Bölüm II : İNTİKAMLA SULANMIŞ KANLI ÇİÇEK

Vaveyla Yazarı: KÜL KOKUSU

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Bölüm II : İNTİKAMLA SULANMIŞ KANLI ÇİÇEK

Yeni bölümden herkese merhaba.Bakalım bu bölümde bizi neler bekliyor.

Hikayenin devamı için kitabı listene eklemeyi ve oylamayı unutma!

İyi okumalar🥀

Kulaklarımı dolduran sesi, öksürüklerim arasından zar zor seçebildim.

"İyi misin?"

Nefesim, göğsümün derinliklerinde sıkışmış bir hıçkırık gibi çıkıyordu. Ciğerlerim, yanmaya başlamıştı; sanki her nefes, içimde kıvılcımlara dönüşüyordu. Bir çift kol, beni sımsıkı tutuyordu. Bedenim, bir çuval gibi öne eğilmişti; o kollar olmasa yere kapanmam an meselesiydi. Direncim tükenmişti.

Su katılmaz bir gerçekti bu. Ve evet, nefesim... O tamamıyla düzelmeyecekti. Astım ilacım çantamdaydı, çantam ise hastanenin meydandaki aracındaydı. Göz kapaklarım ağır, başım sersem gibiydi; sanki beynim kafatasıma değil, uzak bir evrene aitti.

İçeri birkaç ayak sesi daha doldu; kalın postalların tahtadaki yankısı, kulaklarımda tokat gibi patlıyordu. Ama başımı kaldırıp kim olduklarına bakacak hâlim yoktu. Her ses, bedenimin içinden geçip gidiyordu; kemiklerimin içinde dolaşan bir uğultu gibi.

"Komutanım. Terörist gelin yukarıda, sırtından bıçakla yaralanmış."

Bu sözle içimde bir kıvılcım çaktı. Zorlukla başımı kaldırdım. Gözlerim bulanıktı ama sesin sahibini seçebildim. Komandolardan biriydi.

Ve o an, anladım. Belki de... birini yaralamıştım.Pişman mıydım? Pişmanım desem yalan olurdu.Olmam gerekiyor muydu?.İşte onu hiç sanmıyordum.

Başımı daha da kaldırdım. Boynumda sertleşen kaslara rağmen inatla karşımdaki askere baktım. Yüzü puslu bir gölgeydi ama sesi nettir: emir gibi, soğuk.O sırada omzumdaki sızı, sivri bir bıçak gibi aniden bastırdı. Başımı sağ omzuma çevirdim, yaranın yerini görmek istedim. Araz, neye baktığımı anlayıp üzerimdeki kanlı kumaşı nazikçe çekti.

Omzumun hemen altı. Kolumu sıyırmıştı.Kumaşın altında, incecik bir kan hattı tenimi lekeliyordu. Nefesim iyice daraldı, göğsüm sanki içten içe sıkılıyordu.

"As... astım ilacım..."

O iki kelime, boğazımdan öksürüğe bulanmış bir inilti gibi çıktı. Sesim titrek ve kırıktı; ağzımdan çıkan havanın içi boştu, tıpkı bedenim gibi.

Araz, hızla yanımdan uzaklaştı, birliğine emir verdi. O esnada ben, eğilmiş bir şekilde öksürüğün içinde kaybolmuştum. Göğsümün her sıkışmasında gözlerimden yaş akıyordu. Dizlerimin altındaki dünya eğiliyor gibiydi; kulaklarım uğuldamaya başladı.

Bir düşünce… Aklıma birden parlayan bir fikir gibi düştü. Elim, Araz’ın kolunu buldu. Teni sıcak ve gergindi. Parmaklarım, istemsizce bastı.Sesim çatallaşmıştı, ama söylemem gerekiyordu.

"K... köye ba...skın ola...cak."

Dizlerimdeki güç çekilmişti. Merdivenin yanındaki ilk basamağa oturdum. Araz’ın kolları daha da sıkılaştı. Kaslarının kasıldığını, tıpkı bir yay gibi gerildiğini hissettim. Elindeki kanlı kumaşı elime tutuşturdu. O kumaş, artık bir kanıt gibiydi; hem yarama hem yaşadıklarıma dair.

Araz, birden evin kapısından çıkıp koşarak uzaklaştı. Sesini duyduğumda bile orada olduğunu fark etmemiştim. Evin içi, birkaç saniyeliğine ölüm sessizliğine büründü. Daha önce mermi yarası almıştım. Ama bu... Bu, sıradan bir sıyrık değildi.Astım kriziyle birleştiğinde cehennemi yaşıyordum. Hava yoktu. Vardıysa bile bana ulaşmıyordu. Görüş alanıma bir askerin uzattığı bardak girdi. Titreyen ellerimle bardağı aldım.Su, soğuk ve keskin bir rahatlama gibi boğazımdan aktı.Bir nevi dirilişti o yudum.

"İlacınız nerede?"

Gözüm, yerdeki telefonuma takıldı. Bardak elimden düştü. Asfalt zeminde çat diye kırılan cam sesiyle birlikte askerin irkildiğini gördüm.

"Tele...fonum?"

Asker hızla eğildi, telefonu alıp bana verdi. Parmaklarım tuşlara uzandı.
Ama... Ekran simsiyah. Tuş içeri gömülmüş.
Telefon, benimle birlikte nefesini yitirmişti.

Tam o sırada kapıdan üç beden birden girdi. Ayak seslerinden tanıdım. Koşarak yanıma vardılar.

"Karaca!"

Serter, Burcu ve Sefa.
Yüzleri endişeyle doluydu. Önüme çömeldiler. Bedenim hâlâ titriyordu.
Gözlerimdeki yaş, acıdan değil, ciğerlerimin çığlığıydı.

"İla...cım."

Serter hemen Burcu’ya döndü, anahtarı verdi. Burcu, başını sallayıp koşar adım çıktı. Serter, beni sağ kolumdan tutup kendine doğru çekti. Sesindeki ton, alıştığım alaycılığı değil, keskin bir ciddiyeti taşıyordu.

"Hadi kalk, çıkalım buradan. Koluna bakmamız lazım."

Ayaklarım sanki toprağa kök salmış gibiydi ama onun desteğiyle zorla kalktım. Sefa, telefonumu aldı. Serter, elimdeki kumaşı alıp bastırdı. Belimden tuttu, bedenimi kendi gövdesine yasladı.

"Çok kan kaybetmişsin."

Gözlerimden yeni bir yaş daha aktı.Bu sefer hem acıdan, hem de çaresizlikten.Belki biraz da hayatta kalmış olmanın verdiği yükten.

Meydana vardığımızda, kurulu düğün sandalyeleri darmadağın olmuştu. Beyaz plastik sandalyelerden biri hâlâ sağlamdı, oturdum. Ayaklarım titriyordu, topuklarımdan iliklerime kadar yayılan bir ürperti vardı. Güneş batarken gökyüzü kızıl bir kan revanına bulanmış gibiydi. Sefa acil çantasını açtı, içinden çıkan malzemelerin metalik kokusu burnuma doldu. Serter, kanlı kumaşı yere atıp hızla eldiven geçirdi. Sefa makası uzattı. Serter, ceketimin ucunu kavradığında rüzgâr, kurumuş kan kokusunu yüzüme doğru taşıdı. Burcu, astım ilacımı çalkalayıp dudaklarıma dayadı. İlacı ciğerlerime çekerken boğazımdan metalik bir tat aktı. Gözlerimi araladım, Serter’le göz göze geldik. Bakışları, sözsüz bir yemin gibiydi.

"Ceketi çıkar."

Sesindeki ton, keskin bir cerrahi neşter kadar netti. Soğuk hava tenime değdiğinde ürperdim. Giysim sıyrıldıkça, yaranın çevresindeki deri iltihaplı bir kırmızılıkla parlıyordu. Serter pamukla yarayı temizlemeye başladığında, acı ciğerimi kavrayan bir el gibi içime çöreklendi. İniltim dudaklarımın arasından kaçtı.

"Yavaş..."

Temizleme bittiğinde, uyuşturucu spreyin serinliği yaraya değdi. Birkaç saniyeliğine bedenim dondu. Güneş, meydanı son bir parıltıyla yıkarken, havadaki barut kokusu bir felaketin sessiz habercisi gibiydi.

"Sıyırmış," dedi Serter. Sesi rahatlatıcıydı ama gözleri hâlâ diken üstündeydi.Başımla onayladım. Dikiş setini çıkardı, dizinin üzerine koydu. Metal aletlerin yansıması yüzüne düşen gölgeleri daha da sertleştiriyordu. Dikiş atarken ben konuşmaya başladım.

"Köye baskın olacak."

Havadaki gerilim bir anda değişti. Serter’in eli durdu. Sefa’nın gözleri büyüdü, Burcu’nun yüzü kireç gibi oldu.

"Ne diyorsun?" dediler aynı anda.Serter dikişe devam etti. Sessizlik birkaç saniyeliğine çınladı. Gözlerim, meydandaki askerleri taradı. Hareketlerindeki telaş, yaklaşan bir fırtınanın habercisiydi.

"Askerler meydanı boşaltıyor. Bizim de gitmemiz lazım, hocam." dedi Sefa.

Dikiş tamamlandığında Serter hızla ayağa kalktı. Çöp konteynerine attığı eldivenler, yere çarpan boş bir kurşun kovanı gibi tınladı. Herkes hızla hareket etmeye başlamıştı.

"Köyden çıkmak mı daha güvenli, yoksa kalmak mı?" dedi Sefa.

O an Araz girdi görüş alanıma. Kumral sakalları kanlı bir sabrın içine batmış gibiydi. Üniforması toz içindeydi, gözlerinde ise az önce çatışmadan çıkmış birinin delici yorgunluğu vardı.

"Boşaltın hemen burayı. Güvenli bir yere geçin!" dedi. Sesi net, emir doluydu.

Bana baktı. Gözleri gözlerime değdiğinde birkaç saniyeliğine zaman durdu. Silahlar susmuş, dünya sadece o gözlerin karanlığında kıvranıyordu. Aklım, bedenimden birkaç saniyeliğine ayrıldı.

"Muhtarın evine ge-"

Cümlesi silah sesiyle yarıda kesildi. Gökyüzü yeniden kan çanağına döndü. Hep birlikte kamyonetin arkasına saklandık. Araz öne geçti, silahını kaldırdı. Beyaz boyalı evin kapı kilidine nişan aldı, bastı tetiğe.

"Ben sizi koruyacağım. Şu eve doğru koşun! ŞİMDİ!"

Ayaklarım refleksle harekete geçti. Kurşunlar etrafımızda dans ediyordu. Toprağa düşen her mermi, alnımıza yazılan yeni bir şans gibi yankılanıyordu. Burcu’nun çığlığı kulaklarımı deldi. Eve girdik. Serter kapıyı hızla kapattı.

Koridor dar ve karanlıktı. Nemli duvarlar, üzerimize kapanan bir mezar gibi soğuktu. Burcu yere çömelmiş, kulaklarını kapamıştı. Sefa onun yanına gitti. Serter diz çöktü, bana döndü.

"Sen iyi misin?"

"İyiyim... iyiyim..."

Ama yalan söyledim. Omzumdaki ağrı, içimde patlayan bir yıldıza dönüşmüştü. Yere çömeldim. Serter karşıma geçti. Göz bebekleri büyümüştü, kalbi küt küt atıyordu.

"Nare’ye aşık olmadan ölemem," dedi.

Tebessüm ettim. Çatışmanın ortasında bile aşk, çürümemiş bir tomurcuk gibi içimizdeydi.

"Ağzını hayra aç, Serto."

Spreyin etkisi geçiyordu. Gözlerimi kapadım, başımı duvara yasladım. Duvarın soğukluğu tenime değdi. Nefes almak bile incitiyordu artık.

"Ablasıyla yukarı çıkıyordu gelin. O sırada postalı fark ettim. Düğün ortamında, bu havada postal olmaz. Gerildi. Telefonda biriyle konuştu, baskından ve doktor gerektiğinden söz etti. Tepsideki bıçağı aldım. Lavaboya girip Burcu'yu aradım. İçeri girdi, ben de sırtından bıçakladım. Silahını alıp aşağı indim ama biri beni rehin aldı."

Serter’in eli dizime dokundu, sesi çatallaşmıştı.

"Kendini bunun için suçlamıyorsun değil mi? Eğer sen haber vermesen, meydan ölülerle doluydu. Biz de dahil."
Başımı hızla iki yana salladım. Pişman değildim. Hekimlik bunu gerektirmese bile, vicdanım susmamı engellerdi. Bir karar verdim. Bütün benliğimle.

Silah sesleri azalmıştı ama kulağımda çınlamaya devam ediyordu. Dışarıda savaşan askerlerin ayak sesleri kalbime vuruyordu. Bu sesler… artık bana ait gibiydi.

•☆•

Karaca ve ekibi, beyaz badanalı, tek katlı, çatısı kiremitli bir evde sığınırken, dışarıda gecenin içini yaran başka bir senaryo yazılıyordu. Hava, savaşın ve barutun kokusunu içine çekmişti adeta. Teröristler, doktorların o eve girdiğini görmüş, gözlerini o yöne dikmişti bile.

"Şu eve girin... ve doktoru getirin bana. HEMEN!" diye bağırdı komutanlarından biri, sesi karanlıkta yankılandı. Kısa boylu, sıska yapılı bir terörist, Agit'e döndü.

"Agit komutan, askerler oraya girmemize izin vermez," dedi, sesi ürkek ve tedirgindi.

Agit... Adı bile yorgun bir duvar gibi çarpar insanın zihnine. Örgütün kara kitabındaki kalın harfli satırlardandı. Uzun boylu, kalıplı bir yapısı vardı; güneşten yanmış koyu teni, kirli sakallarıyla birleşince daha da ürkütücü bir hâl alıyordu. Saçları, nemden kabarmış bir çalı gibi dalgalıydı. Fakat tüm bu pisliğin içinde, dişleri, geceye inat inci gibi parlıyordu. İnsan düşünmeden edemiyordu: Bu cehennemde bu dişler nasıl böyle kalabildi?

Kaşları çatıldı. Hızla öne atıldı, sağ eliyle sıska elemanın boğazını kavradı. Parmaklarının boğumları bembeyaz kesilirken, adamın yüzü mora çalıyordu. Agit, naneli sakız çiğnediği ağzından çıkan keskin kokusunu adamın yüzüne üfleyerek konuştu.

"GİRECEKSİNİZ!"

Sıska eleman, yutkunamadan başını salladı. Korkudan beti benzi atmıştı. Agit onu boğazından iterek geriye fırlattı.

"Adamlarını o eve gönder. Doktor almadan dönerlerse seni değil, o yeni yetme kızını öldürürüm, Hamit."

Hamit'in gözleri büyüdü. Tereddütsüz ayrıldı komutanının yanından, emirleri aktardı. Altı kişilik bir ekip oluşturdu, başlarına en güvendiği adamı, Selman’ı koydu. Grup, gölgeler gibi tepeden aşağı süzüldü.

Evin çaprazındaki avluda, sırtını duvara yaslamış halde Araz vardı. Şarjörünü değiştiriyordu, dikkat ve sakinlikle. Gecenin kokusu genzini yakıyordu; toprak, kan ve tehlike...

"Komutanım!" dedi telsizden Korhan. Bitirim timinin keskin nişancısıydı, Üsteğmen Korhan Kulaksız. Namıdeğer: AVCI.

Araz başını kaldırdı, dürbününden bakarak tepenin yamaçlarındaki hareketliliği fark etti.

"İtler, sağlıkçıların olduğu eve doğru ilerliyor," dedi Korhan.

Araz gözlerini kıstı, net bir sesle kulaklığa emir verdi:"BİTİRİM! Sağlıkçıların olduğu eve kimseyi yaklaştırmıyorsunuz!"

Telsizde yankılanan sesler, gecenin sessizliğini parçaladı:
"Emredersiniz, komutanım!"

Kurşunlar, yıldızsız gökyüzüne başkaldıran mermiler gibi yağmaya başladı. Çatışma büyüdü, geceye savaşın diliyle yazılmış bir roman gibi satırlar eklendi. Evde ise Karaca ve ekibi dar bir koridordan geçerek salonun köşesine sinmişti. Pencereler paramparça, cam kırıkları yerlerdeydi. Burcu ağlamaktan tükenmiş, Sefa’nın kollarında titriyordu. Karaca kolunun sancısından gözlerini kapatmış, Serter ise gözleriyle etrafı süzüyor, içinde bulundukları cehennemi anlamaya çalışıyordu. Dışarıdan yükselen ayak sesleri, duvarlara çarpıp geri dönüyordu. Ardından, kırık camlı kapı tekmeyle açıldı. İçeri, toz ve barut kokusuyla birlikte altı adam girdi.

Burcu çığlık attı. Serter, Karaca’yı arkasına alarak dimdik durdu. En sıska olan terörist, Burcu’yu seçti. Elindeki silahı Serter’e doğrultarak Burcu’nun koluna yapıştı. Burcu çığlık atarken, Sefa elindeki yumrukla teröristin yüzüne vurdu. Ardından silahın kabzasıyla bayıltıldı.

Karaca, öne atıldı. Teröristin bileğine yapışarak Burcu’yu geriye çekti.

“Bırak!”

Selman öne çıktı. Yüzündeki iğrenç sırıtmayla Karaca’ya uzandı ama yediği kafa darbesiyle sendeledi. Karaca'nın cesareti, odadaki havayı değiştirmişti. Serter öne atıldı ama başına dayanan silah onu durdurdu. Karaca’nın kolu, acıyla zonkluyordu. Dikişler patlamak üzereydi. Acıya rağmen geri çekildi.

“BIRAK KOLUMU!” diye bağırdı.

Selman bu kez saçına yapıştı, silahını karnına yasladı.

“Uslu dur, öldürmeyeyim seni,” dedi, Türkçeye geçerek.

Karaca gözlerini sıktı. Karşısındaki iğrençliğin yüzüne tiksinerek baktı.

"Abdhul qusaraa juhdik 'ayuha alkalba!" (Elinden geleni ardına koyma, köpek!)

Bu söz, odadaki gerilimi doruğa çıkardı. Selman bu kez silahı alnına dayadı. Serter hareketlenince, aldığı tekmeyle yere yığıldı. Baygın haldeydi artık.

“Bu karıyı ve şu yerdekini alın. Diğerleri işe yaramaz,” dedi Selman.

İki terörist, Serter’in bedenini sürükleyerek uzaklaştı. Burcu, ağlaya ağlaya Sefa’nın nabzını kontrol etti. Hâlâ yaşıyordu. Ama hâlâ kıpırdamaması onu korkutuyordu.Selman, Karaca’nın saçını çekerek sürüklemeye başladı. Kadın direndi. Adımları toprağa yapışmış gibiydi. Sert bir tokatla yanağı yandı. Yine de kıpırdamadı.

Tam bu sırada, ön tarafta patlayan silah sesleriyle birlikte Bitirim Timi baskın verdi. Karanlığı yaran çatışma, evin arkasında yankılandı.

Selman, Karaca’yı hızla kolunun arasına alarak ağzını kapattı. Kadın çığlık atmak istese de kolu ağzına bastırılmıştı. Yaralı kolunun sızısı beynini zonklatıyordu. O anda bildiği tüm dualar, tüm öfke, tüm korku... gözlerinde titreyen bir alevdi sadece.

•☆•

Araz, Serter'i taşıyan iki teröristin alınlarına birer kurşun sıktı.
Serter’in baygın bedeni yere yığılırken, Araz gözleriyle Karaca’yı ve diğerlerini aradı. Evin duvarına isabet eden tepeden açılan ateşle birlikte hızla geri çekildi.

“İmam! Yolumu aç!”

İmam emri alır almaz makineli tüfeğiyle tepeye ateş açtı. Selman, Karaca’in boynuna sardığı kolu alnına yasladığı silahıyla tepeye doğru ilerliyordu. Evin arkasındaki ağaçlıktan ötürü Araz bunu görememişti. Selman’ın gönderdiği iki adam Karaca’yı fark edince aşağı inip kollarından tuttular. Karaca, nefes alabiliyordu; bu onu bir nebze rahatlattı. Ama koluna saplanan acıyla dikişlerinin patladığını anladı.

“Bırak kolumu! Bırak!”

Onların doktora ihtiyaçları olduğunu biliyordu. Bu yüzden en azından işlerini görene kadar zarar vermeyeceklerini de.

“Kolum yaralı,” dedi hırlayarak. “Böyle sıkmaya devam ederseniz yardım etmem.”

Adam ellerini gevşetti ama bu kez bileğinden kavradı. Pansumanın üzerinden sızan kanı gören Karaca’nın tespiti doğruydu: Dikişler patlamıştı.

Silah sesleri dört bir yandan yükseliyordu ama bulundukları noktaya mermi gelmiyordu. Aklına birden Sefa geldi. İyi miydi acaba? Burun estetiği istiyordu ama para vermek istemediği için olmuyordu. Şimdi belki bedava olurdu. Acıları azaldığında buna kesin sevinirdi.Bu saçma düşünceye istemsizce gülümsedi.Sonra acıyla irkildi. Başını kaldırıp çevreye baktı. Ağaçlık alandan geçip araçlara ulaştıklarında, karşılarına toz toprak içinde biri çıktı.

“Agit Sincar.” dedi, elini uzatarak.

Karaca, ekşi bir yüz ifadesiyle baktı adama. Teröristler kollarını serbest bıraktı.'Böyle gerizekâlılar kalleşlik yapmasa, askerlerimiz asla ölmezdi.'diye geçirdi içinden. Bunların hainliklerinden kaybediyordu bu ülke onca askerini.

Agit, elini indirip sarı dişlerini sergileyerek sırıttı.

"Neyse, seni zaten tanıyorum. Doktor Karaca Şahiner. Kalender Komutan’ın kızısın.”

Karaca'nın irkildiğini fark etmedi. Babasının adı geçmişti. Bu, onu bir tehdit unsuru yapıyordu artık.

Tam bu sırada Araz, evin bahçesine daldı. Kapı sonuna kadar açıktı. İçeri girdiğinde görmek istediği şeyleri göremedi, görmek istemediklerini ise fazlasıyla buldu. Karaca yoktu. Burcu ve Sefa, salonun köşesinde yerdeydiler.Arkasından timin sağlıkçısı Egemen girdi.

“Yardım et, Egemen.”

Egemen,Sefa’nın durumunu kontrol ederken Araz;dudaklarının ucuna kadar gelen küfürleri bastırmak zorunda kaldı. Karaca’yı kaçırmışlardı.Bu, felaketin fitilinin ateşlenmesi demekti. Kalender Komutan-Karaca’nın babası, onun eski tim komutanı-bu haberi aldığında tüm alanı yakacaktı.Araz,Allah’a dua etti. Bu telaş, yalnızca Karaca devletin doktoru ya da komutanın kızı olduğu için değildi,o yüzden çok daha derin bir yerden doğuyordu.

Aslıhan merkeze durum bildirisi geçti. Korhan çatıdan indi. Süleyman silahını silmeye koyuldu. Tuncay, kullanamadığı el bombasına hala üzülüyordu.Ama Araz, hâlâ evin içinde dört dönüyordu. Burnunun kökünü sıktı, derin nefesler alıp verdi ama göğsündeki koru yatıştıramadı.

•☆•

Uzun bir araba yolculuğunun ardından Karaca, leş kokulu büyük bir çadıra sokuldu. Burnunun direği sızlıyordu. Bu koşullarda yaşamak akıl alır gibi değildi.Zaten yaptıkları hiçbir şey akılla açıklanamazdı.Kollarından tutan iki adam onu çadırın ortasına fırlattı. Düşmeden önce birkaç adım sendeledi, sonra gözlerini çadırın içinde gezdirdi.

Ortada kirli bir kilim, yukarıdan sarkıtılmış gaz lambaları, bir köşede masa ve sandalyeler, diğer köşede dosyalarla dolu bir kitaplık vardı.Masadaki parlak pala dikkatini çekti. Gözlerini çadır girişine çevirdi. Orada Selman dikiliyordu.

“Çıkın dışarı.” dedi Selman.

Nöbetçiler emirle dışarı çıktı. Selman Karaca’ya doğru yürürken üstünden gelen pis koku yüzüne çarptı. Karaca istemsizce yüzünü geri çekti.Selman masaya geçip yayvan bir şekilde oturdu.

“Buyur, otur doktor hanım. Agit Komutan’ın işi çıktı. O gelene kadar bana emanetsin.”

Lüks restorandaki garsona sipariş verir edasıyla dışarıya seslendi:“Oğlum, tavşan kebabı getir. Doktor hanımın açlıktan beti benzi atmış.”

Gözleri Karaca’yı süzüyordu:“Değil mi, doktor?”

Karaca gözlerini devirdi. Bedeni huzursuzca kıpırdandı. Saçlarını kulağının arkasına attı ve sabırsızca konuştu:“Ne istiyorsun benden?”

Sesi ilk kez bu kadar sertti. Selman masaya eğildi.

“Otur şuraya.”

Karaca gözlerini çadırın tavanına dikti. Bu sınav ağırdı. Ama her hesabın bir karşılığı olurdu. Direnmeyi bırakıp sandalyeye oturdu.

“Heh, şöyle.Yola gel böyle.”

Karaca içinden geçirdi:‘Ben sana öyle bir yol gösteririm ki…o yola adım atmamaya and içersin, it.’ Kolunu tutup bastırdı. Sızı her yanını sardı.

Selman karşısına geçti:“Hep böyle susar mısın? Aksine çok dilli bir karıya benziyorsun.”

‘Karı’ dedi ya! Cinsiyetçi ayak sesleri çadırı sardı. Karaca göz devirdi. O tempoyla devam ederse gözü yerinden çıkabilirdi.Selman yerinden kalktı, karşısındaki sandalyeyi kendine çevirip Karaca’ya yaklaştı.

“Güzel karısın. Kalender seni nasıl gönderdi buraya? Yazık olacak. Abin Turan gibi.”

Karaca’nın bedeni buz gibi kesildi.Çenesi kilitlendi.Kalbinin zonklayışı kulaklarını sağır etti. Ela gözleri seğirdi. Bu bir korku değildi.Bu, kan kokusuydu. İçine işleyen, geçmişten gelen bir koku. Ve o an, düşünmeden masanın üstündeki palaya atıldı. Palayı kaptığı gibi Selman’ın boğazına dayadı. Selman’ın gözlerindeki şok ifadesi her şeyi anlatıyordu.

Karaca’nın sınırları başkalarınınkine benzemezdi.O kesik, siyah çizgi. İçinden her zaman kan sızardı.

Turan Şahiner. Şehit Üsteğmen Turan Şahiner.

Kardeşi. Biricik abisi.Başı bedeninden ayrılmış, doğum gününde evin önüne kanlı bir notla bırakılmıştı:"Daha yeni başlıyoruz, Şahiner Ailesi.”

O gün Karaca intikam yeminini etti.
Asker olmak istedi, ailesi izin vermedi. Karaca doktor oldu. Ama yemin ettiği canları yaşatmak değil;bazı canları durdurmaktı.

Mezuniyet yeminini ederken içinden geçen cümle sadece şuydu:“Turan Şahiner’in kanı yerde kalmayacak.”

Ve şimdi, palayı Selman’ın şah damarına bastırırken dudaklarını kulağına yaklaştırdı. Fısıltısı, cehennemin kapılarını açtı.

“Ben bu dünyada nefes aldığım sürece Turan Şahiner’in ölümüne sebep olan her iti, şah damarlarından alacağıma and içtim.”

Hızlı ve keskin bir hareketle, Selman’ı susturdu.
Yüzüne sıçrayan kan zerre rahatsız etmedi onu.
Dudağı kıvrıldı usulca.Zafer gülüşünü anımsatıyordu bu ifadesi.

Ama o gülüşün ardındaki yangını kimse bilmiyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

62okunma 16beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.