KIZIL HANEDAN kitap kapağı

3. bölüm / 8

BÖLÜM 3: ORMAN

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: BÖLÜM 3: ORMAN

Zirveden fırsatını bulan Layra, kendini ormana atmıştı. Orman; ucu bucağı olmayan, kalın gövdeli ağaçlarla dolu ve zemini yer yer otlarla kaplı, ıssız bir boşluk gibiydi. Güneşten gelen kesik kesik ışıklar, içeride küçük aydınlıklar oluşturuyordu. Adımlarını kontrollü ve yavaş atıyor; aynı zamanda gözleriyle en uzak noktadan en yakına kadar her yeri tarayarak doğayı hissetmeye çalışıyordu. Koku almaya çalıştığında, etrafında hiç hayvan yokmuş gibi geliyordu.
Koku duyusu, bulunduğu yerdeki her canlıyı; ağaçları, diğer bitkileri, yerdeki ve gökteki hayvanları, hatta sert orman toprağını bile ayırt edebilecek kadar gelişmişti. Her birinin kendine has bir kokusu vardı; tabii hayvan ve vampirlerinki haliyle bitkilerden farklıydı. Vampirlerden ve hayvanlardan aldığı koku hem vücutlarının salgıladığı o temiz koku hem de kan kokusuydu. Ama herhangi bir canlının kanından etkilenmez, asla içmezlerdi; buna kendi türleri de dâhildi. Sebebi vampirlerin doğuştan gelen yapısal özelliklerinin yanı sıra, başkasının vücudundaki kanın kendileri için sağlıklı olmaması ve tadının iğrençliğiydi.
Bunları kendisine anlatılan geçmişteki bir olaydan biliyordu: Bir gün tesisteki kan yataklarında tadilat olması sebebiyle aşağı günlerce inilmemişti. İçeride kimsenin bilmediği iki hizmetli vampir bir şekilde mahsur kalmıştı. Kan yatağından zehirlenip baygınlık geçirmemek için doğrudan kan içmemişlerdi. “Birbirimizden içersek belki bilincimizi kaybetmeyiz,” düşüncesiyle hareket etmişler ve ikisinin de zehirlenmesi kaçınılmaz olmuştu. Baygın şekilde günlerce orada kalmışlardı; bulunup tedavi edildiklerinde tadının kötü olduğunu ve anında kendilerinden geçtiklerini anlatmışlardı. Bunlar bir bir kayıt altına alınmış ve sebebi bilim vampirleri tarafından araştırılmıştı. Böylece neden zehirlendiklerini ve vampirlerin bugüne kadar kan yataklarından başka bir kana neden ilgi duymadıklarını bulmuşlardı.
Sonuçlara göre vampirlerin organları o kadar hızlı çalışıyordu ki aldıkları kanı hızla yakıp işliyor, enerjiye dönüştürdükten sonra damarlara gönderiyorlardı. Damarlardaki bu kan; hem organların çalışmasını hem de vücudun daha güçlü ve enerjik hissetmesini sağlayan, işlenmiş yeni bir sıvıydı aslında. Vücudun bu inanılmaz mekanizması sayesinde o kan artık sıradan bir sıvı değil, bir enerji olarak onlara dönüyordu. Her vampirin kan işleyici enerji hücreleri aynı olmadığından, farklı kanların karışması sonucunda vücut iflas ediyor; baygınlık da bu sebeple gerçekleşiyordu. Daha önce keşfetmiş oldukları “kan yataklarından zehirlenme” olayının sebebinin de buna yakın olduğunu anlamışlardı. Orada da gezegen çekirdeğinin enerjisini dışarı vermesi kanın yapısını bozuyor; bu durum, kanı doğrudan alamayacaklarını kesinlikle gösteriyordu. Bu sebepten ötürüdür ki kanın işlenmemiş hali çok kötü kokar; vampirler sadece işlenmiş, temiz ve saf kokuya ilgi duyarlar ve zehirlenmeden sadece bunu içebilirler. Layra zihninde zincirleme büyüyen bu bilgi yığınından bir an önce kurtulup avının kokusunu almak ve yemeğini kazanmak istiyordu.
Keskin duyusunun algıladığı sınırlar içinde bir av göremeyen Layra, bu sefer daha serbest bir şekilde yürümeye başladı ve ardından hızlandı. İlerlemesi sırasında gözüne dev bir ağaç kestirdi; oldukça kalın ve göğe doğru uzanan heybetli bir gövdesi vardı. Yukarı çıkmak istiyordu, zaten avlayacak bir hayvan da şu anlık görünmüyordu. Birkaç adım geri çekildikten sonra bir anda kendini gövdeye doğru fırlattı ve hızla tırmanmaya başladı. Dallara vardığında, birinden diğerine çevikçe atlayarak yükselmeye devam etti. En tepeye ulaştığında ise gözlerine inanamamıştı.
Ayoniss’i tüm çıplaklığıyla, tam da zirve sayılabilecek bir noktadan izliyordu. Göz bebekleri bu muazzam manzara karşısında genişlemişti. Şehir, güneşin eşit yayılan ışıkları altında adeta parlıyordu. Devasa taş evler, tesisler, laboratuvarlar ve şehrin dışındaki Hükümran Rakar’ın sarayı, muazzam bir mimari düzen içinde inşa edilmiş ve buradan küçücük görünüyorlardı. Doğanın ve gezegenin kendine has sanatından bahsetmeye bile gerek duymuyordu; bu estetiğin karşısında, vampirlerin nasıl birer sanat eseri gibi olduklarını şimdi daha iyi anlıyordu. Dünyaları ve kendi türü arasındaki bağ; sadece müthiş bir düzen içinde yaratılmış olmalarıyla sınırlı değildi elbette; gezegendeki tüm sistem ve işleyiş adeta onlara hizmet ediyordu. Bu da onların gezegene minnet duymasını sağlıyordu. Böylesine harika olan bir gezegenin içinde yaşayan canlılar nasıl olurda harika olmazlardı ki? Tabi bunu kötüye kullananlar da vardı o yüzden hepsinin karakteri için söylenemezdi bu durum.
Bu büyüleyici histen kopmak istemiyordu ama dikkatini birden bir ses ve koku dağıttı. Bu bir av kokusuydu; evet, buraya neden geldiğini hatırladı. Av ayağına kadar gelmişti ya da en azından çok yakınındaydı. Her vampir bizzat avlanmayı sevmezdi; çünkü bunu zaten hizmetliler yapar ve o muazzam zevk önlerine hazır sunulurdu. Yemeksiz kalabilirlerdi çünkü ne kan kadar güç veriyorlar ne de onsuz bilinçlerini kaybediyorlardı. Yine de başkalarının kendisi için avlanması, onun bu tutkusunu bırakacağı anlamına gelmezdi. Kroza’da ara ara yaptığı avları hatırladı; onları sarayın mutfağına bırakıp odasına çekilirdi. Şimdi de aynısını yapacaktı. Bir an için “Avla mı saray meydanına gireceğim?” diye düşünse de “Her neyse, bir askere veririm, o halleder,” diye geçirdi içinden. Ağacın tepesinden hızla indi. Yere ayak bastığında etrafı süzmeye başladı. Kokunun geldiği yöne doğru odaklanarak, avını ürkütmeden bulmak için bakışlarını uzaklara dikti. O serbest yürüyüşünden eser kalmamıştı. Bu sefer çok daha dikkatli olması gerekiyordu; çünkü duyuları ve içindeki ses, avına çok yakın olduğunu söylüyordu. Layra sabırla ilerlemeye devam ederken aynı zamanda ormanda olabildiğince sessiz olmaya çalışıyordu. Çevreyi o kadar iyi dinliyordu ki uçan hayvanların cıvıltılarından yerdeki küçük bir canlının adımlarına, rüzgarın o rahatsız etmeyen esintisinden çıkardığı sese kadar her şeyi duyabiliyordu.
Bir anda yakınlardaki bir dal parçasından “çıt” diye bir ses geldiğini işitti. Aynı zamanda avının kokusu gitgide yoğunlaşmıştı. Oraya hızlı ama gürültü çıkarmadan ilerledi ve avı gördü; hemen bir ağacın arkasına geçti. Hayvan onu görmemeliydi, gördüğü an kaçması bir olurdu. Layra hızlı olduğunun farkındaydı ama hayvanlar da o kadar yavaş değildi. Onu kovalayıp yakalayabilirdi fakat bu hem enerjisini hem de vaktini çalardı. Bu sebeple en doğru zamanda üzerine atlayıp avını alt etmek istiyordu.
Onların bu kadar hızlı olmasının sebebinin, çekirdeğin yaydığı enerjiden etkilenen bitkileri ve başka hayvanları yemeleri olduğunu biliyordu. Onların avantajı, bu durumdan zehirlenmemeleriydi. Bu şekilde besin zinciri aksamadan işliyor, hiçbiri zehirlenmiyordu; bu onların doğasıydı. Vampirlerde etlerini kızartıp yediğinden zehirlenme gibi bir şey söz konusu değildi. Layra, avının dört ayaklı bir ‘yürüyen’ olduğunu fark etti. Bu, gezegende özel bir ismi olmayan, sadece genel sınıflarıyla —yürüyenler, uçanlar ve sürünenler şeklinde— tanımlanan canlılardan biriydi. Avının ince uzun dört bacağı ve küçük toynakları vardı. Ne çok hantal ne de çok sıska bir gövdeye sahipti. Kürkünün rengi açık kahve tonlarındayken boyun altı, karın kısmı ve bacaklarının içi beyazdı. Gözleri iri ve büyüleyici, kulakları ise uzundu. Kafasında küçük boynuzları da görünüyordu. Genç kız, avının her bir detayını dikkatle inceliyordu. Layra, hayvanın tüylerini ve daha derindeki derisini rahatlıkla görebiliyordu. Vücudunda birkaç yara izi ve kan lekeleri fark etti. Muhtemelen kendini bir yere çarpmış ve yaralanmıştı. “Neyse ki onların da vücudu tıpkı vampirler gibi,” diye düşündü. Odaklandığında, kan lekelerinin yok olup cildin kendi kendini temizlediğine ve birkaç dakika gibi kısa bir sürede yaranın kapanıp izinin silindiğine şahit oldu. Bu onun için tuhaf bir durum değildi, kendisinde de bunu hep görüyordu; vücutlarının harika işleyişlerinden biriydi bu. En ufak kirlenme veya yaralanmada o muazzam mekanizma birden devreye girip kiri yok ediyor, vücudu temizleyerek o doğal kokuyu salgılıyordu. Bu sayede kokmuyor, kirlenmiyor ve her gün doğal bir temizlikten geçip —öldürülmedikleri sürece— sonsuza dek yaşıyorlardı.
Varis Layra, avının biraz daha müsait bir yere geçip kendisine yaklaştığını görünce sabırla beklemesinin karşılığını alacağından artık emindi. Gözlerini ayırmadan pozisyon alıp tam üzerine atlayacakken, yakınlarda hızla ilerleyen ayak sesleri duymasıyla dikkati dağıldı. Hayvanın da bu sesleri duyup sıçrayarak kaçtığını görünce son bir hamleyle üzerine atılmak istedi ancak bu sefer de giysisi bir dala takılmıştı. “Hay aksi!” diye öfkelendi. Daldan kurtulduğunda artık her şey için çok geçti, av çoktan uzaklaşmıştı. “Kahretsin, o kadar bekledim,” diye dertlendi.
Ancak bu düşüncesi uzun sürmedi; çünkü ona doğru gelen birileri vardı. Ayak sesleri ve kokular, birilerinin yaklaştığının habercisiydi. Layra avını kaçırdığı için gergindi ama sırf bu yüzden hesap sormak için beklemek istemedi. Karakterinde böyle bir özellik yoktu. Her ne kadar öfkelense de gelenlerin bunu bilerek yapmadığını düşünüp onlarla tartışmanın mantıksız olduğuna karar vererek Hükümran Rakar’ın sarayına doğru ilerlemeye başladı. O sırada adımlar kesildi; gelenlerin arkasında olduğunu hissetmişti. Çok geçmeden bir ses duydu: “Varis!”
Arkasını döndüğünde şaşkınlığını gizleyemedi. Karşısındaki, Zirve Masası’nda gördüğü Kan Fakiri Vindicta Hanedanlığının varisi Jakser’di. Ve yine masada görüp isimlerini bilmediği iki varis daha ona doğru gelirken Jakser, yüzündeki o soğuklukla sordu: “Nereye?”
Layra üçünü de süzdü. Durup dururken karşısına neden çıktıklarını anlamamıştı. Jakser sorusunu tekrarladı: “Nereye dedim?”
Genç vampirin bakışlarındaki anlamsız ifade yerini sertliğe bıraktı:
“Seni ilgilendirir mi?” diyerek tersledi.
“Masada oturan Kan Zengini hanedanların varislerinden biriysen, evet.”
“Öyle mi?”
“Evet, öyle.”
“Merak ediyorum da, o varislerden biriysem ne olacakmış?”
Jakser, yüzündeki soğukluğa hafif alaycı bir tebessüm ekleyerek cevap verdi:
“Ee, boşuna dönmedik herhalde; o şanslı kişi sensin.”
“Neyden bahsediyorsun sen? Benimle derdin ne?”
“Seninle bir derdimiz yok, bağlı olduğun hanedanlarla derdimiz var. Kendi kendimize dedik ki bu hanedanlara yeterince rahatsızlık vermedik; bir şekilde huzurlarını kaçırmak gerek.”
“Ve siz de ‘Yeter ki düşman olsun, kim olursa olsun’ deyip önümü mü kesmeye geldiniz?” dedi korkusuzca gözlerini bir an bile kaçırmadan Varis Layra.
“Yoo, önünü kesmeye gelmedik; canlarını yakıp bir nebze de olsa bize yaptıklarını ödetmeye geldik. Bu şekilde halkımıza yapılanların bedelini ödeyeceklerini düşündük.”
“Bunu siz mi düşündünüz? Yıllar önce Hükümran Zoran’ı öldüren sizler mi?”
“Kahel’in atasını biz değil, atalarımız öldürdü.”
“Size güvenmememiz normal değil mi?”
“Derdiniz bizsek halkı neden karıştırıyorsunuz o halde?”
“Halkı karıştırdığımız yok, herkes eşit muamele görüyor.”
“Bu masallarla mı büyüdün?”
“Sinsilik genlerinizde var, o yüzden dediklerin hiç inandırıcı gelmiyor. ‘Gelin görün’ deyip duruyorsun; yoksa yine birini öldürüp bir savaş daha mı çıkarmak amacınız?” dedi Layra.
“O savaşın sebebi biz değil, sizdiniz!”
“Sebep?”
“O kan yataklarında bizim de hakkımız var!”
“Hakkınız olan verilmiyor mu?”
“Verilmiyor!” diye bağırdı Jakser.
“Sana neden yanayım?”
“Artık inanmana gerek yok; çünkü biz halkımıza yapılanlara şahidiz. Bu yüzden sana yapacaklarımız bunun bedeli olacak.”
“Öldürecek misiniz beni?” dedi ciddiyetsiz bir tavırla Layra.
“Neyse ki o kadar vicdansız değiliz ama seni zehirleyip ailenin önüne atmak hiç de fena olmazdı. Ya da burada bırakıp öldüğünü sanmaları çok daha trajik olurdu, değil mi?”
“Bu mu senin halkını düşünmüş halin? Yeni bir savaşa sebep olmak mı?”
“Belki de nefes almak içindir bu yaptığım.”
Layra derin bir nefes verdi; gözleriyle aynı anda üçünü de tartıyordu.
“Beni zorlamayın, gidin yolunuza.”
“İşte onun için çok geç artık.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

8okunma 1beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…