Bölümler 8Şu an: BÖLÜM 2: HANEDANLAR ZİRVESİ
- 1 BÖLÜM 1: SAKLANAN GEÇMİŞ3.149 kelime
- 2 BÖLÜM 2: HANEDANLAR ZİRVESİ5.301 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 BÖLÜM 3: ORMAN1.597 kelime
- 4 BÖLÜM 4: VARİSLER KARŞI KARŞIYA3.295 kelime
- 5 BÖLÜM 5: HANEDANLAR GECESİ4.998 kelime
- 6 BÖLÜM 6: 153 YIL ÖNCE6.442 kelime
- 7 BÖLÜM 7: ELİAN ŞEHRİ8.925 kelime
- 8 BÖLÜM 8: KAN KAYITLARI3.659 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Varis Ren meydana vardığında, çalan müzik eşliğinde misafirlerin bir kısmının geldiğini gördü. Meydan kapısı ardına kadar açılmıştı; hükümranların birbiriyle kahkahalar içinde konuşmasına, kiminin somurtmasına, hepsine bir bir şahit oluyordu. Bazılarının bakışları babasınınkine benziyordu; dünyayı kendileri yaratmış gibi bakıyorlardı etrafa.
Ren böyle vampirlerden asla hoşlanmazdı. Hatta varislerden öyleleri varsa onlarla herhangi bir muhabbete girmemeyi bile düşünüyordu. Annesi gelen hanımefendileri ev sahibi olarak karşılıyor, babası da misafirleri masalara yönlendiriyordu. Ren, babasının konukları karşıladığı bir anda yanına yaklaşıp bir süre durdu.
“Hoş geldiniz, buyurun lütfen. Evet, orası sizin yeriniz.”
Ren babasının yanında dururken aklı hâlâ o hizmetli kadındaydı. Etrafını süzdüğünde onu göremiyordu. “Nereye kaybolmuştu ki?” diye düşündü kendi kendine. Kalabalık artmaya başlamıştı; dikkat çekmemek için şu anlık üzerinde durmadı ama durgunluğu babasının gözünden kaçmamış olmalı ki:
“Ren!” diye seslendi. Ren duymadı. Kendi zihnindeki düşünceler ve meydandaki gürültü, babasının sesini bastırmıştı. “Ren!” diye tekrarladı Hükümran Rakar, biraz daha yüksek bir sesle. Ren bu sefer duyup bakışlarını ona yöneltti. Gözlerindeki boşluk netti.
“Neyin var?”
“Hiçbir şey baba.”
Rakar, oğluyla göz teması kurmadan gelen misafirlere gülümseyerek ve baş selamı vererek, kalabalık içinde çaktırmadan konuşmaya devam etti:
“Durgun görünüyorsun.”
“Bir şeyim yok.”
“Emin misin?”
“Evet.”
“O halde öyle davran, misafirlerimiz yanlış anlamasınlar.”
Alaycı bir gülüşle sordu Ren: “Misafirler anlamasın diye mi sordun halimi hatırımı?”
“Ren, şu an sırası değil... Aaa hoş geldiniz, buyurun! Topla kendini, masa neredeyse tamamlandı. Birazdan Hükümran Zargun, Vagor ve aileleri de gelecek. Onları bu şekilde karşılamak istemeyiz, değil mi?”
Bu sefer babasının tavrına fazla aldırış etmemişti. Zihnini kurcalayan başka meseleler vardı. Yine göz teması kurmadan sordu:
“Baba, bir şey soracağım.”
“Evet?”
“Benden gizlediğiniz bir şey var mı?”
“Ne gibi bir şey?”
“Herhangi bir şey.”
“Senden ne gizleyebiliriz ki varis?”
“Bilmem.”
“Aaa, Vagorlar geldi! Vesperia gel canım, Vagorları karşılayalım. Ren, beni takip et.”
Ren, sorusunun askıda kalmasının verdiği öfkeyle derin bir nefes aldı. Babası masaya doğru ilerleyen Hükümran Vagor ve ailesine yönelirken, annesi arkadan gelip koluna girdi. “Hadi canım, misafirlerimizi bekletmeyelim,” diyerek Rakar’ın ardına düştüler. Rakar’ın yanına vardıklarında o, misafirlerle sohbete başlamıştı bile.
“Sevgili dostum Vagor, Ayonnis’e hoş geldin, şeref verdin.”
“O şeref bana ait Rakar; uzun zaman oldu buraya gelmeyeli.”
“Evet, epey vakit geçti; bu hasret bitti diyelim o halde, ha?”
Vagor kısa bir gülüşün ardından, “Tabii, diyebiliriz,” dedi.
Rakar, dostu Vagor’un eşi ve kızlarına da yönelerek “Sizler de hoş geldiniz,” dedi. Onlar da baş selamı vererek karşılık verdiler. Rakar’ın ardından Vesperia da misafirleri selamlayıp sohbete dahil oldu. O sırada Ren hiç de oralı değildi; misafirlerin yüzüne dahi bakmıyor, etrafa bakınıp duruyordu. Kendince onu ilgilendiren bir durum olmadığını, ebeveynlerinin kendi konuklarını karşıladığını ve kendisinin bir şey söylemesine gerek duymadığını düşünüyordu.
O anda annesinin uyarıcı bir şekilde öksürdüğünü fark etti. Yönünü onlara doğru çevirince anne ve babasının bakışlarıyla karşılaştı. Ortamın sakinliğini bozmamak için onlarla zıtlaşmayıp gözlerini Vagor’a çevirdi; yüzündeki dalgınlık ifadesinin yerini sahte bir gülümseme aldı.
“Iıı...” diye kısa bir gevelemeden sonra, “Hükümran Vagor, hoş geldiniz,” dedi başını saygıyla eğerek.
Vagor, küçük bir tebessümle, “Hoş buldum evlat,” dedi. Ardından gözlerini Rakar’a çevirerek, “Onu en son gördüğümde saray koridorlarında koşardı; şimdi ise asil ve heybetli görünümüyle sana rakip olmuş Rakar,” diye ekledi.
Rakar, gururlu bir gülüşle oğluna baktı. Ren ise bu anı ciddiye almamakta kararlıydı; sohbeti bozmasa bile yüz ifadesi her şeyi açıklıyor, babasının yaptığı hiçbir şey ona inandırıcı gelmiyordu. Ren, bakışlarını Vagor’un ailesine çevirip “Sizler de hoş geldiniz,” diyerek resmi karşılama kısmını bitirmişti. Saray koridorlarında koştuğunun hatırlatılması üzerine o günlere gitmesi kaçınılmaz oldu; sonuçta en saf, temiz ve huzursuz olmadan geçirdiği yıllardı onlar. Günlük sadece birkaç saat olan uyku ihtiyacını alır almaz havanın karanlık olup olmadığına bakmadan dışarı çıktığını; o dev yapının içinde özgürce, kimsenin ona karışmadığı ve görmezden gelmediği bir zamanda istediğini yapıp huzurla yaşadığını hatırladı. Çocukluğu, kendisi için gerçekten yaşadığını hissettiği bir zaman dilimiydi.
Düşüncelere boğulmadan bakışlarını başka bir yöne çekecekken birinin göz hapsinde olduğunu fark etti. Bu kişi Vagor’un kızlarından biriydi. Ren’in ona bakması üzerine kız, gözlerini hemen kaçırıp başka tarafa çevirdi. Ren bu kısa anı yakalamış olsa da o da bakışlarını çekmek durumunda kaldı. Anlamadığı bir şey vardı; kızın gözlerinde ruh yok gibiydi. Fazlasıyla düz bakıyor, yüzünde herhangi bir mimik barınmıyordu; kaskatı, buz kesilmiş bir heykel gibiydi. Tekrar baktığında kızın bakışlarının yine üzerinde olduğunu gördü ama bu sefer daha dik, derin ve sert bakıyordu. Ardından gözlerini devirip nefes verdi.
Ren, odağını kızdan koparmayı başarıp bir daha bakmamaya karar verdi. Onu biraz garip ve ürkütücü bulmuştu. Bu tavrın anlamını bilmiyordu ama merak da etmiyordu. Tek istediği, şu günün bir an önce bitmesi, o kız ve onun gibi garip tipli vampir olarak düşündüklerinin şehirlerine dönmesiydi.
Vagor adımlarını biraz ilerletip etrafı süzdü; saraya, meydana ve yapılan hazırlıklara baktı.
“Gerçekten de muazzam. Sarayın göz kamaştırıyor Rakar, hazırlıklara girmiyorum bile.”
Rakar hafif bir tebessümle arkadaşının yanına küçük adımlar atarken, “Bugüne özel hazırladım siz değerli misafirlerim için, beğendin mi?” dedi.
Vagor, “Bu ihtişamı beğenmemek elde değil,” diye yanıtladı. Rakar gururla göğsünü kabartırken arkadaşı devam etti: “Hükümran Zargun’un kararının oldukça yerinde olduğunu şu an daha net görüyorum.”
“Bence de öyle. Elian’dan ve sarayından farklı yerlerde görmek heyecan verici.”
Vagor şakacı bir tavırla, “Hiç görmemişsin gibi konuşma,” dedi.
“Kısa ziyaretlerden ne anlaşılır ki, söylesene?”
Vagor hayranlıkla çevresini süzerken onaylar şekilde başını salladı. “Tamam o halde, hadi bakalım size yerlerinizi göstereyim. Vagor, sen ve varis kızların için burayı ayırdım, buyurun.”
Vesperia araya girdi: “Hanımefendi Nelis, size de içeri kadar eşlik edeyim.”
“Teşekkür ederim Hanımefendi Vesperia, çok naziksiniz.”
Ren, babasının Vagor ve kızlarının yerlerini gösterdiğini, annesinin de Nelis’e eşlik ettiğini gördüğü an içinden derin bir oh çekti. Bunun sebebi sadece konuklar değil, masanın neredeyse tamamının dolmasıydı. Artık hoş geldin faslı bitmiş, gün başlıyordu. Bu, zirvenin başlayacağı ana yaklaştıkları anlamına geliyordu. Sürecin nasıl ilerleyeceğini bilmiyordu ama devlet işleri veya yıllık kan dağıtımı gibi yüzeysel bir konu olacağını, dolayısıyla sıkıcı geçeceğini düşünüyordu. Yine de kendini zirvenin çok uzun sürmeyeceği fikriyle avutmayı tercih etti.
Masadaki kan zengini ve kan fakiri hanedanlıkların hükümranlarının ara ara birbirlerine attığı ters bakışları yakaladı. Bunun sebebini babasından duyduğu kadarıyla biliyordu: Geçmişteki bir savaşın getirdiği köklü bir düşmanlık. Şu an barış vardı ve bunu korumaya çalışıyorlardı. İçinden, “Hayret, babam bunları nasıl anlattıysa...” diye geçirdi.
Bakışlarını masadan çekip etrafa dağıttı çünkü yanına gelen hizmetli kadının dedikleri aklına gelmişti. Bunun için ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Kadını görme umuduyla bakınsa da nafileydi; sahi, görse ne olacaktı? Aklında bir plan yoktu. Zaten meydan o kadar kalabalıktı ki burada konuşmaları imkansızdı. O sırada saraydan çıkıp kendisine doğru gelen annesinin sesini duydu: “Ren!”
“Anne, ne oldu? Neden çıktın saraydan?”
“Son misafirlerimiz için Ren.”
“Ha, doğru.”
Aslında onları bekliyordu. Gelecek olan ailenin bir üyesi onun en yakın arkadaşıydı. Çocukluklarından beri birbirlerinden kopmamış, hep arka durmuşlardı. Beklediği sırada o kızın uzaklardan hâlâ kendisine baktığını gördü. Gergin ve sert bir havası vardı; bakıp bakıp gözlerini kaçırıyordu.
“Bu kızın derdi ne?” diye fısıldadı Varis Ren.
Annesi, “Efendim?” diye sordu.
“Yok bir şey anne. Ben meydan kapısına doğru gideyim.”
“Neden? Geldiklerinde burada karşılayacağız zaten.”
Nefes vererek, “Peki,” dedi. Kızın tavırlarından artık rahatsız olmaya başlamıştı. Kendi dertleri yetmiyormuş gibi bir de bu anlamsız bakışlarla mı uğraşacaktı?
“Ha, geldiler!” sesini duydu annesinden.
Meydan kapısına baktığında, Elian hanedanı üyelerinin tüm asilliğiyle yaklaştığını gördü. Rakar, o sırada dostu Vagor ile muhabbet ediyordu. Hükümran Zargun’un geldiğini görünce büyük bir mutlulukla ayağa kalkıp yanlarına doğru yöneldi hemen ardından da Vagor gidiyordu. Ren son gelen Elian hanedanlığı üyelerinin yanlarına vardığında aileye genel bir hoş geldiniz dedi. Dostu Kahel ile ellerini havada kenetleyip selamlaştılar. Ren’in ailesi ve Vagor’da oraya varır varmaz aralarında hoşgeldiniz fasılları ve küçük bir muhabbet geçmeye başlamıştı.
“Neden bu kadar geciktiniz Kahel?”
“Dedemi tanıyorsun Ren; davetiyenin son dakikasında gelme gibi bir huyu var.” Ren gülerek başını salladı ve varisler yavaş yavaş masaya doğru ilerlerken Kahel devam etti.
“Eee, sen ne yapıyorsun?”
“Ne olsun, her şey aynı.”
“Meydan çok güzel olmuş, güzel hazırlık yapmışsınız.”
Umursamaz bir tavırla, “Benim bir ilgim yok, tamamen babamın eseri,” dedi Ren.
“Üzerinde bir durgunluk var gibi hissettim.”
“Aynı konular Kahel, konuşmaya bile değmez.”
“Ama canın sıkkın.”
“Sıkmamaya çalışıyorum.”
Vagor’un kızları yerlerine geçmiş, diğerleri gibi masanın tamamlanmasını bekliyorlardı.
“Neden gelmiyorlar masaya?” diye sordu genç kız.
“Ne o, sıkıldın mı Aliz?”
“Evet abla. Bizim burada ne işimiz var, onu da anlamadım.”
“Bu yıl varislerin de katılması uygun görülmüş de ondan. Bu durum seni neden bu kadar sıkıyor?”
“Sıkan şey bu değil abla; gürültü, müzik falan... Hanedanlar görüşmeyecek miydi, ne bu şimdi?”
“Bilmem, ben de senin gibi ilk defa geldim.”
Aliz, ablasının bakışlarının babalarının olduğu tarafta olduğunu fark etti. Kusursuz ve mükemmel bulduğu ablasına bakarken içinden onu övmek geldi: “Bunu demeden geçemeyeceğim Varis Layra; çok asil ve büyüleyici bir güzelliğe sahipsiniz.”
Layra gülümseyerek kardeşinin çenesini tatlıca sıktı. “O güzellik size ait Varis Aliz.”
Genç kız, ablasının omzuna başını yaslayıp sarılırken birinin bakışlarını üzerinde hissetti. Yüzündeki gülümseme aniden yerini öfkeye bıraktı, hatları gerildi. Layra bu değişimi fark edince sordu: “Ne oldu canım?”
“Abla, şu sana mı bakıyor?”
Layra, Aliz’in işaret ettiği yöne baktığında, tanımadıkları bir varisin kendisine tacizkar bir şekilde baktığını gördü. Varis, kadehinden kan içerken bile gözlerini ayırmıyor, yudumunu ağzında bekletip öyle yutuyordu. Layra kaşlarını çatıp onu süzerken, varis bakışlarını çekmiyordu. Öfkelenen Aliz tam kalkacakken Layra elini tuttu.
“Aliz, ne yapıyorsun?”
“Abla, görmüyor musun hadsizi?”
“Pisliğin teki işte. Öyle olmasaydı tanımadığı birine bu derece rahatsız edici bakmazdı. Gerçekten onun gibi biriyle muhatap mı olacaksın?”
“Ama nasıl baktığını sen de gördün!”
“Aliz, burası yüksek bir yer ve babamızı temsil ediyoruz. Sakinliğim ondan, yoksa bu kadar sabırlı olmazdım.”
“Sanırım o, buranın bir zirve olduğunun farkında değil.”
“Tamam, sakin kalalım. Eğer haddini aşarsa, işte o zaman ablan da zirve de olduğunu umursamaz.”
Aliz sinsi bir tebessümle, “Eğer canını sıkarsa onu şu meydan duvarlarına yapıştırabilirsin, oldukça müsait,” dedi. Layra birden gülmeye başladı. Ablası durumu pek umursamasa da Aliz, o varise sertçe bakmaya devam etti. Varis, Layra’nın oralı olmaması ve Aliz’in sert tepkisi üzerine sonunda başını başka yöne çevirdi. Kahel ve Ren uygun buldukları bir yere oturdular. Seçtikleri yer, kızlarla karşı karşıya geldikleri bir açıdaydı. Onlar da herkes gibi masanın tamamlanmasını bekliyorlardı. Kahel’in annesi Hanımefendi Luvia ve Ren’in annesi sarayın içine doğru yol alırken, nihayet diğerleri de masaya doğru ilerlemeye başladılar. Meydandaki tüm hizmetliler çevreye dağıtıldı; masadan sorumlu olanlar saray mutfağına giderken, müzik hizmetlileri de sarayın içindeki hizmetli odasına götürülerek bekletilmeye başlandı. Zargun’un birkaç muhafızı dışında tüm askerler de meydana yayılmıştı.
Kalabalığın çıkardığı uğultuyu, sarayın meydan kapısı ve ana kapısının kapanma sesi kesti. Masa bir anda sessizleşmişti. O sırada Aliz’in bakışları yine Ren’in üzerindeydi. Ren oturduklarında o tarafa bakmamaya çalışsa da Aliz’in üzerindeki gözlerini fark etmemek elde değildi. Layra, kız kardeşinin birine kilitlendiğini fark etmişti; karşısına baktığında Hükümran Rakar’ın oğluna baktığını anladı.
“Aliz,” diye fısıldadı. Aliz o sırada yüzüne bakmadan başını hafifçe ablasına döndürdü.
“Ne oluyor?”
“Ne olmuş abla?”
“Çocuğa neden öldürecekmiş gibi bakıyorsun?”
“Hangi çocuğa?”
“Hangi çocuğa mı?”
Aliz başını masanın en uç noktasına, Zargun’un oturacağı yere doğru dikti ama bunu yaparken gözleri arada bir Ren’e kayıyordu. Bu durumu fark eden ve arkadaşının gerildiğini anlayan Kahel, Ren’e doğru yaklaşıp fısıldadı:
“O kızı tanıyor musun?”
“Hangi kızı?”
“Sana bakan kızı.”
“Şu beni parçalamak ister gibi bakan mı?”
“Ne?” diyebildi sadece Kahel, şaşkınlığını gizleyemeyerek. Ren devam etti:
“Hükümran Vagor’un kızlarından biri. Onu gördüğümden beri bu şekilde bakıyor.”
“Neden peki, önceden bir tanışıklığınız mı vardı?”
“Hayır yoktu, ilk defa gördüm. Neden böyle baktığına dair hiçbir fikrim de yok.”
“Ürkütücü bakıyor.”
“Sen bir de onu bana sor; böyle bakmaya devam ederse nedenini sormak zorunda kalacağım.”
Kahel, arkadaşıyla olan fısıldaşmalarının ardından gözlerini Aliz’in yanındaki ablasına, Layra’ya kaydırdı. Kahel’in içinde anlamsız, tatlı ve hoş bir duygu belirmişti; baharda esen meltemin verdiği o huzur gibi. Gözleri başka bir yere bakmak istemiyor, adeta sadece ona odaklanıyordu. Vücudu bu ana karşı tepki vermekte geç kalmamıştı: Boğazı kurumaya başlamış, beyni ne yapacağına karar veremez olmuş ve soluk alışverişi dengesizleşmişti. Önündeki kandan bir yudum almak istese de buna cesaret edemedi. “Ya içerken yanlış bir şey yaparak üstüme dökersem?” diye iç geçirdi. Buna kendisi bile anlam veremiyordu. Bugüne kadar anne ve babasının zamanında yaşamış olduğu o “ilk bakışta aşk” hikayelerine inanmayan o çocuk, şimdi bunu mu yaşıyordu? “Hayır, hayır,” diye ikna etti kendini. Bunu yaşamıyordu ya da sadece kendini buna inandırmak istiyordu; kızın güzelliğinden etkilenmişti, hepsi bu.
Gözlerini kızdan çekip masaya dikti ama kalbi göğüs kafesini zorlamaya devam ediyordu. Vücudunu kendi yönetmiyor gibi hissetmesi normal miydi? Vücuduyla olan savaşı kaybetmişti; bakışları yine kızın üzerindeydi ama bu sefer o da bakıyordu. Üstelik yanındaki kardeşi gibi de değil... Ne kadar da cana yakın bir bakışı vardı, asla rahatsız etmeyen cinsten. Gözlerinin kahveliğinden, saçlarının bakır tonundaki renginden, buğday teninden etkilenmemek, o büyüye kapılmamak ne mümkündü? Layra yutkunup yavaşça başını başka yöne çekti; Kahel de artık bunu yapması gerektiğini anlayıp bakışlarını çevirdi. Yalnız, çevirirlerken bile ara ara göz göze geliyor ve çekinerek uzağa bakıyorlardı.
Ren de Aliz’in ona neden bu şekilde baktığını anlamaya çalıştı bir süre. Problem kendisinde miydi yoksa onda mı, bilmiyordu. O sırada Kahel tekrar ona doğru yaklaşıp fısıldadı:
“Peki, yanındakini tanıyor musun?”
“Kardeşler.”
“Öyle mi? Hiç benzemiyorlar.”
Ren onaylar şekilde başını salladı. “Neden sordun?”
“Hiç, merak ettim sadece.” dedi Varis Kahel.
Artık masa tamamlanmıştı. Hükümranlar yerlerine oturmuş, herkes zirvenin başlamasını bekliyordu. Kahel’in dedesi Hükümran Zargun masanın başında bir süre durup bekledi; ciddi duruşu ve asilliğiyle dikkat çekiyordu. Masadakilerin gözü artık ondaydı. Tecrübeli hükümranlar ve ilk zirve deneyimlerini yaşayan varisler aynı masadaydı. Zargun küçük bir tebessüm etti. Bakışlarında bir hükümran için gayet normal olan bir sertlik olsa da, diğer taraftan yapıcı ve anlaşılabilir bir tavır sergiliyordu. Bu kısa bekleyişten sonra yavaşça ayağa kalktı, küçük adımlarla gezinmeye başladı. Masadakilerin meraklı bakışlarını analiz edercesine süzdü. Somurtkan olanlar da vardı; umursamaz, stresli, öfkeli veya aksine heyecanlı ve sabırsız olanlar da...
Bu bakışlar eşliğinde Zargun gözlerini gökyüzüne dikti. Gezegenin kendine has, açık gri tonlu atmosferini süzdü. Doğanın küçük dokunuşlarını, havanın ara ara bastıran soğukluğunu ve rüzgarın esintisini hissetti. Gündüzleri bazen aşırı sıcaklıklar, bazen de serinlik hüküm sürse de geceleri değişmeksizin çetin bir soğuk karşılardı onları. Vücutları ne kadar dayanıklı olsa da bunu hissediyorlardı. Giysisinden küre şeklinde bir nesne çıkardı. Üzeri ona özel bir demir yuva ile kapatılmıştı. Yuvasından çıkardığı siyah, sert ama şeffaf görünümlü küre, parlamasıyla oradaki vampirlerin gözlerini kamaştırıyordu. Zargun küreyi havaya doğru kaldırdı:
“Doğanın bize sunduğu bu hediyeyi bilmeyen yok bu masada. Neler yapabildiğinin, gücünün mükemmelliğinin herkes farkında. Biz vampirler için bir şaheser adeta.”
Masadakilerin bir kısmı bu durumu normal karşılarken, bir kısmının gözleri sanki ilk kez görüyorlarmış gibi küreye takılı kalmıştı.
“Biz vampirler bu gezegende çoğalıp dağıldıkça, gezegenimizin bize verdiği hediyeleri daha iyi görüyor ve hissediyoruz. Doğanın sunduklarıyla gelişip hayatta kalıyor, soyumuzu devam ettiriyoruz. Bu sayede yükselen şehirler, teknoloji ve bilimle hayatımızı kolaylaştırıp bu muazzam düzeni her geçen gün daha iyi anlıyoruz. Deneyimlerle üstüne katarak buralara kadar geldik; sonsuza kadar da bu şekilde ilerlemek için çaba içindeyiz. Bu kürelerin hayatımıza kattığı standartların yanında, bizlere verdiği özel güçlerin bu gezegenin bir nimeti olduğunu görüyoruz. Bize sunulan sonsuz hayat gibi, bu gezegenin de bize sunduğu sonsuz kaynaklara şahit oluyoruz.”
Bu konuşma sırasında bazılarının sıkıldığı net bir şekilde görünüyordu. Bazıları ise konunun nereye bağlanacağını merak ederek dinlemeye devam ediyordu. Hükümran Zargun uzun uzun konuşmayı, her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatmayı severdi. Varislerin bu zirveye ilk kez katıldığını bildiğinden, hiçbir detayı atlamadan konuşmasına devam etti.
“Şimdi hepiniz, Elian’ın hükümranı bu masadaki herkesin bildiği şeyleri neden anlatıyor diye düşünüyorsunuzdur. Bazen bilmek her şey değildir. Bilgiyi hayatının merkezine alıp kendi varlığını o yönde şekillendirmediğin sürece, sahip olduklarının bir anlamı kalmıyor. Bildikleriniz size bir şey katmıyorsa, kötü bir şeyden uzak durmayıp devam ediyorsanız veya iyi bir şeyi uygulamak yerine ondan kaçıyorsanız, o şeyi aslında gerçek anlamda bilmiyorsunuz demektir.”
Masanın merakı daha da artmıştı. Hükümran Zargun bu konuşmayı nereye bağlayacaktı?
“Bu masaya özellikle varislerin de katılmasını istedim. Bu zirvenin neden topladığını ve asıl amacımızın ne olduğunu öğrensinler diye. Tüm devletler birlik içinde olursak geçmişte yaşananlar bir daha yaşanmaz ve hafızadan silinip gider.”
Şimdi herkes için taşlar yerine oturmaya başlamıştı. Anlatılan şey geçmişteki savaştı ve bunun hakkında herkesin az çok fikri vardı. Kahel, dedesinin ona anlattığı o kanlı savaş hikayelerini hatırladı; kan zengini ve kan fakiri hanedanlar arasında çıkan, milyonlarca vampirin öldüğü o süreci...
“Bir şeyi bilmek yetmiyor demiştim. Bu gezegenin sonsuz hediyelerine, kan yataklarına veya güç kürelerine rağmen çıktı bu savaş. Yıllarca birliği sağlayamadık, o güveni kuramadık. İşte bu zirvenin önemi budur; bunun için çabalıyor, bunun için emin adımlar atıyoruz. Aramıza yeni katılan varislerin bunun bilincinde olmasını isterim. Artık bu gezegende bir savaş daha olmayacak. Amacımız bu olmalı; güven duygusunu artırmalı ve barışı sonsuza dek sürdürmeliyiz. Ben yaşadıklarıma rağmen bu amaç için yıllarca uğraştım. O zamanlar bu zorlu süreci bizimle birlikte halk da iliklerine kadar yaşadı. Bu yüzden hem bizlerin hem de bizden sonra gelecek nesillerin aynı acıları çekmemesini ve huzursuz olmamasını istiyoruz. Barış içinde yaşamak varken kine, nefrete ve savaşa neden başvuralım ki?”
Masadaki sessizlik öylesine derindi ki, en uzaktaki askerin attığı ufak bir adımın sesi bile duyulabiliyordu. Zargun derin bir nefes alıp iki elini masaya yasladı; gözlerini ağır ağır masadakilerin üzerinde gezdirerek konuşmasına devam etti:
“Ben babamı kaybettim, başkaları da kaybetmesin.” diye fısıldadı.
Kahel’in o an yüreği paramparça oldu. Dedesine gidip sarılmak istedi ama burası resmi bir yerdi. Dedesinin acısına rağmen barış için bu kadar emek vermesi canını yakıyor ama bir yandan da gururlandırıyordu. Kahel’in acılı yüz ifadesinin yerini kısa sürede öfke aldı. Dedesinin babası, barışı seven bir lider olmasına rağmen zamanın üç hükümranı ona suikast düzenlemişti. Dedesi, o hanedanlıklarla savaşa girmiş ama aynı zamanda barışı getirmek için çabalamıştı. Suçluların cezasını kesmiş, savaşın ardından ne askerlere ne de halka dokunmamıştı.
Kahel’in bakışları sertçe kan fakiri Vindicta şehrinin hükümranı Fidel’e kaydı. Zamanında onun babasının o üç suikastçıdan biri olduğunu biliyordu. Öfkesini bir türlü yenemiyordu ama dedesinin “ardında kalanların bir suçu yok” öğüdü aklına geldi. Sert bakışları fazla uzun sürmedi; derin bir nefes verip başını tekrar dedesine doğru çevirdi. Zargun derin bir iç çekti, ellerini masadan çekip doğruldu ve orada bulunanlara baktı; yüz ifadesinde hüzün vardı.
“Evet dostlarım; burayı sadece devletlerin bir şeyler konuşup anlaştığı, sonradan hemen mühürlerin atılıp herkesin kalkıp gittiği basit bir yer olarak görmeyin diye anlattım bunları. Burası birbirimizi anladığımız, güvenimizin arttığı; barışın bekası, hanedanlar arası ilişkilerin iyileşmesi ve vampir soyunun güvende tutulması için toplanılan bir yer.”
Elindeki küreyi yuvasına yerleştirip giysisine koydu. Ardından askere işaret ederek belgeleri masadaki herkese dağıtmasını istedi. Görevliler, o yıl içinde nelerin mühürleneceğinin yazılı olduğu maddeleri dağıtmaya başlamıştı. Belgeler ulaşır ulaşmaz masadakiler maddeleri dikkatle inceledi.
Zargun, “Maddeleri iyice okuyun ki üzerinde konuşalım,” dedi.
Kahel, dedesinin hazırladığı bu metne bakarken bazı kısımlar dikkatini çekmişti. Örneğin; kan fakiri hanedanlara yapılacak günlük dağıtım karşılığında o hanedanın elinden tüm güç kürelerinin alınacağı yazıyordu. Başka bir maddede kan zengini ve fakiri hanedanlar arasındaki seyahat yasağının devam edeceği; bir diğerinde ise zengin veya fakir bakılmaksızın savaşa yol açacak bir eylemde bulunan hanedanlığa asker gönderilebileceği ve adımlarının takip edileceği belirtiliyordu. Ayrıca savaşa davetiye çıkaran tarafın diğer hanedanlarca dışlanacağı ve ibret olması adına kan paketlerinin sayısının indirileceği gibi hükümler vardı. Masadakiler, özellikle de yeni gelen varisler bu kısımları dikkatle okuyordu. Kimi hükümran bu maddeler karşısında sessiz kalıp başını eğiyor, kimi kabul etmek zorunda olduğu için öfkesini gizliyor, kiminin ise elleri kadehinden kan içemeyecek kadar titriyordu. Bunların aksine, her zamanki gibi göğüslerini kabartarak durumdan memnun olanlar da vardı.
Ren, halka verilen paketlerin düşürülmesi maddesine takılmıştı. Evet, bir düşmanlık söz konusuydu ve şu an güven tazeleme aşamasındaydılar; ancak diğer maddeler bir yere kadar mantıklı gelse de bu işe halk neden karıştırılıyordu? Ren, kafasına takılan bu noktayı Kahel’e fısıldadı:
“Şu maddeye baksana.”
“Evet, gördüm.”
“Mantıklı mı sence?”
“İlk okuduğumda bana da biraz garip geldi ama dedemin vardır bir bildiği.”
“Sormak istiyorum. Sonuçta burası karar zirvesi değil mi? İçimiz rahat etsin.”
Kahel onaylar şekilde başını sallayarak, “Sor bakalım,” dedi.
Ren elini kaldırarak izin istedi. Karşısındaki Aliz bunu görür görmez ona dikkat kesildi. Hükümran Zargun, Ren’in elini havada görünce “Buyur evlat,” diyerek izin verdi. Ren konuşmaya başlayacakken babasının üzerindeki baskıcı bakışlarını fark etti; herhalde yanlış bir şey söyleyip kibrini zedelemesinden korkuyordu. Ama bu Ren’in umrunda bile değildi. Babasına göz devirip Zargun’a döndü:
“Siz değerli Hükümran Zargun’a bir soru sormak isterim. Bu sorumu yanlış anlamamanızı, sadece aklımdaki soru işaretlerinden kurtulmak maksadıyla sorduğumu bilmenizi dilerim.”
“Buyur sor evlat.”
“Maddelerde, savaşa sebep olan hanedanların kan paketlerinin düşürüleceği yazıyor.”
“Evet.”
“Ama bundan o hanedanlıkta ki halk da etkilenmez mi? Aldığımız kararların halkı en az etkileyecek şekilde olması daha yararlı olmaz mı?”
Hükümran Zargun küçük bir tebessüm ve gururla, “Aferin evlat, güzel soru,” diyerek devam etti: “Bir hanedanın savaşa sebep olacak bir işe kalkışması, içinde yaşayan askerin ve halkın gücünün zayıflamasını göze alması demektir; amacımız bu. Kan ne kadar az giderse güçleri de o kadar azalır ama ölmezler. Biz bir halkı asla ölüme terk etmeyiz, zaten bunun için uğraşıyoruz. O hanedanlığın ibret alması ve vampir soyunu tehlikeye atmaması için bu bir şart. Hem hanedan güçten düşecek hem de maalesef, istemesek de mecbur kaldığımızdan dolayı halk...”
“Peki, halkın daha az etkileneceği başka bir çözüm bulunamaz mı?”
Ren bunu dedikten sonra babası Rakar’ın öfkeli bakışlarını tekrar fark etti. Rakar bu bakışları oğlunun zihnine işlemeye çalışsa da Ren onu umursamadı.
Zargun, “O zaman halkı bize karşı örgütleyebilirler. Herhangi bir hanedan böyle bir şeye kalkışıyorsa her şeyi yapma potansiyeline sahip demektir. Bu sebeple her şeyi bir adım önceden düşünmek şart evlat,” dedi.
O sırada masanın diğer tarafından bir ses yükseldi. Bu kişi, kan fakiri Vindicta’nın Hükümranı Fidel’in oğlu Jakser’di.
“Hükümran Zargun, bizim hanedanımızada mı bu mecburiyetten az kan paketi gönderiyorsunuz?”
Masadaki herkes şaşkınlıkla Varis Jakser’e döndü. Kahel bunu büyük bir saygısızlık olarak değerlendirip sert bakışlarını ona yöneltti. Fidel, “Ne yapıyorsun Jakser?” diyerek fısıltıyla oğlunu susturmaya çalıştı. Hükümran Zargun ise sakinliğini korudu:
“Eğer bir sorun varsa Rakar’ın oğlu gibi müsaade isteyerek sorabilirsin evlat. Burası aynı zamanda bir değerlendirme masası; herkes istediğini sorabilir.”
“İyi, sordum sorumu, cevapla o halde!” diyerek ayağa kalktı Jakser.
Kahel bu laubali tavırlardan hiç hoşlanmamıştı. Masadaki durağan atmosfer, yerini tansiyonu yükselen bir gerginliğe bırakıyordu. Zargun cevap verdi:
“Biz kan zengini hanedanlar, payımıza düşen miktarı kendi halkımıza nasıl veriyorsak, sizin hanedanlarınıza da aynı muameleyi gösteriyoruz.”
“Peki, bunu biz Vindicta hanedanı neden görmüyoruz? Geçmişi kapatıp barış adımları atıyoruz diyorsunuz ama daha hakkımız olan paketleri bile düzgün dağıtmıyorsunuz!”
Bunun üzerine Kahel söze girdi:
“Varis, karşında Hükümran Zargun var!”
“Farkındayım.”
“O halde saygılı ol!” dedi Kahel sertçe.
“Daha kim olduğunu bile bilmediğim biri bana saygıyı mı öğretecek?”
“Varis Kahel ben, Hükümran Zargun’un torunu.”
“Öyle mi? Ben de Hükümran Fidel’in oğlu Jakser. Tanıştığımıza göre araya girme de dedenle konuşayım.”
“Hâlâ dedemle konuşacak yüzün var mı?”
“Neden olmasın?”
“Geçmişte yediğiniz haltlara rağmen dedemin size gösterdiği bu hoşgörüden alıyorsun bu cesareti; başka açıklaması olamaz.”
Jakser öfkeyle yumruğunu masaya vurdu; vurduğu kısım paramparça oldu. Kahel de öfkeyle kalkıp üzerine yürüyecekken Ren onu tuttu. Hükümran Zargun gürledi:
“Yeter artık! Burası bu şekilde tartışacağınız en son yer. Bu ne saygısızlık? İkiniz de hemen yerinize oturun!” Kahel, dedesinin onları neden alttan aldığını anlamayarak bakışlarını ona dikti. Hükümran Zargun, torununu yatıştırırcasına gözleriyle oturmasını işaret etti. Kahel, Jakser’e öfkeyle bakarak tekrar yerine oturdu. Zargun, biraz duraksadıktan sonra Jakser’e yöneldi:
“Vindicta’ya kan paketlerinin eksik geldiğini mi iddia ediyorsun evlat?”
“İddia etmiyorum Hükümran Zargun, olanı söylüyorum.”
“Şehrinize gelen paketlerin sayısı hakkındaki belgeleri görebilir miyim?”
Masadaki herkes Varis Jakser’e kilitlenmişti. Jakser; masadakilere bakıp nefes verdi, o öfkeli ama bir taraftan mahcup gözlerle yanıtladı:
“Getirmedik, neden getirelim?”
“Neden getirmeyesin ki?” dedi Zargun ve devam etti: “Madem böyle bir sorun var, bunu bizimle resmi olarak paylaşman gerekmez miydi?”
“Bugün yıllık planlamanın yapıldığı gün ve ben de şehrimdeki sorunu söylüyorum. Belgelere gerek yok, gelin bakın.”
Kahel araya girdi: “Gerek olup olmadığına ne zamandan beri varisler karar veriyor?” Ardından gözlerini Fidel’e çevirdi: “Hükümran Fidel, oğlunuzun dedikleri hakkında bir şey söylemek istemez misiniz?”
Hükümran Fidel “Iıı...” diye gevelerken bir taraftan dişlerini sıkarak oğluna bakıyordu. Ardından bakışlarını masaya dikip Zargun’a tam olarak dönemeyerek konuştu:
“Şehrimizdeki bu sorunu sizinle paylaşacaktım Hükümran Zargun. Doğrusu sizin işiniz de zor, gözünüzden kaçmış olabilir. Jakser’in kusuruna bakmayın, affedin.”
“Baba sen ne diyorsun? Ne affetmesi, ne yanlışlığı!” diyerek çıkıştı Jakser.
Fidel, eliyle oğlunun boğazını sıktı: “Kes sesini!”
Hemen yanlarında olan kızı İnez, babasını sakinleştirircesine: “Baba!” dedi.
Fidel, kızının sesini duyar duymaz gözlerini ona yöneltti. İnez’in başını ‘yapma’ dercesine sallaması üzerine; oğluna yaptığı hareketten pişman olup elini çekti. Bu ana şahit olan masadakiler ne tepki vereceklerini bilemediler. Fidel tekrar Zargun’a döndü:
“Dediğim gibi, küçük bir yanlış anlaşılma olmuş olabilir. Ben zaten bunu sizinle konuşacaktım, oğlum erken davrandı.”
Kahel’in dik bakışlarının yerini sakinlik almıştı. Her ne olursa olsun bir babanın evladına bu tutumu onu rahatsız etmişti. Düşmanları da olsa bu durum karşısında kayıtsız kalamamış, öfkesini sürdürememişti.
Hükümran Zargun lafa girdi: “Fidel, eğer böyle bir şey varsa asıl siz kusura bakmayın. Jakser de haklı; bu derece önemli bir şeyi keşke daha önceden haber verseydin. Mutlaka bir karışıklık olmuştur. Biz durup dururken asla böyle bir şey yapmayız. Hele ki barışı isterken ve soyu düşünürken, ne diye halka ve size böyle bir şey yapalım?”
Fidel başını eğerek “Haklısınız,” dedi ve yerine oturdu.
Zargun bakışlarını masanın diğer üyelerine yöneltti: “Pekala, başka sorusu olan var mı?”
Masada biri daha elini kaldırdı. Hükümran onu görür görmez, “Buyur söyle bakalım Horvan,” dedi.
Layra onu görünce istemsizce yüzünü buruşturdu; çünkü az önce ismini öğrendiği bu kişi, ona rahatsız edici şekilde bakan varisin ta kendisiydi. Aliz’in tepkisi de ablasından farksızdı. Horvan, alaycı bir ses tonuyla önce Fidellerin tarafına baktı, ardından Zargun’a yöneldi:
“Saygıdeğer Hükümran Zargun, benim de sorum kan fakiri hanedanlıklar için,” dedi sinsi bir tebessümle.
Kahel ona bakarken çocuklukta anlaşamadıkları zamanları hatırladı. Onunla hep kavga eder, laf dalaşına girerdi. Devlet meseleleri için Elian’a babasıyla geldiklerinde, kendini bir şey zanneden tavırlarını Kahel’in gözüne sokarak yapardı. Bu sinsiliği ve alaycılığı ona çocukluğundan mirastı. Sarayda oldukları bir gün Ren ile laf dalaşına girdiklerini anımsadı. Güç küresini kullanmayı yeni öğrendikleri zamanlar Ren şimdiki gibi ustaca kullanan biri değildi hatta zorlanıyordu. Bundan dolayı Horvan kendini ön plana atıp Ren’e, “Sen bunu kullanamazsın,” diyerek alay etmişti; Ren de attığı yumrukla onu yere sermişti.”.
Kahel’e göre Horvan; kendindeki eksiklikleri asla görmeyen, bencilce hareket edip kötülüğün güç kattığına inanan aptalın tekiydi. Babasının peşinden ayrılmayan, toplantılara girmek için çocukken ağlayan, ardından da sanki onu tanımıyorlarmış gibi Kahel ve Ren’e “Siz benim kadar güçlü değilsiniz,” diyen bir zavallıydı. Onu kaç defa bir yerlere serip hırpaladıklarının haddi hesabı yoktu. Bu günleri hatırlayan Kahel, hafif bir alaycılıkla tebessüm etti. Horvan bunu görünce samimiyetsiz bir gülüşle sordu:
“Kahel, sevgili dostum, neden güldün?”
“Ne zamandan beri kan fakiri hanedanları düşünür oldun Horvan?”
Ren lafa girerek, “Kendini gösterecek soru bulamadı herhalde,” dedi ve kıkırdadılar. Layra, Kahel’e bakarak onu tanıyorlar mı diye şaşırmıştı. Zargun onlara bakıp hafif bir tebessümle, “Varisler, bir daha uyarmayacağım,” dedi. İkisi de “Tamam,” dercesine başlarını salladılar. Horvan ters bakışlarını sürdürürken Zargun tekrar ona döndü:
“Evet evlat, buyur dinliyorum.”
Varis Horvan söze başladı: “Kan fakiri hanedanlardan aldığımız güç kürelerini, bir gün onlara olan güvenimiz tazelendiğinde geri vermek üzere saklıyoruz, değil mi?”
“Evet evlat; güven ortamı oluştuğunda tıpkı eskisi gibi küreler onlardan alınmayacak, şimdiye kadar alınanlar da iade edilecek.”
“Bence bu savaşa sebep oldukları için o küreler onların borç ödeme şekli olsun, kayıplarımızın yerine geçsin. Gün gelir güven oluşursa o zaman yeni küreleri almayız.”
Masa bir anda buz kesti. Duygu geçişleri o kadar hızlıydı ki yeni bir bomba atılmış gibi herkes birbirine ciddiyetle bakıyordu. Bu tekliften hoşlananlar olduğu kadar hoşlanmayanlar da vardı. Kahel bir bedel ödenmesi gerektiğine inanıyordu ama bu bedel zaten suçlulardan çıkarılmıştı. Bu yüzden dedesinin de dediği gibi geriye kalanlara bunun yapılmasının bir mantığı yoktu. Diğer taraftan, teklifin Horvan’dan gelmesi de reddetme isteğini artırıyordu.
Kahel dedesine bakarak, “Son söz tabii ki Hükümran Zargun’undur,” dedi ve bakışlarını Horvan’a çevirdi: “Ama bedel ödemesi gerekenler zaten ödedi. Bu sebeple ben bunun yapılmaması taraftarıyım.”
Ren ekledi: “Kahel çok doğru söylüyor. Hanedanlar arası barışı ve güveni istiyorsak bunu yapmamızın hiçbir mantığı yok.”
Horvan ikisine de gözlerini kısarak baktı: “Neyse ki karar veren Hükümran Zargun.”
Zargun lafa girdi...
“Haklılar Horvan, senin dediğin şey bizi yine en başa getirebilir. Tüm hanedanlar buradayken söylüyorum; bu istediğim en son şey, hepimiz için en son şey olmalı. Başka sorun var mı?”
“Yok Hükümran Zargun,” diyerek yerine oturdu Horvan karardan pek memnun olmayarak.
O sırada ablasına fısıldayan Aliz, “Zaten düzgün bir şey söyleseydi şaşırırdım,” dedi.
“Kesinlikle,” diyerek onayladı Layra.
Ardından masadaki boş kadehleri kaldırmak için hizmetliler geldi. Ren başını kaldırdığında avluda yanına gelen hizmetli anneyi gördü. Göz göze geldiler ama kadın, ortamın müsait olmaması nedeniyle ona bakamadı. Ren onu görür görmez, daha önce konuştukları o an aklına geldi. Nedenini bilmiyordu ama kadını gördüğünde içi sızlıyor, kalbi sıkışıyor, canı yanıyordu. Ona el uzatmak istese de şu anın uygun bir zaman olmadığının farkındaydı.
Masadakilerin sessizliği eşliğinde kadehler toparlanırken Ren bakışlarını kadından çekti ve o an Aliz ile göz göze geldi. Zihninden, “Gerçekten de bu kadarı fazla,” diye geçirdi. Bir şeyi fark etmişti ama; Aliz’in önce hizmetliye, sonra da kendisine baktığını. Ren, kızın bir şey anlayıp anlamadığı konusunda şüpheye düşünce yönünü tamamen oradan çevirdi ve Aliz’e de bakmamaya çalıştı. Hizmetliler ayrıldığı anda masanın sessizliği Zargun’un sesiyle tekrar bozuldu:
“Tartışmak veya konuşmak istenilen başka bir şey var mı?”
Masadan ses çıkmadı, herhangi bir el de kalkmadı.
“Pekala o zaman; varisler dahil herkes kendi önündeki belgeyi mühürlesin.”
Masadaki kimi eller mühür basmak istemiyormuş da zorlanıyormuş gibi, kimi eller ise hiç düşünmeden hareket ederek belgeyi mühürledi. Ardından belgeler askerler tarafından toplanıp götürüldü. Zargun lafa girerek:
“Bu yıl da imzalamış olduğumuz bu anlaşmalar umarım tez zamanda güven ortamını oluşturur ve bizi barışa hızlıca kavuşturur,” dedi.
Saray kapıları ardına kadar açıldı; içeriden gelen hizmetliler yerlerine geçerek klasik müzik çalmak için hazırlık yaptılar. Rakar, ayağa kalkarak ve Zargun’dan müsaade isteyerek konuştu:
“Evet dostlarım, bugün tabii ki böyle bitmiyor. Bir eğlence gecesi düzenledim; beraber yemek yiyeceğimiz, müzik dinleyeceğimiz, devlet meselelerini konuşmayıp sadece sohbet edeceğimiz zevkli bir gece olacak.”
Hükümran Fidel ayağa kalkarak Rakar’a döndü:
“Hükümran Rakar, bu nazik teklifiniz için gerçekten minnettarız ama fazlasıyla yorulduk. Ben ve çocuklarım Vindicta’ya gitsek iyi olacak.”
Onunla birlikte masanın neredeyse yarısı gitmek için niyetlenmişti. Kahel bu tepkileri anlamakta güçlük çekiyordu; “Nasıl olur da bugünü tamamlamadan böyle gitmek isteyebilirler?” diye geçirdi aklından.
Hükümran Zargun: “Geceye katılmak mecburi değil ama katılmanızı çok isterdim açıkçası. Hep beraber her şeyden uzak bir gün geçirirdik,” dedi.
Jakser alaycı bir şekilde güldü. Kahel’in kulakları bunu net duymuş, gözleri de görmüştü. Jakser’in bu laubali tavrı ona Horvan’ı hatırlatıyordu. En azından Jakser düşmandı, Horvan ise sözde müttefikleriydi ama yine de ondan hoşlanmıyordu.
Hükümran Fidel: “Affedin, sizinle olamayacağız. Belki başka bir gün,” diyerek reddetti.
Zargun parmaklarıyla masayı tıklatırken diğer taraftan onlara bakıyordu: “Peki, nasıl isterseniz. Bu konuda sizi zorlayamam.”
Rakar araya girdi: “Geceye katılanlar, daha vakit çok; dilediğiniz gibi zaman geçirebilirsiniz. Kendi sarayınızmış gibi davranın. Dileyen şehre gitsin ama geceye geç kalmayın. Özellikle de sevgili oğlum,” diyerek yersiz bir kahkaha attı. Onunla birlikte Zargun ve masadakilerden bazıları da gülmeye başlamıştı. Ama Ren bunu hiç komik bulmamış, hatta yüz hatları daha da sertleşmişti. Kızlar bunu fark etmiş olmalı ki Aliz, Layra’ya:
“Babasına yiyecek gibi bakıyor,” dedi.
“Aralarındaki şeyi bilemeyiz canım, yorum yapmayalım.”
Aliz nefes vererek gözlerini Ren’den çekti. “Peki,” dedi. Ardından Rakar tekrar söze başladı:
“Ben sizleri avluya davet edeyim. Biz hükümranlar orada oturalım. Buyurun Hükümran Zargun... Aaa, Başvaris Soren, siz de buyurun.”
Masa dağılmaya başlamış, herkes ayrılmıştı. Şehirlerine dönenler ve avluya çekilenlerden sonra masanın yarısından fazlası boşalmıştı. Varisler öylece meydanda kalmıştı. Kahel, Ren’e döndü:
“Hadi şehre inelim.”
“Bu şekilde mi?”
“Aaa doğru, kamufle olacağımızı unuttum,” dedi ve ekledi varis: “Kamufleyle uğraşmak istemiyorum, gel ormana gidelim.”
“Şehre giremeyiz ama haberin olsun.”
“Sorun değil.”
“Peki, biraz bekle. Kısa bir işim var, hemen dönerim.”
“Ne işin var Ren? ‘Çıkacağız’ demedik mi.”
“Kısa bir iş dostum, hemen dönerim.”
Ren, hazır meydan dağılmışken hizmetli kadını bulup konuşmak istiyordu. Kadının dedikleri zihninde dolaşan küçük dört ayaklı yürüyen hayvanlar gibi gezinip duruyordu. Sarayın arkasına doğru giden yolda biraz ilerledikten sonra mutfak kısmına giren dış kapıyı gördü. Saray üç ana bölümden oluşuyordu ve burası en sol taraftaki kısımdı. En sağda yalnızca askerlerin konakladığı alan yer alırken, orta kısım sarayın en görkemli ve şatafatlı ana binasıydı. Burası, yalnızca hanedan üyelerinin yaşadığı özel bir yerdi. Varis dış kapıya yaklaştığında içeriden hizmetlilerin uğultulu ve kalabalık seslerini duymuştu. Bu şekilde içeri girmesi mümkün değildi; bu sebeple kadınla konuşmayı geceye saklamaya karar verdi.
Kadın, kimseye anlatmaması konusunda onu tembihlemişti ama içi içine sığmıyordu. Ayrıca “hanedana anlatma” demişti; yani devletin başındakilere... “Bir varise, hele ki çok güvendiğin dostuna anlatma demedi ki,” diye düşündü. Kahel’e olan güveni sarsılmayacak kadar güçlüydü. Diğer taraftan, bu durumu anlatırsa belki Kahel ona yardımcı olacak fikirler verirdi. Ren tekrar meydan kısmına vardığında etrafını süzdü ama arkadaşını hiçbir yerde göremedi. Bir süre etrafı taradı ama sonuç alamayınca, “Ah sabırsız seni! Biraz bekleyemedin mi, beraber çıkacaktık zaten,” diye dertlendi.
Bölüm etkileşimi
