Bölüm I : PARMAK UÇLARINA ÖLÜM BULAŞAN KADIN

Vaveyla Yazarı: KÜL KOKUSU

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Bölüm I : PARMAK UÇLARINA ÖLÜM BULAŞAN KADIN

Merhabalar, KİYK dünyasına hoş geldin.Umarım bu hikayede kendinden bir parça bulabilir ve çok severek okursun.

Bölümü beğenmeyi ve hikayemizi kaybetmemek için okuma listene eklemeyi unutma!

İyi okumalar🥀

Yolda olmak ne demekti? Şırnak’a giden bu yolda olmak mesela… Aracın camından dışarı bakınca başı sonu görünmeyen bu yalın coğrafyada, zaman sanki durmuştu. Kalbimin içinde sebebini bilmediğim, cılız bir ezgi çalıyordu. Bir ritmi vardı, evet… Ama nedenini bilemediğim bir hüzünle ağırdan alıyordu notalarını.

Ben, Karaca Şahiner. 28 yaşındayım. Kadınım. Doktorum. Ve şu an Şırnak’a giden bir yolda, henüz bilmediğim bir sona doğru bakıyorum. Bu bir dram mı, yoksa kara komedi mi olacak… Bilmiyorum.

Yanımda oturan adam, elinde tuttuğu ekmeğin arasına kuru soğan yerleştiriyor. Derin bir nefes alıyor. Ardından sanki bütün dünyaya meydan okurcasına bir ısırık alıyor.Lezzeti alınca nefesleniyor.

Ben bahar nezlesinden ötürü burnumu çekiyorum.Elimdeki peçeteyi burnuma bastırıyorum.

Adam bana bakıyor. Soğanın tadına varmışçasına memnun bir ifadeyle gülümsüyor. Dişlerinin arasında sıkışmış soğan parçası..Çalışmaktan dolayı nasırlaşmış elleri..Güneş altında çalışmaktan yanmış teni..

“Abla, al sen de ye,” diyor, bir lokma koparıp uzatıyor bana.

Ben ise gülümsüyorum. Başımı iki yana sallıyorum. “Yok, sağ ol,” diyebiliyorum sadece.Yani ne denilebilir ki başka.

Soğanın kokusu burnumu değil, ruhumu da yakıyor sanki. Ama bu yolun ilk dersi bu galiba: Alışacaksın. Her şeye. Kokulara, sessizliklere, bakışlara, yokluklara..En önemlisi de yüreğini kavuracak acılara…

Araç, sert bir virajı dönerken sarsılıyor. Kucağımda tuttuğum çantam dizlerime çarpıyor. İçindeki stetoskopun çıkardığı o tanıdık ses yankılanıyor beynimde.Ne için burada olduğumu düşünüyorum.Amacımın ne olduğunu.Kim olduğumu..

Yan koltuktaki adam tekrar konuşuyor: “Sen öğretmen misin abla?”

“Doktorum,” diyorum.

Adamın kaşları yükseliyor. Sanki “doktor” kelimesi bu coğrafyada duyulmamış bir şeymiş gibi.

“Vay be,” diyor. “Demek doktorsun… O zaman bizim muhtara da bir bakarsın ha? Afedersin, iki gündür tuvalete çıkamamış. Anlayacağın egzoz tıkalı.”

İçimden gülmek geliyor. Gülmüyorum. Ama gözlerim gülüyor, hissediyorum. “Tabii,” diyorum. “Motoru elden geçiririz.”

Adam kahkahayı basıyor.Muhtemelen tütün kullandığından neredeyse iflasa erişecek ciğerlerinden gelen acılı birkaç öksürüğü işitiyorum.

Başımı camdan dışarı çeviriyorum. Yol uzayıp gidiyor.Yamaçlarda birkaç keçi sürüsü, başlarında dertli çoban elinde değneğiyle, aralarda serilmiş yoksulluklar… Ama yoksulluk burada utanılacak bir şey değil sanki. Doğal. Kabullenilmiş. Hatta bazen övünülen…

Kafamda dönüp duran bir ses var: “Buraya gelmek istediğin konusunda hâlâ kararlı mısın?”

Bu ses benim sesim. İç sesim. Genelde benden bağımsız çalışır. Çoğu zaman da bana muhalefet olur. Herkesin iç sesi olur mu bilmem ama benimki,uzun bir yolculukta yan koltukta oturmuş küçük bir kız çocuğu gibi hiç susmaz. Şimdi de susmuyor:

“Ankara’da kalabilirdin. Özel hastanede, steril bir odada, papatya desenli bir önlükle, limonlu su içip hasta bakardın. Ama yok! Sen tuttun, Şırnak’a gelmeye karar verdin. Sırf ‘bir fark yaratacağım’ diye. Hadi oradan!”

Kendi iç sesime kaşlarımı çatıyorum. “Kes sesini,” diyorum sızlanarak.

Ama o susmuyor; kaçmak istediğim gerçekleri, kışın musluktan akan keskin su gibi yüzüme çarpıyor. Her kelimesi iğne gibi saplanıyor içime: "Yapmak istediğin şey çoktan boyunu aştı. Sen hâlâ inatla dimdik durmaya çalışıyorsun."

Araç köy yoluna sapıyor. Yol, yolların en dertlisi. Her taş, her çukur, sanki yılların öfkesini biriktirmiş gibi hırsla sallıyor aracı.Ama şoför usta. Taşlardan sakınıyor, çukurlara şiir gibi girip çıkıyor.

Gözlerim, baharın ilmek ilmek serildiği yamaçlarda gezinirken, 'Hoş geldin Karaca,' diye fısıldadım usulca. Sesim o kadar kısık çıkmıştı ki, gerçekten konuşup konuşmadığımdan bile emin olamadım. 'Burası senin yeni hayatın.'

Ve biliyorum... Bu yeni hayat, içimdeki o kadim acıyla birlikte yanacak. Tıpkı cehennemin içinden geçerek cennete varmaya çalışan her yüreğin yazgısı gibi.

5 AY SONRA

Merkeze ulaşamayan yerli hastaları muayene etmek için köy köy geziyorduk ekiple.
Bugün durağımız, sınıra yakın Gülyazı köyüydü.
Tesadüf bu ya, köyde bugün düğün vardı.
Ve düğün varsa, TSK de vardı.
Her yer asker doluydu.
Bir tim komando, bir tim özel harekât.

Yerlilerden duyduğum kadarıyla bu ekip, ünü sınır ötesine kadar ulaşmış özel bir timdi.Maşallahları da yerindeydi hani.Hatta içlerinden biri de kadındı.

Dik duruşu, sert ifadesiyle gözümün takılıp kaldığı kadındı bu.
Onu gördüğüm andan itibaren istemeden de olsa kendimi üniformanın içerisinde hayal etmeye başlamıştım.

Uzun, simsiyah saçlarını sıkı balıksırtı şeklinde örmüş, kemikli yüz hatlarını iyice ortaya çıkarmıştı.
Zayıf ama çarpıcı bir yüze sahipti.
Kaşlar kara, gözler kara,bakışları ise pusluydu.
Pek çok erkeğin rüyalarını süslediğine emindim.
Ama asıl çarpıcı olan şey, o buz gibi ifadenin, yanına gelip çiçek veren çocuklarla bir anda erimesiydi.
Dudaklarındaki çarpık tebessüm, benim yüzümde istemsiz bir ışık yaktı.

Hemşire arkadaşımın sesiyle gözlerimi zorda olsa ayırabildim.

“Hocam! Şu esmer, uzun boylu olan komutanları herhalde.”

Gözlerimi bahsettiği kişiye çevirdim.
Zaten bir süredir göz ucuyla süzüyordum onu.

Köydeki tüm kızların iç geçirerek bakıp karşısında süzüm süzüm süzüldüğü adamdı. Adamın... dikkat çekmemek gibi bir ihtimali yoktu.
1.90 civarı boy, taş kesmiş bir vücut, güneşte parıldayan kavruk bir ten...
Sanki Yunan mitolojisinden fırlayıp sınır hattına düşmüş gibiydi.
Gözleri puslu, karanlık… buradan bile seçilebiliyordu.Bu puslu bakışlara timdeki her eleman sahipti.

Yüz hatları belirgindi.
Sakalları ve saçları, bir askere göre uzundu, muhtemelen uzun bir görev sonrasıydılar.

Kulağında telsiz kulaklığı, ellerinde siyah parmaksız eldivenler…

Karşısında köyün muhtarı Rohat Ağa vardı.
Rohat Ağa'nın boyu onun yanında öyle kısa kalıyordu ki, adeta Huysuz ve Uzun gibilerdi.

Adam adımlarını bizim tarafa çevirdiğinde yüzü daha netleşti.
Çekik, büyük gözler... keskin jawline… düzgün kavisli karakteristik bir burun…
Dolgun dudaklar…
Yanık teni ona bambaşka bir hava katıyordu.
Kısacası: Çok yakışıklıydı vesselam.
Omuzları... omuz değil resmen 3+1 daire.
Boy pos yerli yerindeydi. Hatta biraz fazla yerindeydi.
Adam, meydandaki elektrik direğiyle boy ölçüşüyordu.

Derken birden, muhtarın üzerinde gezinen o karanlık gözler, bana çevrildi.
Panikledim.
Ne yapacağımı bilemedim.
Ama hiçbir şey de yapmadım.

Gözlerine aynı ciddiyetle baktım.
O da gözlerini benden çekmedi.

Neydi şimdi bu?
Kim daha önce göz kırpacak? yarışması mı yapıyoruz?
İlkokul bahçesinde miyiz?

Evet...
İşte tanışın: iç sesim.
Her an ortaya çıkan, susmak bilmeyen, başa bela karanlık tarafım.

(Not: Karanlık olmak bazen o kadar da karizmatik değilmiş. Bilginize!..)

Tam o sırada bir sesle gözlerim o puslu gözlerden koparıldı.

“Karaca!”

Döndüm.
Sesin sahibi: Serter.

Serter, Şırnak’a geldiğimden beri yanımdan ayrılmayan görev arkadaşım,kadim dostum,can yoldaşımdı.
Her ihtiyacımda koşmuş, bana nefes olmuştu.
Aynı ekipteydik.
Varlığı, bu yabancı şehirdeki hayatımı daha katlanılır kılmıştı.Her ne kadar yabancı olmaması gerekiyorken, ailem burada yaşıyor olmasına rağmen bana yabancılaştırılmış bir şehirdi.

İlk geldiğimde buranın halkıyla, hastalarla asla anlaşamıyordum.
Ben onları anlamıyordum, onlar da beni.Dilimiz ortak değildi.
Serter bu konuda canla başla destek oldu.Hâlâ da oluyordu.

Bu arada...
Kürtçe dünyanın en anlaşılmaz dili olabilir mi?
Tartışılır.
Ama ben kesinlikle evet oyunu veriyorum.

Aceleci tavrıyla yanıma vardığında, hızla düğün için hazırlanan beyaz plastik sandalyelerden birini çekip kuruldu. Elindeki listeyi elime tutuşturdu ve yerdeki şişeyi alıp tek dikişte suyu bitirdi. Listeye göz attım, son bir hasta kalmıştı. Nazmiye Teyze.

"Son bir hasta kaldı," dedim, Serter'i gözlerimle takip ederken.

Serter, su şişesini çöpe fırlatırken,

"Ve en zoru da bana bırakılmış, yine." dedim.

Tip tip bakarak yerinden kalktı, göğsünü öne çıkararak kendini gösterdi.

"Ben mi gitmeliyim? Kovuldum kızım ben o evden. Dünya’da gitmem," diye ekledi.

Göz devirmeme rağmen bir süre daha dik durdu. Platin sarısı saçlarını karıştırıp geriye savurdu.

"Abartma Serto, tarzını beğenmedi diye seni kovmuş mu oluyor?Hasta o ne olursa olsun senin hastan o." dedim, sabırlı bir şekilde.

Nazmiye teyze,Serter'i hiç sevmezdi.İlk muayeneye gittiğimizde 'Küpe takan erkek mi olur,hadi oldu doktor mu olur?' diye azarlamıştı aksanlı türkçesiyle.Sonra da son derece kibar(!) bir şekilde kovmuştu evinden.

Aracın arkasından aldığım ilk yardım çantasını hızla elimden alırken, gözlerimi yukarı kaldırdım.

"Eğer tekrar azar yersem, çekeceğin var, benden söylemesi."dedi.

Zaferle gülümseyip saçımı geriye savurdum.

"Sende hemen ikna oldun ya."

Hayret dolu bir bakış attı.Kınayarak çantayı yere bıraktı.

"Tek git de şu veletlerden birine alsın seni zorla. Seni düşünüyoruz yine de yaranamıyoruz!"

Sesli bir şekilde tebessümle kolundan çektim.

"Şaka ya şaka.Hadi hadi, sızlanma. Hemen gidip gelelim, geç kaldık merkeze yeterince."

Serter söylenerek çantayı aldı ve arkamdan geldi. Ben ise bugünkü koca adayımın kim olacağını düşünüyordum. Askerlerden biri olsundu. Amindi.

Nazmiye Teyze her geldiğimde birini bana almaya çalışıyordu. Evet, kocayı bana alıyoruz. Beni ona vermiyoruz. Nazmiye Sultan’da işler böyleydi.

Düğün coşkusuyla hareketlenmiş meydandan geçtik. Az ilerleyip muhtarın evinin yanındaki tek katlı bordo boyalı eve yöneldik.

Bahçe kapısının önündeyken burnuma dolan taze çiçek kokusunu içime çektim. Nazmiye Teyze çiçeklerine aşık bir kadındı. Kendisi de çiçek gibi bir kadındı. Ama ancak kaktüs falan olurdu. Yılda bir açar,sevmediklerine anında çıkarırdı dikenlerini.

Bahçe kapısının sürgüsünü çekip içeri adımladığımda aşinası olduğum ama bir türlü alışamadığım o manzarayla karşılaştım.Sevgili tavuklar ve kaz ailesi… Uçan, kaçan her türlü hayvandan korkardım ve takdir edilir ki köyde bunlardan çok vardı.

Sakin adımlarla geçtim aralarından. Eğer paniklersem, hayvancağızlar da panik yapardı ve ben bunun olmasını asla istemezdim.

Avluyu geçip üç basamaktan oluşan merdivenden çıktım ve derin bir soluk aldım. Ama ciddi bir problem vardı. Serter, kazı fark etmeyip adeta hayvancağızı tekmelemişti. Kaz, acı bir serzenişle yana kaçınca ailesi ve tavuklar, arkadaşlarının intikamını almak adına Serter’e saldırmaya başlamıştı.

"Hay!" diyerek nazikçe itmeye çalıştıkça hayvancağızlar daha da öfkelenip kanatlarını hızla çırptılar, gagalarıyla sert darbeler bırakıyordu Serter'in bacaklarına.

"Hay, sıçayım böyle işe. Güleceğine yardım etsene!"

Serter’in sesindeki acı kahkaha atmama sebep olmuştu.

"İttirdikçe daha da harlıyorsun öfkelerini," diye cevap verdim.

"Öyle mi çok biliyorsun sen sanki? Gel de kurtar o zaman-"

Serter, çok da münasip olmayan bir yerine yediği gaga ile iki büklüm olup çantasını yere düşürdü.

Ben ise bu haline katıla katıla gülerken, kapı açıldı. Gülüşüm hızla kesildi. Gözlerim, Nazmiye Teyze'ye döndü. Başındaki mor yazması, çenesindeki deq, kaşlarındaki çatıklık ve somurtkan çehreyle Serter’e memnuniyetsiz bir bakış attı.

"Ne işi var ha bu züppenin burada?" diye sordu gergin bir sesle.

Serter, duyduğu sesle acısını bir kenara bırakıp, çantasını yerden alarak hızla yanımıza koştu.

"Züppe falan hoş olmuyor Nazmiye Teyze?"

Gülümsedi ama vücut dilinden hiç de memnun olmadığı belliydi.

Nazmiye Teyze, bastonunu hızla Serter’in koluna indirdi.

"Teyze, senin ha o anandu. Vurma hayvanıma, gırarım valla gafani!"

Kaz, merdivenleri çıkarak Serter’e saldırmaya devam etti.Azmine hayran kalmıştım doğrusu.

Gerginlikle alt dudağıma yerleşen dişlerim, orayı kemirmeye başlamıştı.Nazmiye teyze gözlerini bana çevirdiğinde, şirin moduna geçerek göz kırptım.

"Ne diye getirdin sen ha buni buraya?"

Serter, dağılan güneş gibi parlayan saçlarını geriye tarayarak bana döndü. Saçları benimkilerden çok daha canlı ve parlaktı.

"Buradaki bu ben oluyorum herhalde. Kadın, yüzüme bile bakmıyor ya."

Serter haklı bir serzenişte bulunduğunda Nazmiye Sultan,aniden ona dönerek bastonunu sertçe yere vurdu.

"Ula ne diye bakacakmışım ben sana? Azıcık ciddiyet sahibi ol da hastalar seni ciddiye alsın. Takmış yine o küpeleri kulağına-"

Durup, memnuniyetsiz bir bakışla baştan aşağı süzdü.

"Hele şunun giydiğine bak. Adam gibi giyinsene!"

Serter, teessüf edercesine elini göğsüne yasladı. Gözleri kısa bir an bana dokundu, sonra tekrar Nazmiye Sultan’a döndü.

"Görüyor musun yine aynı sözler yine.Bir erkekliğime laf etmemiştin, o da oldu."

Kınayıcı bir tonda, dilini damağına birkaç kez sertçe vurdu. Bacağını gagalayan tavuğu şimdi fark etmiş olacak ki hafifçe(!) merdivenden aşağı itti. Elindeki çantayı yere bırakarak gözlerini bana çevirdi.

"Maaşıma yüzde seksen zam yapılacağını bilsem dahi şu kadını muayene etmem ben, kızım. Kime veriyorsa da versin, seni banane. Tek başınasın bundan sonra.Gazabın mübarek olsun aslanım."

Elini omuzuma atıp dostça birkaç kez vurdu.Dönüp Nazmiye Sultan’a kınayıcı bir bakış attı.

"Hem ne var kıyafetimde? Gayet de usturuplu giyinmişim. Kırıcısın, Nazmiye."

Geriye doğru hızlı bir adım atarak,

"Teyzeee!" diye çığırarak hızla bahçeden kaçtı. Nazmiye Sultan, bastonunu korkuluklara vurduğunda irkilmeden edemedim.

"Fışki beyunlu. Ahlaksuz."

Bir süre arkasından söylenip içini rahatlattıktan sonra gözlerini bana çevirdi. Ellerim önümde birleşmiş, suçlu bir çocuk gibi karşısında dikilirken çatık kaşları rahatlayarak düz bir hal aldı. Az önceki haline şahit olanların asla inanamayacağı yüz ifadesine büründü. Derin bir tebessümle elini koyu kumral saçlarıma uzattı ve narince okşadı.

"Hoş gelmişsin doktor kızim. Buyur, geç içeri."

Gülümseyerek acil çantasını yerden alıp kapının iç pervazına bıraktım. Ayağımdaki beyaz sporları çıkarıp içeri girdim.

"Hoş buldum, Nazmiye Sultan."

Çantayı tekrar yerden alarak, girişteki sedire doğru ilerledim. Nazmiye Sultan da yavaş yavaş yürüyerek yanımda durdu.

Nazmiye Sultan’ın türkçesi, köydeki çoğu insana göre çok düzgündü. Çünkü asıl memleketi Rize’ydi. Kürtçe ve Karadeniz aksanının birleşimiydi türkçesi. İki aile de birbirini istememesine rağmen sevdalarından vazgeçmemişlerdi. Eşi Saddettin’in onun için yaptığı fedakarlıklara karşın, eşi 13 yıl önce vefat etmesine rağmen bu toprakları terk etmemişti. Nazmiye Sultan kısırdı, Saddettin Bey ise kısır olmasına rağmen ailesine rest çekip ne olursa olsun kuma getirmemiş, sevdasına sahip çıkmıştı.

"Açsan? Kavurma yaptıydım, doldurayım kızıma hemen?"

Acil çantasını sedire bırakıp ona döndüm.

"Teşekkür ederim, Nazmiye Sultan.Aç değilim."

İnanmayan gözlerle süzdü beni.

"Essah?"

Dudaklarım kıvrıldı, iki yana.

"Essah tabii. Aç olsam hemen söylerdim, bilirsin beni."

Yemek, kırmızı kalın bir çizgiye sahipti hayatımda. Açlığa dayanamazdım, migrenin de getirisiyle anında başım ağırır ve sinirlerim tepemde oynardı. Ve dedemin çok sevdiğim bir sözü hayat mottolarımdandı: Yemek buldun mu ye, dayak gördün mü kaç!

Nazmiye Sultan ağır adımlarla salonun kapısına doğru yöneldi, ardından durup bana döndü.

"İyi, o zaman ne içersin, söyle? Ne vereyim güzel kızıma?"

"Hiç zahmet etme. Seni muayene edip gideyim, arkadaşlar beni bekliyor."

Tontiş ifadesi anında dağıldı. Başka yerde görsem seri katil diyebileceğim bir ifadeye büründü. Ani ruh hali değişimleri beni bile bazen korkutmuyor değildi.Nazmiye Sultan Karadenizliydi, ve Karadenizliler genel olarak gergin insanlardı. Nazmiye Sultan, kürtlerle yaşaya yaşaya gerginliğine iki kat atmıştı.

"Yoh, kızım! Söyle, bahayım, ne verem sana? Beklesin o asık sıfatlılar."

Son bir serzenişte bulunmak için dudaklarımı araladığımda, Nazmiye Sultan’ın ısrarcı gözlerini ve baskısını üzerimde haddinden fazla hissettim. Bu hamlemden hemen vazgeçtim.

"Pekâlâ. O zaman varsa kompostonu içerim."

Yavaşça eğildim yüzüne doğru. Önemli bir sır verecekmiş gibi elimi ağzıma yaklaştırıp mesken ettiğimde yüzümdeki tebessüme rağmen anlamsız bir ciddiyetle konuştum.

"Aramızda kalsın ama, bu köyde en iyisini sen yapıyorsun."

Göğsü kabardı. Bir gururlandı, pir gururlandı. Yerinde iyice dikleşti. Çenesini yukarı dikerek konuştu.

"Tabii, ben yaparım. O dedikodu peşinde koşan çirkefler mi yapacak?"

Acil çantasından tansiyon aletini çıkarıp sedire bıraktım.

"Haşa, Nazmiye Sultan. Kimse eline su dökemez."

Nazmiye Sultan mutfağa geçerken ben de çantadan dosyasını çıkardım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

123okunma 40beğeni 6yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.