Bölümler 8Şu an: BÖLÜM 6: 153 YIL ÖNCE
- 1 BÖLÜM 1: SAKLANAN GEÇMİŞ3.149 kelime
- 2 BÖLÜM 2: HANEDANLAR ZİRVESİ5.301 kelime
- 3 BÖLÜM 3: ORMAN1.597 kelime
- 4 BÖLÜM 4: VARİSLER KARŞI KARŞIYA3.295 kelime
- 5 BÖLÜM 5: HANEDANLAR GECESİ4.998 kelime
- 6 BÖLÜM 6: 153 YIL ÖNCE6.442 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 BÖLÜM 7: ELİAN ŞEHRİ8.925 kelime
- 8 BÖLÜM 8: KAN KAYITLARI3.659 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gözlerini açtığında odasının tavanını gördü. Yatağından doğruldu; odası her zamankinden farklı görünüyordu, hafiften sisli ve kasvetli bir havası vardı. Ayağa kalktı, bir anda büyük bir gök gürültüsü duydu. Sesi kadar ışığı da çok kuvvetliydi; tüm odayı bir anda aydınlatacak kadar hem de. Pencereden aşağı baktığında meydanda kimsenin olmadığını fark etti. “Ne demek kimse yok?” diye düşündü. Askerler neredeydi, meydan nasıl boş kalabilirdi?
Odasından hızla çıktı. O kasvetli hava tüm saraya yayılmış gibiydi. Aşağı doğru hızla inmeye başladı; odasının bulunduğu katta kimseyi görmemişti. Bir alt kata indiğinde, yemek odasının kapısının ardına kadar açık olduğunu gördü. Seri adımlarla odaya doğru yaklaşıp içeri girdi. Odanın ortasındaki o görkemli yemek masası, mekânın kasveti içinde soluk bir hâlde duruyordu. Masanın üzerinde boylu boyunca uzanan ince, uzun bir çatlak vardı. Çatlak öyle derin ve keskindi ki, sanki biri yumruk atıp masayı ortadan ikiye ayırmış gibiydi. Masanın üstündeki sönük mum, odanın ürkütücü havasını daha da pekiştiriyordu. “Bunu bizim sarayımızda kim yapar?” diyerek öfkelenmeye başladı. “Anne! Baba! Neredesiniz?” diye bağırdı. Ama hiçbirinden ses gelmemişti. “Neredesiniz?”
Tam odadan çıkmaya yeltenirken arkasındaki masa, büyük bir gürültüyle ikiye ayrılıp zıt yönlere devrildi. Hemen arkasına baktı, nefes alışverişleri artmıştı; burada olanlar hiç normal değildi ve gerilmeye başlamıştı. Sarayda daha fazla kalmak istemiyordu. Bulunduğu yerden ayrılıp merdivenlerden aşağı inmeye başladı. Zemin kata indiğinde, o devasa davet alanının sisler içinde ve karanlık olduğunu gördü. Sarayın ana kapısına doğru ilerlerken hol kısmında durdu. Diğer tüm odaların sıkı sıkıya kapalı olduğunu fark etti. Misafir odası, toplantı salonu, elçileri kabul odası ve aklına gelmeyen diğer tüm odalar mühürlenmiş gibi kapalıydı. Varis, sarayın içinde esir kalmış gibi hissediyordu. “Dede! Dede, neredesiniz?” diye bağırdı. Kapıları yumrukluyor, tekmeliyordu ama açmaya gücü yetmiyordu. “Bu sırada dış kapı, sert ve vahşi bir hamleyle parçalanarak açıldı. Varis, sanki bir fırtına içeri hücum ediyormuşçasına yaşananları dehşet içinde izliyordu. Genç adam, korkuyla geri çekilmek yerine kapıya doğru birkaç adım attığında, üzerinde tuhaf izler olduğunu fark etti. Yaklaştığında, kapının her iki kanadının üzerinde de binlerce el şeklinde kan izi vardı. Öfkesinin yerini hüzün aldı, kalbi sıkışmaya başlamıştı. “Bunlar da ne böyle?” diyebildi sadece.
Dışarı çıkıp etrafına baktı ve bağırdı: “Burada ne oluyor?” Sesinin yankılandığını net bir şekilde duyabiliyordu. “Dede! Baba! Neredesiniz? Bu bir şakaysa hiç komik değil!” Kalbi o kadar hızlı çarpıyordu ki bulunduğu yerin sessizliğinde bu sesi netçe duyabiliyordu. Sarayın içinden bir düşme sesi gelmesiyle sessizlik bir anda kesildi. Bakışlarını birden tekrar saraya yöneltti. İçeri doğru koştu, etrafına baktı ama kimse yoktu. Hemen yukarı çıkmaya başladı; açabildiği odaları kontrol ediyordu ama ne askerler ne de hizmetliler vardı; ailesini de göremiyordu. Kapıları açıp odayı kontrol etmesiyle çıkması bir oluyordu.
Ardından en üst kattan tekrar o ses geldi. “Dede, orada mısın?” dedi. Merdivenleri tam çıkacakken basamaklardaki ayak izlerini fark etti. Bunlar da kandandı ve aşağı doğru ilerliyordu. Aşağı mı inmeliydi yoksa yukarı mı çıkmalıydı, kararsız kalmıştı. Bir anda gök gürültüsünü yine duydu; güç kürelerinin verilmesi bu kadar sık olan bir şey değildi, tuhaflıklar üst üste geliyordu.
En sonunda yukarı çıkmaya karar verdi. Yutkundu; o kanlı ayak izleri en üst kattaki merdiven basamağından başlıyordu. Bu katta açık olan tek yer taht odasıydı. İçeri girip baktığında hayretler içinde kaldı. Birinin yerde baygın bir şekilde yattığını gördü. O kişiye doğru ilerledi, yaklaştıkça durumu daha iyi anlıyordu. Bu kişi bir hanedan sandalyesine bağlıydı. Her şey çok garipti bir o kadarda ürkütücü. Ayrıca saray bomboştu, hiç kimse yoktu. O kişiye bakmaya karar verip yaklaştı.
Tam o sırada odanın Elian manzarasına bakan dev camı kırılmaya başladı; öyle ki parçaları dedesinin tahtının üzerine gelmişti. Camın kırılmasına çok takılmak istemese de ardından gelen büyük bir patlama sesiyle irkildi. “Ne oluyor?” diye bağırmaya başladı nefes nefese. Oraya yönelecekken yerdeki kişiye iyice yaklaştığını fark etti. Karanlıktan yüzü tam seçilmiyordu ama kararlıydı. Ona doğru çömelip yüzünü kendine çevirdiğinde bir anda bağırıp kendini geriye atması bir oldu. Gök gürültüsünden gelen ışık yerdeki kişinin yüzüne vurmuştu. “O... O...” diyebildi, sesi titriyordu. Geri geri sürünüyordu. “Olamaz... O... Benim!” diye bağırmaya başladı. “Benim... Benim... Benim!”
Tam o sırada bir anda yatağından hızla doğruldu. Yutkundu, nefes nefese kalmıştı. Etrafına baktığında odasında öyle bir şey olmadığını gördü; gök gürültüsü de yoktu. Hemen kalkıp meydana baktı; askerler oradaydı. “Of, kabusmuş,” dedi Varis Kahel.
Masanın üzerindeki kandan biraz doldurup içti; kabusun etkisini hâlâ hissediyordu. Bir süre bekledi, nefes alışverişini kontrol etmeye başladı. Aynı kattaki ebeveynlerinin sesini duydu, onlar da uyanmıştı. Gün ağarmamıştı ama gereken dinlenmeyi kısa sürede almışlardı. Anne ve babasının sesini duymak psikolojik olarak ona iyi gelmişti. Yatağına geri oturdu; elindeki kadehten yudumlar alırken bir taraftan da istemsizce rüyasında gördüğü sahneleri düşünüyordu. Hepsi bir film karesi gibi canlanıyordu gözünde. Durup dururken neden böyle bir rüya gördüğüne bir türlü anlam veremiyordu. Şimdiye kadar etkisinden çıkmış olması gerekirdi; basit bir rüya deyip konuyu kestirip atmak istiyordu. Ancak nedense bunu başaramıyor, kâbusu zihninde tekrar tekrar yaşıyormuş gibi hissediyordu. Dikkatinin dağılması için başka şeyler düşünmeye çalışması gerekiyordu. Bundan sonra yapabileceği şeyler bu şekilde sıralanıyordu, günün ağarmasını beklerken ailecek vakit geçirmek sohbet etmek, bir şeyler atıştırmak veya odasında kalıp kullanmaktan büyük keyif aldığı güç küreleri ile zaman geçirmekti. Her ne kadar sonra halsiz hissettirse de zaten onları çok uzun süre kullanmayacaktı.
Ancak Kahel’in bugün dışarda yapması gereken daha farklı bir işi vardı; bu sebeple hızla hazırlandı, şehrin içine gireceklerinden sıradan giysiler giydi. Yanına bir kaç güç küresi aldı ve sarayın avlusuna gitti. Odasından çıkmadan önce hanedan saatine bakmıştı. Zamanın yaklaştığını anlayınca, güneş doğmadan Dohnon Dağı’na varmak için saraydan ayrıldı. Ormanda hızla ilerlemeye başladı; o kadar hızlıydı ki dışarıdan bakan birinin kim olduğunu seçmesi çok zordu.
Sonunda Dohnon Dağı’na vardı. Etrafındaki tüm dağlardan yüksekte olan ama uç kısmının düzlüğüyle diğerlerinden ayrılan bir dağdı bu. Kahel o devasa düzlükte yürürken arkadaşını gördü; ondan önce gelip manzaraya dalmıştı bile. “Ren...” dedi ona doğru yürüyerek.
Varis Ren arkadaşına dönüp, “Tam zamanında geldin, güneş doğmak üzere.” dedi.
“Bunu kaçırmamak için tüm gücümle koştum diyebilirim.”
Ren gülümseyerek bakışlarını tekrar manzaraya çevirdi. Biraz sonra, “Dün gece doğru dürüst uyuyamadım,” diye lafa girdi.
“Neden?”
“Düşündüm... Her şeyi... Yeni bir şey değildi aslında zihnimin karmaşıklığına, yorgunluğuna şahit olmak. Dün de o anne eklendi ama garip bir şekilde ona yardım edebilme hissi bana iyi geliyordu.”
“Bunun sıradan bir yardım olmayacağının farkındasın, değil mi?”
“Yasaları çiğnediğimizin farkındayım, o yüzden benimle olmazsan seni anlarım Kahel.”
“Ren, seni yalnız bırakmayacağımı söylemiştim.”
“Sağ ol.”
“Kadının sana dedikleri... Yani geçmişten bahsedilmesinin yasak olması, oğlunun götürülmesi, kayıtlara bile geçmeyen bir isyan... Bunları nasıl değerlendiriyorsun?”
“Bilmiyorum” dedi Ren karşıdaki dağların üzerine kurulu olan orman manzarasına bakarak.
“Bunların hiçbir ispatı yok, hele ki isyan konusunun... Bugüne kadar kayıtlara geçmiş hiçbir isyan olmamış ki bu gezegende. Olsa sence başka hanedanlıklar bundan bahsetmez miydi?”
“Onu duyunca ben de şaşırmıştım.”
“Savaş yıllarında bile herkesin sadece savaşta öldüğü yazar. Eğer anlatılan doğruysa, ortada müttefiklerden dahi yıllardır saklanan büyük bir sır var demektir”
“Ayonnis haricinde hangi hanedanlıklarda olmuş olabilir? Bu nasıl bir olay ki böyle bir kaç hanedanlığın diğerlerinden saklayacağı bir sır olsun.”
“Onu bende bilmiyorum.”
Ren dalgın bir ifadeyle manzaraya bakmaya devam etti. Kahel’de bu manzaranın tadını çıkarırken diğer taraftan da içinde bir huzursuzluk vardı. Arkadaşına yönelerek sordu.
“Ne hissediyorsun?”
“Hiçbir şey.”
“Sence böyle bir şeyin olması mümkün mü?”
““Onlar yapmaz,” diyemiyorum Kahel. Çünkü her şey iyiymiş gibi gösterip evlatlarını bile görmüyorlar; aynısını halka yapmadıklarını nereden bileceğim?”
“Böyle bir şey yaptıklarını düşünmüyorum.”
“Sebep?”
“Çünkü bu, barış sürecine aykırı, Ren. Dün neden toplandık biz? Bu, sadece Ayonnis Hanedanlığıyla ilgili bir şey değil. Peki kan fakiri hanedanlarla barışı neden tamamen oturtmak istiyoruz? Vampir soyu tehlikeye girmesin, kimse ölmesin diye. Anlatılanları hatırla; savaşta vampir nüfusumuzun yarısından fazlasını kaybettiğimizi hatırla.”
“Belki de bu Ayonnis Hanedanlığının umurunda değildir? Kim bilir ne çıkarları vardı da tüm müttefiklerinden gizli kendi halkına bunu reva gördüler.”
“Bu kadar peşin hükümlü olama Ren. Tamam, ailenle aran iyi değil ama bu konu öyle basit değil; müttefiklikten bile çıkarabilirler.”
“Bir anneyle oğlunu ayırıp, halka kafalarına göre bir şeyler yapmışlarsa çıkarılıp cezalandırılsınlar, umurumda bile olmaz.”
“Peki, kadın yalan söylüyorsa o zaman ne yapacağız? Ya kan fakiri hanedanların bunda bir parmağı varsa?”
“Kahel, güvenliğimizi sağlamak için yanımızda güç küresi var. Onlarda olmayan bir şey bu ayrıca onlardan çok daha güçlü ve eğitimliyiz.”
“Sence ben bundan mı endişeleniyorum? Şu yaptığımız hanedanın kulağına giderse, “Kendi başınıza ne diye iş yapıyorsunuz?” demezler mi? “Yasaları çiğnediniz,” veya “Size boşuna mı halkla konuşmayın düzen hala tam oturmuş değil” demezler mi?”
“Onu da o zaman düşünürüz şu an ihtimallerin üzerine konuşuyoruz.”
O sırada gün doğmaya başlamıştı. Güneş ışıkları gökyüzünün gri atmosferine adeta yayılarak büyüyordu. Işıklar ormanın üstüne düştüğünde her yer ışıltılar içindeydi. Varislerin gözleri kamaşıyordu; çocukluklarındaki o ilk heyecan ve hayranlıkla bakıyorlardı. “Çok güzel,” dedi Ren.
“İyi ki gelmişiz, değil mi?” dedi gözlerini bu doğa harikasından ayırmayarak Kahel.
“Evet.” dedi adeta büyülenmişçesine Ren. Hemen sonra derin bir iç çekerek ekledi. “Aklımızdaki soru işaretlerini gidermek için o kadının yanına gitmeliyiz. Kadın yalan söylüyorsa bir şekilde üstünü kapatırız, pusuysa hepsini alt ederiz. Ama değilse asıl sorun orada başlıyor; o zaman kadını yalnız bırakamayız, ona yardım edeceğimi söyledim bir kere.”
Kahel manzaradan gözlerini çekmeden cevap verdi.
“O halde olayın ardı arkasını öğrenelim. Söylediklerinin tutarlı olup olmadığına iyice dikkat edelim, kadına güvenmek isteyerek değil gerçekleri öğrenmek için yapalım bunları tamam mı? Çünkü sonunu bilmediğimiz bir şeyin içine giriyoruz Ren, temkinli olmalıyız.”
“Bunun farkındayım, öyle de yapacağız merak etme.”
Varisler, Dohnon Dağı’ndaki bu konuşmanın hemen ardından Ayonnis’e doğru yol aldılar. Şehre vardıklarında kadının verdiği adresi bulmaya koyuldular. Şehirde gün yeni yeni başlıyordu. Bazı hizmetliler dağıtım yerini açıp hazırlık içine girmişti bile. Varisler, şehrin çarşısından geçtiği sırada Ren buranın geniş ve uzun yapısını şimdi çok daha net görüyordu. Kâğıttaki adrese doğru ilerlerken çarşıdan çıkmış, yollarını Ayonnis’in sokaklarına çevirmişlerdi. O sırada bir dağıtım yerinin önünde asker görürler; varisler yüzlerini hemen sakladılar. Askerin buraya, devletin koyduğu ölçü doğrultusunda günlük derileri getirdiğini görmüşlerdi. Ren o anı gördüğünde, aklına bir gün babasıyla oturup bir şeyler içtikleri sırada baş askerin gelip babasına raporlar sunduğu ve o gün neler yaptıklarını anlattığı o konuşma gelmişti. Hatırladığı kadarıyla hayvan derisi, kumaş, demir, gümüş, altın, et, sebze, meyve ve şu an aklına gelmeyen her türden şey; bu şekilde ayrı ayrı dağıtım yerlerine götürülürdü.
Hizmetli ise işin ustası olduğundan bu malzemeleri ya işleyip diziyor ya da işin ustası olmaya gerek kalmadan, gelen hazır ürünleri paketlerinden ayırıp yerleştiriyordu. Gün sonunda kalan yiyecekler, hayvanlar yesin diye askerler tarafından ormana atılıyordu. Kendi işlerini bitiren hizmetliler, ardından yeri öylece bırakıp gidiyorlardı. İşlenmiş bu malzemeler gün sonunda elbise, ayakkabı ve takı olarak onlara geri dönüyordu. Ardından, istedikleri bir şey varsa diğer dağıtım yerlerinden ihtiyaçları kadarını alır, sonra da evlerine giderlerdi. Gün ortasında askerler kan dağıtımına çıktığında, o kişi neredeyse kan paketi oraya götürülürdü. Gün sonunda her şey kaydedilir; ne kadar lazımsa yarın o kadar daha getirilirdi, dağıtım yerleri de askerler tarafından kapatılırdı. Yani hanedan, kan paketleri karşılığında tüm imkânı sağlayıp halkın kendi ihtiyaçlarını görmesini sağlıyordu; özetle sistem bu şekilde ilerliyordu.
Varisler bunları ya hükümranlardan öğreniyor ya bir şekilde duyuyor ya da o an şahit olarak öğreniyorlardı; şu anda da sokaklardan geçerken günün bu şekilde başlamasına tanık olmuşlardı.
“Nerede bu kadının evi?” diye sordu arkadaşına Varis Kahel.
“Sanırım az kaldı.”
“Şehir yavaş yavaş kalabalıklaşıyor, bir an önce bulsaydık iyi olacaktı.”
“Evet ama koskoca şehir hemen nasıl bulalım?”
“Orası öyle.”
Varisler başka bir sokağa girdiklerinde Ren, arkalarından birinin geldiğini gördü. Başlarda aldırmayıp tesadüf diye geçiştirse de tekrar baktığında o kişinin de yüzünü kapalı tutmak için çabaladığını fark etti. Yüzü tam seçilmiyordu ama Ren bir kere şüphelenmişti. Son bakışında yabancının bir ara sokağa girdiğini gördü; belli ki görünmemeye çalışıyordu. Ren endişelenmişti. “Ya hanedandan biriyse?” diye iç geçirdi. Kahel’e söylemeye çekiniyor, onu da telaşlandırmak istemiyordu. Ama onlar ilerledikçe o kişi takibi sürdürdü. Ren en sonunda dayanamayıp, “Kahel, bir şey söyleyeceğim ama sakin kal.” diye konuya girdi.
“Bunu söylemen bile beni gerdi şu an.”
“Birisi arkamızda ve bizi takip ediyor.”
Kahel tepkisiz kaldı, nefes alışverişini kontrol etti. Doğal davranmaya çalıştı ama endişe onu da sarmıştı.
“Umarım hanedandan biri değildir.”
“Benim de aklıma ilk o geldi ama kimsenin haberi yoktu ki bundan.”
“Benim de gözüme biri çarpmadı; yemek yerken zaten herkes yanındakilerle ilgileniyordu.”
Varisler bir süre bu şekilde yürümeye devam ettiler.
“Sen mutfağa giderken görmüş olabilirler mi?” diye sordu Kahel.
“Orada birinin beni görmesi imkânsıza yakındı Kahel, o kadar da dikkat ettim.”
“Aklıma başka bir şey gelmiyor.”
“Ne yapacağız peki?”
“Mecbur yakalayacağız.”
“Anladığımızı sezerse kaçar, belli etmeden yapalım.”
“Halkın işine gittiği ana denk geldik, etraf asker dolu. Kaçarsa kovalamak gibi bir şansımız olmayacak.”
Bir ara sokağa daha girdiklerinde, o kişinin hâlâ gelip gelmediğini kontrol etmek için arkalarına bakmaya karar verdiler. Ren döndüğünde kimsenin orada olmadığını gördü.
“Nerede bu?” diye bakındı sağa sola Varis Ren.
“Belki arkada kalmıştır.”
“Bir kontrol mü etsek?”
“Bakalım.”
Girdikleri sokaktan geriye doğru yürüyüp çevreyi süzdüler, yakın ara sokaklara baktılar ama kimseyi göremediler.
“Anladı mı acaba?”
“Belki de. Kimdi şimdi o?”
Kahel başını sallayarak bilmediğini belirtti ve ekledi. “Her neyse, bir an önce bulalım şu kadının evini. Büyük ihtimalle o da işe gidecektir, bir de gelmesini bekleyeceğiz. Ne diye bu kadar erken geldik ki?”
“Güneşin doğuşunu izlemek isteyen sendin.”
“Öyle ama şehre keşke bu kadar erken gelmeseydik.”
“Olan oldu artık. Kadının evini bulup orada beklemekten başka çaremiz yok.”
Sokağa tekrar girdiklerinde birden durdular. Çünkü o kişi önlerindeydi ve yüzü görünmeyecek şekilde onlara bakıyordu.
“Kim olduğunu söyle bize!” dedi öne doğru bir adım atarak Kahel.
Karşıdakinden ses gelmedi. Varisler birbirlerine baktılar. Kahel sorusunu tekrarladı. “Belli ki bizi tanıyorsun, sana kim olduğunu sordum!”
Yabancı hâlâ sessizdi. Kapüşonunu önüne çekmiş öylece bekliyordu. Ardından eliyle “yaklaşın” dercesine işaret yaptı. Varisler onun kim olduğunu öğrenmek zorundaydılar; buraya ne niyetle geldiklerini görmüş veya biliyor olabilirdi. Eğer böyle bir durum varsa konu hanedana kadar gidebilirdi. Temkinli adımlarla yaklaşıyorlardı. Ren, ani bir harekette onu etkisiz hale getirmek adına güç küresini yuvasından çıkarmış, parmaklarının arasında hazır bekletiyordu. Ölüm tehdidine karşı bu tedbir şarttı.
Yaklaştıklarında o kişinin kapüşonunu yavaş yavaş çıkardığını gördüler. Varisler durdu. Takipçi yüzünü tamamen açtığında varislerin gözleri şaşkınlık içinde büyüdü. Ren, “Aliz...” diye fısıldadı. Arkalarından gelen kişi, Layra’nın kız kardeşiydi. Aliz soğuk bakışlarını üzerlerinde gezdiriyor, hiçbir şey söylemiyordu.
“Sen... Sen burada ne yapıyorsun?” diye sordu üzerindeki şaşkınlıktan kurtulup Kahel.
“Asıl siz ne yapıyorsunuz burada?” diye cevap verdi yüzündeki soğuk ifadeyi bozmadan genç kız.
Varisler neye uğradıklarını şaşırmışçasına birbirine baktı. Ren, Aliz’e doğru yaklaşıp alaycı bir tavırla, “Ayonnis benim şehrim, unuttun mu yoksa?” dedi.
Aliz, “Çok komik” der gibi gülümseyerek ve bakışlarını Ren’e dikmekten çekinmeyerek, “Ne o, sabahın ilk ışıklarında arkadaşınla Ayonnis sokaklarının tadını mı çıkarmaya karar verdin?” dedi.
“Diyelim ki öyle, bu seni ne ilgilendirir Aliz? Şimdi cevap ver, Ayonnis’te ne yapıyorsun?”
“Ben de size sormuştum.”
“Aliz!” diye gürledi Ren.
“Bana bir daha bağırırsan halkının önünde mahvederim seni!” diyerek bakışlarını daha da sertleştirdi Aliz.
Ren gülmeye başladı, ardından arkadaşına dönerek, “Görüyor musun Kahel? Hem benim şehrime geliyor hem de beni tehdit ediyor.” dedi.
“Sen daha tehdit görmedin.”
“Aliz ne oluyor, neden buradasın?” diyerek araya girdi Kahel.
“Onu size sormak gerekiyor aslında Kahel.”
“Ren az önce cevapladı ya.”
Aliz bakışlarını tekrar Ren’e çevirerek, “Dün bir kâğıdı tabağının altından aldığını gördüm.” dedi şüpheci tavrıyla.
Varisler tepki vermemeye çalıştı. Aliz devam etti. “Kadın sana o kâğıdı verdiğinde sen onu Kahel’e gösterdin, doğru mu?”
“Rüya görmüş olmalısın, ben kâğıt falan almadım.” diye direndi varis.
“Öyle mi? O yüzden mi buraya geldiniz? O kadınla bağınız ne sizin?”
“Sen bunu bize kim olarak soruyorsun?” diye çıkıştı Ren.
“Müttefikin olarak soruyorum, oldu mu?”
“Senin kadar kendisiyle çelişen bir kadın görmedim. Hani hanedanlar tek müttefikti? Bizim özel meselemizden sana ne!”
“Hizmetlilerle konuşmanın yasak olmasına rağmen siz sadece konuşmakla kalmayıp evine kadar gelmişsiniz.”
“Aliz, olaylar bildiğin gibi değil.” dedi bulundukları durumu kurtarmak adına Kahel.
“Olaylar ne o halde?”
Ren, “Senin bilmeni gerektirecek bir şey olsaydı zaten söylerdik. Seni bir daha görmeyeceğime seviniyordum ama yine karşıma çıktın.” diyerek tersledi kızı.
“İnan ne düşündüğün umurumda bile değil. Eğer bana burada olanları söylemezseniz bunu Ayonnis Hanedanlığı da duyar.”
Ren laubali bir tavır takınırken Kahel soğukkanlılıkla sordu:
“Bunu neden yapıyorsun?”
“Biliyor musun Kahel, babamın bir sözü vardır: “Hanedanı kötü etkileyecek bir şey görürsen, o şeyin üzerine git, git ki kimse bu düzeni bozamasın.”
“O düzeni bozan biz miyiz yani?”
“Şu an yaptığınız ne peki?”
Ren bıkkın bir yüz ifadesiyle Aliz’e yönelerek, “Burası Kroza Hanedanlığı değil, sen git orada düzeni sağla.”
“Müttefik değil miyiz? Bence birbirimizin eksiklerini kapatmalıyız.”
“Ortada eksiklik yok.” dedi Kahel.
“Bakın artık bu durumdan sıkılmaya başladım. Siz bana ne için burada olduğunuzu söylemeden bir yere gitmeyeceğim. Eğer zorlarsanız açıklamayı hanedana yaparsınız.”
Varisler bir süre sessizce bakıştı. Aliz:
Aliz, “Peki, siz bilirsiniz.” dedikten hemen sonra yanlarından gidecekken Kahel onu durdurdu.
“Bekle!”
Aliz arkası dönükken küçük bir zafer tebessümü yaptı, ardından ciddiyetle varislere dönerek “Evet, dinliyorum.” dedi.
Kahel söze girecekken Ren onu durdurdu.
“Önce bunu kimseye söylemeyeceğine söz verecek.”
“Ben kimseye söz falan vermem.”
“O zaman git kime anlatıyorsan anlat, hadi!”
“Ren sakin ol, ne oluyor?” dedi Varis Kahel.
“Kahel ona güvenemeyiz, anlatsak da bir şey değişmeyecek. Kimseye söylemeyeceğinin garantisi var mı?”
“Ren doğru söylüyor Aliz, kimseye anlatmaman gerekiyor. Bu şartla sana anlatabiliriz.”
“Peki, kimseye anlatmayacağım.” dedi gözlerini kaçırarak genç vampir.
“Seni tanımıyoruz bile, nasıl güveneceğiz?” diye sordu Ren.
“İyi, söz veriyorum. Buna da güvenmeyecekseniz bırakın da hanedanın yolunu tutayım.”
Varisler tereddütte kalsa da yapacak başka bir şey yoktu. Kahel bir duvara yaslanıp bekledi. Ren ise Aliz’e olayı özetledi.
“Bak, bu kadın zirve günü yanıma geldi. Oğlu kayıpmış, benden yardım istedi.”
“Nasıl? Gelip gerçekten senden mi yardım istedi?”
“Evet.”
“Sebep peki?”
“Çünkü hanedana söylemekten korkmuş sebebi ise geçmişin bahsinin yasak olmasıymış kendi iddiasına göre. Tabii iddiaları bununla da bitmiyor ama şimdi hepsini tek tek anlatamam. Kısaca konu bu.”
“Tatmin olmadım.”
“Bir de seni mi tatmin edeceğiz?”
“Ben de geleceğim sizinle.”
Ren, Kahel’e dönerek, “Görüyor musun, isteklerinin sonu gelmiyor.” diyerek hayıflandı.
“Yarım yamalak anlatıp beni buradan göndermek istediğini bilmiyor muyum? Ben de geleceğim. En başından anlamıştım o kadının yanına gideceğinizi. Madem gidiyorsunuz, kesin her şeyi daha detaylı anlatacak ve siz de kendi başınıza bir işe kalkışacaksınız.”
“Ya kalkışırız kalkışmayız, sana ne?”
“Beni ilgilendirmiyor ne yapacağınız; ama o kadının anlattıklarını ben de dinleyeceğim. Bakalım anlattığın gibi sadece kayıp bir oğul olayı mıymış, yoksa bu yasak mevzusunun dışında başka şeyler de var mıymış?”
Ren sabır çeker gibi bir ifadeyle sessizliğini korudu.
“Yeterince geç kaldık zaten, bırakalım da gelsin.” Dedi mecbur kalarak Kahel.
Ren bakışlarını Aliz’e çevirdi. Göz göze geldiklerinde o sert bakışlar, birbirine çarpan iki kılıç darbesi gibiydi. Varis Ren gözlerini elindeki kağıda çevirdi ve yürümeye başladı; diğerleri de arkasından onu takip ediyordu. Sokaklardan geçerken bazı vampirlerle karşılaşsalar da yüzlerini kapatmaya ve tanınmamaya özen gösteriyorlardı. Ren, kağıdı incelerken bir anda durdu. Önce adrese, ardından kapı numarasına dikkatle baktı; elindekiyle eşleşiyordu. Varislere dönerek “Burası,” dedi. Etrafı süzdükten sonra sokakta kimsenin olmadığından emin olup hemen kapıyı çaldı.
Kapıyı açan, o hizmetli anneydi. Bir anda Ren’i karşısında görünce yüzünde bir tebessüm belirdi. “Varis Ren, hoş geldiniz! Ben de sizi bekliyordum.”
“Hoş bulduk.” dedi Ren sıcakkanlı bir tavırla.
Kadın, gencin arkasındakileri görünce duraksadı, yutkundu ve sorgularcasına Ren’e baktı. Ren durumu açıklamak niyetiyle, “Onlar benim arkadaşlarım, korkmana gerek yok. Sana yardımcı olmak için buradalar.” dedi. Kadın bunu duyunca içi rahatlamıştı.
“Öyle mi? Siz de hoş geldiniz.”
Varisler, sessizce baş selamı vererek “Hoş bulduk,” dediler. Ev sahibi onları içeri buyur etti. Ren salona girdiğinde duvarda birkaç çizim gördü ama kadının özeli diye düşünerek incelemeden yerine geçti; ardından arkadaşları da gelip yerlerine geçtiler. En sonunda içeri giren kadın, “Ben size atıştırmalık bir şeyler getireyim” dedi.
“Gerek yok, zahmet etmeyin.” diye karşılık verdi Ren.
“Olur mu öyle hiç? Hemen geliyorum.” dedi mutfağın yolunu tutarak hizmetli kadın.
Aliz oturduğu yerden salonu süzmeye başladı, ardından yanındakilere dönerek, “Gerçekten size inanamıyorum.” dedi.
Ren gözlerini devirerek, “Ne oldu gene?” diye sordu.
“Şu an sizin yüzünüzden ben de yasaları çiğniyorum.”
“Seni zorla getiren olmadı, hatta kendi isteğinle geldin.”
Aliz bakışlarını onlardan çekince gözleri duvardaki çerçevelenmiş resimleri takıldı. Ayağa kalkıp oraya doğru yürüdü. Resimde kadının kendisi ve yanında iki erkek vardı; mutlu ve sıcak bir tabloydu bu. O sırada kadın elindeki tepsiyle içeri girdi ve masaya bıraktı. Aliz’in resimlere baktığını fark edince, “Eşim ve oğlum...” diye fısıldadı.
“Mutlu görünüyorsunuz.”
“Evet, bir zamanlar öyleydik.”
“Çizim hizmetlileri gerçekten işini biliyor, çok gerçekçi.”
“Bence de...”
“Senin oğlun hangisi?”
“Ortadaki.”
Aliz bir şey diyemedi. Kadının oğlunu aradığını duyduğunda onun küçük bir çocuk olduğunu zannetmişti ancak oğlu da onlar gibi bir yetişkindi. Genç kız yerine geçerken ev sahibi, atıştırmalıkların yanına birer bardak da kan bırakıyordu. Kahel, “Teşekkürler, ne gerek vardı,” diyerek bardağı aldı.
Aliz hâlâ resmin etkisindeydi. “Bir şey sorabilir miyim?”
“Buyurun, tabii.”
“Eşiniz nerede?”
Kadının yüzü bir anda buz kesti, bakışlarını yere dikti. Nefes almak ona acı veriyormuş gibi görünüyordu.
“İyi misiniz?” diye sordu Aliz.
“Öldü...”
“Öldü mü?”
“Savaşta,” dedi kadın, gözlerinden akan yaşlar eşliğinde.
Varisler ne diyeceklerini bilemeyerek birbirlerine baktılar. Ren, kadına destek olmak adına, “Geçmiş olsun, gerçekten çok üzgünüz,” dedi.
Kadın, “Onun acısı yetmiyormuş gibi, bir de oğlumunki eklendi sonradan,” diye karşılık verdi.
“Bahsettiğiniz savaş hangisiydi?” diye sordu Ren.
Kadın, “Babanız Hükümran Rakar tahta geçmeden önceki bir zamandı. Sözünü ettiğim dönem, hanedanların kan yatakları uğruna savaştığı yılların son demleriydi. O günler, kocamın da sonu oldu,” dedi.
Varis Ren, kadının acısını daha fazla deşmemek için konuyu değiştirmeye çalıştı. “Iıı, siz bugün işe gitmiyor musunuz? Bizim yüzümüzden bir sorun çıkmasın.” dedi.
Kadın gözyaşlarını silip derin bir nefes aldı, sonra zoraki bir gülümsemeyle, “Hayır, niye sorun çıksın ki? Siz benim derdimi dinlemek için geldiniz, çok teşekkür ederim.” diye cevap verdi.
Varisler, özellikle de Ren, sessizce ve acıyla tebessüm ettiler. Kadın devam etti:
“Komşumuzun kızı var, okula gidiyor. Ara ara devamsızlık hakkını kullanıp annesine yardıma gider, bazen de yanıma gelir; ona iş öğretirdim. Bugün rica ettim, benim yerime o bakıyor.”
“Ne iş yapıyorsunuz?” diye sordu Kahel.
“Gelen kumaşları dikiyorum, terzi hizmetlisiyim.”
Kahel onaylarcasına başını salladı. Aliz’in bakışları istemsizce kadına kilitlenmişti. Bunu fark eden Ren hafifçe öksürdü. Kız ona baktığında Ren’in uyarıcı bakışlarıyla karşılaştı.
“Bir şey mi diyeceksin Ren? Duyamadım.” dedi iğneleyici bir ses tonuyla.
Ren’in gözleri bir anda açıldı; herkesin ona baktığını fark edince bu sefer gerçekten öksürdü ve bardağını alıp yudumlamaya başladı. Aliz bıyık altından gülüp, “İç iç, iyi gelir.” dedi.
Varisler birbirlerine ters ters bakarken Kahel “Adınızı öğrenebilir miyiz?” diye sordu.
Kadın, “Adım Stavina.” Diye cevap verdi.
“Pekala, bayan Stavina, konuya şöyle gireyim. Şimdi bize, Ren’e anlattıklarınızı daha ayrıntılı bir şekilde anlatmanızı istiyoruz. Ne biliyorsanız söyleyin, olur mu?”
Kadın yutkunarak onayladı. Tüm varisler dikkatle dinlemeye koyulurken, bayan Stavina o günü anlatmaya başladı.
“Ben o gün olacaklardan habersizce erkenden işten çıktım, çarşıdan bir şeyler aldım. Dışarısı her zamanki gibiydi, herhangi bir tuhaflık sezmedim. Eve dönüp yemek yaptım, bir süre dinlenip komşumu ağırladım. O gittikten sonra dışarıdan yavaş yavaş sesler gelmeye başladı. Halk saraya doğru yürüyordu sanırım çünkü “Hanedan bunun hesabını verecek!” diye bağırıyorlardı. Nedenini bilmiyordum ama sokaklarda toplanmışlardı. Korktuğum için dışarı çıkmadım. Bir süre sonra bir anda bağrışmalar yükseldi; birbirleriyle kavga ettikleri belliydi. Pencereden baktığımda askerlerle halkın birbirine girdiğini gördüm. Ölenlerin sayısı her iki tarafta da artıyordu. Daha fazla izleyemedim, sesler o kadar can yakıcı ve acı vericiydi ki korkum katlanmıştı.” Bayan Stavina duraksayıp duvardaki resimlere baktı. Yavaş yavaş sesi titremeye başlamıştı. Anlatmaya devam etti.
“Sabırla olayların yatışmasını beklerken kapı sertçe açıldı. Oğlum içeri girdi, ağzı burnu kan içindeydi. Onu o halde görünce kalbimi birinin ellerinde ezildiğini hissettim; sanki o acıyı o değil de ben çekiyordum. ‘Oğlum’ dedim, ‘ne oluyor, bu halin ne?’ Bana tebessüm edip sarılmasıyla bırakıp mutfağa yönelmesi bir oldu. ‘Anne acelem var, yorgun düştüm biraz kan içmem gerek, yaralarım da o zamana kadar geçer zaten’ dedi. Hemen kan paketinden bardağına doldurup içti. Onu seyrederken içim içimi yiyordu. ‘Bunu sana kim yaptı? Dışarıdaki askerler mi?’ diye sordum ama cevap vermedi. Yaralarının kapandığını görür görmez dışarı fırlamaya çalıştı. Arkasından koşup onu yakaladım. ‘Nereye gidiyorsun? Annenim ben senin, kalbime mi indireceksin? Cevap ver!’ diye bağırarak ağlamaya başladım. ‘Anne, isyan var! Birçok şehre yayılmış, halk hakkını arıyor ve ben de onlara destek olacağım. Evden çıkma, geleceğim tamam mı?’ dedi.”
Kadın varislere baktı; hepsi bu anlatılanlar karşında derin bir boşluğa dalmıştı. Gözleri bile kıpırdamıyordu, düşünceleri o an donup kalmıştı. Kadın devam etmeye çalıştı ama kalbini tuttu; o günün acısı hâlâ çok tazeydi. Dudakları titrerken Aliz, “Biraz dur istersen, sonra devam et.” dedi.
“Hayır, anlatıp bitirmek istiyorum. Beklemek daha çok acı veriyor.”
Kahel ve Ren işin bu boyutta olduğunu tahmin etmemişlerdi. Hepsinin boğazı kurumuş, nefesleri kesilmişti.
Bayan Stavina, “Bana söylediği son söz buydu; geri gelecekti... Hep o umutla bekledim ama gelmedi. O gittikten sonra evde duramadım, arkasından şehir meydanına kadar koştum. O kalabalıkta onu kaybettim. Askerlerin, tepeden tırnağa her yerlerini kapatacak şekilde kuşandıklarını gördüm. Hemen ileride, bir grup vampir zincirlerle bağlanmıştı. Bazıları ayakta bekletilirken bazıları ise baygın halde yatıyordu. Birisinin ensesine vurularak etkisiz hale getirildikten sonra bağlandığını gördüm. Bakışlarımı başka bir tarafa çevirdiğimde ise vampir cesetleriyle karşılaştım. Yakılanlar, taşa dönüşenler, elektrikle can çekişenler... Korkunçtu. Birisi askere direndi, asker eldivenini çıkarıp çıplak eliyle ona dokundu. Direnen vampir, acı içinde gerileyerek ellerini karnına bastırdı. Dudaklarını öyle hırsla ısırıyordu ki, sanki bedeninde içsel bir savaş veriyordu. Gözleri, yerinden fırlayacakmışçasına büyümüştü. O anı asla unutamıyorum; can çekişine tanıklık etmek zihnime kazındı. Bir anda ağzından oluk oluk kan boşalmaya başladı ve bedeni bu tahribata dayanamayarak yere yığıldı. Kollarıyla güç alıp doğrulmaya çalıştıysa da çabaları sonuçsuz kaldı. Her şey saniyeler içinde gerçekleşti. Ardından bedeni, görünmez bir bıçakla parçalanıyormuşçasına bölünmeye başladı; içindeki kan yere dökülüyordu. Çok geçmeden dağılan et parçaları ve zemindeki kan, hızla eriyerek yok oldu ve geriye hiçbir iz kalmadı.”
Kadın anlattıklarını adeta yeniden yaşıyordu; bu yüzden yüreği sıkışıyor, konuşmaya ara vermek zorunda kalıyordu. Varisler duydukları karşısında nasıl tepki vereceklerini bilemiyorlardı. Anlatılanlar dehşet vericiydi; gerçekliğinden emin olamasalar da içten içe sarsılmış, kalpleri korkuyla titremişti. Kadın devam etti.
“Hâlâ kendi oğlumu arıyordum. Sonra bayıltılanların sürüklenerek ayık olanların ise kollarından tutularak hızla götürüldüğünü gördüm. ‘Öldürecek olsalar şimdiye kadar yaparlardı’ diye düşündüm kendi kendime. O sırada oğlumu da götürülenlerin arasında gördüm. O anki çaresizliğimi anlatamam... Feryat ederek arkalarından koştum. Bir asker önümü kesti, bana bağırdı. Üstümde başımda bir hırpalanma görmeyince beni eve yönlendirdi. Gitmek istemedim, ‘Beni de götürün!’ dedim ama dinlemedi. Ölümle tehdit edince mecbur döndüm. Duvarlar üstüme üstüme geliyordu. O gece yerde uyuyakalmışım. Uyandığımda hava hâlâ karanlıktı. Gündüz olduğunda kapı çaldı. Açtığımda askerlerin her eve bir kağıt yapıştırdığını gördüm; iki günlük sokağa çıkma yasağı gelmişti. Sonra üç gün daha eklendi, ardından süresiz uzatıldı. Hanedan o sürede ne yaptı bilmiyorum ama kan paketleri her gün kapımdaydı. Birkaç ay sonra yeni bir bildiri asıldı: İsyan gününden bahsetmek yasaktı ve cezası ölümdü. Dünya başıma yıkıldı. Aylar ayları kovaladı, hayat yavaş yavaş eskiye döndü ama ben dönemedim. Kimseye bir şey soramadım. Oğlumun nerede olabileceğini yıllarca araştırmak istedim ama yapamadım. Tam 153 yıl sonra, ilk defa size anlatabildim bunları.”
Kadın lafını bitirince ortamı ağır bir sessizlik kapladı. Bu sessizliği kapının sertçe çalınması bozdu. Bayan Stavina irkilerek “Ne oluyor?” dedi telaşla.
Gençler endişeyle birbirine bakarken, Ren hâlâ anlatılanların etkisinde olsa da kadını sakinleştirmeye çalıştı. “Tamam, yok bir şey. Siz gidin kapıya bakın.” dedi ardından ayağa kalkıp konuşmaya devam etti. “Ben sizi dinliyor olacağım bayan Stavina, tehlikeli bir durum sezdiğimiz an müdahale ederiz.
Kahel de onunla birlikte kalktı. Kadın salondan ayrılıp kapıya yürüdü. Aliz hem olanları izliyor hem de anlatılanları düşünüyordu. Bakışları boşluğa dalmıştı. Kapı açıldığında gelenin komşulardan biri olduğunu duyunca varisler derin bir nefes verdi. Kahel yerine oturdu ama hali diğerlerinden farksızdı.
Aliz, “Bu kadın ne anlattı az önce?” dedi dalgın gözlerle.
“Bana daha önce anlattığında da isyandan bahsetmişti ama bu kadarını bende bilmiyordum.” dedi duvara yaşlanmış şekilde Ren.
Aliz kara kara düşünmeye başlayıp, “Şimdi ne yani? Ayonnis Hanedanlığı mı yapmış bunları kadının iddiasına göre? Üstelik 153 yıl önce...” diye sordu.
Kahel, “Sadece o da değil, başka hanedanlara da sıçramış.” dedi.
“Bilemiyorum, isyan diyor ama tarihi kayıtlarda bahsi bile geçmiyor. Yasak diyor, haberimiz yok. Siz de bu kadına yardım mı edeceğiz diyorsunuz?
“Biz buraya sadece onu dinlemeye, tutarsız bir şey varsa yakalamaya gelmiştik ama...”
“Ama kadın o kadar etkileyici anlattı ki yapamadınız. Ne yalan söyleyeyim, ben de etkilenmedim değil; yalnız tamamen güvenecek de değilim.”
Ren, varisleri dinlerken yavaşça duvardaki resme doğru yaklaştı. Resme bakarken yan yana poz vermiş üç aile bireyi görüyordu. Gülümsemeleri o kadar gerçekçiydi ki kalbi ısınmıştı. Gözleri o gence takıldı. “Peki, nerede bu çocuk?” diye iç geçirdi.
Aklına kendi ebeveynleri geldi. Onlarla değil bu şekilde gülümsemiş sıcak bir resimlerinin olması, tartışmalar ve özel günler haricinde aynı yerde bulunduğunu bile hatırlamıyordu. Ne yapacağını o da bilmiyordu, zihni her zamankinden daha büyük bir savaş veriyordu çünkü hanedanlığı ağır bir şeyle itham ediliyordu. Onları savunmak içinden gelmiyor ama bunları yapmış olabileceklerine de inanmak istemiyordu. İçinde o kadar çok soru vardı ki hangisinden başlayacağını kestiremiyordu. Bu düşünceler içindeyken Aliz’in “Peki, neden böyle bir şey yapsınlar?” dediğini duydu.
Kahel, “Onu biz de sorguladık ama mantıklı bir cevap bulamadık.” diye cevap verdi.
O sırada kadın kapıyı kapatmış, salona girmişti. Varislerin ona bakan gözleriyle karşı karşıyaydı.
“Bana inanmakta zorluk çekiyorsunuz, değil mi?” diye sordu bayan Stavina.
Aliz, “Bakın, anlattıklarınızın olma ihtimali o kadar düşük ki... Bir hanedanlık, hele ki Ayonnis gibi köklü bir yapıysa, halkına böyle bir şey yapmayı düşünmez bile. Haksız mıyım?” dedi Kahel’e bakarak.
Varis Kahel, kadına mahcup bir tavırla bakarak, “Aliz’in haklı olduğu yerler var; bu hanedanlar savaştan beri yıllardır barış için çabalıyor, emek veriyorlar. Ayrıca sadece biri değil, yanında başka hanedanların da olduğunu söylüyorsunuz. Kim bu hanedanlar? İsyanın kayıtlara geçmemesine girmiyorum bile.”
Kadın acılı gözlerle varislere baktı; içinde yeni doğmuş umudun yavaş yavaş ölüp yok olduğunu hissediyordu. “Bana inanmayabilirsiniz, bu anlattıklarım size gerçekçi gelmeyebilir ama ben gerçekten doğruları söylüyorum efendim. O gün ne gördüysem, neye tanık olduysam ve ne yaşadıysam; kendimden hiçbir şey katmadan aynen aktardım size.”
Kadın duraksadı. Ren, resme baktıktan sonra yönünü ona çevirdi. Kadının gözleri dolmuştu, konuşmaya devam etti bayan Stavina. “Kendimi size nasıl inandırırım bilmiyorum ama yalan söylemiyorum. Lütfen oğlumu bulmamda bana yardım edin.” diyerek yalvardı.
“Anlattıkları gerçeklikten uzak dediniz, değil mi? Peki, ya dedikleri doğruysa? Ya Ayonnis Hanedanlığı bunları gerçekten yapmışsa?” dedi Varis Kahel.
“Senin kendi hanedanlığını savunman gerekmez mi?” diye atıldı Aliz.
“Savunalım, herkes kendi hanedanlığını savunsun; ama ya o savunduğumuz taraflar göründükleri kadar masum değillerse?”
“Hanedanlar mı?”
“Evet, genel konuşuyorum.”
Kahel, “Yapma Ren, herkesi bu şekilde zan altında bırakamazsın. Dediğine göre o zaman Elian’da da olmuş olabilir. Bu mümkün mü? Dedemi tanımıyor muyuz?” diyerek araya girdi.
Aliz, “Kroza hanedanlığını da zan altında bırakamazsın?” dedi yüzündeki gergin ifadeyle.
“Ben burada herhangi bir hanedanı hedef göstermedim, sadece hepsinin bu ihtimal dâhilinde olduğunu söylüyorum. Bakın, kadın bir isyandan bahsediyor; Ayonnis haricindeki diğer hanedanlardan da.”
“Ha, sen Ayonnis Hanedanının böyle bir şey yaptığına inandın, şimdi de suç ortağı diğer hanedanları mı bulmaya çalışıyorsun?” dedi Aliz, gözlerini dikerek.
“Yapmış da olabilirler, yapmamış da...”
Aliz hızla ayağa kalktı, “Bu kadar saçmalık yeter! Sen kendi aileni istediğin kadar yargıla ama sakın benim ailemi bu işin içine katma!” dedi burnundan soluyarak.
Genç kızın bu çıkışından sonra Ren’in de ayağa kalkıp ona karşılık vermesi kaçınılmaz oldu.
“Senin aileni ya da Kahel’in ailesini katan yok, ben sadece ihtimallerden bahsettim.”
“Ya sen hangi ihtimalden bahsediyorsun? Kadının doğru söylediğinden bile emin değiliz!”
“Bak etrafa, nerede bu çocuk o halde? Söyle, nerede!”
“Ben nereden bileyim nerede! Ama anlatılanlar hafif şeyler mi sence? Halka yasak konulacak ve bizim haberimiz olmayacak... İsyan çıkacak, yine haberimiz olmayacak... Hepsi asılsız iftiradan başka bir şey değil! Bu iddialar senin hanedanlığını doğrudan, bizimkileri ise dolaylı yoldan hedef alıyor.”
Bayan Stavina korkuyla lafa girdi. “Efendim hayır, beni yanlış anladınız. Ben kimseyi hedef almadım, sadece o gün ne gördüysem...”
“Yeter! Seni fazlasıyla dinledim, daha fazlasına lüzum yok. Madem hanedanı bu şekilde suçluyorsun, bakalım onların önünde de böyle konuşabilecek misin?” dedi Varis Aliz kadının sözünü bölerek.
“Ne diyorsun sen?” dedi Ren öfkeyle.
“Hanedanın bu kadından haberi olmalı! Bize, hanedan varislerinin yüzüne karşı ailemizi kötülüyor. Kendini ne zannediyor?”
“Yeter, saçmalama artık! Ayrıca kimseye anlatmayacağına söz verdin.”
“Ben bu saçmalıkları anlatmayacağıma söz vermedim Ren!”
“Sakın bunu aklının ucundan bile geçirme Aliz. Zaten bizimle buraya zorla geldin.”
“Gerçekten bu kadına inanıp yardım etmeyi mi seçeceksin?”
“Seni ilgilendiren ne? Suçlanan benim ailem. Ben, ‘Kadın durup dururken neden yalan söylesin, gidip araştıracağım,’ diyorum. Sana ‘Sen de araştır,’ mı diyorum? Hatta mümkünse sen hiç bulaşma, burada olanları unut ve bir daha karşımıza çıkma, olur mu?”
Kahel, “Öncelikle bir sakin olun, kadını korkutuyorsunuz. Aliz, bu konuyu ister araştıralım ister umursamayalım ama bunu kimseyle paylaşmayacağız.” dedi orta yolu bulmak istercesine.
“Sizin paylaşmamanız bu kadına inandığınızı gösterir! Hayatının tehlikede olduğuna gerçekten inanıyor musunuz? Hanedan neden kendi halkına kıymak istesin?”
“Bayan Stavina’nın hayatta kalması için küçük bir önlem, ne olur ne olmaz diye. Tamam mı?” dedi ikna etmek istercesine Kahel.
“Kusura bakmayın ama ben bu suçlamaları sizin gibi gizlemeyeceğim.”
“Suçlama olduğunu nereden biliyorsun Aliz?” dedi Ren öfkeyle. “O kadar eminsin, değil mi? Tamam, bu kadıncağızın kanıtı yok; peki senin var mı? Ayonnis’in veya diğer hanedanların bunu yapmadığının kanıtını göster hadi!”
Aliz, sert bakışlarını susarak sürdürdü.
“Ne oldu sustun..! O zaman burada konuşup durmayacaksın. Şunu da söyleyeyim; şu an sen de bizimle birlikte bir yasayı çiğnemiş oldun. Eğer bu kadını ele verirsen, ben de senin gözünün yaşına bakmam!” dedi Ren genç kızı korkutmak isteyerek.
“Sen beni tehdit mi ediyorsun?”
“Evet, ediyorum! Uzak duracaksın bu kadından. Sen neye inanmak istiyorsan inan ama ben bu konunun üzerine gideceğim. Sakın önümde engel olmaya kalkma.”
“Ne halin varsa gör!”
Genç kız salondan çıkmadan önce kadına sertçe baktı. Bayan Stavina ise gözlerini kaçırıp elleri titreyerek elbisesini sıkıyordu. Aliz, ev kapısını sertçe çarpıp uzaklaştı.
Kadın onun gidişinden sonra, “Bana inanmadı, bana inanmadı,” diyerek ağlamaya başladı. Ren onu sakinleştirmeye çalışarak, “Ağlama, bak ben senin yanındayım. Elimden gelenin fazlasını yapacağım.” dedi.
Kahel onları izlerken kadını dikkatle süzdü. Gözyaşları ve anlattıkları yalan gibi görünmüyordu. Kesin bir kanıt olmasa da anlattıklarında bir çelişki yoktu. Ne yapacaklardı? Ayonnis Hanedanının bunu yapıp yapmadığını nasıl bulacaklardı? Bu isyana sebep olan şey neydi? Diğer hanedanlar kimlerdi? Hepsi cevap bekleyen derin sorulardı.
Ren, kadını sakinleştirdikten sonra Kahel’e döndü. “Sende mi onun gibi düşünüyorsun? Öylece kestirip atacak mısın?”
“Bunları yalnız mı konuşsak? Burada kalmamız hem bizim için hem de bayan Stavina için tehlikeli.”
Ren kadına dönerek, “Size bunları anlattırıp üzdüğümüz için bizi affedin.” dedi.
“Ne affetmesi? Siz bana bugüne kadar kimsenin yapmadığını yaptınız, beni dinlediniz. Asıl siz affedin, benim için kendinizi tehlikeye attınız.” dedi ve ekledi. “Peki, siz bana inandınız mı? Yani oğlum için bana yardım edecek misiniz?” diye sordu ürkek gözlerle bayan Stavina.
“Anlattıklarınızı unutup hayatımıza devam etmeyeceğiz ama şu an Ayonnis dahil hiçbir hanedanı doğrudan suçlamamızı da beklemeyin.” dedi Kahel.
“Hayır, ben hanedanları suçlayın demiyorum; sadece bana inanıp oğlumu bulmama yardım etmenizi istiyorum.”
“Peki. Bu konudan ve bizim buraya geldiğimizden kimseye bahsetmek yok.”
“Tamam.”
“Merak etme, Ren ve ben bu konunun üzerinde duracağız.”
“O genç varis bunları birine anlatırsa ne olacak?”
“Bunu göze alamaz, o da yasayı çiğnedi. Ceza alacağını bilir.” diye açıkladı Varis Ren.
“Bizimle konuşmanızın cezası ne?”
“Bildiğim kadarıyla birkaç yıl zindan; ama varisler için bu süreç nasıl işler bilemem.”
“Gerçekten çok özür dilerim sizi bu duruma soktuğum için.”
“Artık ağlama lütfen. İyi ki geldik, sana yardım edebilirsek ne mutlu bize.”
Kadının içi bu sözlerle biraz olsun ferahlamıştı. Kahel, “Gitme zamanı,” deyince Ren kadına, “Fırsat buldukça yanına gelmeye çalışırım, gelişmelerden seni haberdar ederim, olur mu?” dedi.
“Çok sağ ol Varis Ren, iyi ki varsın.”
Varisler evden ayrılmak üzere kapıya ilerledi. Gençler kapüşonlarını taktıktan sonra Kahel sokağı kontrol etti; ortalık sakin görünüyordu.
“Hadi Ren, hemen çıkalım.”
Hızla dışarı çıktılar. Evden uzaklaştıklarında, üzerlerindeki o ağır baskı biraz olsun hafiflemişti. Varisler, Ayonnis sokaklarında yine yalnız kalmışlardı ama bu sefer zihinlerindeki sorular onlara eşlik ediyordu. Bayan Stavina’nın anlattıkları; Ayonnis ve diğer hanedanların sergilediği o mükemmel sistem ve yönetim imajını çiziyordu. “Peki, hanedanlar böyle bir şeyi neden yapmış olsun ki? Bu imaj öylesine sergilenen bir şey değildi; bu gezegende yaşayan tüm vampirlerin huzurla, mutlulukla ve güvenle yaşamaları, aynı zamanda hanedanların barış içinde kalmaları içindi,” diye düşündüler. Ren’in bakışları yola dalmışken arkadaşına “Ne yapacağız Kahel, var mı aklında bir şeyler?” diye sordu.
“Bir şey düşünmedim Ren ama kadının dedikleri fazla iddialı. Aliz’in yanında onu desteklemiş gibi görünmek istemedim ama haklı gibi. Ortada bir kanıt, bir belge, hiçbir şey yok. Ayonnis’te ve hangisi olduğunu bilmediğimiz diğer hanedanlarda toplu bir isyan olduğunu söylüyor. Diyelim ki böyle bir şey var ve Ayonnis Hanedanı bazı hanedanlarla anlaştı. O hâlde o hanedanların kan fakiri olması mümkün değil çünkü kan zengini ve kan fakiri hanedanları arasında böylesine bir gizli antlaşma olamaz. Geriye müttefikler kalıyor. Neden yaptılar, neden gizlediler ve kimler yaptı? Bunların hepsi ucu açık sorular.”
“Peki, anlattıklarını ne yapacağız Kahel? Onca şey anlattı.”
“Bu bir tuzak da olabilir Ren. Bu kadını hanedana söylemeliyiz, yoksa başımıza iş açacak.”
“Kahel, bunu yapmayacağız demiştik. Kadının dediği doğruysa öldürülebilir.”
“Eğer yalansa bu sefer de bizlerin canı tehlikede. Düşmanlarımız bu kadınla bize plan kuruyor olabilir.”
“Kahel, bu kadının yalan söylediğini düşünmüyorum dostum, yapmayalım, yazık.”
Varis Kahel derin bir nefes aldı; vicdanı ile mantığı arasında kalmıştı. Ardından arkadaşına baktı, Ren’in yüzünde de çaresizlik vardı. Bayan Stavina eğer yalan söylüyorsa canları tehlikeye girebilirdi, düşmanlarının ne yapacağını kestiremiyorlardı. Ama kadın haklıysa bu sefer çok daha ağır bir yük onları bekliyordu. Ayonnis’in ve yanındaki hanedanların halka yaptıkları ile kadının ölümü üzerine Kahel ve Ren’in çekeceği vicdan azabı.
“Ben tamamen bu kadına inanıp güvenelim demiyorum ama içimden bir ses ona güvenmemiz gerektiğini söylüyor. Kanıt ve belgelerin şart olduğunu ben de biliyorum; o zaman gel kanıt arayalım. Hem de çok hızlı bir şekilde bu süreci yönetelim, bu sayede neyin ne olduğunu buluruz.” dedi Varis Ren.
“Nasıl yapacağız peki onu?”
“Ben Ayonnis’e teftişe çıkayım, sen de Elian’a teftişe çık. Gözümüze takılan bir şeyler olursa konuşuruz.
“Ren bak, sen benim en sevdiğim dostumsun ama bunu benden isteme.”
“Neden?”
“Ben hiç bir hanedanlığın böyle bir şey yaptığına inanmazken kendi hanedanlığımı ve şehrimi mi araştıracağım? İhtimali bile söz konusu olamaz kusura bakma.”
“Kahel, Elian Hanedanı yapmıştır demedim ki; emin ol ben de öyle bir ihtimal vermiyorum. Ayonnis’ten, kendi ailemden böyle bir şey beklerim ama sizinkinden beklemem. O diğerleri de büyük ihtimalle başka hanedanlardır. Ama bilmiyorum, belki işe yarar bir şeyler bulurdun. Sonuçta Elian bu gezegenin en büyük ve en gelişmiş şehri; savaştan sonra kimler girdi, kimler çıktı belli değil. Belki şansın yaver gider de halk arasında o günü bilen birini bulursun. Ne bileyim, ya da bir şeyler görürsün.”
“Fazla iyimsersin dostum. Koca şehirde o dediğin şey kolay mı? Ayrıca halkla konuşmak çok zor, çok dikkatli olmam gerek.”
“Bugüne kadar çıktığın teftişlerde sadece düzeni inceledin, haksız mıyım? Bu sefer her şeyi sorgulamak için çık.”
“Peki, bir şey bulamazsak ne yapacağız?”
“O zaman yapacak başka bir şey kalmayacak. Senin canını ve kendimi tehlikeye atmadan, durumu olduğu gibi hükümranlara anlatırız.” dedi Ren gözleriyle boşluğa dalarak.
“Gerçekten mi?” dedi Kahel durup arkadaşına bakarak.
“Eğer ikimiz de bir şey bulamazsak bu araştırmayı ilerletmenin mantığı yok dostum. Belki de ormanda dediklerinde haklısındır; ailemden görmediğim her şeyi bu kadının oğluna sunduğunu görüp etkilenmiş olabilirim ama bu, canımızı tehlikeye atacağımız anlamına gelmez.”
“Bu kadar uğraş yerine dedeme sorsam peki?”
“Bayan Stavina’ya bir şans vermek istiyorum Kahel, sadece bir şans. Biz bu araştırmaları yaparken en azından şimdilik haberleri olmasın, sonra tüm sorumluluğu alacağım.”
“Böyle bir şeye müsaade etmeyeceğimi biliyorsun, her şeyi senin üstüne asla atmam. O halde, dediğin gibi olsun; kadına bir şans verip şehirlerimizi teftiş ederek araştıralım.”
“Yarın gece Elian’a senin yanına gelirim, olur mu? Bu durumu konuşuruz.”
Varisler, Ayonnis’in sokaklarından yavaş yavaş çıkıp ormanlık alana doğru yaklaşmışlardı.
“Tamam olur, ben artık döneyim Ren, yarın görüşürüz.
“Görüşürüz.”
Kahel ormanın içinde gözden kaybolduğunda, Ren düşünceli bir ifadeyle arkasından baktı. Yaptığı şey doğru muydu, değil miydi kestiremiyordu. Ama arkadaşı kendi şehrine gidiyordu ve yapacağı tek şey teftişti; bu sebeple onun güvenliğinden korkmuyordu. Ayonnis Sarayı’na doğru ilerlerken kafasında yarınki teftişte neler yapacağını planlıyordu. Kahel ile yapacakları bu araştırmanın sonucunu merakla bekliyordu.
Bölüm etkileşimi
