Beklemeyi hiç sevmezdi.
Ellerini sıktı, sabırsızca silahını kavradı. Daha fazla zaman kaybı canını sıkıyordu.
“Doktoru ne ara aldılar?”
Aslıhan sordu. Sessizce Korhan’a yaklaştı. O sırada Korhan derin bir nefes verdi.
“Görmedin mi sen?”
“Hayır,” dedi Aslıhan. “Görüş alanımda değildi.”
Korhan başını iki yana salladı. Gözleri kısa süreliğine yere kaydı. Ağaçlık alandan kaçırılmıştı Karaca, görüşleri engellenmişti.
Korhan, timin keskin nişancısıydı. Lakabı Avcıydı.
Aslıhan ise dişi kurttu. Tim’in asenasıydı.
İkisinin arasında görünmeyen bir bağ vardı. Aşk vardı, evet. Ama "kız evi naz evi" diye diye Aslıhan hep bir adım gerideydi.
"Ya onu bunu geçin de Kalender komutanımın kızı olduğu doğru mu?"
Timin çapkını, istihbaratçısı, genç kızların sevgilisi Süleyman, gergince yapılı sarı saçlarını karıştırarak söylendiğinde tim de yerinde gerilerek dikleşti. Böyle bir durum karşısında Kalender Komutan’ın tüm alayı birbirine katacağını çok iyi biliyorlardı.
"Öyleyse var ya kıçımızdan şırıngayla kan alır, komutanım."
Ali İmam'ın sözlerinin ardından Serhat hızla şamarı çaktı ensesine. Ensesindeki terden dolayı eli tere bulanınca hızla İmam'ın kamuflajına sildi elini.
"Oğlum kadın var aramızda, kadın. Çenenize bir dikkat edin. Aldırma bana o kanı."
Eline gelen ter ile iyice huylanmıştı. Dayanamayıp bir tane de göğsüne çaktı şamarı.
"Sil şu enseni de, terden göl olmuş… amın–"
Anında sustu. Serhat, dinine oldukça bağlı bir askerdi. Timin babası, dadısı; sonuç olarak ağır abisiydi. Küfür etmeyi sevmezdi ama erkek ortamında küfür olmazsa sohbetin samimiyeti eksik kalıyordu. Sen etmesen dahi bir yerden sonra dile yapışıyor, sohbetin baş köşesine oturuyordu.
Biri kız biri erkek, ikiz çocukları vardı Üsteğmen Serhat Aksungur’un. Güzeller güzeli karısı Elif ile askerden önce tarlada çalışırken tanışmıştı. Şimdi ise iki çocuğu ve karısı ile huzurlu, sıcacık bir yuvası vardı. Allah bozmasındı.
Ali İmam, gözlerini hızla Aslıhan’a çevirdi. Mahcubiyetle baktı ona. Bir kadının yanında küfür edilmesine daima karşıydı ama işte, dile yapışınca atamıyordun. Öyle ki Aslıhan, onlarla yaşaya yaşaya kadın olduğunu unuttuğu zamanları da geçmişti. Zor da olsa alışalı uzun bir zaman olmuştu. İmam, özür dilemek için dudaklarını araladığında Aslıhan itiraz edercesine başını salladı.
"Gerek yok, Başçavuşum."
Ali İmam anlayışla başını salladı. Bu sırada Egemen, yanında duran Agah’a döndü.
"Eğer öyleyse, Turan Komutan’ın yeğenini biz bunca yıldır neden bilmiyor, tanımıyorduk?"
Agah’ın gözleri karşı dağlarda dolanırken gelen bu soruyla yanındaki adama çevirdi bakışlarını. Aslında o da bunu düşünüyordu birkaç dakikadır. Egemen ise timin doktoruydu. Nam-ı diğer Çaylak. Tıp fakültesini kazanmış ve daha birinci yılındayken ani bir kararla asker olmaya karar vermişti. Ardından sıkı idmanlarla özel kuvvetlere girmiş, sekiz aydır da Bitirim’de görev yapıyordu.
"Bir kızı olduğunu biliyorduk Kalender Komutan’ın. Ama burada görev yaptığını bilmiyorduk."
Egemen anlayışla başını salladı ama içinden bazı şeyler hâlâ oturmuyordu. Agah, gözlerini Araz’a dikti. Komutanını ilk kez bu kadar endişeli görüyordu. Sürekli sigara yakıp duruyordu.
'Belki de biliyorduk.'Fısıltı şeklinde çıkan bu sözü, kendisinden başka kimse duymamıştı.
Araz, derin nefesler eşliğinde dördüncü sigarasını da bitirdi. Şakaklarından gözlerine uzanan bir sancı vardı. O sancı ara ara kalbini de sıkıştırıyordu. “Ne şimdi bu?” diye düşünmeden edemiyordu. “Kalbimi kasan şey tam olarak ne?”
Tim, sesli bir şekilde aralarında durum değerlendirmesi yaparken Agah, sesten zonklayan başına daha fazla dayanamayıp hiddetle yükseldi.
"Bir susmadınız, karı gibi car car car… Götünüz soğusun amına koyayım!"
Agah sabırsızca dile getirdi Araz’ın içindekileri. Araz aslında buradan kopalı çok olmuştu ki askeri telefonun melodisi ile hafifçe irkildi. Kimse bunu konuşmaktan fark etmemişti. Aramayı yanıtlayıp sinyal çubuğunu kaldırarak hızla kulağına dayadı.
"Emredin, komutanım!"
Araz’ın konuşmasıyla tüm tim anında sustu. Dikkatle beklediler emirleri. Araz, arayanın Yarbay Boran Boyam olduğunu düşünüyordu ki karşı taraftan gelen hiddetli gür ses ile yerinde hazır ola geçti.
"GİRAY!"
Kalender, kızının kaçırıldığını duyar duymaz harekât merkezine gelmiş, yakın dostu Boran’dan operasyonu devralmıştı.
"Emredin, Binbaşım!"
Bitirim anında hazır ola geçti. Agah bile gerilmişti. Binbaşı harekât merkezine geçtiğine göre, İmam’ın dediği gibi kıçlarından şırıngayla kan alınmasına hazır olmalılardı.
"Benim kızım neden onların elinde, Yüzbaşı?"
Araz’ın bedeni kaskatı kesildi. Binbaşının güçlü tutmaya çalıştığı sesi aslında titriyordu. Bir kayıp daha veremezdi Keskin ailesi. Buna hazır değillerdi. Ne onlar hazırdı ne de Bitirim Timi. Ve karşı taraf Karaca’in kim olduğunu biliyorsa, işler daha da karışacaktı. Ki zaten ortalığı fena karıştırmıştı, Karaca.
"Emredin, gidip sağ salim alıp getirelim, Komutanım."
Kalender gözlerini bir iki saniyeliğine yumdu, elini masaya yasladı. Gözlerini açıp derin bir soluk çekti. Yüreğinin orta yerinde bir yangın vardı. Kızının onlara boyun eğmeyeceğini biliyordu. Ve bu onun başını daha çok belaya sokacağı için endişeden kalp krizi geçirmek üzereydi.
"Doktor Karaca Şahiner, sağ salim buraya ulaştırılamazsa hepinizi mahvederim!"
Araz cevap vermedi. Kalender’in öfkesi ise zerre eksilmeden, daha da hiddetlenerek bağırdı: "ANLAŞILDI MI, BİTİRİM?"
Ses, sadece ahizede kalmadı. Tüm time ulaştı. Bitirim Timi hep bir ağızdan gürledi: "EMREDERSİNİZ, KOMUTANIM!"
Timin her bir üyesi hızla toparlandı. Önlerinde upuzun bir yol ve ölümüne bir görev vardı. Bu, herhangi bir sivil kurtarma operasyonuna benzemezdi. Çünkü karşıdaki kişi sadece bir sivil değil; Kalender Binbaşı'nın kızı, Korgeneral Bozok Keskin'in torunu, intikam yemini ettikleri Şehit Üsteğmen Turan Keskin’in kanıydı. Bu yüzden her biri, nefesini bile ölçerek alıyordu.
İHA’larla yer saptanmıştı. Kodlar Araz’a ulaşır ulaşmaz, belirlenen rotada araçlarla harekete geçtiler.
Bu sırada Karaca, elindeki eldiveni sinirle çıkarıp yere fırlattı. Saatlerdir sıfır hijyen içinde, yalnızca çadırın tavanından sarkıtılmış gaz lambasıyla aydınlanan bu yerde, genç bir kadını sağ tutmaya çalışıyordu. Üstelik içten içe umuyordu: Kadın, bir terörist olmamalıydı.
Dizlerini büküp yaralının yanına çömeldi. Bileğinin iç kısmını kadının alnına dayadı. Hâlâ ateşi vardı, ama önceye göre daha iyiydi. Çadırın girişine asılmış kumaş aralanınca, dışarıdan vuran ışık gözlerini kamaştırdı. Bir elini gözünün önüne siper edip gelen kişiye baktı. Agit Sincar, yanında iki adamıyla çadırın ortasına kadar ilerledi. Adamlarından biri hâlâ feneri Karaca’in yüzüne tutuyordu.
"Çek şunu yüzümden," diye tısladı Karaca. Agit bir el işaretiyle fenerin inmesini sağladı. Kollarını göğsünde bağladı, yerde oturan kadına tepeden baktı.
"Durumu nasıl?"
Karaca derin bir soluk aldı.
"Hastaneye gitmesi lazım. İç kanama yok ama riski yüksek. Çok fazla kırığı var."
Agit başını anlamış gibi salladı. Gözlerini yerde yatan kardeşinden Karaca’e çevirdi. Karaca’in bakışları sorgulayıcıydı:"Bu hâle nasıl geldi? Sizden biri mi yaptı?"
Agit, karşısındaki kadını kullanabileceğini biliyordu. Karaca’in güzelliği de dikkatini çekmişti. Kumral saçları, ela gözleri, beyaz ve pürüzsüz teni...
"Bizim gibi olma şansı verdim. Ama o kaçıp başka bir ülkede barış içinde yaşamak istedi. Barışın burada olduğunu anlatmaya çalışınca da..."
Parmağıyla kardeşini gösterdi.
"Ne yazık ki güzel kardeşim bu hale geldi."
Karaca’in yüzündeki şaşkınlık bastırılamazdı. Nasıl olur da bir insan, kendi kanından birine bu zulmü reva görebilirdi?Ama karşısındaki adam insan değildi. Caniydi.Birden ayağa kalktı Karaca. Agit ona doğru yürüyordu ama Karaca’in sert duruşu, temas kurmasına izin vermedi.
"Acıkmışsındır. Bir sofra kurdurdum."
Karaca’in yüzüne bir yumruk patlatmamak için kendini zor tuttu. Yine de sessizdi. Ne olursa olsun, bulunduğu yer hakkında bilgi edinmeli ve askerlerle bir iletişim yolu kurmalıydı.
Dışarı çıktığında, soğuk vücudunu kırbaç gibi kamçıladı. Üzerinde sadece askılı bir örgü crop vardı. Yer yer yakılmış ateşler ve kenarda köşede uyuşturucu alan adamlar yüzünden midesi bulandı.
Agit’in peşinden, Karaca de Selman’ı öldürdüğü çadıra girdi. Yerler temizlenmişti ama kan kokusu hâlâ oradaydı. Ortaya bir masa çekilmiş, üzerine çeşit çeşit et dizilmişti. Karşılıklı iki sandalye ve sıcak soba, çadırı neredeyse huzurlu gösteriyordu.
Ama içindeki mide, o huzura ayak diretiyordu.Agit, sandalyeye yayıla yayıla oturdu. Tavuk butlarından birini kaptığı gibi ısırdı.
Karaca tavuğu zaten sevmezdi. Şimdi ise açlıktan ölse ağzına sürmeyecekti. Kolundaki sancı geçmemişti. Baş dönmesi de baş göstermeye başlamıştı. Açtı, ama yemekle arasındaki mesafeyi, tiksinti dolduruyordu.
‘Nerede kaldı bu askerler?.. Babam kesin ortalığı yıkmıştır. Döner dönmez Şırnak’tan gönderecek beni.’
Agit, o sırada Karaca’e baktı: "Mis gibi sofra varken neden tavşan gibi dikilmiş etrafa bakıyorsun?"
Karaca saçlarını geriye itti. Sakin ama keskin bakışlarla sordu:
"Tedavi et dedin, ettim. Neden hâlâ buradayım?"
Agit son bir ısırık aldı, yağlı ellerini dizlerine sildi. Karaca’in gözleri seğirdi.
"Doğru dedin, doktor. Ama işin bitmedi. Daha tedavi edilmesi gerekenler var."
Bu gevşek konuşma midesine inen son darbe gibiydi. Bedeninde titremeye neden oldu. Sinirdendi.Yeterdi.İlerleyip sandalyeyi çekti. Oturdu. Ayakta daha fazla duramayacak kadar halsizdi.
Tam o sırada, çadıra üç adam girdi.
"Agit Komutan!" dedi biri telaşla.
Agit eti bırakıp, buz gibi suyu içti. Bardağı sertçe masaya koydu.
"Söyle."
"Askerler geliyor. Dağın ardındalar."
Karaca’in dudakları kıvrıldı. “Sonunda...” dedi alçak sesle. Bedeni gevşedi.
Agit bir öfke patlamasıyla fırladı yerinden.
"Doktoru arkadan çıkarın!"
Adamları Karaca’e yöneldi. Karaca’i kolundan tutup kaldırdıklarında, Karaca savunmaya geçti. Hızlı bir hamleyle adamın kolunu ters çevirdi, bir kemik sesi duyuldu. Ardından diziyle yüzüne geçirdi. Adam yere yığıldı.
Diğer iki adama da aynı hızla karşılık verdi. Silahı ele geçirdi, kabzasıyla kafalarına indirdi. Sonra bıçağı yerden alıp, nefes nefese girişe yöneldi.
Silah sesleri dışarıdan yükseliyordu.
“Nihayet…”
Agit, yanında üç adamla geri döndü. Karaca, bıçağını bırakmadı. Alayla konuştu:
"Şu ayağı takıldı, düştü. Diğeri ona takıldı. Öbürü de onları kaldırırken sandalyeye takıldı. Bayağı yoğun bir akşamdı."
Agit’in kaşları çatıldı. Belinden tabancasını çekip Karaca’in alnına dayadı:
"Doktor hanıma bak sen... Ne marifetler varmış prensesin."
Karaca’in tebessümü, karnına gelen sert tekmeyle silindi. Elindeki bıçak yere düştü. Saçından tutulduğunda “Bırak!” diye bağırdı ama nafile.
Askerlerin geldiği haberi kulaklarında çınlarken, Karaca’in gözleri çadırın yanındaki birine kaydı. Berçem’in çadırı. Tam o sırada bir kurşun kulağının yanından geçti. Korhan’dan gelmişti.Ardından çatışma başladı. Kaos...
Karaca son anda toparlandı, dirseğiyle Agit’in çenesine vurdu. Tam nefes alacakken başka bir adam saçından tutup arabaya çekti.
Bir kurşun... Şoförün alnından girip arkasındaki adamın da kafasını deldi. Karaca’in yüzü kana bulandı.
Ve karşısında bir beden belirdi.
Yüzbaşı Araz Giray’dı bu bedenin sahibi.
Agit, Karaca’i arabaya bindirmek üzereyken aniden kolundan tutup aşağı çekti. Ardından sol kolunu boğazına dolayıp, alnına tabancasını dayadı. Karaca’in kirpiklerinden süzülen kan, gözlerinin görüşünü bulanıklaştırmıştı. Her yer kıpkırmızıydı. Bu sahne ona yabancı değildi. Bir farkla…
Agit, bu kez boğazını eskisi kadar sıkmıyordu. Demek ki Karaca’in kurtulması mümkün olabilirdi.
Araz, silahını kaldırmıştı. Gözleri hedefteydi. Soğukkanlı ve temkinli adımlarla ilerliyordu. Agit’in dudakları aralanırken, saniyeler içine sıkışmış bir kıyamet koptu.
Karaca, bir anda Agit’in kolunun arasından sıyrıldı. Aynı anda gökyüzü çatladı.
Büyük bir patlama!
Yer sarsıldı, toz ve duman her yeri sardı.
Karaca’in bedeni geriye savruldu. O düşerken Agit, silahını tekrar doğrulttu. Tetiğe bastı.
Bir kurşun havayı yırttı.
Aynı anda bir başka silahtan, ikinci bir kurşun daha…
İki kurşun.
İki kısık, ıslıklı ses.
Hangi kurşun hangi bedene dokunmuştu, bir anlığına zaman bile durdu.
Bölüm etkileşimi
