Bölümler 8Şu an: BÖLÜM 8: KAN KAYITLARI
- 1 BÖLÜM 1: SAKLANAN GEÇMİŞ3.149 kelime
- 2 BÖLÜM 2: HANEDANLAR ZİRVESİ5.301 kelime
- 3 BÖLÜM 3: ORMAN1.597 kelime
- 4 BÖLÜM 4: VARİSLER KARŞI KARŞIYA3.295 kelime
- 5 BÖLÜM 5: HANEDANLAR GECESİ4.998 kelime
- 6 BÖLÜM 6: 153 YIL ÖNCE6.442 kelime
- 7 BÖLÜM 7: ELİAN ŞEHRİ8.925 kelime
- 8 BÖLÜM 8: KAN KAYITLARI3.659 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kahel ve askeri saraya vardıklarında, Elian’a karanlık çökmüştü. Gençler meydana girmiş, ana kapıya doğru yürüyorlardı. Asker Krell, başını hafifçe varise çevirerek, “Sizinle teftişe çıkmak, aynı zamanda şehri dolaşmak keyifliydi efendim.” dedi.
Kahel küçük bir tebessüm ederek, “Benim için de öyleydi Krell, zaman buldukça sık sık tekrar edelim. ”diye karşılık verdi.
“Siz nasıl isterseniz. Ben askerlere bir bakayım müsaadenizle.”
“Müsaade senin Krell.”
Askerinin yanından ayrılması üzerine Kahel, bakışlarını sarayın kapısına dikti; oraya doğru yürüyüp merdiven basamaklarını çıktı. Nöbetçi askerlerin selamı eşliğinde içeri girdi. Merdivenleri aşıp odasına gidecekken babasıyla karşılaştı. Başvaris Soren; siyah, şık bir giysi giymişti. Anlaşılan gece için hazırdı. Kahel, her zamanki gibi babasına hayranlıkla bakıyordu. Soren, oğlunun dışarıdan geldiğini görünce, “Ha oğlum, geldin mi?” diye sordu.
“Geldim baba. Bu arada çok şık olmuşsun.”
“Teşekkür ederim varis, eminim birazdan sen beni geçeceksindir.”
“Hiç sanmıyorum. Bu arada neden şimdiye kadar gitmediniz?”
“Hep beraber gitmek için bekledik işte oğlum.”
“Keşke beklemeseydiniz, ben arkanızdan geleceğim zaten. Sizi bekletmek istemiyorum.”
Soren, hafif bir gülümsemeyle, “Yoksa sen de annen gibi saatlerce hazırlanmayı mı düşünüyorsun?” dedi. Varis de solgun bir tebessümle karşılık verdi. “Hayır tabii ki baba.”
“Oğlum seni biraz solgun gördüm. Teftişte mi çok yoruldun yoksa başka bir şey mi oldu?”
“Bir şey olmadı baba, sana öyle gelmiştir.”
“Emin misin evlat? Bak eğer teftiş seni yorduysa dedenle konuşayım, akşam yemeğine gelme.”
“Olmaz baba, söz verdim bir kere, geleceğim.”
Soren, oğlunun kolunu sıvazlayarak, “Sen benim için her şeyden daha önemlisin, tamam mı? O yüzden sen ne istersen o olur,” dedi.
Kahel, babasının bu sözü üzerine gözlerini boşluğa daldırdı. Yol boyunca beynini kemiren sorular, bu duygu yüklü bakışlar ve sözlerle tekrar canlanmıştı. Babasına, bu solgunluğunun sebebinin yorgunluk değil de şüphe ve korku olduğunu söylemeyi o kadar isterdi ki... Babası onun her şeyiydi. Küçüklüğünden beri bütün dertlerini ilk ona anlatır; yardıma ihtiyacı olduğunda, konu ne kadar büyük ya da küçük olursa olsun ilk ondan yardım isterdi. Varis için babası, hep hayranlıkla baktığı ve benzemek istediği biriydi. Eşine olan sevgisi, her daim oğlunun yanında oluşu, devlet işlerinde Hükümran Zargun’u asla yalnız bırakmaması... Ona olan hayranlığı her geçen gün katlanarak artmıştı.
Kalbi; eğer bayan Stavina’nın anlattığı olaylar gerçekten yaşanmışsa bile bunda sevdiklerinin parmağının olmamasını diliyordu. Çünkü aksi bir ihtimal çıkarsa bunu nasıl kaldıracaktı? Onlardan ne gibi açıklamalar dinleyecekti? Böyle bir şeyin haklı bir sebebi olabilir miydi? Daha ortada kesin bir kanıt yokken peşin hükümlü olmak istemiyordu ama “Ya öyleyse?” diye düşünmeden de edemiyordu. Kahel zihnindeki sesleri bir kenara itip babasına cevap verdi. “Sen de benim için öylesin baba, merak etme sorun yok. O davete geleceğim.”
O sırada merdivenlerden inen Hükümran Zargun belirdi. Torununu ve oğlunu görünce, “Ne kaynatıyorsunuz baba oğul?” diye sordu sevecen bir tavırla. Dedesinin gelişini gören varis, tuhaf duygular içindeydi. Ailesiyle karşı karşıya geldiği her saniye, artık eskisi gibi değil de daha farklı hissediyordu; nedenini o da bilmiyordu. Babası Soren hükümran Zargun’a, “Farklı bir şeyden bahsetmiyoruz baba, Kahel’e teftişinin nasıl geçtiğini sordum sadece.” diye cevap verdi.
“Sahi evlat, nasıldı? Çok yorulmadın umarım.”
“Hayır dede, gayet güzeldi, çok yorulmadım.”
Dedesi, Kahel’i baştan aşağı süzerek, “Eee, daha hazırlanmamışsın. Hadi, birazdan çıkacağız.”
“Siz çıkın, ben arkanızdan geleceğim.”
“Hep beraber giderdik ne güzel, ne diye arkadan geleceksin ki?”
Soren araya girdi. “Ben de aynı şeyi sordum ama net bir cevap alamadım.”
“Bu gece Ren ile buluşacaktık biliyorsunuz ama ona haber gönderemedim. Birazdan gelecek, ona söyleyip öyle gelmek istedim.”
“Tamam o halde,” dedi Zargun ve devam etti: “Onu da getir kendinle, o da katılsın Kroza’daki akşam yemeğine.”
“Bilmem, kabul eder mi ki?”
“Neden etmesin sevgili torunum?”
“Şansımı denerim dede, getirebilirsem getiririm.”
“İyi bakalım. Luvia nerede?” diye sordu Zargun oğluna dönerek.
“O daha hazırlanıyor baba.”
Bunun üzerine odadan Hanımefendi Luvia çıktı. Kahel, annesini görür görmez gözleri kamaşırcasına büyüdü; onun güzelliği karşısında büyülenmişti. Varis annesine doğru yaklaştı, dudaklarından sadece “Anne...” kelimesi dökülebildi. Luvia, oğlunun hayran dolu bakışları karşısında tebessümle, “Oğlum, nasılım?” diye sordu.
“Tek kelimeyle harikasın anne. Mükemmel görünüyorsun, hayran olmamak elde değil.”
Luvia bu iltifatlar karşısında oğluna uzaktan bir öpücük attı.
“Teşekkür ederim tatlım, çok naziksin.”
Kahel annesine ışıldayan gözlerle bakarken aklına yine bayan Stavina, onun anlattıkları ve rüyasında gördükleri geldi. Bu durumdan kendisi de çok sıkılmıştı ama elinde değildi; zihnine hükmedemiyordu. Soren eşine yaklaştı; onun bakışları da Kahel’den farksızdı, hatta daha derin ve tutkuluydu.
“Sevgili eşim, ne kadar güzel olmuşsunuz. Kelimeler yetersiz kalıyor, sizi nasıl övmeliyim bilemiyorum.”
“Soren, beni şımartıyorsun.” dedi Luvia utançtan başını eğerek.
“Bence hakkın. Şunu da söylemeliyim ki; sana bir kez daha aşık oldum.”
“Benim sana her gün olduğum gibi mi?”
“Benim sana her saniye olduğum gibi...”
Hükümran Zargun ve Kahel bu manzara karşısında bir şey demeden, sadece etkilenmiş gözlerle onları seyrediyordu. Zargun, küçük bir hatırlatma amacıyla, “Hadi ama aşıklar, birbirinize bakmaya biraz daha devam ederseniz geceye geç kalacağız,” diyerek aşağı inmek üzere merdivenlere yöneldi. O sırada eşler arasında küçük bir gülüşme oldu. Luvia bakışlarını Kahel’e çevirdi. “Oğlum, sen hala hazırlanmamışsın.”
Soren oğlunun yerine cevap verdi. “O, Ren’e bugün buluşamayacaklarını haber verip öyle gelecekmiş.”
“Neden daha önce yapmadın ki canım?”
“Teftiş sırasında bir askere yaptıracaktım da unuttum.” diye açıkladı varis.
“Anladım tatlım, çok gecikme ama olur mu?”
Kahel onaylarcasına başını salladı. O sırada anne ve babası kol kola girerek merdivenlere yöneldi. Annesi son kez oğluna dönerek, “Kroza’da görüşürüz tatlım, dikkatli gel.” dedi.
“Olur anne,” diye yanıtladı varis. Ardından hemen yukarı çıktı ve odasına girdi. Girer girmez pencereye yöneldi. Meydan kapısı sonuna kadar açılmıştı; ailesine eşlik edecek askerler sıralanmış bekliyordu. Saraydan çıkan ailesi meydanda belirdi. Büyük kapıya vardıklarında, askerlerle birlikte saray sınırlarından çıkıp yol almaya başladılar.
Varis gözlerini odasında gezdirmeye başladı. Tüm gün kendi içinde o kadar çok çatışmış ve sorgulama yapmıştı ki artık yorulmuştu. Kendini fazlasıyla çaresiz hissediyordu. Yapacağı şeyin sonuçlarına katlanamamaktan korkuyordu. Belki de ortada kötü bir şey çıkmayacaktı; ancak diğer ihtimal onu hep duraksatan bir durumdu.
“Bir şey olmayacak Kahel, hiçbir şey çıkmayacak. Sen bu gece yapacağın şeyi ailenin masumluğunu ve bu anlatılanlarla hiçbir alakaları olmadığını kanıtlamak için yapacaksın. O kan tesisine gideceksin, diğer hanedanlıklara gönderilen kan paketlerini kayıtlarda göreceksin ve bu durumun Elian Hanedanlığı’na ulaşmadığını kendi gözlerinle teyit edeceksin,” diye iç geçirdi. Kendini bu şekilde motive etmeye çalışıyordu; aksi takdirde onlardan şüphelendiği için bile onlara ihanet ediyormuş gibi hissediyordu. Bir süre bir noktaya dalıp gitti. Ardından vakit kaybetmemek adına hemen hazırlandı ve odadan çıktı.
Meydan kapısına vardığında kapılar açıldı. Varis askerlere dönerek, “Dışarıda kısa bir işim var, siz hazırlanın; dönünce Kroza’ya doğru yola çıkacağız,” dedi.
“Efendim, isterseniz yanınıza birkaç asker alın.” dedi askerlerden biri.
“Gerek yok, hemen döneceğim.”
“Ama bu kıyafetle gitmeniz tehlikeli olmaz mı?”
“Gece kimse dışarıda olmaz, siz dediğimi yapın.”
“Nasıl emrederseniz efendim.”
Kahel hızla şehrin yolunu tuttu. Gece olduğundan dışarıda az kişi vardı, bu sebeple göze daha az çarpacaktı. Yine de temkinli olmalıydı çünkü üzerinde hanedan kıyafeti vardı. Dönüşte giyinmekle uğraşmamak için böyle çıkmıştı ama şimdi pişman olmuştu. Yaşadığı stres ve kafa dağınıklığı yüzünden bunu pek önemsememişti. Pişmanlığının sebebi, yoldan geçen hiç kimseye görünmeden gitmeye çalışmasıydı; bu da işini iyice zorlaştırıyordu. Tek avantajı, kan tesisinin şehrin çok içinde olmamasıydı; yoksa adım başı saklanmak zorunda kalabilirdi.
Şehrin bazı kısımları aydınlık, bazı kısımları karanlıktı. Kan tesisine varmak üzereyken iki vampirin sesini işitti. Etrafına baktığında kimseyi göremedi. Bu sefer çevreyi çok daha dikkatli süzerek ilerlemeye devam etti. Onları görseydi daha rahat hareket ederdi ama şartlar şu an buna elverişli değildi. Seslerin yaklaştığını seziyordu. Kan tesisine doğru adımlarken yan sokaktan iki askerin devriye gezdiğini gördü. Onlara görünmek istemiyordu; çünkü selamlaşmak ya da onu korumak için yanından ayrılmamaları gibi durumlar çıkarsa planı tamamen mahvolurdu. Hızla bir evin arkasına saklandı. Göz ucuyla sokağa bakarken, askerlerin yönünü kendisinin olduğu sokağa çevirdiğini gördü. Üstelik bu sefer fenerlerini de yakmışlardı. “Hay aksi!” diye mırıldanarak, hızla evin diğer tarafına geçmek üzere sessiz ama seri adımlarla ilerledi. Neyse ki askerler henüz gelmeden onları atlatabilmişti. Işıkların ve seslerin uzaklaştığını fark edince, sapmadan devam ettiklerini anladı. Yere çömelip derin bir nefes verdi.
“Oh, yırttık,” diye fısıldadı.
Nihayet kan tesisinin önüne varmıştı. Kapıyı zorlanmadan açtı. Şehirde hırsızlık pek mümkün değildi çünkü yaptırımlar çok ağırdı; kimse bunu göze alamazdı. “Yaptırımları ağırlaştırmak, kilidi güçlendirmekten daha kolay gelmiş olabilir,” diye düşündü; sonuçta vampirler oldukça kuvvetli varlıklardı. İçeri girip kapıyı kapattı. Etraf karanlık ve soğuktu. Vücudu hemen kalkan görevi görüp ısısını yükseltti. Tesis o kadar sessizdi ki, kendi adımları ve solukları bile kulağına çok yüksek geliyordu. İçerideki tek aydınlık cılız bir sokak lambası ışığıydı. Elektrik küresiyle çalışan fenerini açtı. Devasa makinelerin olduğu bölüme gitti; hepsi durmuş, havuzlar boşalmıştı. Havuzlar boşken çok daha büyük görünüyordu. Kimsenin olmadığını bilse de emin olmak için feneri her yere tuttu.
Tamamen emin olduktan sonra kan kayıtları odasına doğru ilerlerken ayağını bir şeye vurdu. Işığı tuttuğunda bunun bir kan paketi olduğunu gördü; bunlardan onlarca vardı. Ya stoktular ya da hizmetliler içip sabaha enerjik başlasınlar diye bırakılmışlardı. Kan kayıtları odasının kapısını açtığında önüne düz merdivenler çıktı. Burası da oldukça karanlıktı. Kapıyı arkasından kapatıp aşağı indi. Varis, aşağıda yüzlerce rafla karşılaştı; oda o kadar büyüktü ki ucu bucağı görünmüyordu. Heyecanı giderek artıyordu. Yutkundu ve derin derin nefes almaya başladı. “Hadi Kahel, yapabilirsin,” diyerek kendini motive etmeye devam etti. Feneri bir dosyanın üzerine tuttu; üç yıl öncesinin tüm günlerini kapsayan kayıtlardı bunlar. En sonunda dosyayı aldı ama içine bakmaya bir türlü cesaret edemiyordu. Sinirden dosyayı yere fırlatıp “Kahretsin, kahretsin!” diye bağırmaya başladı.
Nefes nefese kalmıştı, odanın karanlığı gerginliğini artırıyordu. Bakışlarını yerdeki dosyaya çevirdi; bu sefer kararlıydı. Dosyayı eline aldı ve sayfaları karıştırmaya başladı. Birkaç sayfa sonra Kahel’in bakışları dondu, yüzü taş kesildi. Zihni gördükleri karşısında ne düşüneceğini bilemiyordu. Gözleri, yanlış olduğuna inanmak istercesine satırları tekrar tekrar okudu. Odanın sessizliğinde kendi kalp atışlarını duyabiliyordu. “Hayır, böyle bir şey olamaz!” diyerek elindekini fırlatıp diğer dosyaları incelemeye başladı. Her baktığına inanmıyor, kabullenmek istemiyor, bir sonrakine geçiyordu. Sayfaları neredeyse yırtarcasına çeviriyordu ama sonuç değişmiyordu. Öfkeyle son dosyayı da duvara vurarak, “Hayır!” diye gürledi.
Gözleri boşluğa daldı. Ayakta durmakta zorlanıyordu; geri geri giderek yere çöktü. Gördükleri bütün ümidini bitirmiş, omuzlarına ağır bir yük gibi binmişti. Hareketsizce dosyalara ve raflara bakıyordu. Bu haliyle yaşayan bir ölüden farksızdı. Ellerini ve bacaklarını hissetmiyordu; boğazında dikenler varmışçasına soluk alıp vermekte zorlanıyordu. Bu derin sessizlik, yukarıdan birinin kapıyı açmasıyla son buldu. Kahel irkilerek bakışlarını merdivenlere çevirdi, feneri oraya tuttuğunda kimseyi göremedi. Ses üst kattan geliyordu. Yerinden hızla doğruldu; yerdeki dosyaları rafa dizmekle vakit kaybetmeyip hepsini kucağına aldı. Birkaç raf ilerleyip arkasına saklandı ve ışığını kapattı. Endişe içinde nefes alırken gelenin kim olduğunu merak ediyordu. Her kimse hemen gitmesini istiyordu; kimse onu burada görmemeliydi. “Askerlerden biridir,” diye geçirdi içinden ama kendi askerine kaba kuvvet uygulamak da istemiyordu. Kahel; pek çok duyguyu aynı anda yaşıyordu.
Ayak seslerinin yaklaştığını duydu. Beklemekten başka çaresi yoktu. Kan kayıtları odasının kapısı açıldığında varisin gözleri fal taşı gibi açıldı. Çömelmiş vaziyette rafın ucuna doğru sessizce ilerledi. Gelen vampir rafların olduğu kısma varmıştı; elindeki feneri raflarda gezdiriyordu. Onu arkadan gören Kahel, karanlık yüzünden kim olduğunu çıkaramadı. Gelen kişi ilk rafın hizasında ilerlediği anda, Kahel de ön raflara doğru süzüldü. Yabancı, birini arıyormuş gibi feneri etrafa tutuyordu. Odada ilerlerken ilk rafın sonuna varmış yönünü arka raflara çevirmişti. O sırada Kahel’de arkasından onu takip ediyordu. Vampir biraz daha ilerlediğinde fenerinin ışığı yerde duran dosyalara çarptı. Feneri dosyaların üstüne tuttuğu sırada Kahel arkasından ani bir hamleyle onu yakalayıp kendine çevirdi ve tüm kuvvetiyle duvara yapıştırdı. Kendi fenerini yabancının yüzüne tuttuğunda ise bir anda dona kaldı.
“Ren?” diye fısıldadı varis.
“Kahel, ne yapıyorsun?”
“Seni yabancı zannettim Ren, o yüzden böyle yaptım, kusura bakma.”
Ren üstünü başını silkeleyip düzeltti. “Sorun değil de, sen burada ne yapıyorsun?”
“Asıl senin burada ne işin var?”
“Seni takip ettim. Seninle konuşmak için saraya vardığımda hızla bir yere gittiğini gördüm.”
“Nasıl? Ben seni hiç görmedim.”
“Sen orada burada saklanarak ilerlerken ben görünmezlik küresini kullanarak seni takip ettim. Sahi, o kadar uğraşacağına ne diye sen de kullanmadın?”
“Kafam o kadar bulanıktı ki aklıma dahi gelmedi.”
“Kafanın bulanık olmasının sebebi ne? Burasıyla mı ilgili yoksa?”
“Evet, burasıyla ilgili.”
“Yoksa bir şey mi buldun?”
Kahel gözlerini yere indirip ve dosyalara baktı.
“Kahel, sana soruyorum; bir şey mi buldun?” diye tekrarladı Ren.
“Bayan Stavina’nın anlattıklarıyla bir ilgisi var mı bilmiyorum ama gözüme takılan bazı şeyler var.”
Ren, arkadaşının bakışlarının yerdeki dosyalarda olduğunu görünce birini alıp incelemeye başladı. “Burada Elian’a dağıtılan günlük kan paketlerinin sayısı yazıyor. Buradaki tuhaflık ne?”
“Tuhaflık orada yazanlarda değil, bana söylenenlerin yazmamasında.”
Ren, gözlerini kısarak arkadaşının ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu. Kahel devam etti.
“Teftişe çıktığım zaman başlarda herhangi bir sorun yoktu. Ta ki kan tesisine gelene kadar... Bu tesisin teftişini bitirip diğer hanedanlıklara gönderim yapan büyük tesise gitmek istediğimde, oranın çok daha önceden kapatıldığını öğrendim. Şimdiye kadar açık zannettiğim o yerin hemde.”
“Ne yani, kan fakiri hanedanlıklara paketler buradan mı gönderiliyormuş?”
“Evet, dediklerine göre öyleymiş. Ama o an içime bir şüphe düştü. Emin olamadım, güvenemedim. Kendi gözlerimle görmek için bu gece buraya geldim. Ve gördüm ki bu tesisten de hiçbir şekilde dışarıya paket gönderilmiyor.”
Ren, arkadaşının söyledikleri karşısında ne diyeceğini bilemez bir halde ona bakıyordu. Bir anda kendini düşünceli bir şekilde iki raf arasında gezinirken buldu. Kahel konuşmayı sürdürdü:
“Bayan Stavina’nın anlattıklarına dair bir şeyler bulur muyuz derken, çok daha farklı gerçeklerle karşılaştık.”
“Peki, Elian’ın sorumluluğunda olan hanedanlıklar bu durum karşısında neden ses çıkarmıyor? Ya da paketler başka bir yolla mı gönderiliyor?”
“Başka nasıl gönderilebilir ki? Öyle olsa bile bunun saklanmasının sebebi ne?”
Ren “bilemiyorum” dercesine başını salladı.
“Şimdi ne yapacağım ben Ren? Canımdan çok sevdiğim aileme hep şüpheyle mi bakacağım? Devlet işleri için henüz küçük olduğum zamanlarda bile dedem her şeyi babamla paylaşırken benimle de paylaşırdı. Peki, bunun gizlenmesindeki neden ne? Düşündükçe kafayı yiyorum. Mantıklı bir sebebe dayandırmaya çalışıyorum ama olmuyor.”
“Seni olumsuz düşüncelere itmek istemiyorum dostum ama az önce ‘bayan Stavina’nın anlattıklarından bir şeyler bulur muyuz diye çıktık’ demiştin ya; belki de bunların o kadının anlattıklarıyla bir bağlantısı vardır.”
“Ne yani; iddia edilen o isyan Elian’da da mı vardı? Barışı isteyen ve sırf bunun için birkaç gün önce zirve toplayan bu hanedanlık, gözünü bile kırpmadan binlerce vampiri mi öldürdü diyorsun?”
“Öyle bir şey demiyorum Kahel. Belki bir bağlantısı vardır diyorum; nasıl bir bağ var ya da var mı, ben de bilmiyorum. Bak, anlıyorum; söz konusu senin ailen, bizim ailelerimiz... Ama bayan Stavina’nın yanıma gelip anlattıkları, senin şu an gördüklerin ve senden saklananlar... Bunların hepsi içimize bir şüphe düşürmedi mi? Şimdi bu şüpheyi kenara itip hiçbir şey olmamış gibi mi yaşayacağız, yoksa üstüne gidip doğruları mı öğreneceğiz?”
“Çok zor Ren, çok zor. Bir şeyleri kazdıkça daha korkunç şeyler bulursak ne yapacağız?”
“Kazmadan kimin haklı, kimin haksız olduğunu bilemeyiz Kahel. Ama kazmazsak da içimizdeki bu şüphe ve doğruyu arama arzusu bir ömür boyu bizimle kalacak. Sırf istediklerimizi görememekten korktuğumuz için o kadını, senin gördüklerini ve belki de halkı yalnız mı bırakacağız?”
Kahel dişlerini sıkıyor ve olanları zihninde tartıyordu. Gördüklerine nasıl bir anlam yüklemeliydi, o da bilmiyordu. Ama bildiği ve istediği tek bir şey vardı: gerçekler. İçindeki bu şüpheden kurtulup, sonuçları ne olursa olsun doğruları bulmak, haklının yanında durup onlara destek olmak istiyordu. Arkadaşına dönerek, “Hayır Ren, yalnız bırakmayacağız. Gerçek her neyse gün yüzüne çıkacak. Bu yolda karşımıza ne çıkarsa çıksın, neyi öğrenirsek öğrenelim... Tek isteğim umarım hanedanlarımız haklıdır ve bizden gizledikleri her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır.” dedi.
Ren derin bir nefes vererek, “Umarım dostum,” diye fısıldadı.
“Peki, sen bir şeyler bulabildin mi?” diye sordu varis Kahel.
“Ben teftişe bile çıkamadım ki bir şeyler bulabileyim.”
“Neden?”
“Çıkacakken babam, zirve günü ona öfkeyle çıkıştığım için saatlerce konuştu, bir şeyler anlattı. Sonra da çıkmama izin vermedi, öyle işte.”
“Ne zaman çıkıştın?”
“Akşam yemeğinde beraber oturduk ya, hatta şu tuhaf kız da vardı hatırlarsan; ha işte, hepiniz gelmeden hemen önce.”
Kahel yerdeki dosyaları toparlayıp raflarına dizmek üzere ilerledi.
“O tuhaf dediğin kız Aliz’se. Bizimkiler bu akşam onların sarayına akşam yemeğine gittiler.”
“Öyle mi? Sen de fırsattan istifade buraya mı geldin?”
“Evet, arkanızdan gelirim dedim.”
“O halde hemen çıkalım da geç kalma.”
“Aslında büyük tesise de gitmek istiyordum.”
“Oraya da başka bir gün gideriz Kahel, şu an pek zamanın kalmadı.
“Sen de gelecek misin peki?”
“Akşam yemeğine mi? Tabii ki gelmeyeceğim, o kızın suratını hiç çekemem.”
“Hadi ama Ren, dostun için gel. Yalnız gitmek istemiyorum. Bizimkiler klasik sohbetlerini yaparken ben orada yalnız mı kalayım?”
“Yalnız değilsin, Layra var; onunla sohbet edersin.”
“Kız kardeşi dik dik bakmazsa tabii...” dedi Kahel.
“Ne yani, o bana dik dik baksın, siz de rahat rahat sohbet edin, öyle mi?”
Kahel kısa bir kırdamanın ardından, “Bundan dolayı olmadığını biliyorsun. Sen yanımda olursan canım sıkılmaz.” dedi.
“İnan onun yüzünü göresim yok.”
“Sadece yemek yerken görürsün Ren, onun haricinde görmeyiz diye düşünüyorum. Zaten o da bizden hoşlanmıyor.”
Kahel son dosyayı rafına yerleştirmeden önce içinden bir sayfa alıp cebine koydu.
“Onu neden aldın?” diye sordu arkadaşı.
“Belki lazım olur, hadi gidelim. Geliyor musun bu arada?”
“Tamam tamam, geleceğim de artık çıkalım buradan.”
Varisler kan kayıtları odasından çıkıp hızla tesisin kapısına vardıklarında Kahel, “Yanında başka görünmezlik küresi var mı?” diye sordu.
“Maalesef, sadece bir tane var.”
“Tamam o halde, sen kullan. Ben bir şekilde ormana varırsam beni orada bulursun.”
“Birimiz görünmezken diğeri açıkta mı kalacak? Beraber çıkalım işte.”
“Daha az dikkat çekelim diye diyorum.”
“Bekle, önce sokağı kontrol edeceğim.”
Ren kapıyı yavaşça açıp göz ucuyla sokağa baktığında devriye gezen iki askerin sohbet ettiğini gördü.
“Kahel, orada iki asker var, ne yapacağız?”
“Tüm gün onların gitmesini bekleyemeyiz Ren.”
Ren tekrar baktığında, askerlerden birinin kan tesisine doğru yöneldiğini fark etti.
“Zaten bekleyemeyeceğiz çünkü kapının açıldığını gördüler!”
“Ne?”
“Koş hadi!”
Ren bir anda kapıdan fırlayıp sokağa daldı. Hemen arkasından koşan Kahel, askerlerin onlara doğru hamle yaptığını gördü. Varisler izlerini kaybettirmek için hızla sokak değiştiriyor, arkalarındaki askerler ise onlara yetişmeye çalışıyordu.
“Durun! Kimsiniz siz? Size durun dedim! Bizden kaçamazsınız!”
Varisler inatla kaçarken askerlerin de vazgeçmeye niyeti yoktu. Genç vampirler, peşlerindekilerin onları göremeyeceği bir köşede durdu.
“Kahel böyle olmayacak, biz kaçtıkça gelmeye devam ediyorlar.”
“İzimizi kaybettirmekten başka çaremiz yok.”
“Evet ama bu sadece kaçmakla olmaz. Şimdi ben görünmezlik küresini kullanıp askerlerden birinden yeni bir küre alacağım. Sen var gücünle ormana doğru kaç, ben seni bulurum.”
“Tamam, hızlı ol Ren.”
Kahel, arkasını kontrol ederek seri bir şekilde ormana doğru ilerledi. O sırada Ren, görünmezlik küresini kendine enjekte etmiş, askerleri arıyordu. Çok geçmeden sokakları tarayan askerlerden birini fark etti. Ren, askere doğru koşup arkasından üzerine atladı. Asker, görünmez birinin saldırısına uğramanın şokuyla ne yapacağını bilemedi; üstündekini düşürmek için sırtını duvarlara vurup duruyordu. Ren, askere ciddi bir zarar vermeden güç küresini alabilmek için onu bayıltmak zorunda kaldı. Darbenin etkisiyle yere yığılan askerin üzerini arayan varis, giysisinde ki birçok küre içinden görünmezlik küresini buldu. Diğer eşyaları askerin üzerinde bırakıp küreyi alarak oradan uzaklaştı. Şimdi arkadaşını bulması gerekiyordu.
O sırada Kahel, şehrin dış kısımlarına doğru epey yol kat etmiş, ormanlığa yaklaşmıştı ki karşısında devasa bir tesis belirdi. Varis bu yapıyı daha önce hiç görmemişti. Tesisten uzakta olmasına rağmen, binanın büyüklüğü bu mesafeden bile açıkça seçiliyordu. Tesis, şehrin dağınık yerleşkesinde, ıssız ve boş bir araziye inşa edilmişti. Kahel, bu devasa tesise doğru yaklaşırken tedbiri elden bırakmıyor, etrafını kolaçan etmeye devam ediyordu. Yapıya doğru her adım attığında, heybetini daha iyi kavrıyordu. Burası, Elian Kan Tesisi’den çok daha büyük bir yerdi. Kahel, burayı teftiş etmesine neden izin verilmediğine bir anlam verememiş, mantıklı bir sebep bulamamıştı. Önceden bunları sorgulamazken, şimdi nedenleri kurcalıyordu. Diğer anlamadığı konuysa madem büyük tesis kapalıydı, hanedanlık yani bizzat dedesi, neden kan fakiri hanedanlıklara Elian Tesisi’nden kan gittiğini söylemek yerine büyük tesisten dağıtım yapıldığını iddia ediyordu?
Varisin kafasını kurcalayan konular git gide artıyordu; söylenen hiçbir şey birbiriyle örtüşmüyordu. Önceki teftişlerinde bile buraya gelmek istediğinde dedesi; tesisin tadilatta olduğunu, uygun zaman bulunamadığını ya da başka bahaneler öne sürerek onu hep engellemişti. Bugün ise bu tesisin çoktan kapandığını ve diğer hanedanlıklara Elian Kan Tesisi üzerinden gönderim yapıldığını öğreniyordu. Neden hiç bir şey olduğu gibi söylenmiyor ve birbiriyle örtüşmüyordu? Kahel, binaya bakarken derin düşüncelere dalmıştı; bu sessizliği aniden bir ses böldü.
“Kahel!”
Seslenen Ren’di ama Kahel onu göremiyordu.
“Ren, sen misin?”
“Benim.”
“Neredesin? Seni göremiyorum.”
“Şu anlık görmene gerek yok dostum hadi al şunu.”
Ren, arkadaşına yaklaşıp giysisinde sakladığı görünmezlik küresini çıkardı ve ona uzattı. Kahel, havada kendi kendine hareket eden bir güç küresi görüyordu. Varis, küreyi kendine enjekte eder etmez kendisi ve üzerindeki her şey görünmez oldu. O an ona temas eden giysiler ve o giysilere temas eden her şey, zincirleme bir şekilde gözden kayboldu.
“Kroza’ya gidelim artık. Yeterince geciktik zaten.”
Varisler ormana doğru ilerlerken Ren, “Askerlere görünmedin, değil mi?” diye sordu.
“Sanmıyorum, buraya oldukça dikkatli geldim.
“O baktığın yer Büyük Tesis miydi?”
“Sanırım.”
“Gerçekten de devasaymış.”
“Sen hiç görmedin mi Ayonnis’te ?”
“Varislerin dışarı çıkmasına pek izin verilmez Kahel, sen de biliyorsun. Gizlice ya da ara sıra çıkabildiğim zamanlarda da Büyük Tesis’e gitmek yerine gezmeyi tercih ediyordum. Kan Tesisi’ni gördüğüm için açıkçası Büyük Tesis’i merak etmemiştim.”
“Ben birkaç defa gitmek istedim ama bir şekilde fırsat olmadı.”
“Belki Ayonnis’tekide de kapalıdır. Öyle bir şey çıksa şaşırmam.”
“Ah, bir sebebini anlayabilsek... Peki, sen yarın dışarı çıkabilir misin?”
“Çıkabilirim diye düşünüyorum. Eğer Büyük Tesis’e bakmamı istiyorsan tüm Ayonnis’i aramam gerekecek, kim bilir nerede.”
“Şehrin dışındaki yerleri gezersin. Bak, buradakinin nerede olduğunu gördün.”
“Tamam, öyle yaparım.”
“Bu büyük tesisleri öylesine inşa etmiş olamazlar değil mi?”
“Elbet bir zamanlar kullanılmıştır. Her ne kadar yakınımızdaki kapalı da olsa.”
“Faaliyeti neden durdu ne için durdu ne zaman durdu hiç bir şey bilmiyorum Ren.”
“Sabırlı ol elbet öğreniriz.”
Ren derin soluk alıp verdikten sonra, “Peki, bayan Stavina’nın oğlu ne olacak? Belki aradığımız şeyin onunla bir bağlantısı vardır demiştim de bilemiyorum.”
“Biz öncelikle hanedanlığın kurmuş olduğu bu sistemi, yanlışları ve doğrularıyla anlamaya çalışacağız. Ardından kadının anlattığı olaylara ve oğlunun meselesine sıra gelecek. Bizden sonra kadının yanına hiç gitmedin, değil mi?”
“Hayır gitmedim, ne olur ne olmaz dikkat çekmemek için. Ama ara ara kontrol ederim.”
“Dikkatli ol.”
“Halimize bak...” diye dertlendi Ren.
“Neden?”
“Baksana, Kroza’ya nasıl gidiyoruz... Sadece sesini duyabiliyorum.”
“Askerler yüzünden. Biraz daha ilerleyelim, şehrin yakınlarında kendimizi görünür hale getiririz. Zaten onları atlattık.”
“Peşimizi bırakmadılar bir türlü.”
“Bekle biraz.”
Ren duraksadı ve göremediği arkadaşının ne diyeceğini bekledi.
“Saraydaki askerleri unuttum.”
“Askerleri mi?”
“Evet Ren. Bu şekilde Kroza’ya giremeyiz, kapıdakiler varis olduğumuzu nasıl anlayacak?”
“O da doğru.”
“Yeterince zaman kaybettik, sanırım geç kalacağız.”
“Hızla Elian Sarayı’na varırsak sonrası kolay. Benim geç geldiğimi falan söyleriz, bir şekilde hallederiz.”
Varisler, Elian Sarayı’na aceleyle varırken kendilerini görünür yapmayı unutmadılar. Ardından askerleri de yanlarına alıp orman yolundan Kroza’ya doğru ilerlediler. Gezegenlerindeki bu orman yolları, sık ağaçları bir bıçak gibi kesip ikiye ayıran, oldukça geniş ve uzun bir güzergâhtı. Hanedan üyeleri tarafından sıklıkla kullanıldığından bu yolların bakımı titizlikle yapılır; sınırları kesin çizgilerle belirlendiğinden, yol üzerlerine ağaç dikilmesi kesinlikle yasaklanmıştı.
Bölüm etkileşimi
