7. bölüm / 7
Kod adı : GerçekGüven dediğin şey
Bölümler 7Şu an: Güven dediğin şey
Nehir’in ağzından…
Alarmımın üçüncü kez çalmasıyla gözlerimi araladım.
Elimi yastığın altına sokup telefonu bulmaya çalıştım. Telefonu buldum, alarmı kapattım ama yataktan kalkmak gibi bir niyetim yoktu.
Beş dakika daha…
Sadece beş dakika.
"NEHİR!"
Gözlerimi sımsıkı kapattım.
İşte günümün ilk felaketi başlamıştı.
"NEHİR AYDEMİR! KAHVALTI HAZIR!"
Babamın sesi evin içinde yankılandı.
Yastığı başıma çektim.
"DUYDUM!"
"DUYDUYSAN KALK!"
"DUYDUM DİYORUM!"
"BEN DE KALK DİYORUM!"
Yatağın içinde doğrulup kapıya baktım.
"Bu evde insanın uyuma hakkı da mı yok?" diye söylendim.
Kapının ardından Alp'in sesi geldi.
"Yok! Anayasanın gizli maddesi!"
"Abi, sabah sabah seninle uğraşacak hâlim yok!"
"Harika! O zaman hemen kalkıp kahvaltıya gel."
"Geliyorum!"
"On dakika önce de geliyordun!"
Dişlerimi sıktım.
Bir gün bu adamı gerçekten evlatlıktan reddettirecektim. Gerçi öz kardeşimdi, babamın onu reddetmesi de pek mümkün değildi. Ama insanın hayalleri olmalıydı.
Üzerimi değiştirip saçlarımı gelişigüzel topladım. Aynaya baktığımda karşımdaki kişi bana değil, hayata küsmüş bir baykuşa benziyordu.
"Çok güzel," diye mırıldandım. "Bugün de insanları güzelliğimle değil, sabrımla etkileyeceğim."
Aşağı indiğimde babam masaya oturmuş, Alp de karşısında çayını içiyordu.
Alp beni görünce sırıttı.
"Hanımefendi teşrif ettiler!"
Sandalyemi çekip oturdum.
"Senin de ağzın açılmış. Sabah sabah hayırdır?"
"Ben her zaman böyleyim."
"Maalesef, biliyorum."
Babam gülümseyerek önümüze tabakları koydu.
"İkiniz de başlayın yine. Daha gün yeni başladı."
Alp zeytin tabağını kendine doğru çekti.
"Ben bir şey yapmıyorum baba. Kardeşimin güne güzel başlamasını sağlıyorum."
Elimi uzatıp tabağı geri çektim.
"Benim güne güzel başlamamı istiyorsan beş dakika sus."
"Beş dakika mı? Ne kadar uzun bir süre istediğinin farkında mısın?"
"Abii!"
"Tamam, tamam!"
Bir süre kahvaltı yaptık. Babam bana gün içinde ne yapacağımı sorduğunda konuyu değiştirmeye çalıştım. Çünkü adliyeye gideceğimi söylesem yine aynı konuşmalar başlayacaktı.
Fakat babam beni tanıyordu.
"Bugün adliyeye mi gideceksin?" diye sordu.
Çayımı masaya bıraktım.
"Evet."
Alp'in yüzündeki gülümseme silindi.
"Nehir, dünkü olaydan sonra biraz daha dikkatli olsan iyi olur."
"Dikkatliyim zaten."
Alp kaşlarını kaldırdı.
"Tehdit mesajları alan birinin, kimseye haber vermeden gidip şüpheli bir şirketin kapısını çalmasına mı dikkatli olmak diyorsun?"
"Şirketin kapısını çaldım, binayı üzerime yıkmadım."
"Şaka yapma."
"Şaka yapmıyorum. Sadece abartıyorsun."
Babam araya girdi.
"Alp haklı, kızım. Kendini tehlikeye atmanı istemiyoruz."
İç çektim.
"Tamam, dikkatli olacağım. Ama dosyayı bırakmayacağım."
Alp bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti.
Kahvaltımı bitirdikten sonra çantamı alıp ayağa kalktım.
"Ben çıkıyorum."
Babam başını salladı.
"Kendine dikkat et."
"Merak etme, baba."
Alp de arkamdan seslendi.
"Telefonunu açık tut!"
"Tamam!"
"Aradığımızda aç!"
"Tamam!"
"Bir şey olursa—"
Kapının önünde dönüp ona baktım.
Alp kollarını göğsünde birleştirdi.
"Senin gibi bir abim olduğu için gerçekten çok şanslıyım."
"Ben de senin gibi bir kardeşim olduğu için her gün sabrımın sınırlarını keşfediyorum."
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Öptüm, canım abiciğim!"
"Yürü git!"
Kapıyı kapatırken arkamdan gelen gülüşünü duydum.
İşte benim ailem buydu. Bazen insanın sabrını tüketirlerdi ama bir başkası bana aynı şekilde davransa muhtemelen o kişiyi hayatımdan çıkarırdım.
Alp hariç.
Onu çıkarmak için önce babamdan izin almam gerekirdi.
Sokağa çıktığımda hava oldukça güzeldi. Çantamı omzuma yerleştirip kaldırım boyunca yürümeye başladım.
Kafamda hâlâ Musa Asır'ın kaybolması, Demir'in şirketi ve aldığım tehdit mesajları vardı.
Bir şeyler yanlış gidiyordu.
Bundan emindim.
Ama neyin yanlış olduğunu bulamıyordum.
Tam telefonumu çantama koyacağım sırada tanıdık bir ses duydum.
"Avukat Hanım!"
Olduğum yerde durdum.
Yavaşça başımı çevirdim.
Atlas Yıldırım, birkaç adım ötede durmuş bana bakıyordu.
Askeriyede Kuzey'in odasını gösteren adam.
Beni ilk gördüğünde pek de yumuşak davranmamıştı. Ben de kendisine gereken karşılığı vermiştim. Dolayısıyla aramızda pek dostane başlamayan bir tanışıklık vardı.
Kaşlarımı kaldırdım.
"Üsteğmen Bey?"
Atlas gülümsedi.
"Demek hatırlıyorsunuz."
"Merak etmeyin, insanın sinirini bozan şeyleri unutmakta pek başarılı değilim."
Gülümsemesi biraz daha genişledi.
"Ben de sizi özlemişim."
"Ne güzel. Ben aynı duyguları paylaşmıyorum."
"Bu kadar acımasız olmayın. Daha sabah sabah."
"Sabah sabah karşıma siz çıktınız. Acımasızlık konusunda kendimi suçlu hissetmiyorum."
Atlas başını iki yana salladı.
"İnsanlarla iletişiminiz gerçekten harika."
"Mesleğim gereği insanlarla konuşuyorum. Hepsini sevmek zorunda değilim."
"Doğru. Peki, bugün yine Kuzey'in yanına mı gidiyorsunuz?"
"Hayır, adliyeye."
Bir an yüzüme dikkatle baktı.
"Dosyayla ilgili mi?"
Sorumun cevabını biliyormuş gibi sorması dikkatimi çekti.
"Evet. Bir sorun mu var?"
"Hayır. Sadece merak ettim."
"Merak güzel şeydir. Ama bazen insanı gereksiz işlere bulaştırır."
Atlas ellerini ceplerine soktu.
"Bu cümleyi bana mı söylediniz, yoksa kendinize mi?"
Bir an duraksadım.
Ardından istemsizce güldüm.
"Fena değilsiniz, Üsteğmen Bey."
"Bu bir iltifat mı?"
"Yanlış anlamayın. Sadece bazen komik olabiliyorsunuz."
"Ben bunu iltifat olarak kabul edeceğim."
"Keyfiniz bilir."
Yürümeye devam etmek için adım attığımda Atlas da benimle aynı yöne ilerledi.
Ona yan gözle baktım.
"Nereye?"
"Ben de bu tarafa gidiyorum."
"Ne tesadüf."
"Hayat tesadüflerle dolu, Avukat Hanım."
"Ben tesadüflere pek inanmam."
Atlas kısa bir süre sustu.
Sonra bana döndü.
"Dünkü tavrım için de kusura bakmayın bu arada."
Adımlarım yavaşladı.
"Hangi tavrınız?"
"Size karşı biraz sert davrandım. Kuzey'in yanına geldiğinizde. Sanki ne yapmanız gerektiğini bilmiyormuşsunuz gibi konuştum."
"Biraz mı?"
Atlas güldü.
"Peki, birazdan fazlaydı."
"En azından farkındasınız."
"Herkesin kusurları var."
"Benimkiler hariç."
Atlas kahkaha attı.
"İşte buna inanmakta zorlanıyorum."
"İnanmak zorunda değilsiniz."
Bir süre daha yürüdük. Sonra yollarımız ayrıldı.
Atlas durup bana baktı.
"Tekrar görüşürüz, Nehir Hanım."
"Umarım görüşmemiz için bir sebep olmaz."
"Ben de umarım."
Bana son bir kez gülümsedi ve uzaklaştı.
Ben de yoluma devam ettim.
İç sesim: Garip bir adam.
Bir an düşündüm.
Ama en azından özür dilemeyi biliyor.
Sonra kendi kendime söylendim.
"Nehir, kendine gel. Birinin özür dilemesi onu dünyanın en iyi insanı yapmaz."
Çantamı düzelttim.
"Zaten ben de öyle bir şey demedim."
Kendi kendimle konuştuğumu fark edince etrafıma baktım.
Neyse ki kimse duymamıştı.
Umarım.
---------------------
Ertesi sabah…
Mutfaktan gelen seslerle uyandım.
Bu kez alarmım değil, evin içindeki kalabalık beni uyandırmıştı.
Yataktan kalkıp aşağı indiğimde Kuzey'i masada otururken gördüm.
Bir an durdum.
"Abi?"
Başını kaldırıp bana baktı.
"Günaydın, Nehir."
"Günaydın. Senin burada ne işin var?"
Kuzey çayından bir yudum aldı.
"Kahvaltı yapıyorum."
Gözlerimi kıstım.
"Gerçekten mi? Ben de masanın altına saklanmış olabileceğini düşünmüştüm."
Alp kahkahayı bastı.
Kuzey ise son derece sakin bir şekilde cevap verdi.
"Sabah sabah dilin yine çalışıyor."
"Benim dilim hiç mesaiye ara vermez."
Babam masayı işaret etti.
"Hadi, kızım. Otur. Seninle konuşmamız gereken şeyler var."
İşte o cümle…
İnsan hayatında bazı cümleler vardır. Duyduğun anda başına gelecekleri anlarsın.
Seninle konuşmamız gereken şeyler var.
Bu cümleden sonra ya aile toplantısı yapılırdı ya da insanın bütün planları çöpe giderdi.
Benimkiler muhtemelen ikinci seçeneğe giriyordu.
Sandalyeme oturdum.
"Dinliyorum."
Alp ellerini masanın üzerinde birleştirdi.
"Nehir, bu dosyayı bırakmanı istiyoruz."
Çay bardağımı elime almıştım. Olduğum yerde durdum.
"Ne?"
Babam yumuşak bir sesle konuştu.
"Kızım, dün yaşananları düşün. Sana tehdit mesajları geliyor. Bu işin arkasında kimlerin olduğunu bilmiyoruz."
"Tam da bu yüzden araştırmam gerekiyor."
Kuzey araya girdi.
"Her şeyi tek başına çözmek zorunda değilsin."
"Tek başıma çözmeye çalışmıyorum."
Alp bana baktı.
"Dün beni aradığında açamadım. Sonra Kuzey'i aramışsın. Ya ona da ulaşamasaydın?"
"Bir şekilde hallederdim."
"İşte sorun da bu! Her şeyi bir şekilde halledebileceğini düşünüyorsun."
Sesindeki endişeyi duyuyordum. Bana kızdığı için değil, korktuğu için böyle konuşuyordu.
Ama bu, kararımı değiştirmeye yetmiyordu.
Çatalımı tabağa bıraktım.
"Musa Asır kaybolmuş. Bir araç, Demir'in şirketiyle bağlantılı. Şirketten aldığım cevaplar birbirini tutmuyor. Üstelik biri bana açık açık tehdit mesajları gönderiyor. Siz gerçekten bunları görmezden gelmemi mi istiyorsunuz?"
Babam başını eğdi.
"Biz sadece sana bir şey olmasından korkuyoruz."
İçimde bir şey yumuşadı.
Babamın yüzüne baktım.
Beni korumak istiyordu. Alp de öyleydi. Kuzey'in burada olmasının nedeni de muhtemelen aynıydı.
Ama ben korktuğum için doğru bildiğim şeyden vazgeçemezdim.
"Ben de kendime bir şey olmasını istemiyorum, baba," dedim daha sakin bir sesle. "Ama bu, gördüğüm şeyleri görmezden geleceğim anlamına gelmiyor."
Alp iç çekti.
"Seninle konuşmak duvara konuşmak gibi."
"Duvar en azından beni dinliyor."
"Nehir!"
"Tamam, tamam!"
Kuzey hafifçe öne eğildi.
"Bak, senden dosyayı tamamen unutmanı istemek kolay değil, biliyorum. Ama bundan sonra daha dikkatli davranacaksın. Elinde ne varsa bizimle paylaşacaksın. Tek başına şüpheli kişilerin karşısına çıkmayacaksın."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Bu bir rica mı, emir mi?"
"Sen nasıl anlamak istiyorsan."
"Ben rica olarak anlamayı tercih ediyorum."
Alp başını iki yana salladı.
"Allah sabır versin."
Elimi uzatıp masadaki ekmeği aldım.
"Amin. Özellikle sana."
Babam gülmemek için öksürdü.
Kuzey ise bana ciddi bir ifadeyle bakmaya devam etti.
"Şaka bir yana, Nehir. Dikkatli ol."
Bu kez başımı salladım.
"Olacağım."
Dosyayı bırakmayacaktım.
Ama onların endişesini de anlıyordum.
Kahvaltıdan sonra çantamı hazırlayıp evden çıktım. Alp kapıya kadar gelip arkamdan seslendi.
"Telefonunu açık tut!"
"Tamam, abi!"
"Bir şey olursa—"
"Arayacağım!"
"Ve tek başına—"
"Bir şey yapmayacağım!"
Alp şüpheyle gözlerini kıstı.
"Bu cevabına hiç güvenmedim."
Gülümsedim.
"Çünkü beni tanıyorsun."
Kapıyı kapatmadan önce ona el salladım.
"Akşama görüşürüz!"
Adliye…
Masama oturup dosyalarımı açtım.
Bir süre belgeleri inceledim. Musa Asır'ın kaybolduğu günle ilgili notlarımı yeniden düzenledim. Şirketin verdiği cevapları tek tek karşılaştırdım.
Bir şey eksikti.
Ama ne?
Kalemimi masaya bıraktım.
"Bir yerde hata yapıyorum," diye mırıldandım.
Tam yeniden dosyaya eğileceğim sırada kapı tıkladı.
"Buyurun!"
Kapı açıldı.
Başımı kaldırdığımda önce elindeki çiçekleri gördüm.
Sonra çiçekleri tutan kişiyi.
Atlas Yıldırım.
Olduğum yerde kaldım.
"Üsteğmen Bey?"
Atlas kapının önünde gülümsüyordu.
"Rahatsız etmiyorum, umarım."
Elindeki çiçeklere baktım. Sonra tekrar yüzüne.
"Bu çiçekler benim için mi?"
"Hayır, yan masadaki dosya için getirdim."
İstemeden güldüm.
"Çok komiksiniz."
"Teşekkür ederim. Çiçekleri kabul edeceğinizi biliyordum."
"Ben henüz kabul ettiğimi söylemedim."
Atlas içeri girip masama yaklaştı.
"Haklısınız. Önce sormalıydım."
Çiçekleri bana uzattı.
"Dünkü davranışım için tekrar özür dilemek istedim. Size karşı gereksiz yere sert davrandım. Bir de sabah karşılaştığımızda bunu telafi edebileceğimi düşündüm."
Çiçekleri aldım ama yüzümde hâlâ şüpheli bir ifade vardı.
"Bir dakika. Siz her kırdığınız insana çiçek mi alıyorsunuz?"
"Hayır."
"İyi. Çünkü adliyede çiçekçi açmanız gerekebilirdi."
Atlas güldü.
"Demek özrümü kabul ediyorsunuz."
"Ben sadece çiçekleri aldım. Özrünüzü değerlendirme aşamasındayım."
"Ne kadar sürer?"
"Dosyanın yoğunluğuna bağlı."
Atlas başını eğip masamdaki belgelere baktı.
"Yoğun görünüyorsunuz."
"Öyleyim."
"Yardım edebileceğim bir şey var mı?"
Soruyu duyunca yüzüne dikkatle baktım.
İçimdeki şüphe hemen harekete geçti.
Dur bakalım, Nehir. Her güler yüzlü insanın niyetini biliyormuş gibi davranamazsın. Ama herkese de hemen güvenemezsin.
"Dosyalarıma yardım edemezsiniz," dedim. "Bunlar benim işim."
Atlas itiraz etmedi.
"Haklısınız. Yalnızca yardımcı olabileceğim bir şey varsa söyleyin istedim."
"Şimdilik yok."
"Peki."
Gitmek için hemen ayağa kalkmaması hoşuma gitmişti. Israr etmiyordu. Sorular sormuyor, dosyalarımı kurcalamıyordu.
Sadece bekliyordu.
Bir süre sonra çiçekleri masamdaki boş vazoya yerleştirdim.
Atlas bunu görünce gülümsedi.
"Sanırım bu iyiye işaret."
"Vazoya koymam, sizi affettiğim anlamına gelmiyor."
"Elbette."
"Bir de bana sürekli Avukat Hanım demek zorunda değilsiniz."
Atlas kaşlarını kaldırdı.
"Öyle mi?"
"Evet. Nehir diyebilirsiniz."
"Tamam, Nehir."
Adımı söyleyişinde özel bir şey yoktu. Sadece adımı söylemişti.
Yine de nedense bu kez kulağıma daha farklı geldi.
Bunu düşünmeyi hemen bıraktım.
Nehir, kendine gel. Adam çiçek getirdi diye hayatının başrolü ilan etme.
Atlas sandalyesini işaret etti.
"Oturabilir miyim?"
"Bir şartla."
"Nedir?"
"Dosyalarıma bakmak yok. Sorguya çekmek yok. Bir de bana akıl vermek yok."
Atlas elini göğsüne koydu.
"Bu kadar şartı kabul edersem oturmaya yer kalmayacak."
"Kapı orada."
Gülerek sandalyeye oturdu.
Bir süre havadan sudan konuştuk. Kuzey'in askeriyedeki ciddiyetinden, Alp'in her şeye karışma huyundan bahsettim. Atlas da Kuzey'in bazen gereğinden fazla ciddi olabildiğini söyledi.
"Demek onu siz de fark ettiniz," dedim.
"Fark etmemek mümkün değil."
"Bir keresinde bana beş dakika boyunca dikkatli olmam gerektiğini anlattı."
Atlas bana baktı.
"Sadece beş dakika mi?"
Güldüm.
"Tamam, belki on beş."
"İşte şimdi daha inandırıcı oldu."
İlk kez onunla konuşurken kendimi sürekli savunmak zorunda hissetmiyordum.
Bu, ona güvendiğim anlamına gelmiyordu.
Henüz değil.
Ama en azından onu tanımaya biraz daha açıktım.
Atlas bir süre sonra ayağa kalktı.
"Seni daha fazla meşgul etmeyeyim."
"İyi olur. İşlerim var."
"Anlaşıldı."
Kapıya yöneldi, sonra dönüp bana baktı.
"Nehir?"
"Efendim?"
"Çiçekler için değil, gerçekten özür dilediğimi bilmeni istedim."
Bu kez şaka yapmadım.
"Peki. Teşekkür ederim, Atlas."
Gülümsedi.
"Rica ederim."
Kapıdan çıkıp gitti.
Ben de önümdeki dosyaya döndüm.
Fakat gözüm bir türlü satırlara odaklanmıyordu.
Masamdaki çiçeklere baktım.
Belki de düşündüğüm kadar kötü biri değildir.
Sonra kaşlarımı çattım.
"Belki de değildir," diye kendi kendime tekrar ettim. "Ama bunu anlamak için zamana ihtiyacım var."
Çiçeklerden birini düzelttim, dosyamı yeniden önüme çektim.
Çünkü Atlas Yıldırım'ın kim olduğunu anlamak bekleyebilirdi.
Musa Asır'ın kaybolmasının ardındaki gerçeği bulmaksa bekleyemezdi.
Ve ben, ne olursa olsun, o gerçeği bulacaktım.
Bölüm etkileşimi
