Bölümler 8Şu an: BÖLÜM 7: ELİAN ŞEHRİ
- 1 BÖLÜM 1: SAKLANAN GEÇMİŞ3.149 kelime
- 2 BÖLÜM 2: HANEDANLAR ZİRVESİ5.301 kelime
- 3 BÖLÜM 3: ORMAN1.597 kelime
- 4 BÖLÜM 4: VARİSLER KARŞI KARŞIYA3.295 kelime
- 5 BÖLÜM 5: HANEDANLAR GECESİ4.998 kelime
- 6 BÖLÜM 6: 153 YIL ÖNCE6.442 kelime
- 7 BÖLÜM 7: ELİAN ŞEHRİ8.925 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 BÖLÜM 8: KAN KAYITLARI3.659 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kahel, Elian’a döndüğünde gününü her zamanki gibi ailesiyle geçiriyordu. Ama kadının anlattıkları zihninin bir kenarında hâlâ duruyordu. Bu sebeple gözleri ara ara boşluğa dalıyordu. Her şeyi unutmak, hiçbir şey olmamış gibi davranmak ve eskisi gibi saray avlusunda ailesiyle sohbetlere dalıp zamanın nasıl geçtiğini anlamamak istiyordu. Ama artık bu onun için çok zordu; çünkü zihni her an duyduklarını yüzüne vurabilirdi.
Bu şekilde gün bitmiş, gece olmuştu. Ailesiyle akşam yemeğinde toplanmışlardı. Dedesinin kahkahalarla geçmişteki komik anıları anlatmasını; babasının ve annesinin de ona neşeyle eşlik etmesini seyrediyordu. Normalde olsa bu koyu sohbeti asla kaçırmaz, onlara katılırdı ama şu an nedenini kendisi bile bilmese de içinden gelmiyordu; kalbi buna izin vermiyordu. O sırada bir hizmetli, kadehlerindeki kanı tazelemek için yanlarına vardı. Kahel hizmetli kadını görür görmez aklına bayan Stavina gelmişti. Nereye baksa veya neyi düşünse, artık sadece o acılı anne ve söyledikleri zihnine üşüşecek gibiydi. Anlatılanlara karşı mesafeli ve şüpheci yaklaşsa da Ren’in de bahsettiği o “ihtimal”, düşüncelerini yiyip bitiriyordu. Arkadaşına bu durumun asla gerçekleşmeyeceğini, Elian hanedanının böyle bir şey yapmayacağını söyleyip kendini buna inandırsa da içindeki sıkıntıyı dindiremiyordu.
Belki biraz dinlenmek kendisine iyi gelir diye düşündü. Dedesi Hükümran Zargun’dan ve ailesinden müsaade isteyip odasına çıktı. İçeri vardığında masanın üzerindeki kadehi gördü, içine biraz kan doldurup içmeye başladı. Zihninin gürültüsünden hâlâ kurtulabilmiş değildi. Pencereyi açıp dışarıyı izlemeye başladı. Elian, uzaktan da olsa görünüyordu. Dışarının havasını hissetmek ona iyi geliyordu. Gözlerini yukarı kaldırdığı zaman yıldızları fark etti. “Nasıl da güzel parlıyorlar,” diye düşündü. Ara ara yıldızların ışığını kısıp önlerinden geçen bulutları da seçebiliyordu. Bulutlar, gezegenlerinin daha güzel bir atmosfere bürünmesini sağlayan, doğanın onlara sunduğu boş kütlelerdi; başka da bir görevleri yoktu.
Bir süre dışarıyı seyrettikten sonra pencereyi kapatıp yatağına uzandı. Beynindeki o uğultu susmuş gibiydi. Bu anı değerlendirip gözlerini kapattı. Kısa bir dinlenme kendisi için yeterli olacaktı. Birkaç saat sonra gözlerini açtı. İçinde güzel bir his vardı; bugünün iyi geçeceğine dair bir histi bu. Kendini doğrultmasıyla kapı tarafına bakıp irkilmesi bir oldu. Hayretler içindeydi, gözlerine inanamıyordu. Nutku tutulmuş, sadece o yöne bakıyordu; gördüğü kişi bayan Stavina’ydı. Öylece durmuş, Kahel’e bakıyordu. Genç varis o anın verdiği şaşkınlığı üstünden atamamıştı, vücudu resmen kaskatı kesilmişti.
Gözlerini kadından ayırmayarak ağır hareketlerle yatağından kalkmaya başladı. Kahel yere ilk bastığında bir ıslaklık hissetti ama odağını bozmamak için kadına bakmayı kesmedi. Diğer ayağını da attığında aynı hissi yine yaşadı. Şu an bir sıvının üstüne basıyordu. Gözlerini yere devirdikten sonra tüm odanın kanla ıslanmış olduğunu gördü. Kadın ağır adımlarla pencere tarafına doğru ilerlemeye başladı. Kahel üstündeki şoku atamadan, “Sen buraya nasıl girdin?” diye sordu.
Bayan Stavina ilerlemeye devam etti, dışarıyı seyretmeye başladı; birilerini süzüyor gibiydi. Kahel “Sizin burada ne işiniz var?” diyerek sorusunu tekrarladı.
Kadın bakışlarını varise doğru yönelterek, “Bu yerdeki kanlar kimin kanları biliyor musun?” diye sordu.
Kahel sessiz kalmayı sürdürdü, kadın devam etti. “O gün öldürülen vampirlerin kanı bunlar. Bizim içtiklerimizden değil yani. Ve bunların sorumlusu...” Susup tekrar dışarıya çevirdi bakışlarını bayan Stavina. “Oradaki askerler.” diye ekledi.
“Ne anlatıyorsun sen? Sana bir şey soruyorum, burada ne yapıyorsun, buraya nasıl girdin?”
“Ben buraya girmedim varis Kahel.”
“Ne?"
“Ben buraya girmedim. Beni aklından çıkarmayan sensin; sen ve vicdanın. Her ne kadar kabul etmesen de o ihtimal seni kemiriyor, seni içten içe korkutuyor. O iyi bildiğin ailenin ve iyiliği savunduğunu zannettiğin hanedanların halka bunu yapmış olması canını yakıyor.”
“Sus artık!” diye bağırdı varis. “Çık buradan! Seni görürlerse öldürürler. Hem biz seni dinlemeye gelmedik mi, sen ne diye geliyorsun? Ölmek mi istiyorsun? Yoksa görünmezlik küresini mi kullandın?”
“Güç kürelerini kullanıp o özel yetenekleri deneyimleyenlerin sadece askerler ve hanedan üyeleri olduğunu çok iyi biliyorsun. Sence böyle bir ihtimal var mı?”
“Sana buradan hemen çık diyorum!”
“Sen onlar gibi değilsin. Vicdanın seni inanmak istediğin şeylere değil, gerçekleri öğrenmeye itecek; bunu sen de göreceksin. Çünkü sen halkının iyi durumda olduğunu sanan, hiçbir şeyden haberi olmayan bir varissin. Halkının bu hale gelmesini istemeyen bir varis...”
Kahel dişlerini sıkıp öfkeyle kadına doğru ilerledi. Kollarından tutup, “Yeter artık, bu ne hadsizlik! İyilik ettik yanına geldik, bu da ne oluyor böyle? Yürü, kimse görmeden çıkacaksın bu saraydan, yürü!” diyerek odanın kapısına yöneldi.
Kahel kadını çekiştirirken bir anda kapı duvarlara çarparak açıldı. Gelenler anne ve babasıydı. Kahel ile kadın telaş içinde göz göze geldi. Varis bakışlarını ebeveynlerine çevirdiğinde, annesi Hanımefendi Luvia donuk bir ifadeyle, “Burada ne oluyor? Bu hizmetli kadının burada ne işi var oğlum, yasaları bilmiyor musun?” diye sordu.
“Anne kadının hiçbir suçu yok, gidecekti zaten birazdan.”
“Nereye gidiyor? Buraya gelme cesaretinde bulunuyorsa cezasını çekecek.”
“Baba neler diyorsun? Konuşmadık zaten, yolunu kaybetmiş.”
Varis kadına dönerek, “Sen de bir şey desene!” dedi korkuyla.
“Bir şey söylemesine gerek yok, kadın şu an burada ölecek.” diyerek araya girdi Hanımefendi Luvia.
Babası ona doğru yaklaşıp Kahel’i kadından ayırarak uzaklaştırdı. O sırada varis, “Anne, ne ölmesi? Konuşmadık diyorum, yasaları çiğnemedik. Yapmayın, yazık etmeyin!” diye yalvarıyordu ailesine.
“Sus Kahel, senin için yapıyoruz.” diye fısıldadı babası.
“Baba ne diyorsun sen? Benim için bir şey yaptığınız yok, kadını bırakın da gitsin!”
“Askerler!” diye bağırdı Hanımefendi Luvia.
Kahel babasından kurtulup kadına doğru gitmek istese de babası onu büyük bir kuvvetle tutmuştu. Kahel ses telleri koparcasına bağırıyordu. “Anne... Hayır... Hayır... Anne!”
Askerler beliriverdi, annesi kadını işaret etti. Kahel o sırada “Yapmayın!” diye bağırmaya devam ediyordu. Askerlerden biri giysisinden bir güç küresi çıkarıp yumruğuyla sıktı ve kendine enjekte etti; gözleri anında yeşile dönmüştü. Özel güç giysiyle etki etmediğinden, tene temas gerekiyordu. Elini kadının boğazına doğru yaklaştırdı. Kahel tüm gücüyle babasından kurtulmaya çalışıyordu. “Baba... Bırak beni! Yapmayın! Asker, sana diyorum, öldürürüm seni duydun mu, öldürürüm!” diye haykırdı Kahel.
Kahel elinden bir şey gelmediğini anlayıp öylece kalakalmıştı. Asker kadına dokundu; kadın bir anda kaskatı kesilerek donup kaldı, gözleri dehşetle büyüdü. Taşlaşmanın çıkardığı o çatlama sesi bütün odayı kaplamıştı. Vücudunun hızla taşa dönmesiyle yere serilmesi bir oldu. Odanın ortasında, beyaz taştan bir heykel gibi öylece duruyordu.
Kahel’in çabaları yetersiz kalmıştı; durdurmak istese de başaramamıştı. Kadının taştan cesedine öylece bakıyordu. Askerin o soğuk bakışlarını üzerinde hissedince babasından tekrar kurtulmayı denedi; o adamı orada paramparça etmek istiyordu. Asker gözlerinin içine baka baka odadan çıkarken Kahel arkasından, “Gel buraya! Sana buraya gel dedim!” diye bağırırken bir anda yatağından doğruldu.
Gördüğü ve hissettiği tek şey odası ve sessizlikti. Elini alnına koydu, soluk alışverişinin düzene girmesini bekliyordu. Bu ikinci kabusuydu. Bunları öylesine gördüğü, sıradan ve anlamı olmayan rüyalar olarak değerlendirmeye çalıştı. Kadının anlattıklarının etkisinde kaldığı için böyle gördüğünü düşündü. Bundan ilki kadar etkilenmemişti ya da etkilenmemeye gayret gösteriyordu. Hızlıca toparlanmak istiyordu. “Kendine gel Kahel, kendine gel,” diyerek sayıklıyordu. Varis, sakinleştiğini hissettiği an ayağa kalktı. Üstünü başını düzeltti. Rüyasında bayan Stavina’yı gördüğünden dolayı aklına sabah yapacağı teftiş gelmişti. Normalde gün ağarınca alacağı izni hemen şimdi dedesiyle konuşarak almayı düşündü. Bu sebeple hem izni koparacak hem de dedesiyle sohbet edip kabusun etkisinden bir nebze de olsa kurtulacaktı. Odasından çıkıp sarayın en üst katına doğru ilerledi. En yukarıda dedesinin odası bulunuyordu.
Varis, Hükümran Zargun’un odasının önüne vardığında kapıyı çalmadan önce bir an duraksadı. Uyanık olup olmadığını bilmiyordu; onu rahatsız etmek istemezdi ama çalmadan girmek de saygısızlık olurdu. Gördüğü rüya onu iyice sersemletmişti. Saygısızlık etmemek adına kapıyı hafifçe tıklatıp içeri girdi. Her hareketini sessizce yapmaya gayret ediyordu; kapıyı açışı ve attığı adımlar son derece dikkatliydi. İçeri girer girmez, gece mavisi karanlığın odanın her zerresine sindiğini gördü. Odanın büyüklüğü ve içindeki eşyalar göz kamaştırıcıydı. “Gezegenin en büyük ve en güçlü şehrinin hükümranı; hak ettiği makam da buydu,” diye geçirdi içinden Varis Kahel. Odayı süzdüğünde, dedesinin gücünün ve ihtişamının her ayrıntıda ilmek ilmek işlendiğini hissediyordu.
O sırada, balkon tarafından “Evlat,” diyen bir ses duydu. Hükümran Zargun, tüm azametiyle ağır ağır ona yaklaşıyordu.
“Gecenin bu vaktinde burada ne yapıyorsun bakalım?” diye sordu Hükümran Zargun.
Varis, “Dede, bağışla. İzinsiz girmiş gibi oldum ama kapıyı tıklatmıştım,” diyerek durumu açıkladı.
Hükümran, tüm heybetiyle “Torunum, açıklama yapmana gerek yok,” dedi. Dedesi yatağına doğru yürüyüp oturduktan sonra varis, bir süre ona hayranlıkla bakmayı sürdürdü. Ardından Zargun’a doğru yürümeye başladı. Nihayet yanına vardığında, dedesinin kendisine sıcak bir tebessümle baktığını gördü.
“Evlat, yanıma gelmek için davetiye mi bekledin?” diye takıldı Hükümran Zargun.
Kahel ne dendiğini anlamamış, anlamsızca yüzüne bakıyordu. Zargun’un tebessümü yerini hafif bir gülümsemeye bıraktı. “Bana doğru gelirken ki bekleyişinden bahsediyorum.”
Kahel, az önceki kabusun etkisinden dolayı algıları kapanmış gibiydi; yavaş yavaş kendine geliyordu. Zargun’un sözlerini ikinci kez duyduğunda idrak etti ve dedesinin bu halini sorgulamaması için, “Kusura bakma dede, yeni uyandığımdan böyleyim. Çok sürmez.” diye kendini ifade etti.
“Sorun değil evlat, takılıyorum sana.”
Hükümran Zargun yüzündeki ifadeyi bozmadan hemen yamacındaki karafı eline aldı. İçindeki kanı kadehine doldururken, “Eee, uyanır uyanmaz seni buraya atan nedir?” diye sordu naif bir ses tonuyla.
“Aslında amacım senden bir konuda izin almaktı dede ama gelmişken dede-torun Elian manzarası karşısında kadeh tokuşturmasın mı diye düşündüm.”
“Gayet cazip bir teklif. Peki, izin alacağın konu neymiş bakalım?” dedi kadehinden bir yudum alan Hükümran.
“Uzun zamandır Elian’ı teftişe çıkmadığımı hatırladım. Sarayda da sıkıldım biraz; eğer iznin olursa gün doğduğu vakit şehrimizi teftişe çıkmak isterim.”
“Evlat, zaten bunu yapan hizmetlilerimiz var. Bu işlerle seni yormak istemiyorum.”
“Yorulmam dede, bana da hem iş hem de eğlence çıkmış olur.”
“Her tarafta askerler olmasına rağmen hâlâ şehirlerimizin güvenliğinden şüphem var, o yüzden kararsızım.”
“Zaten kendimi belli etmeyeceğim dede.”
Hükümran Zargun, elindeki kadehi yavaşça masaya bıraktı. Torununu kırmak istemiyordu ancak vereceği kararın ağırlığı zihnini bulandırıyordu. Bir anlık sessizliğin ardından, “Tamam,” dedi tok bir sesle. “Kararımı sabah kahvaltıda vereceğim. Senin için de uygun mu?”
“Sen ne dersen o dede, ama neden sabah?”
“Çünkü sana bir sürprizim olacak, kararımı da o an vermek istiyorum.”
“Şu an beni heyecanlandırdınız.”
“Sabaha kadar sabret bakalım evlat.”
Kahel kesin bir karar duymasa da içinden bir ses dedesinin izin vereceğini söylüyordu. Bunun sevinciyle Hükümran Zargun’a baş selamı verdi. O sırada dedesi masaya doğru baktı. Sonra gözlerini torununa çevirdi.
“Evlat elimde sadece tek kadeh var, ne olacak bizim tokuşturma işi?”
“Sorun değil dede, başka bir zamanda yapabiliriz.”
“İyi o halde, öyle olsun.”
“İzninizle Hükümran Zargun.”
“Müsaade senin Varis Kahel.”
Varis, odadan çıktıktan sonra kendi odasına döndü. Yatağına oturdu; sütunlardan işlemeli duvarlara ve masanın üzerindeki kana kadar her şeyi en ince detayına kadar inceliyor, süzüyordu. Günün ağarmasını beklerken öylece duruyor, duvarlara boş gözlerle bakmaya devam ediyordu. Havanın yavaş yavaş açılmasıyla odası aydınlanıyordu. İçinde anlam veremediği bir stres vardı; ayağa kalktı. Odasında dört dönüyor, ne yapacağını bilmeden etrafına bakınmayı sürdürüyordu.
“Tak, tak, tak!” Kapı vuruldu. Kim olduğunu sorduğunda, “Benim oğlum,” cevabını aldı. Gelen annesiydi. Hanımefendi Luvia, tüm olumlu enerjisi ve tatlı gülümsemesiyle içeri girdi.
“Gün doğdu genç varisim, gel hadi. Babanla deden aşağıda kahvaltı etmeye başladı bile.”
Varis annesinin karşısında sakinliğini korumaya çalıştı. Luvia ona baktığında bir gariplik sezmiş olacak ki, “Oğlum senin bir şeyin mi var?” diye sordu.
“Nasıl yani anne?”
“Dün akşam da yemekten bir anda kalkıp gittin. Çok üstünde durmadım ama eğer bir şeyin varsa söyle.”
Kahel içinden; “Keşke söyleyebilseydim anne. Keşke gördüğüm rüyaları, o kadının anlattıklarını ve şu anda bunu kanıtlar nitelikte bir şeyler bulup bulamayacağımı anlamak için şehri teftişe gideceğimi bir bir sana anlatabilseydim,” diye geçirdi.
“Yine daldın,” dedi Luvia meraklı bir ifadeyle. Oğluna yaklaşıp yüzünü şefkatle avuçlarının arasına aldı ve Kahel’in gözlerinin içine derin derin bakarak sordu: “Oğlum, gerçekten iyi olduğuna emin misin?”
Kahel annesinin bu bakışları karşısında dili tutulmuş gibi hissetti. Annesinin elini öptü ve ona sarıldı:
“Merak etme anne, hiçbir şeyim yok. Oğlun çok iyi, aklın bende kalmasın.”
“Sen öyle diyorsan öyledir canım.”
Kahel sarılmayı bıraktığında, annesinin gözlerinin içinin güldüğünü fark etti. “Sizi sabah sabah mutlu eden şey nedir Hanımefendi Luvia?”
“Oğlumun mutluluğu,” dedi Luvia göz kırparak.
“Beni de mutlu eden sizin mutluluğunuzdur anneciğim,” dedi Kahel annesinin ellerini tutarak.
“Varisim benim... Hadi bizimkileri bekletmeyelim.”
Aşağı indiklerinde babası ona bakarak “Günaydın oğlum,” dedi. Dedesi de ardından selamladı. Kahel onlara karşılık verip yerine geçti. Masada yok yoktu. Kahel’in canı pek bir şey istemiyordu; bardağındaki kandan sadece birkaç yudum aldı. Aile üyelerine ayıp olmasın diye tabağına eklediği yiyecekleri çatalıyla karıştırıp ara ara ağzına atıyordu. Hükümran Zargun yemeğini bitirip bardağındaki son yudumu da içtikten sonra baş askere işaret yaptı. Oda hizmetliyi yönlendirdi, kadehi doldurulduktan sonra Zargun aile üyelerine döndü:
“Size bir şey söylemem gerekiyor.”
Masadakiler hükümrana yöneldi. Oğlu Soren, “Buyur baba,” dedi. Zargun, torununa dönerek:
“Evlat, sen gece yanımdan gittikten sonra Kroza’dan bir elçi geldi. Vagor’dan bana bir mektup getirmişti. Bizi ailecek akşam yemeğine davet ettiğini söylüyor ve mutlaka gelmemizi rica ediyordu. Ben de geri çeviremedim. Sizin fikrinizi almadım ama sorun olmaz değil mi?” dedi mahcup bir şekilde.
Hanımefendi Luvia, “Hayır baba, hiçbir sorun olmaz. Gece sana eşlik edeceğiz,” diyerek onu rahatlattı.
Soren, “Evet baba, gece hiçbir programımız yok, gelebiliriz.” diyerek eşini onayladı.
Zargun tebessümle onlara baktıktan sonra gözlerini Kahel’e çevirdi. “Peki sen evlat?”
Kahel akşam Ren ile buluşmayı planladığı için bir anda “evet” diyememişti. Zargun torununun duraksadığını görünce, “Evlat, gece bir işin varsa söyle, seni zorlayacak değilim,” dedi.
“Hayır dede, bir işim yoktu da Ren’le buluşmayı düşünüyordum.”
Soren lafa girdi, “Oğlum, bir hayli zamandır Hükümran Vagor’un misafiri olmuyorduk. Gelebilirsen iyi olur.”
“Baba ben de gelmeyi çok isterdim ama...”
“Kahel, deden ailecek gideceğimizi söylemiş. Hem Kroza hanedanının tüm üyeleri orada olacaktır. Bizim de eksiksiz gitmememiz daha iyi olur. Ren ile başka bir gün buluşabilirsiniz, seni anlayışla karşılayacaktır.”
Kahel annesinin bu sözlerini haklı bularak Ren’e ulaşmaya ve buluşmayı ertelemeye karar verdi. “Tamam anne, doğru söylüyorsun.” Varis dedesine bakarak ekledi. “Gece ben de size eşlik edeceğim dede, merak etme.”
“Peki o halde, tüm aile karanlık çökmeden hazır olsun.”
Herkes onayladıktan sonra Soren oğluna, “Oğlum, sen gece dedenin odasına mı gittin?” diye sordu.
“Evet, konuşmamız gereken bir konu vardı.”
Zargun tebessümle oğlu Soren’e döndü. “Torunum dün gece bana Elian’ı teftiş etmek istediğini söyledi.”
Luvia gülümseyerek, “Öyle mi?” dedi.
“Evet, öyle.” dedi başını hafifçe sallayarak Hükümran Zargun.
Kahel, “Dede, siz de bana sabah karar vereceğinizi söylemiştiniz.” dedi heyecanla söze girerek.
“Doğru evlat, öyle demiştim ama istersen önce sana sürprizimi göstereyim.”
Tüm aile heyecanla Zargun’un baktığı tarafa döndü. İçeri baş askerlerden birinin girdiğini gören Kahel, “Krell!” diye fısıldadı sevinçle. Krell, onun askerler arasında en güvendiği kişiydi. Hemen küçüklük anıları canlandı gözünde. Neredeyse yaşıt sayılırlardı ve hep beraber zaman geçirirlerdi. Ren’den sonra en sevdiği arkadaşıydı. Kahel ona diğer askerlere olduğu gibi mesafeli değil, kardeşi gibi davranırdı. Varislik eğitimleri aldığı zamanlar o gün öğrendiklerini birbirleriyle paylaşırlardı. Bazen bu sohbetlere Elian’a gelebildiği zamanlar içinde Ren’de katılırdı. Bir araya geldiklerinde yaptıkları yaramazlıkların haddi hesabı yoktu; bu sebeple askerler onları kolay kolay yalnız bırakmazdı. Ve bu günlerin üzerinden yıllar geçmiş hepsi büyümüştü. Eğitim ve görev yeri kışlada olan Krell bir baş askerin haksızlığına uğramıştı zamanında. Bu olay Kahel’in kulağına gider gitmez duruma el koyup onu saraya geri getirmişti. Zamanla kendini geliştirip sarayda baş askerliğe yükselmişti.
Asker Krell el pençe divan durarak başıyla aileyi selamladı. “Hepinize afiyet olsun efendim.”
Zargun, “Eksik olma Krell.” diye cevap verdi.
Krell gülümseyerek kendisine şaşırmış ama gülümseyerek bakan varise takılırcasına, “Beni gördüğünüze mutlu olmadınız mı Varis Kahel?” diye sordu.
Kahel ayağa kalkıp arkadaşına doğru yaklaştı ve omuzlarını kavradı. “Sevindim tabii ki! Neredeydin şimdiye kadar? Dedem dinlenmek için izin istediğini söylemişti.”
“Evet efendim, biraz dinlenmek istedim sadece.”
“Dedemin şimdiye kadar hiçbir askere bu denli değer verip izin verdiğini görmedim Krell, değerini bil,” dedi Kahel tebessümle.
“Bu sizin sayenizdedir varisim.”
“Bu saray sensiz eksik gibiydi, iyi ki geldin.”
“Beni utandırıyorsunuz efendim, teşekkür ederim.”
Kahel dedesine döndü. “Sürpriziniz için teşekkürlerimi sunuyorum Hükümran Zargun. Peki gece konuştuğumuz konuyu düşündünüz mü?”
Luvia, “Krell de geldi ya artık Kahel’i kimse tutamaz!” dedi gülümseyerek.
Masadaki gülüşmelerden sonra Zargun son sözü söyledi. “Pekala, izin vereceğim. Sana da Krell’e de güveniyorum ama bir şartla; kendinize çok dikkat edin, aklımız sizde kalmasın ve elinizden geldiğince erken dönün.”
“Tamam dede, aklın kalmasın.”
Kahel ve asker Krell hazırlıklarını yapıp saraydan çıktılar. Elian’a doğru ilerlerken Krell, “Epey oldu teftişe çıkmayalı.” dedi anın tadını çıkarırcasına.
“Eee, ne güzel işte. Bak hava da çok güzel, hafif güneşli. Konuşamasak da biraz halkın yüzünü görelim değil mi?”
“Haklısınız efendim.”
“Efendim mi? Krell?”
“Varis Kahel, biliyorum arkadaşız ama sonuçta siz bir varissiniz. Bu sebeple size her zaman isminizle hitap etmek içime sinmiyor.”
“Bu konuyu kaç kere konuştuk?”
“Haklısınız ama...”
“Tamam tamam, sen nasıl rahatsan öyle konuş, seni zorlamayacağım. Zaten benim de sana hanedanın herhangi bir kurumunda ‘asker’ diye hitap etmem gerek; sonuçta kimse aramızdaki dostluğu bilmiyor. Hanedanın ağırlığını korumak şart.”
Şehir merkezine vardıklarında teftiş başlamıştı. Varis, görkemli sokaklardan geçerken halkı gözlemliyordu. Dağıtım yerlerinde hizmetli vampir sınıfı harıl harıl çalışıyor, hanedanın verdiği işleri yetiştirmeye uğraşıyordu. Herkes işine o kadar odaklanmıştı ki sokaktan kimin geçtiğine bakmıyorlardı bile. Kahel, arkadaşına dönerek, “Burada teftiş yapmak için çok erken, herkes yeni çalışmaya başlamış.” dedi kısık bir ses tonuyla.
Genç vampirler Elian’ın daha kalabalık olan iç kesimlerine doğru ilerlediler. Meydana vardıklarında hükümran Zargun’un heykelinin önünden geçip yürümeye devam ettiler. Biraz sonra Kahel şehrin eğitim merkezinin önünden geçtiklerini görünce, “Önce buraya girelim bakalım, sistem nasıl gidiyor.” diyerek askerle birlikte o binaya doğru yöneldiler.
Merkeze girmeye çalıştıklarında kapının önünde güvenlik hizmetlisi onları durdurdu. “Neye baktınız?”
Krell eğitim merkezinin genel sorumlusuyla görüşmek istediklerini söyleyince hizmetli, “Sorumluya ne yapacaksınız? Kim olduğunuzu söyleyin, böyle istediğiniz gibi giremezsin.” diyerek onları durdurdu.
“Ben Krell, baş askerim. Yanımda da Elian Hanedanı’nın varisi var.”
“Üzgünüm bana kanıt göstermediğiniz sürece girmenize izin veremem. Burada göreve başlayalı çok olmadı bu sebeple hanedan üyelerini tanımıyorum.”
Asker, giysisindeki güç küresini çıkardı. “Bu yeterli mi?” diye sordu. Görevli, güç küresini görünce hemen gençlere baş selamı verip geçmelerine izin verdi. Çünkü onunda bildiği gibi hiç bir asker durup dururken yalnız bir kuruma girmezdi ve güç küreleride sadece onlarda ve hanedan üyelerinde bulunurdu. Kahel ve baş asker binanın yukarı katına çıkarken sınıflardan gelen öğrenci seslerini duyabiliyorlardı. Sorumlunun odasına vardıklarında Krell kapıyı tıklattı ardından kapıyı varise açtı. Karşısında hanedan üyesini gören sorumlu oturduğu yerinden hemen kalkıp, “Eğitim merkezimize hoş geldiniz Varis Kahel, şeref verdiniz.” diyerek karşıladı onları.
“O şeref bana ait. Sizin gibi değerli eğitimcileri görmek büyük onur.”
“Eksik olmayın efendim.”
Kahel oturduğu anda gözlerini masanın üzerinde gezdirmeye başladı. Onlarca dosya ve evraklar vardı. Sorumluya dönerek, “Evet, nasıl gidiyor? Var mı bir aksaklık?” diye lafa girdi.
“Hayır efendim düzenimiz olması gerektiği gibi ilerliyor.”
“Bu masadaki dosyalar nedir?”
“Yıllık eğitim planlarımız efendim.”
“Neler yazıyor bu dosyalarda.”
“Bu yıl ne kadar gence eğitim vereceğimiz. Eğitimleri ne zaman başlatıp ne zaman bitireceğimiz. Eğitim gören öğrencilerin bilgileri, her biri için ay ay başarı durumlarını kaydetmek için hazırladığımız dosyalar falan efendim. Sizin de bildiğiniz şeyler zaten.”
Kahel dosyaları incelemek üzere eline aldıktan sonra, “Ben dosyaları incelerken sen anlatmaya devam edebilirsin.” dedi.
“Eee, tam olarak neyi bilmek istiyorsunuz efendim?”
“Bildiğim veya bilmediğim her şeyi tekrar dinlemek istiyorum.” Varis, bakışlarını elindekilerden çekip genel sorumluya çevirerek, “Anlatman için yeterli bir sebep mi?” diye sordu.
Genel sorumlu bir an duraksadı, “Hayır efendim, öyle demek istemedim. Siz yeter ki isteyin, sebebin olmasına bile gerek yok. O hâlde şöyle anlatayım,” dedi ve kendini toparlayıp söze başladı.
Varis Kahel, o sırada elindeki belgeleri incelemeye devam ediyordu. Amacı, bildiklerini tekrar dinlemek değildi aslında. Söylenenleri baştan sona dinleyerek gözünden kaçan bir detay, değişen bir durum veya olası bir sorun olup olmadığını tespit etmek, konuya bütünüyle hâkim olmak istiyordu.
“Öğrencilerimizin bir yıllık eğitim sürecine girmeleri için 17 yaşında olmaları gerekmektedir. Zaten sizin inceleyecekleriniz bu şartları karşılamakta. Bu eğitimler sonucunda geleceklerini kendileri belirliyorlar; ya eğitimi hakkıyla tamamlayıp devlet kademelerine giriyor ya da başarısız olup alt tabakada çalışıyorlar. Hanedan bu konuda hiçbir öğrenciyi zorlamıyor; tercih onların. Bu sebepten ötürüdür ki devamsızlık süresi de yoktur.”
Kahel dosyaya göz gezdirirken, “Kendini gerçekten düşünen çok çalışır ve başarılı olur diyorsun yani.” dedi.
“Evet efendim.”
“Peki yıllar sonra gelirse o isteği o zaman ne olacak?”
“O konu da hanedanın yaptığı bir kolaylık var aslında efendim. Eğitimler için en az 17 yaşında olması şart ama ondan sonra isteyen her bir vampir her yılda bu eğitimlere girebilir. Onlar için ayrıyeten planlar hazırlıyoruz ilk yılı olanlar gündüz gelirken, diğerlerinin gündüz işleri olduğundan gece gelip eğitimlerini görüyorlar. Bu şekilde başarılı olmuşlarda vardır.”
“Peki sonradan eğitim görmek isteyenlerin sayısı çok mu?”
“Aslında çok değil efendim herkes kendi çalışma hayatına alışınca kimse eğitim görmeye yanaşmıyor.”
“Anladım, biraz da eğitim sürecinden bahset bakalım.” dedi elindekileri masaya bırakıp.
“Eğitimlerimiz bilim, teknoloji, tarih, makine, dövüş sanatları, güç küreleri gibi onlarca alanlardan oluşuyor. Öğrencilerimiz ilk altı ay merkezde eğitim alırken, son altı ay iş yerinde uygulama yapıyorlar. Yıl sonunda yapılan sınavla birlikte kimin neye yeteneği varsa orda işe başlıyor, olmayan da alt taba hizmetli oluyor. Kan paketleri de bu statüye göre dağıtılıyor. Orta sınıf hizmetliler iki paket alırken, alt sınıf hizmetlilerde bir paket alıyor. Her vampir haftada iki paket alıp güçlü ve enerjik olmayı ister. Ama maalesef ki hepsi bunu başaramıyor.”
Kahel, “Vampirlerin güçlü olmayı istemesi kadar doğal bir şey yok. Keşke hepsi aldıkları eğitimleri tamamlayıp başarılı olsalar. Keşke kimse daha az bir güçle yetinmek durumunda kalmasa.” diyerek onayladı.
“Doğru söylüyorsunuz efendim. Bir defasında bir sohbet açılmıştı kan tesislerinde çalışan bir arkadaşımla. Bana yer altından çıkarıp ayrıştırabildikleri kan miktarının belli olduğunu, ellerindeki makinelerin hızı ve gücünün şimdilik bu kadar olduğunu anlatmıştı.”
Varisle sorumlunun arasında geçen sohbeti dinleyen asker Krell, “Arkadaşın doğru söylemiş, hem belki zamanla teknoloji daha da gelişir. Ama şimdilik buna uyum sağlamaktan başka çaremiz yok. Herkese istediği kadar kan verilmesi mümkün değil.” dedi.
Varis Kahel ayağa kalktı. Her şey yolunda görünüyordu. Sorumluya iyi dileklerde bulunduktan sonra merkezden çıktılar. Yürürken asker varise, “Efendim buraya yakın bir merkez daha var isterseniz oraya da gidelim.” teklifinde bulundu.
“Jeoloji merkezinden mi bahsediyorsun?”
“Hatırlıyorsunuz.”
“Genel olarak sarayda vakit geçiriyor olsam da şehirde görmediğim yerleri keşfetmeyi çok severim. Bilmediğim yer yok diyebilirim.”
Gençler diğer bir merkeze doğru yürürken sohbete devam etti.
“Güvenliğinizden emin olduktan sonra bunlarda hiçbir sakınca yok efendim.”
“İşte o güvenlik tam sağlanamadığından bu hep bir sorun Krell.”
“Maalesef ki öyle, umarım bir gün bu güvenlik problemi ortadan kalkar da mutlak barış gelir.”
“Umarım. Baksana, savaş zamanında şehirler arası göç sonucunda karışan halklar, hangisi dost hangisi düşman belirsiz; ‘Biri bizi tanır mı, suikasta uğrar mıyız?’ derken kendi halkımızla bile konuşamaz hâle geldik.”
“Maalesef efendim, söyledikleriniz acı ama gerçek.”
Kahel ve askeri jeoloji merkezinin önüne geldiklerinde asker Krell, “Efendim, bugün bütün tesisleri ve merkezleri gezebilecek miyiz?” dedi.
“Hepsini gezemesek de bir kısmını gezelim, akşama doğru da döneriz saraya.”
“Siz nasıl isterseniz.”
Genç vampirler jeoloji merkezinin bahçesine, ardından da ana binasına girdiler. Bu sefer içeri girmekte zorlanmadılar çünkü hızla tanınmışlardı. Merkezin içine girdiklerinde onları, kendi gezegenlerinin dev bir maketi karşıladı. Bu maket varisin ilgisini çekmiş olacak ki adımlarını ona doğru atmıştı. Yapı yarım küre şeklinde tasarlanmıştı. Kahel incelediğinde, gezegeni tüm çıplaklığı ile görüyordu; hem yeryüzünün coğrafi yapısını ve üstünde bulunan hanedanlıkları hem de iç tabakasını. Gezegenin tamamı kayaçlardan ve sert topraklardan oluşuyordu. Bu sebeptendir ki rengi, kahve tonlarının ağırlıkta olmasıyla birlikte aralara gümüşün de karıştığı bir tondaydı. Gözlerini maketin diğer tarafına çevirdiğinde, yeraltı tabakasına doğru inen kahve ve gri tonlarının genel rengi destekler nitelikte olduğunu fark etti. Ve gezegenin merkezinde bulunan çekirdeği, yani siyah taşı da görmüştü.
Bu sıradan bir taş değildi; gezegenleri de sıradan bir yer değildi. Kendi sistemini kurmuş ve kendi düzeni ile yaşamını sürdüren bir dünyaydı. Doğanın bu işleyişi, üstünde yaşayan vampirler için oldukça elverişliydi. Kahel bu muazzam yapıyı yeteri kadar inceledikten sonra merkezin içine doğru ilerlemeye başladı. Asker Krell de yanından ilerliyordu.
“Efendim, isterseniz hizmetlilere haber vereyim.”
“Hayır Krell, onları rahatsız etme, bırak çalışsınlar. Biz gezeriz.”
Binanın duvarlarında gezegenin daha ayrıntılı resimleri ve yanında birtakım bilgiler bulunuyordu. Ayrıca güç küreleri, kan yatakları ve siyah taş ile ilgili tablolar mevcuttu. Varis, bilgileri hem tablolardan hem de onlarca cam levhadan elektronik olarak okuma şansına sahipti. Kahel bir levhanın önüne gidip bu verilere göz gezdirirken, hepsinin birbiriyle nasıl bağlantılı olduğuna hayranlıkla bakıyordu. O sırada Asker Krell, “Ne kadar da muazzam bir yapının üstünde yaşıyoruz, öyle değil mi varis?” dedi.
Kahel büyülenmiş gözlerle, “Kesinlikle Krell.” diye cevap verdi.
Varis cam levhaya bakarken önüne önce çekirdeğin, yani siyah taşın görseli ve bilgileri çıktı. Genel olarak bu taşın hareketi üzerine yeryüzüne yaydığı enerjiden ve bu enerji sonucunda oluşan güç kürelerinden bahsediyordu. Gökyüzünde şimşeklerin çakmasının sebebinin de bu enerji olduğu yazıyordu. Bu gücün iyi yanlarının yanı sıra kötü birkaç özelliği de vardı. O da, yeraltı kan kaynaklarının bu enerjiden olumsuz etkilenip zehirli olacak kadar içilememesi durumuydu.
Neyse ki doğa onları yalnız bırakmamış; Kahel’in bir sonraki bölüme geçmesiyle önüne gelen güç küresi tam olarak bu derde derman olmuştu. Ayrışım küresini okuyordu şu an varis. İtaat küresi ile birleştiğinde makineye verdiği o muazzam güçle kanın içindeki pisliği yok ediyordu. Kahel ilerledikçe birçok küre görmeye devam etti. Örneğin itaat küresi; saf bir küredir. Bazı makinelerde başka bir küreyle, bazılarında ise tek başına kullanılır. Vampirlere özel güç vermeyen nadir türlerdendir. Bir diğeri görünmezlik küresi; onları sadece görünmez yapan ama madde halini yok edemeyen bir küre... Görünmeseler bile dikkatle kullanmaları gerekir, aksi takdirde vampirler en ufak bir hareketi sezebilirler. Bu küre, şehirleşmede veya makinelerde kullanılmaz. Hatta bundan ötürüdür ki laboratuvar hizmetlileri küreler hakkında genel bir yorum yapmaktan kaçınır; çünkü her biri başka bir dünyadır ve benzer yönleri sınırlıdır.
Birden çok kürenin olduğunu gören Kahel, hepsini tek tek okumak yerine hızla geçmişti. Önüne kan yataklarının birkaç resmi ve bilgileri çıktı. O sırada biri seslendi. “Hoş geldiniz Varis Kahel.”
Kahel’in tüm odağı o levhadan, onu selamlayan genel sorumluya kaydı.
“Hoş bulduk.”
“Kusura bakmayın efendim, jeoloji hizmetlileri ile birlikte odamızda çalışmaya dalmıştık.”
“Hayır sorun değil, askerimden özellikle sizi çağırmamasını istedim. Çalışmanızın ortasında sizi rahatsız etmek istemedik.”
“Olur mu efendim ne rahatsızlığı, şeref verdiniz.”
“O şeref bize ait. Doğrusunu söylemem gerekirse burası çok güzel tasarlanmış ve oldukça da bilgilendirici.”
“Bunların hepsini bizden desteğini çekmeyen Elian Hanedanı’na borçluyuz. Eksik olmayın efendim.”
“Asıl siz eksik olmayın. Sizin gibi değerli, bu hanedana hizmet eden vampirler sayesinde her şey çok daha kolay ve erişilebilir hale geliyor. Bu halk size ömür boyu minnet duyacaktır.”
“Övgülerinize layık olmak onur verici efendim.”
Kahel içten içe burada daha çok vakit geçirmek istese de zamanı kısıtlıydı. Buradan çıkıp başka yerleri de teftiş etmeli, işlerin nasıl gittiğini görmeliydi. Bu sebeple jeoloji binasından ayrıldılar. Gene Elian sokaklarındaydılar.
“Efendim, şimdi nereye gitmek istersiniz?”
“Aklımda herhangi bir yer yok Krell.”
“İsterseniz biraz dolaşalım.”
“Aslında iyi fikir, ha bire bir yerden çıkıp bir yere girmek istemiyorum.”
Kahel hemen önlerinde bir kalabalık gördü. Halk iç içe girmiş, telaşla bir noktaya odaklanmıştı. Varis olanları görür görmez, “Orada ne oluyor Krell?” diye sordu.
“Benim de haberim yok efendim, isterseniz gidip öğreneyim.”
Kahel Elian’ı niçin teftiş ettiğini hatırlamıştı. Belki de oraya giderse bir şeyler öğrenebilir veya dikkatini çekilebilirdi.
“Ben de geliyorum.”
“Efendim olmaz, orası çok kalabalık; sizin için tehlikeli olabilir.”
“Beni kim tanıyacak Krell?”
“Efendim, hanedan üyelerinin halkla muhatap olmasının neden yasak olduğunu az evvel kendiniz söylüyordunuz. İzin verin de ben konuşup öğreneyim.”
“Krell, sana “Ben de geleceğim,” dedim. Bakalım neymiş bu kalabalığın nedeni.”
Kahel’in ısrarlarına karşı koyamayan asker, onunla birlikte kalabalığa doğru ilerledi. Oraya vardıklarında varis, yerde yatan bir kadın gördü. Başucunda kadının oğlu hüngür hüngür ağlıyordu. “Anneciğim iyi misin? Anneciğim uyan lütfen!”
Çocuğun bu sözleri Kahel’in içine dokunmuştu. Kadın büyük ihtimalle bilincini kaybetmişti. “Ne olmuştu da bu hale gelmişti?” diye iç geçirdi. Bakışlarını askere yöneltti ve sorması için göz işareti yaptı. Bunu anlayan Krell ortaya, “Bu kadına ne oldu? Neden bayıldı?” diye seslendi.
Orada bulunanlardan ses çıkmadı. Duymuşlardı ama cevaplamıyorlardı. Asker sorusunu tekrarladı. “Size burada ne oldu dedim, neden kimse cevap vermiyor?”
Yine kimse konuşmadı. En sonunda biri cesaret edip, “Ne olacak, kandan zehirlenmiş, o yüzden baygın.” diye sitem etti.
Orada bulunanların hepsi bir anda o adama doğru korkuyla baktılar. Sanki yanlış veya söylenmemesi gereken bir şey söylemişti. Asker, bu sözler üzerine bakışlarını varise çevirdi. Kahel halkın bu tepkisine anlam verememiş; diğer taraftan da adamın dedikleri karşısında ne diyeceğini bilemeyip donup kalmıştı. Koskoca Elian’da, şehirlerin en güçlüsünde, görkemli yapıları ve şatafatlı yaşantısı ile meşhur olan bu yerde nasıl olurdu da bir tesiste aksaklık çıkardı? Ve bu, halkından birinin zehirlenmesine kadar nasıl giderdi? Dünyalarındaki en gelişmiş kan tesislerine ve laboratuvarlarına sahip olmalarına rağmen, kan nasıl yeterince temizlenmemişti?
O sırada daha önceden çağrılan askerler olay yerine ulaştı. Kadının içindeki zehirli kanı çıkarmak için bir asker, giysisinden ayrışım küresini çıkardı. Avucuna alıp sıkmaya başladı ve küre vücuduna enjekte oldu. Göz rengi sarıya döndü, kadının eline bir süre dokundu. Herkes heyecanla kadının uyanmasını umut ederek izliyordu. Kahel de kadının iyi olmasını ve yanı başında gözyaşı döken yavrucağına sarılmasını bekliyordu. Kısa bir süre sonra kadın tepki verdi. Askerler onu yan çevirir çevirmez zehirli kanı kusarak öksürmeye başladı. Annesinin gözlerinin açıldığını gören küçük çocuk, mutluluk gözyaşları içinde ona sarıldı. Kadın yorgun ve bitkin görünüyordu. Çevredeki halk hemen ona temiz kan bulup içirdi. Askerler halka dönerek, “Merak etmeyin, içindeki zehirli kanı kustu. Verdiğiniz bu temiz kan ona iyi gelecektir. Üzerindeki bu yorgunluktan kurtulacaktır.” dedi.
Bir vampirin içindeki zehirli kanı ancak ayrışım küresi çıkarabilirdi. Bu küre bu konuda tedavi görevi üstlenirken; hiçbir sorunu olmayan bir vampire karşı kullanıldığında onu feci şekilde kusturur ve sonrasında paramparça ederek yok ederdi.
Halk kadına yardımcı olup bir yere oturttu. Bu olanları gören ve duruma fazlasıyla öfkelenen varis, askeri ile birlikte bir anda oradan ayrıldı. Krell, varisin bu kadar hızlandığını görünce arkasından koştu.
“Efendim, efendim nereye?”
“Kan tesislerine gidiyoruz!”
“Efendim sakin olun, dikkat çekeceğiz.”
Kahel bir anda duraksayıp o ateş saçan gözleriyle askere baktı. “Sen ne dikkat çekmesinden bahsediyorsun? Az önce benim halkımdan biri, onların ihmalkârlığı yüzünden sokağın ortasında baygınlık geçirdi!”
“Efendim yanlış anladınız, ben sadece sizin iyiliğiniz için...”
“Yeter Krell! Şu an kimin beni tanıyıp tanımadığı umurumda bile değil.”
Kahel hızla ilerlemeye devam ederken aynı zamanda söyleniyordu. “Bir de en gelişmiş kan tesislerine ve laboratuvarlarına sahip olduğumuzla övünüyoruz!”
Varis ve asker tesislere varır varmaz Krell kapıdaki güvenlik hizmetlilerine kapıyı açmalarını söyledi. Görevliler onlara bakarken Kahel beklemeden kapıyı hızla itip içeri daldı. Görevliler, “Durun, ne yapıyorsunuz?” dese de engel olamadılar.
Krell, “Varis Kahel o! Sakın içeri gireyim demeyin, burada görevinize devam edin!” diyerek onları uyardı. Hemen sonra varisin ardından içeri daldı. Kahel hiddetle içeriyi geziniyor etrafına bakınıyordu. Tesisin devasa ayrışım makineleri ondan biraz uzaktaydı; büyüklüklerini ve makinelerin üstündeki dev şeffaf küreleri görebiliyordu. Hızla oraya gitti, gözüne bir hizmetliyi kestirir kestirmez yanına vardı ve ona, “Bu tesisin genel sorumlusu nerede?” diye sordu.
Hizmetli neye uğradığını şaşırmıştı, ne olduğunu bile anlamamıştı; tek bildiği genel sorumluyla bugün hiç denk gelmediğiydi. Bunu varise söylediğinde Kahel daha da öfkelenmişti. “Ne demek bugün hiç görmedim?”
Krell, varisin öfkesini dindirmek adına araya girdi. “Efendim takdir edersiniz ki tesis çok büyük, görmemiş olabilir.”
Kahel o yeri titretecek bakışlarını tesisin üzerinde gezdirdi ve, “Krell, bana o sorumluyu bul!” dedi.
“Emredersiniz efendim”.
O sırada genel sorumlu biraz uzaktaki makinelerin arasından onlara doğru geliyordu. Asker onu görür görmez, “Bakın efendim, geliyor.” dedi.
Kahel de görünce ona doğru yürümeye başladı; öfke yüzüne yapışmış gibiydi, gitmiyordu. Sorumlu, kendisine doğru gelen varisi bu şekilde görünce hafifçe endişelenmeye başladı. Kahel sorumlunun yanına varır varmaz bağırıp çağıracakken etrafındaki hizmetlilerin onlara baktığını gördü. Genel sorumlunun gözünden kaçan bu büyük hatasına rağmen varis orada kendine hakim olmayı başardı. Yüzündeki o siniri tamamen söküp atamamıştı ama öyleymiş gibi göstermek istedi. Sorumlu, varisin üzerindeki gerginliğin hâlâ farkındaydı ama nedenini bilmiyordu. Kahel bir süre durup tesisin makinelerine bakarak kanın ayrışım anlarını seyretti. O sırada sorumlu, “Efendim tesisimize hoş geldiniz, şeref verdiniz.” dedi.
Kahel yüzündeki o donuk bakışı gizlemeyerek ve kısık bir tonla cevap verdi. “Pek hoş bulmadık.”
“Bir kusurumuz mu oldu efendim?” dedi sorumlu korkuyla.
“Teftişe geldim ama bu koca makinelerden önce yer altı kan kaynaklarımızı gezmek isterim.” dedi varis konuyu değiştirerek.
Hizmetli tedirginlikle, “Tabii ki efendim, buyurun.” dedi.
Tesis sorumlusunun ardından yürüyen gençler, onunla birlikte yer altına gidecek olan merdivene varmışlardı. Giriş kısmında sorumlu ve biraz sonra yanına geçen asker, saygıyla varisin önce girmesi için beklediler. Kahel girip merdivenleri inmeye başladı. Merdivenler sarmal yapıda inşa edilmişti ve içindeki beyaz küre lambalar, elektrik kürelerinin enerjisi ile orayı aydınlatıyordu. Bu nedenle ortam hiç de yerin altına iniyorlarmış gibi bir izlenim vermiyordu. Bir süre sonra yer altı kan kaynaklarına varmışlardı. Burası oldukça büyük ve göz kamaştırıcıydı. Bunun sebebi merdivenlerde kullanılan lambaların burada da kullanılmış olması ve kan yatakları ile birleştiğinde görsel bir şölen oluşturmasıydı.
Kahel etrafı süzerken aynı zamanda yatağın kenarında yürümeye başladı. Kan yatağının her iki tarafında da bu düzlüklerden vardı. Gözü, kayaçlara sabitlenmiş; hem aşağı hem de yukarı doğru uzanan şeffaf borulara çarptı. Bastığı yerde bu borular yoktu çünkü zeminin altından bağlantı yapılarak yatakla birleştirilmişti. Biraz daha ileriye baktığında bu borulardan her iki tarafta da yüzlerce olduğunu gördü. Kan yatağının üstüne belli mesafelerle yapılmış taş köprüler de bulunuyordu; biraz yürüdüklerinde birinin yanından geçmişlerdi bile. Kahel ellerini arkasında birleştirip kan yatağını izlerken gözlerini sorumluya çevirdi.
“Yanıma gel.” dedi gür ve sert bir ses tonuyla.
Sorumlu varise doğru yaklaşırken Asker Krell de yakınlarında duruyordu.
“Buyurun efendim.”
“Sen bu tesisin genel sorumlususun, öyle değil mi?”
“Evet efendim, doğrudur.”
“Bu tesisten çıkan her bir kan damlasından ve temiz içile bilirliğinden sen sorumlusun yani?”
“Kanların ilk kontrolleri burada yapılır, emin olmak için de laboratuvarda son kez kontrol edilir.”
“Ailen var değil mi?”
“Var efendim, hatta bir kızım da var.”
“Ne güzel. Peki eşin tesisin dikkatsizliği yüzünden sokağın ortasında bayılıp düşseydi ve kızın da onun başında hüngür hüngür ağlasaydı ne hissederdin?”
“Canım yanardı, çok kötü hissederdim büyük ihtimalle. Kim ailesinin başına böyle bir şey gelsin ister ki?”
“Doğru, istemez. Peki Elian’da yaşayan her bir vampir senin soydaşın, kardeşin değil mi?”
“Evet efendim, öyle.”
“Peki neden bu tesisin kontrollerine rağmen benim halkımdan bir kadın sokakta bayılabiliyor?” diye çıkıştı Kahel.
Genel sorumlunun boğazı düğümlendi, gözleri şaşkınlıkla varise bakıyordu.
“Efendim bu nasıl olur?”
“Asıl sen söyle bu nasıl oldu! Neden yeteri kadar dikkat edilmiyor bu kontrollere? Sizin göreviniz kanı yeteri kadar temizlemek ve bizlere sunmak. Kendi paketin olsa defalarca geçirirdin kontrolden, öyle değil mi?”
“Efendim...”
“Lafımı bölme!” diye bağırdı varis ve devam etti. “Bir daha böyle bir şey yaşanmayacak, ekstra dikkat edilecek. Tek bir paket bile gözünüzden kaçmayacak. Eğer tekrarlanırsa sonuçlarına sen katlanırsın.”
Kahel önündeki akışı ve gözlerini büyüleyen ışık parıldamasını seyrederken genel sorumluya, “Yukarı çıkabilirsin. Hazırlıklı ol, birazdan yukarıya geleceğim.” dedi.
“Siz nasıl isterseniz efendim.” diyerek hızla oradan ayrıldı genel sorumlu.
Asker, “Efendim normalde bu tür olaylar sık yaşanmaz, ben hiç denk gelmedim.” dedi.
“Sık yaşanmaması değil Krell, hiç yaşanmaması önemli.”
Kahel uzaklardan gelen üç askeri gördü. Yerde bir şeyler arıyorlardı; bu sebeptendir ki adımlarını dikkatle atıyorlardı. Sezilerini ve gözlerini çok iyi kullandıkları belliydi çünkü az önce biri bir şeyler bulmuştu. Kahel bunun ne olduğunu biliyordu; buldukları şey güç küresiydi ama ilk defa canlı canlı toplanma anına şahit olmuştu. Hemen gözlerini Krell’e çevirdi.
“Yanlarına gidelim.”
“Siz nasıl emrederseniz.”
Kahel askerlerin yanına vardığında Krell de arkasından onları seyrediyordu. Gelenin varis olduğunu anlayan askerler önünde saygıyla eğildiler.
“Varis Kahel, sizinle denk gelmek ne büyük şeref!” dedi içlerinden biri.
“O şeref bana ait asker.”
Kahel bakışlarını yerden güç küresi bulan askere çevirdi.
“Az önce bir güç küresi bulduğunu gördüm.”
“Doğru görmüşsünüz efendim.”
“Bakmak isterim.”
“Buyurun.”
Kahel, askerden aldığı güç küresine baktığında, kusursuz bir berraklıkla parlayan şeffaf bir küre gördü. Rengi sarı olan bu küreyi incelerken, “Kim bilir hangi güç küresi?” diye mırıldandı.
“Bugün yer altındaki güç küresi arayışınız bitti mi?” diye sordu asker Krell.
“Sadece belli yerler kaldı baş asker Krell, ondan sonra bitecek.”
“Yeryüzündekiler peki?”
“Onlar için de askerler ayrılmıştı ama orası takdir edersiniz ki burası kadar hızlı bitemeyebiliyor.”
“Bu normal değil mi, Elian’ın büyüklüğü ortada.” dedi varis Kahel konuşmaya dahil olarak.
Asker saygı ile başını eğerek, “Haklısınız efendim,” dedi. Kahel küreyi incelerken gözüne yerdeki çatlaklık çarptı. Askere bakarak, “Bu çatlaklar da nedir? Çıkarırken sen mi yaptın?” diye sordu.
“Hayır efendim; küreler gezegenimiz tarafından bize bahşedildiğinde, yerin bazı kesimlerinde bu şekilde çatlaklar oluşturarak sunulur.”
Kahel başını sallayarak onayladı, ardından küreyi askere geri verdi.
“Siz işinize devam edebilirsiniz.”
Askerler başlarını saygıyla eğerek çalışmaya devam ettiler. Varis ve Krell ise yer altında gezinmeyi sürdürdü.
“Ne garip öyle değil mi? Her şey birbirini tamamlayan parça gibi.”
“Neler efendim?”
“Yer altından çıkan kanları doğrudan içemiyoruz, çekirdeğimizden dolayı zehirli hale geliyor; ardından bir küre geliyor ve onu içilebilir kılıyor. Her şey bizim için planlı ve düzen içinde yaratılmış.”
“Gerçekten de öyle, bunlar bize doğanın hediyesi efendim.”
“Bu doğanın hediyesini keşke birbirimizi öldürmek için kullanmasaydık.”
“Savaşlar ve düşmanlıklar bunu imkânsız kılıyor.”
“O zaman düşmanlık bitecek Krell. Artık bir vampirin bile ölümüne sebep olunmayacak.”
Varis hemen önünde başka bir taş köprü daha fark etti ve oraya doğru ilerledi. Köprünün üstüne çıkıp kan yataklarını buradan seyretmeye başladı. Zihnini kurcalayan şeylerden biri de bu düşmanlıklar ve savaşlardı. Sahi, bu kadar zor muydu savaşları bitirmek, anlaşmaya varmak? Doğanın verdiği kan zaten sonsuzdu; bu gezegendeki her bir vampire de sonsuza kadar yeterdi. Peki buna rağmen savaşların, anlaşmazlıkların nedeni neydi? Neyi paylaşamıyorlardı? Doğanın verdiği bu kanlarda herkesin hakkı varken ve herkese paylaştırılırken neden öldürülmüştü dedesinin babası? Doymayan gözlerin kurbanı mı olmuştu yoksa atası Zoran?
Kahel’in zihnindekilere cevap bulamaması onu daha da kızdırıyordu. Bazı vampirler de böyleydi işte; herkes iyilik istemezdi çünkü herkes iyi değildi. Bazılarının da kötü olmak için bir nedeni yoktu, çünkü onlar zaten kötüydü diye düşündü. Derin bir iç çekti ama kanın o işlenmemiş kokusu genzini yakmıştı. Bunu pek umursamadı. Şimdiye kadar gözüne hiçbir şeyin çarpmamasını da düşünüyordu; o kadının bayılması hariç. O da bir hataydı, gözden kaçmış bir hata. Acaba Ren ne yapmıştı, bir şeyler bulabilmiş miydi, onu da merak ediyordu. Burada daha fazla zaman kaybetmek istemeyen varis düşüncelerini bir kenara bırakıp askerine döndü. “Yukarı çıkalım.”
Merdivenlere doğru ilerleyip yukarı çıktılar. Kan tesislerine vardıklarında genel sorumlu onları tekrar karşıladı.
“Efendim, isterseniz kan tesisini size tekrar gezdirelim. Sonuçta burayı ziyaret etmeyeli epey zaman olmuştur.”
Kahel başıyla onayladı. Sorumlu, onu tesisin girişine doğru götürdü. Varis yürürken, etrafını süzmeyi ihmal etmiyordu. Burası oldukça büyük ve sistematik bir tesisti. Devasa boyutlardaki şeffaf borular, içlerinden kan geçtiği için şu an kıpkırmızı görünüyordu. Tesisin içinde onlarca dev ayrışım makinesi ve bunların üzerinde yine devasa büyüklükte, küre şeklinde hazneler bulunuyordu. O koca haznelerin tamamı kanla doldurulup ayrıştırılıyordu.
Makinelerin hemen önünde, güç kürelerinin makineye yerleştirilmesine engel olmayacak şekilde konumlandırılmış birden fazla havuz vardı. Bir taraftaki havuzlar zehirli kan, diğer taraftakiler ise ayrıştırma işleminden geçmiş temiz kan için ayrılmıştı. Kahel’in gözünden makinelerin yanında duran güç küreleri de kaçmamıştı. Tesis o kadar büyüktü ki sonuna ancak varabilmişlerdi. Genel sorumlu lafa girerek, “Burası tesisimizin son kısmı efendim, her şey burada başlar,” dedi.
Kahel önlerindeki hizmetliye bakıp nasıl çalıştığını gözlemledi. Hizmetlinin önünde bir kol olduğunu fark etti; zehirli kan havuzu boşaldığında kolu kendine doğru çekiyor ve yer altından buraya kadar döşenmiş şeffaf borular, kanı bu havuza taşıyordu. Havuz, hizmetlinin önündeki cam levhayla dolduğuna dair işaret verince görevli kolu tekrar diğer tarafa itip işlemi durduruyordu. Doldurma bittiğinde ise diğer ayrışım makinelerine bağlı alarm sistemlerini devreye sokmak için önündeki butona basıyordu. Bu, “zehirli kan havuzu dolmuştur” anlamına geliyordu. Havuzların büyüklüğü, haznelerle paraleldi.
Genel sorumlu, “Efendim görmüş olduğunuz gibi zehirli kanlar bu havuzlarda toplanır ve diğer makinelere haber verilir, sonra da...” diyerek tekrar söze girdi. Varisi ve askeri tesisin başına doğru yönlendirerek devam etti. “Makinelerin üstündeki haznelerde kan ayrıştırmasının bitmesi beklenir.”
Hem sorumlunun arkasından yürüyen hem de anlattıklarını dinleyen gençler, aynı zamanda o işlemlere tek tek tanıklık ediyorlardı. Haznelerdeki ayrıştırma bitmiş ve temiz kan havuzuna boşaltılmıştı. Temiz kan havuzu dolunca, makinelerin üzerindeki düğmelerden birine basılarak zehirli kan havuzundan yeni kanlar çekiliyordu. Kanlar çekilirken sorumlu, gençleri hızla tesisin başına doğru götürdü. Temiz kan havuzu dolduğu zaman, bir önceki işlemde olduğu gibi sistem hizmetliye bir işaret verdi. İşareti alan hizmetli, vakit kaybetmeden kanın boşaltıldığı istasyona geçip yerini aldı. O pozisyonunu alana dek arka taraftaki yardımcılar, metal paketleri banda dizip hazırlamışlardı bile. Hizmetli, önündeki düğmeye basarak bandı harekete geçirdi. Kendisine doğru ilerleyen paketleri hızla doldurmaya başladı. Dolum işlemi bittiğinde yanındaki diğer hizmetli, paketleri banttan alıp makinenin arka kısmına giden ikinci bir banda yerleştiriyordu. Her havuzun başında benzer şekilde çalışan ayrı ekipler olduğu için, her hizmetli sadece kendi bölgesindeki dolum sürecinden sorumluydu.
Tesisteki bu işlemleri hem gösterip hem de anlatan genel sorumlu gençleri makinelerin arkasına kadar getirmişti. Amacı bantların paketleri nereye götürdüğünü de göstermekti. Arka tarafa geldiklerinde onları ardına kadar açık geniş kapılar ve o paketleri üçerli beşerli alıp halka dağıtmak üzere arabaya yükleyen askerler karşıladı.
Varis Kahel, “Bugün hangi bölgeye dağıtım yapılıyor?” diye sordu.
“4.bölge efendim.” dedi genel sorumlu.
Elian büyük bir şehir olduğu için kan paketlerini aynı anda tüm şehre dağıtmak çok zordu; sonuçta ordunun tek görevi bu değildi. Bunun üzerine Hanedan, metal paketlerin boyutunu halka bir hafta yetecek şekilde ayarlatarak dağıtım sistemini değiştirdi. Şehri yedi bölgeye ayıran Hanedan, her gün sadece bir bölge için hazırlık yapılmasını sağladı. Çalışan her vampir emeğinin karşılığını haftalık alıyor; halka ise her gün taze hazırlanan paketler ulaştırılıyordu. Eskiyen paketler ise evlerden toplanarak ‘ayırmış küresi’ ile yok ediliyordu.
Kahel bu kusursuz işleyişi hayranlıkla seyrediyordu. Genel sorumlu, sistemin tüm ayrıntılarını anlattıktan sonra onları tekrar ön tarafa götürdü. Varis Kahel, oraya vardıklarında temiz kan havuzunun yavaş yavaş boşaldığını ve haznedeki kanın ayrışmaya hazır olduğunu gördü. Bunun üzerine sorumluya, “Bu makineyi ben çalıştırmak istiyorum. Güç kürelerini kullanmayı severim,” dedi.
“Tabii ki efendim, buyurun.”
Kahel ayrışım makinesinin önüne geldiğinde genel sorumlu, Krell ve o makineden sorumlu hizmetlinin gözleri üstündeydi. Varis, makinenin hemen yanında bulunan güç kürelerinden önce itaat küresini alıp ilgili bölmeye yerleştirdi. Yerleştirmesiyle birlikte o bölmeden gri bir ışık parladı; makine çalıştığına dair işaret veriyordu. Bunun üzerine Kahel, diğer bir küre olan ayrışım küresini de bir üstteki bölmeye koydu ve oradan da mor bir ışık yayıldı. En sonunda başlatma düğmesine basarak ayrıştırmayı başlattı. Geriye doğru bir adım atarak hazneyi izlemeye başladı. Haznenin içindeki kan yavaş yavaş karışıyor ve zehri, hiçbir atık bırakmadan yok oluyordu. Varis, bakışlarını makineden çektiğinde gözleri, biraz ilerideki masada bir şeyler inceleyen hizmetliye takıldı. Adımlarını oraya doğru atmaya başladı.
“Orada kayıtlar mı tutuluyor? diye sordu.
“Evet efendim; bugün kaç kan paketi çıkarılması gerektiğini ve ne kadar yapıldığını raporladığımız, mühürleyip bir kopyasını askerler aracılığıyla hanedana gönderip diğerini dosyaladığımız masa.”
Kahel masaya vardığında, hemen yanında bir masa daha olduğunu fark etti. Üzerinde her bir havuzu temsil eden paketlerden alınan küçük kapsüllere koyulmuş kan örneklerini gördü. Çok geçmeden onun da yanında bir test makinesi ve birkaç paketin üst üste olduğunu da gördü. “Bunlar?” diye sordu.
“Efendim, havuzlar bitmeye yakınken makinelerin ayrıştırmayı iyi yapıp yapmadığını test ettiğimiz örnek paketler. Bunlar onaylanınca son kez laboratuvar dan da geçiriliyor oradan da onay gelirse arabalar şehre dağıtım için yola çıkıyor.”
“Bu sefer dikkatle baktınız, değil mi?”
Genel sorumlu mahcup bir tavırla, “Merak etmeyin efendim, öyle bir olay bir daha tekrarlanmayacak. Bunun için elimizden geleni yapacağız,” dedi.
Kahel evrakların mühürlendiğini ve bazı dosyalanmış belgelerin kan kayıt odasına götürüldüğünü gördü. Bakışlarını tesise ve o büyük makinelere çevirdiğinde, dedesinin ona Elian tesisinden katbekat daha büyük bir kan tesisinden bahsettiğini hatırladı. Büyük olmasının sebebi, orasının Elian’ın payına düşen kan fakiri hanedanlıklara kan paketleri göndermek için kullanılmasıydı. Varis askere dönerek, “Krell, burdan sonra hanedanlar arası o devasa kan tesisine de gidelim.” dedi.
Genel sorumlu lafa girerek, “Ama orası kullanılmıyor ki efendim,” dedi.
“Ne demek kullanılmıyor?”
“Orası kapatılalı çok oldu.”
Kahel, asker Krell’e dönerek sordu. “Bu da ne demek oluyor Krell?”
“Efendim, orası dedeniz Hükümran Zargun’un isteği üzerine kapatılmıştı.”
“Sebep?”
“Bu tesis, hem Elian şehrinin hem de Elian hanedanın payına düşen kan fakiri hanedanlıklar için hazırlanan kan paketlerini karşılamada yeterli görüldü.”
“Burası mı yeterli?”
“Sayımlar yapılmış, her şey hesaplanmış ve bunu uygun görmüşler Varis.”
“Bundan benim niye haberim yok?”
“Hükümran Zargun, Elian için günde birçok kez karar alıyor, belki söylemeyi unutmuştur efendim.”
“Doğru söylüyorsun asker, unutmuş olabilir.”
Kahel’in içine şimdiye kadar herhangi bir kuşku düşmemişti, hiçbir sorun da görünmüyordu; ta ki şu ana kadar. Burası Elian Kan Tesisi idi. Bu tesis nasıl olur da birden fazla şehre kan yetiştirebilirdi? Kahel konuyu daha fazla uzatmadı, çünkü tartışılacak yer burası değildi. Ama bu meselenin üstüne gidecekti; içinde en ufak bir şüphe kalsın istemiyordu. Direkt gidip dedesine de sorabilirdi aslında ama emin olamıyordu. Ya yanılıyorsa? O zaman her şey daha kötü olur, dedesi tarafından yanlış anlaşılırdı. En iyisi bu konuyu yalnız çözmekti.
İçinde bir huzursuzluk beliriverdi. Bakışlarını tekrar kan kayıtları odasına çevirdi. Aşağı doğru inen merdivenlerin ucu görünüyordu; kayıtlar orada saklanıyordu. Belki de dedikleri gibiydi; kapanma sebebi buranın yeterli hizmeti verebilmesiydi. Fakat Kahel’e şimdiye kadar diğer hanedanlara büyük tesisten kan gönderildiği söylenmişti. Hanedanlar arası kan tesisini bir kez bile görmemiş, gezmemişti. Ona orasının çalıştığını söylediklerinde bile orayı teftiş ettirmiyor, hep erteletiyorlardı. Şimdi ise o devasa tesisin epey önce kapatıldığını yeni öğreniyordu. Bu çelişkiler birleşince Kahel’in aklındaki sorular gitgide çoğalıyordu. Artık bunların ardında yatan gerçeği bulmak zorundaymış gibi hissediyordu.
“Efendim, iyi misiniz? Bir sorun mu var? Sizi düşünceli gördüm.” diye sordu asker.
Varis Kahel kendini hızla toparlayıp Asker Krell’e döndü. “İyiyim Krell, merak etme. Her neyse, burada işimiz bitti; çıkabiliriz.”
Gençlerin kan tesisindeki teftişleri tamamlanmıştı. Oradan ayrılmalarına rağmen Kahel’in aklı hâlâ tesisin, tek başına birden fazla hanedanlığa nasıl hizmet verebildiğindeydi. Daha hiçbir şey netleşmemişken kafasını bulandırmak da istemiyordu. Gençler sessiz bir şekilde yol alırken bu sükûnet çok uzun sürmedi.
“Efendim, az ileride taş tesisi var. Orayı da teftiş etmek ister misiniz?”
Varis’in artık bir yerleri denetleme isteği kalmamıştı. Sadece, kan tesisleriyle çalışma bağlantısı olduğu için Elian’ın ana büyük laboratuvarını görmek istiyordu. Ancak herhangi bir sorun varmış gibi görünmemek adına başını sallayarak askerinin bu teklifini kabul etti. Taş tesisine varır varmaz içeri girdiler. Diğer yerlerde olduğu gibi burada da sıcak bir karşılama ile ağırlandılar. Bu tesisin büyüklüğü de küçümsenemeyecek kadardı. Makinelerin hacmi kan tesisindekiler kadar olmasa da kendine has bir görkemleri vardı. Yan yana dizilmiş onlarca makine bulunuyor ve her birinin başında bir hizmetli görev yapıyordu. Kan tesisinin atmosferi daha ışıl ışılken, buranın havası koyu renklerle harmanlanmıştı. Bu çok doğaldı; çünkü üretilen taşların rengi koyu tonlarındaydı.
Makinelerden çıkan taşlar, hizmetliler tarafından hemen arkalarındaki masalara diziliyordu. Oradan da başka bir görevli taşları alıp bu tesise özel arabalara yüklüyordu. Ardından bu yükler, görüş mesafesinde olan fakat onlardan uzakta, üst üste dizilmiş taş yığınlarının bulunduğu yere taşınıyordu. Burada sistem oldukça sadeydi; kafa karıştıracak hiçbir unsur yoktu. Kahel, hizmetlilerin büyük bir disiplinle çalıştığını görüyordu. Bunlara şahit olurken bir yandan da elinde olmadan kendini kötü hissediyordu. Çünkü teftişin başından beri gördüğü şey herkesin Elian için elinden geleni yaptığı ve sistemi hakkıyla yürüttüğüydü. “Bu halk kendi şehri için bunu yapıyorsa, diğer şehirlerdeki vampirler de aynısını yapıyordur,” diye düşünüyordu.
Diğer taraftan, oğlunu arayan o annenin söylediklerini anımsadığında; vampir halkının onca uğraş ve emeğine rağmen hanedanlıkların bunu onlara nasıl reva gördüğünü düşünüyor, buna inanmak istemiyordu. Kim haklıydı, kim haksızdı? Bu isyanda kimler vardı, kimler yoktu? Öldürülenler boşuna mı can vermişti, götürülenler nereye gönderilmişti? Ve en önemlisi, bunların hepsi gerçekten yaşanmış mıydı? Bu çalışan vampirleri seyrederken tüm bu sorular Varis’in zihninden bir bir geçti. O sırada gözü, en başta bulunan ama şu an kimsenin kullanmadığı boşta duran taş makinesine çarptı. Varis, genel sorumluya sordu. “O makineyi kullanan kimse yok mu?”
“Onun dünden kalan bir arızası vardı efendim. Az evvel tamir hizmetlileri gelip hallettiler. Biraz sonra başına birini geçirecektim.”
“Tamam, şimdilik kimseyi koyma. Evet Krell; kan tesisinde makineyi bir kez de olsa ben kullanmıştım, şimdi de seni görelim.”
Baş Asker Krell saygıyla başını eğip gülümseyerek, “Karşınızda bunu yapmak heyecan verici olacaktır eğer bir yanlışım olursa kusuruma bakmayın efendim.” dedi.
“Rahat ol asker.”
Asker Krell taş makinesinin yanına vardığında, önce itaat küresini ilgili bölmeye yerleştirdi. Ardından taş küresini yuvasına oturttu. Son olarak da üzerindeki düğmeye basarak makineyi başlattı. Krell’in bu işleminden kısa süre sonra makineden yavaş yavaş taş kütleleri gelmeye başladı. Gelen kütleleri masaya koyan Krell, bölmeye yerleştirdiği kürelerin olduğu gibi geri çıktığını gördü. Her ne kadar küreler arasında farklılık gösterse de, hiçbirinden gün boyu tek bir yerleştirmeyle tam verim alınamayacağını bilen vampirler, bu işlemi mesai bitimine kadar sabırla tekrarlarlardı. Varis arkadaşına, “Nasıl, eğlenceli mi?” diye sordu.
Krell, tebessüm ederek cevap verdi. “Başlarda evet, ama sonradan sıkıcı bir hal alıyor olabilir efendim.”
Varis Kahel, arkadaşının bu sözüne kırdayarak karşılık vermesinin ardından genel sorumluya döndü. “Tesiste herhangi bir sorun var mı?”
“Hayır efendim, her şey yolunda.”
Varis, zamanının kısıtlı olmasından dolayı burada da çok uzun kalamadı. “Pekâlâ, kolay gelsin. Hadi asker, gidelim!” dedi.
Gençler taş tesisinden ayrıldıktan sonra, “Biraz da dağıtım yerlerini teftiş etmek veya günlük genel kayıtlarını görmek istiyorum.” dedi Varis Kahel.
“Dağıtım yerlerinin mi?”
“Evet Krell. Biliyorsun ki günün bu saatlerinde askerler hem kan paketlerinin dağıtımına çıkar hem de dağıtım yerlerinde işlerin nasıl gittiğine göz gezdirirler. Birinden isteriz, olur biter.”
Bu konuşmanın üzerine Krell, bir dağıtım yerinin önünde bir asker fark etti.
“Varis Kahel, sanırım istediğiniz şey tam önümüzde.”
“İyi o halde Krell, oraya gidelim.”
Yanına vardıklarında asker Varis’i hemen tanıdı ve saygıyla eğildi. “Varis Kahel...”
“Asker, bu önünde durduğun dağıtım yerinin işi bitti mi?”
“Evet efendim; burada çalışan hizmetli, hanedanın verdiği sayıya göre her şeyi tamamlamış ve belli bir düzen içinde dizmiş.”
“Herhangi bir yanlışlık da yok, öyle mi?”
“Yanlışlık görünmüyor. Günün ilk saatlerinde her dağıtım yerine hanedanlığın hazırladığı mühür kağıtlarından dağıtıyoruz. Alan kişi ne kadar almışsa ilgili kağıda o kadar mühür basıyor.”
Asker elindeki mühür kağıdını Varis’e uzatarak devam etti. “Mühür kağıdında bugün bu yerden ne kadar mal çıktığı görülüyor. Az önce kontrol etmiştim efendim, sayılar tutuyor.”
Kahel kağıdı inceledikten sonra askere geri verdi; ardından bakışlarını dağıtım yerine çevirdi.
“Her şey yolundaysa ne mutlu. Sen işine devam edebilirsin.”
Kahel askerine dönerek, “Saraya dönmeden laboratuvarı da ziyaret etmek istiyorum Krell.” dedi.
“Hangisini efendim?”
“Ana laboratuvarı; en büyüğünü.”
“Siz nasıl isterseniz efendim, gidelim o halde.”
“Uğrayalım bakalım.”
Gençler, şehrin en büyük laboratuvarına ulaşmak için Elian’ın sokaklarını hızla geride bırakıp şehirden uzaklaşmaya başladılar. Laboratuvar merkeze çok uzak olmasa da sınırların dışındaydı. Nihayet hedeflerine varmışlardı. Büyüklüğünü daha bahçesine girer girmez anladıkları laboratuvarın içine girdiklerinde, dikkatlerini çeken tek şey hacmi değildi. Zemin kat oldukça şık, ferah ve beyazlar içindeydi. Burada sayamayacakları kadar kapalı kapı ve camların ardından görünen müthiş bir çalışma disiplini vardı. Tesislerden gelen kanlar, burada çalışan onlarca vampir tarafından onaylanıyordu. Üst katta ise buranın genel sorumlusu olan laboratuvar hizmetlisi bulunuyordu. Zemin katın genişliğinden dolayı merdivenlere ancak ulaşabilen gençler, hızla yukarı çıktılar. Asker Krell kapıyı tıklattıktan sonra yandaki düğmeye basarak Varis’e kapıyı açtı. Kapı, genişliğinden dolayı ikiye ayrılarak açıldı ve bir süre sonra kendi kendine kapandı. Varis içeri girer girmez alt kattakinden farksız bir atmosferle karşılaştı. Laboratuvar hizmetlileri işlerine o kadar odaklanmıştı ki geldiklerini fark etmemişlerdi bile; kan tesisinden gelen kapsülleri gelişmiş makineleriyle testten geçiriyorlardı. Kimi bu testleri tek tek kayıt altına alıyor kimide dosyalıyordu. Etrafı süzmeye devam eden Varis; çok sayıda gelişmiş test makinesini, bu makinelerin yanındaki güç kürelerini ve test edilmeyi bekleyen, üzerinde rakamlar yazan yüzlerce kapsülü inceliyordu. Laboratuvardaki orta büyüklükteki pencereler sayesinde Elia’nın manzarasından da mahrum kalmıyorlardı. Kahel laboratuvarı gözlemlerken adeta içinde kaybolmuştu. O sırada bir hizmetli onları fark etmiş olmalı ki hemen genel sorumluya haber verdi. Genel sorumlunun gelmesi çok sürmedi. “Varis Kahel, laboratuvarımıza hoş geldiniz.”
“Hoş bulduk, o kadar odaklanmıştınız ki doğrusu rahatsız etmek istemedim.”
Laboratuvarı gezmeye başladıkları sırada sorumlu, “Gelen kanları bekletmemek ve dağıtımı geciktirmemek adına hızlı çalışmaya gayret ediyoruz.” diye cevap verdi.
“Görevinizi bu denli sahiplenmeniz beni sevindiriyor. Yalnız bugün gördüm ki yeterince dikkatli değilsiniz ya da aranızdan birinin gözünden bir şeyler kaçmış olmalı.”
“Anlamadım efendim, gözümüzden kaçan nedir?”
“Bugün Elian’ı teftiş ederken sokakta bir kadının bayıldığını gördüm; kan zehirlenmesi yaşadığını öğrendim.”
“Ama böyle bir şey olması imkansız! Gelen tüm kapsülleri büyük bir titizlikle test ediyoruz.”
“Sorun ister kan testinde olsun ister burada, siz birbirinizle bağlantılı çalışıyorsunuz. Birinizin hatası diğerini de ilgilendirir.”
“Doğru söylüyorsunuz efendim ama bir kan paketinden kaynaklı böyle bir durum yaşanmışsa, o havuzdan çıkan tüm paketlerde sorun olması gerekmez mi?”
“Bu laboratuvarda yüzlerce hizmetli çalışıyor. Belki de paketlerin hepsi geri gönderildi de sadece birinin gözünden kaçtı, olamaz mı?”
“Böyle düşününce... Evet efendim, haklı olabilirsiniz.”
“Sana gidip tüm hizmetlileri tek tek sorguya çek ve o kişiyi bul demiyorum. Buna gerek de yok zaten. Yapman gereken tek şey, hepsine daha dikkatli olmaları gerektiğini söylemek ve buradaki disiplini korumak.”
“Haklısınız efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum.”
“Bir daha böyle bir şeyi ne duymak ne de görmek istiyorum.”
“Varisim, size karşı mahcubum. Böyle bir olayın tekrarlanmaması için elimden geleni yapacağım.”
Laboratuvarı turladıkları esnada Kahel, güç küresi makinesini ve yanındaki yuvalarının üstünde ismi yazan güç kürelerini gördü. Sorumluya dönerek sordu. “Hangi küreler olduklarını tespit etmişsiniz.”
“Evet efendim, mucitler tarafından icat edilen bu makine tam bir canavar. Güç kürelerinin enerjisini algılayıp türünü hemen buluyor.”
“Gerçekten muazzam. Eğer bu icatlar olmasaydı, atalarımız gibi günlerce süren denemeler sonucunda bulmak zorunda kalacaktık.”
“Bu yüzden mucit hizmetlilere minnettarız.”
“Aynen öyle. Peki, yeni keşfedilmiş bir küre var mı?”
“Uzun zamandır yeni bir keşif yapılmadı efendim.”
Sohbet ederek ilerlerken Varis, bir hizmetlinin kapsüldeki kanı makineyle nasıl test ettiğini seyrediyordu. Genel sorumluyla konuşsa da gözü hizmetlideydi.
“Laboratuvarda herhangi bir sorun veya aksaklık oluyor mu?”
“Hayır efendim, üstesinden gelemeyeceğimiz bir durum yok.”
Hizmetli, makinenin çalışması için ilgili hazneye itaat küresini daha önce yerleştirmişti; Varis bunu hazneden yayılan mavi ışık sayesinde anlamıştı. Hizmetlinin elindeki numuneyi makinenin ortasındaki bölüme yerleştirişini izledi. Kahel, sorumlunun cevabına esprili bir üslupla ve tebessümle karşılık verdi. “Yani Elian’daki tüm vampirlerin numuneleri aynı anda gelse bile üstesinden geliriz diyorsun, öyle mi?”
“Varis Kahel, eğer öyle bir şey olur da üstesinden gelirsek muhtemelen günlerce kendimize gelemeyiz efendim.”
Varis, asker ve sorumlu kendi aralarında gülüşürken bile Kahel gözlerini işlemden ayırmıyordu. Hizmetli, analiz için makinenin düğmesine bastı. Kırmızı, ince bir lazerle kapsülü baştan sona tarayan makine, işlemi bitirir bitirmez hemen üstündeki dokunmatik ekranda “olumlu” yazısını gösterdi. Hizmetli, sinyal üzerine kapsülü çıkardı ve numarasını kayıt kağıdına işledi. Bu, o numarayla işaretlenmiş tüm paketlerin dağıtıma hazır olduğu anlamına geliyordu.
Kahel gözlerini işlemden çevirdi. Pencereden dışarı baktığında havanın kararmaya başladığını gördü.
“Her şey yolunda görünüyor, size kolay gelsin. Biz gidelim artık.”
“Eksik olmayın efendim, sizi ağırlamaktan mutluluk duyduk.”
Laboratuvardan ayrılır ayrılmaz Kahel askerine döndü. “Bugünlük bu kadar yeter Krell, akşam yemeğine gecikmek istemiyorum.”
“Siz nasıl isterseniz efendim.”
Vakit kaybetmeden Elian Sarayı’na doğru yola çıktılar. Kahel için teftiş bitmişti ama kan tesisinde duyduklarından hâlâ emin değildi; orası içinde bir ukte olarak kalmıştı. Varis, aklı ve vicdanı arasında sıkışmıştı. Bayan Stavina’nın söyledikleride vicdanını sızlatıyordu. “Ya bu işin ucu Elian Hanedanı’na dokunursa?” diye düşünmeden edemiyordu. Hayatını kaybeden binlerce vampir ve şu an nerede olduğu bilinmeyen bir o kadarı daha... Bu isyanın sebebi neydi? Belki de haklıydılar. Belki de hanedan haksızlık etmişti. Dışarıya kan veriliyor denmişti ama belki de verilmiyordu. Ancak verilmeseydi o şehirlerde yaşam durmaz mıydı? Sebep bu değilse neydi?
Kahel neye inanacağını şaşırmıştı. Ne ailesini hemen suçlayabiliyordu -ki bu isteyeceği son şeydi- ne de bayan Stavina’nın dediklerini hiçe sayabiliyordu. Elian tesisinin Elian haricinde başka şehirlere de hizmet verebilmesi pek inandırıcı gelmemişti; çünkü Elian zaten fazlasıyla kalabalıktı ve kendisi oradayken bile yerel dağıtım hâlâ sürüyordu. Diğer şehirlere paket göndermeye ne ara vakit bulacaklardı?
Varis içindeki soruları susturmak istese de iradesi dışında bu sorular yankılanmaya devam ediyordu. Onları susturmanın tek yolu, gerçeği bu gece öğrenmekti. Bunun için elinden geleni yapacak, kan tesisinin kayıt odasına sızacaktı. Ailesini çok seviyor ve onlara saygı duyuyordu ama ortada büyük bir oyun dönüyorsa, ailesinin bu işin içinde olup olmadığını bulmak vicdanını rahatlatacak tek şeydi. Kahel her şeyi tüm çıplaklığıyla görmeye hazır mıydı, ne kadarını görebilecekti bilmiyordu; bunları düşünerek vakit kaybetmek de istemiyordu. Tek temennisi, bu olay için mantıklı bir açıklama bulmak veya kayıtlarda diğer hanedanlıklara giden kan paketlerini bizzat görmekti. Düşünceleri içinde boğulurken hızını artırdı; bir an önce saraya varmak istiyordu. Zihnindeki kaosa rağmen bir karar verebilmişti. Bundan sonra ne olacağını, aklındakini yapıp yapamayacağını bilmese de merak ve kararlılıkla ilerlemeye devam etti.
Bölüm etkileşimi
