KIZIL HANEDAN kitap kapağı

1. bölüm / 8

BÖLÜM 1: SAKLANAN GEÇMİŞ

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: BÖLÜM 1: SAKLANAN GEÇMİŞ

Koşuyordu; her zamankinden daha hızlı ve aceleciydi. Saniyelerle yarışıyor gibi hissediyordu, belki de gerçekten yarışıyordu. Adımları o kadar seriydi ki gezegenin sert yapısını hissetmiyor; kendini, hızla içinden geçtiği ormanın sisli havasına, güneşten gelen kesik kesik ışıklara ve dünyalarının hafif rüzgârına bırakıyordu. Zihninde tek bir düşünce vardı: yetişmek. Evet, bir yere ulaşmaya çalışıyordu, gayesi buydu. Hızla ilerlerken duyularının aldığı keskin kokuları, hisleri ve tatları geride bırakıyordu.
Doğanın kokusuna, serinliğine bayılırdı; iliklerine kadar yaşamayı, vakit geçirmeyi, doğayla bütünleşmeyi severdi. Kendini oraya ait hisseder, oradan ayrılmak istemezdi; orayı gördüğü muameleden kaçış yeri olarak görürdü. Burası onu anlayan, dinleyen ve iyi hissettiren bir yuvaydı; onunla konuşur, dertleşir, arkadaş olurdu. Yalnızlığını burada gideriyor, zihnini burada dinlendiriyordu; hızla ilerlerken bunları düşünmesi kaçınılmazdı.
Adımları bir anda bir ağacın gövdesinde buldu kendini, sonra bir diğerinde... Vücudunun çevikliğini, gücünü ve hızını sonuna kadar kullanmayı severdi; belli istisnalar haricinde bunun bir sınırı da yoktu. Yerden yükselmeye başlamıştı; adım adım rüzgârla birleşiyor, onun kadar yüksekte ve hızlı seyrediyordu. Artık ormanın içindeki atmosferde değil, üstündeki katmanda ilerliyordu. Kalbi hızlı hızlı atıyordu; bu durum onu heyecanlandırıyordu çünkü şu an yaptığı şey, küçüklüğünden beri arkadaşıyla gerçekleştirdiği ve keyif aldığı eylemlerden biriydi.
Dünyalarının yapısını şimdi çok daha net görüyordu: Bulunduğu yerde uçsuz bucaksız, devasa ağaçlar; uzun ve kalın yapılarıyla tüm dikkatleri üzerine çekiyordu. Kimi büyük dağlarda, kimi düzlüklerde bir düzen içinde, sık bir şekilde duruyordu. Ufuk çizgisi her zamanki gibi renk karmaşası içindeydi; atmosferin beyaz ağırlıklı grisi ve güneşin sarı tonları adeta iç içeydi. Güneş ışığının gezegende ulaşamadığı hiçbir yer yoktu. Bazen sıcaklıklar haddinden fazla olsa da vampir vücutları kalkan görevi gördüğünden, bu onlar için bir sorun teşkil etmiyordu. Vücutları, sıcak havalarda soğuyarak, soğuk havalarda ise ısınarak tepki veriyordu; bu, muazzam fizyolojilerinin bir parçasıydı.
Zihni ve gördükleri, ufuktaki renk karmaşası gibi iç içeydi. Hem bu ana şahitlik ederek Ayonnis’e doğru ilerliyor hem de zihninden bir “uçan” olduğunu geçirirken coşku hissediyordu. “Uçan” tabiri, uçan bütün hayvanlar için kullanılan bir isimdi. Gezegenlerindeki hayvanlara tek tek isim takmak yerine bu şekilde sınıflandırıyorlardı. Ormanın sonunu; yani önünde uzanan o kurak, sert topraklı bölgeyi gözüne kestirmişti. Kendini aniden aşağı, metrelerce yükseklikteki bir ağacın kalın dalına bıraktı. Ardından tekrar aşağı atladı; ormanın derinliklerine süzülürken önüne çıkan dallardan harika manevralarla kurtulup yere inmeyi başardı. Olduğu yerden ilerlediğinde, yukarıdan gördüğü boş kurak araziyi daha net seçebiliyordu; onu biraz çalılık ve ot karşıladı.
Gözlerini oradan çekip ileriye baktı; uzaklarda şehrin silüeti görünüyordu. Yetişmesi gereken bir yer vardı; geç kalıp kalmadığını bilmiyordu çünkü doğanın ona sunduğu o muazzam manzaranın ardından hızını kesmişti; gideceği yere pek de isteyerek gitmiyordu. Elleriyle yüzünü ovuşturdu ve “Hadi ama Ren,” diyerek soluk verdi. Gitmekle gitmemek arasında kalsa da gitmek zorundaydı; bugün onu teselli eden tek şey, arkadaşının gelecek olmasıydı. Bu düşünce zihnine düşer düşmez gitmeme isteği bir nebze olsun son buldu.
Ormandaki hızı kadar olmasa da şehre doğru ilerledi. Ayonnis şimdi çok daha net seçiliyordu. Devasa sınır kapılarının önüne geldiğinde onu tanıyan iki asker selam vererek kapıları açtı; Varis Ren de karşılık verip içeri girdi. Şehrin içine girer girmez ormandaki sessizlikten eser kalmamıştı; şehrin karmaşasını şimdiden hissediyordu. Gezegenlerinin sınırları sadece kapılarla sınırlı değildi; çizmiş oldukları doğal sınırlar ormanların içinden veya karasal yerlerden geçiyordu. Sınır kapılarının olması tüm şehrin surlarla çevrili olduğu anlamına gelmiyordu; sadece şehir merkezine yaklaşıldığını gösteriyordu. Ama bu durum şehirlere elini kolunu sallayan herkesin girebileceği anlamına gelmiyordu. Gizlice şehre girmenin cezası çok ağırdı. Hanedan üyeleri de zaten şehrin kapılarından girerlerdi. Kısa bir yürüyüşün ardından evler seçilmeye başlamıştı; adımları onu şehrin derinliklerine doğru çekiyordu. Halkın arasına karışmadan önce kapüşonunu başına geçirdi. Dikkat çekmemek içindi bu yaptığı; zaten kimsenin onu tanıyacağını da sanmıyordu. O güne kadar halkından hiç kimseyle konuşmamış, yüz yüze bile gelmemiş bir varisi nasıl tanısınlar ki diye geçirdi zihninden. Üstünde saraydaki resmi kıyafetleri değil, halkın giydiği sıradan elbiseler vardı. Hanedan üyeleri şehri gezerken veya zaman geçirirken genellikle bunları giyerlerdi; resmi kıyafetleri, ancak orman yolunu kullanarak başka bir şehre gidecekleri zaman ya da şehrin içine hiç uğramayacakları zaman giyerlerdi. Varis Ren, Ayonnis’in merkezine doğru ilerlemeye başladı. Bu sefer adımlarını daha yavaş atıyordu; acelesi vardı ama şehir oldukça kalabalıktı. Herkes nasıl sabırla yürüyorsa, onun da aynı sabrı göstermesi gerekiyordu.
Adımlarını atarken bir kez olsun hanedanın koyduğu yasakları bir kenara bırakıp halkla iç içe olmanın tadını çıkarmaya karar verdi. Bunu yapabilirse her şeyin kendisi için farklılaşacağını düşündü. Şehri teftişten teftişe gezme fırsatı bulabiliyordu ama bu da oldukça kısıtlıydı; teftiş günlerinde şehri tam olarak gezemiyor, sadece belli yerlere gidebiliyorlardı. Devlet işleri bahanesiyle şehirlerini görebiliyorlardı sadece.
Ren, hiçbir şeyin hesabını vermeden, rahat bir şekilde gezmenin tadını ilk defa bu kadar yoğun çıkarıyordu. Etrafını özgürce süzebildiği bir anı hatırlamak için zihnini yordu ama maalesef öyle bir gün yoktu. Bu ilkti; son olup olmayacağını düşünmek istemedi ve etrafına bakındı.
Sabırla ilerleyen varis, şehrin devasa çarşısına varmıştı. Burası dağıtım merkezlerinin kalbiydi. Halk, hanedanın kurduğu bu sistem içinde bir düzen ve sükunetle çalışıyordu; herkesin ihtiyacı bu şekilde karşılanıyordu. Ren yürümeye devam ederken askerlerin, halka kan dağıtımına çıktığını gördü. Tekerlekli geniş bir arabanın içinde yüzlerce kırmızı teneke kan paketi vardı. Bu paketlerden çalışan her bir vampire birer tane veriliyordu. Kan paketlerini hizmetli sınıfının gün ortasında yanlarında götürdükleri veya askerlerin evlerinin önüne bıraktıkları da oluyordu.
Ren, çarşıdaki ayakkabı, giysi, takı ve ev eşyası dağıtım yerlerine göz gezdirdi. Çarşının ortası geniş olsa da uzağı net görebiliyordu. Diğer taraftaki dağıtım yerlerine ve hizmetlilere de baktı. Ayonnis büyük bir şehir olduğundan tüm ihtiyaçlar buradan giderilmiyordu, çarşıdan ayrı sayısız yer vardı. Her yeri süzmek vaktinden çalıyordu; saatlerce burada kalabilirdi. Buranın sıcaklığını, sarayın o görkemli ama kasvetli ve soğuk yapısına tercih ederdi ama yapamazdı.
Kalabalıktan sıyrılan Ren, adımlarını biraz daha hızlandırdı. Kan tesislerini ve laboratuvarı geride bırakarak şehrin meydanlarından birine denk geldi. Meydanda oldukça yüksek ve şatafatlı bir heykel vardı. Bazalt taşından yapılmış heykelin arkasından gelmişti; önüne çıktığında figürün yüzüne baktı. Bakışlarında herhangi bir anlam yoktu; boşluğa bakmakla babasına ait olan heykele bakmak arasında bir fark görmüyordu.
“Baba,” diye fısıldadı Ren, babası Hükümran Rakar’ın heykeline bakarak. “Kendi ihtişamını halkın gözüne sokmaktan geri kalmıyorsun,” dedi donuk bir yüz ifadesiyle. Gözlerini heykelin üzerinde gezdirmeye devam etti; bu harika işçilik için eseri ortaya koyan sanat hizmetlisiyle gurur duyuyor ama babasının bu eseri hak edip etmediğini sorguluyordu. Etrafındaki vampirlerin heykele işaret eden hayran bakışlarını gördü. Eser ne kadar ince işlenmiş, emek verilmiş bir şaheser gibi dursa da Ren, duygusuz bakışlarla “Keşke gerçekte de bu yapıt kadar muazzam olsaydı,” diye iç geçirdi.
Bir süre daha izledikten sonra yoluna devam etti. Şehrin uzun sokaklarını, usta bir işçilikle yapılan açık kahve tonlarındaki taş evlerini ardında bırakarak biraz dışarıda kalan görkemli hanedan sarayına yöneldi. Yapıya yaklaştıkça yerleşim azaldı, gezegenin sert zemini ön plana çıktı. Dış kapıya vardığında asker selamı eşliğinde kapılar açıldı. Adımlarını meydana doğru atan genç, bakışlarını karşısında duran babasına çevirdi.
Babasının gözlerindeki o soğukluğu tüm bedeninde hissetti; o keskin bakışlar ona kenetlenmişti. Hafif çatık kaşlarını oldukça net görüyordu. Bir şeye öfkelendiği her halinden belliydi; Hükümran’ın bu tavrı bir başkası için fazlasıyla ürkütücü olabilirdi ama Ren buna alışıktı. Yine de anlamadığı şey, babasının neden böyle olduğuydu. Ormandan buraya kadar hızla gelme çabasının beyhude olduğunu anladı.
Bir yandan babasına yaklaşıyor, diğer yandan büyük meydana göz gezdiriyordu. Hazırlıklar daha yeni başlamıştı. Kurulan masa düzeni, koşan hizmetliler, müzik hizmetlileri ve tüm o görkemli eşyalar... Hepsi bir hazırlık içindeydi. Herhangi bir geç kalma söz konusu değildi; bu durum Ren’i rahatlatsa da babasının sert bakışları huzurunu bozdu. Yanına vardığında “Baba,” diye fısıldayabildi.
Babası, otoriter bir tavırla, “Beni takip et,” deyip saraya yöneldi. Bu tepkiden, her zamanki gibi bir aile kavgasına doğru giden yolculuğun ilk adımlarını attığını hisseden Ren, onun ardına düştü. “Tabii ya, meydanda hazırlık vardı; ortalık yerde kavgasını nasıl yapacaktı? O sertliğini, prestijini ve otoritesini bana nasıl hissettirecekti?” diye geçirdi içinden.
Askerler sarayın dış kapısını onlar için açtı. Karşılarında devasa ve görkemli bir hol uzanıyordu. Ardından iç kapı aralandı; varis, babasının hemen arkasında ilerleyerek ortak merdivenlere ulaştı. Merdiven ikiye ayrıldığında sağ taraftan devam ettiler. Ren, bir yandan yürürken diğer yandan korkuluklardaki saf kristalden yapılma parmaklıkları hayranlıkla süzüyordu. Sarayın gri taş zeminini, kenarları siyah desenli kırmızı hanedan halıları süslüyordu. Duvarlar ise hanedan tabloları ve karmaşık desenli süslemelerle kaplıydı. Nihayet varmak istedikleri kata ulaştıklarında, sarayın her köşesinde kendini gösteren o heybetli sütunlar onlara eşlik etmeye devam ediyordu. Babası onu odasına getirmişti; içeri girdiğinde Ren de ardından girip kapıyı kapattı. Genç vampir, köşede hazırlanan ve aynada kendine bakan annesini gördü; kadının asaleti karşısında etkilenmemek elde değildi. Hükümran Rakar eşine doğru birkaç adım atıp, “Hanımefendi Vesperia, ne kadar da güzel olmuşsunuz,” dedi gözleri kamaşırcasına.
Vesperia yansımasına bakmayı bırakıp ayağa kalktı ve eşine dönerek hafif bir tebessümle, “Hükümran Rakar, iltifatınız için teşekkür ederim. Siz de yakışıklılığınızdan ve asaletinizden hiçbir şey kaybetmiyorsunuz,” dedi. Rakar, az önceki sertliğinden eser kalmayarak gülümsedi ve eşinin yanağını okşadı. Ren onları izlemekten sıkıldığı için orada olduğunu belirtmek adına hafifçe öksürdü.
Ren merakla, “Neden burada olduğumu öğrenebilir miyim?” diye sordu. Rakar, bakışlarını pencereye çevirip kadehe kan doldurarak bir yudum aldı ve dışarıyı seyretmeye başladı. Ren, babasının bu tavrına anlam veremediğinden annesine baktı. Vesperia oğluna yaklaştı: “Neredeydin Ren?”
Genç varis derin bir nefes verdi. “Yine mi sorguya çekiliyorum?”
“Neredeydin dedim sana!” dedi annesi, gözlerini oğlundan ayırmadan.
“Dışarıda.”
“Dışarıda nerede?”
Ren bu sorulardan bıkmış bir tavırla gözlerini devirdi. “Karşınızda o çocuk yok artık.”
Vesperia kaşlarını kaldırdı. “Çocuk mu?”
Annesine doğru laubali bir fısıltıyla, “Hiçbir zaman görmediğiniz ama prestijiniz için kullandığınız o küçük varis olan çocuk,” dedi.
Babası kadehinden yudumlar alarak dışarıyı izlemeye devam ederken annesi sordu: “Görmediğimiz öyle mi?”
“Bu görmüş haliniz mi?”
“Bugün çıkmamalıydın, önemli bir gün olduğunu biliyorsun.”
“O yüzden erken döndüm zaten.”
Rakar alaycı bir şekilde gülüp onlara döndü. “Lütfettiniz Varis, sizi yorduk, kusura bakmayın.”
Ren’in gözleri boşluğa bakıyor, her ikisiyle de göz teması kurmaktan kaçınıyordu. Vesperia oğlunu süzdü. “Sana fazla dışarı çıkmaman konusunda daha ne kadar uyarı yapacağız?”
“Dışarı çıkmamda mı sorun?”
“Her söylediğimize şımarık bir çocuk gibi tepki vermeyi bırak Ren! Annenle senin güvenliğini düşünüyoruz,” dedi babası.
“Güvenliğimi halkın arasına karışmamamla mı sağlıyorsunuz? Sebep bu mu?”
“Bu durumu daha kaç kere anlatacağım inan hiç bilmiyorum.”
Ren babasına doğru yaklaştı. “Sırf dışarı çıktım diye mi bu tavrınız? Sadece dışarı çıkınca mı bir oğlunuz olduğu aklınıza geliyor?”
Vesperia sertçe seslendi: “Ren!”
Genç vampir birden annesine döndü. “Yanlış bir şey mi söylüyorum? ‘Varis’ veya ‘Ren’ haricinde bana başka bir sözcük kullandınız mı? Beni sevip düşündüğünüze dair basit bir ‘oğlum’ lafını duydum mu hiç?”
Vesperia bu isyan karşısında sadece nefes verip başını sallamakla yetindi. Rakar ise soğukkanlılığını koruyarak, “Ren, hanedanın koyduğu sınırlar çerçevesinde ve özel günler haricinde dilediğini yapmakta özgürsün,” dedi.
“Peki baba, kusura bakma. Daha dikkatli olurum. Sen de haklısın; sonuçta senin oğlun değil, sadece varisinim. Diğer hanedanların önüne güç gösterisi olarak sergilediğin bir piyondan ibaretim.”
“Babanla bu şekilde konuşma Ren!” dedi annesi.
“Hiçbir hanedan evladına sizin yaptığınız muameleyi yapıyor mudur acaba? Kahel’in böyle bir muamele gördüğünü sanmıyorum.”
Rakar otoriter bir sesle, “Hanedan yapımız herkesle bir mi olmak zorunda?” dedi.
“Beni yok sayıp yeri gelince ‘işte varisimiz’ diye göstermenizin hanedan yapımızın bir parçası olduğunu bilmiyordum baba.”
Vesperia sesini yükseltti: “Ren yeter! Bu kadarı fazla.”
Rakar, “Enerjini tüketme Vesperia,” dedi. “Varisimiz elbet yola gelecek, sabırlı olmakta yarar var.”
Kadehini masaya bırakıp tekrar pencereye yöneldi. Vesperia oğluna dönerek, “Birazdan misafirlerimiz gelecek, hazırlanmaya git,” dedi.
Ren, babasının sırtına donuk bir bakış fırlattıktan sonra annesine döndü. Hiçbir şey söylemeden kendini odadan dışarı attı. Saray koridorlarını ve merdivenleri hızla geçip odasına girdi ve kapıyı sertçe kapattı. Yatağına gidip oturdu, gözlerini çalışma masasına dikti. Elleriyle yüzünü ovuşturarak boşluğa baktı. Zihni bulanıklaşmıştı; hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Ailesinin tutumlarına bir nebze alıştığını, bu hâlin artık “normal” olduğunu kendine inandırmıştı.
Ancak bu durum gözüne sokulduğunda, hissettiklerini kolayca yenemiyordu. Çocukluğundan beri maruz kaldığı bu tavırlar karşısında, ebeveynlerinin anne ve babalık duygularına sahip olmadığına kanaat getirmişti. Tek derdinin prestij olduğunu hissediyordu. Ara ara kabullenmeye çalışsa da bu, Ren’e ağır geliyordu; o, başkaları kendini yüceltsin diye bir kenarda duran değerli bir eşya değildi. Bu dünyaya ait olduğunu; diğer varisler gibi saygı duyulmayı ve sevilmeyi hak ettiğine inanıyordu. Zihnindeki sorularla her gün baş başa kalıyordu; kimse onu dinlemiyor, kimse onu görmüyordu. Yalnızlığı içinde bunları tartarken, dışarıdan müzik sesi yükseldi ve tüm dikkati dağıldı. Varis Ren, melodiyi duyar duymaz bakışlarını cama yöneltti. Aşağı baktığında hazırlıkların tüm hızıyla sürdüğünü gördü. “Hizmetliler bu kadar hızlandığına göre misafirlerin gelişine az kalmış olmalı,” diye iç geçirdi.
Bugün oldukça kalabalık olacaktı; meydandaki devasa masayı görünce aksini düşünmek imkansızdı. İçecekler ve yemekler saraya taşınıyordu. Masanın neden bu denli büyük olduğunu anlamak zor değildi; gezegenlerinde elli üç hanedanlık vardı ve her birinin hükümranı ile varisi davetliydi. Hanımefendiler için de içeride yer ayrılmıştı.
Ren, daha önce bu çapta bir toplantıya katıldığını hatırlamıyordu. Hanedanlar arası görüşmeler, genelde vampir dünyasındaki en güçlü şehir olan Elian’da yapılırdı; bu yüzden burada olması şaşırtıcıydı. Şimdiye kadar katılım göstermeyen varisler; artık kan dağıtımı, stratejiler ve yıllık değerlendirmelerin yapılacağı bu masada yer alacaklardı. “Bu ani yeniliğin getirdiği şaşkınlık sadece benim için değil, hepsi için geçerli olmalı,” diye düşündü.
Bakışlarını yukarı kaldırdığında Ayonnis manzarası karşısındaydı. Gözlerini tekrar odaya çevirip dolaba dikti; “Hazırlanma zamanı,” dedi. Üstündeki giysilerden kurtulup temiz ve resmi kıyafetlerini giydi. Şık ve asil görünüyordu. Aynadan kendine bakarak, “Evet, sanırım hazırız,” diye fısıldadı.
Yansımasında, o boşlukta kaybolan çocuğu görüyor gibiydi. Aldırış etmemeye çalıştı; etse ne değişecekti ki? Koca bir hiç. Son kez nefes verip odasından çıktı. Merdivenleri inip kendini zirvenin yapılacağı meydana attı. Dışarıda olmak, sarayın boğucu havasından iyidir diye düşündü.
Dışarıdaki hazırlıklar neredeyse tamamdı; her yer fazla şatafatlı, gösterişli ve lükstü. Doğru ya, Hükümran Rakar’a bundan azı yakışmazdı. “Büyük ihtimalle içeride hâlâ devlet işlerini konuşuyorlardır,” diye mırıldandı. Meydandaki çalışanlara engel olmamak adına sarayın arkasındaki avluya yöneldi. Burası normalde babasının devlet büyüklerini ağırladığı, özenle düzenlenmiş bir yerdi. Etraftaki yeşillikler, ağaçlar, oturma grupları ve devasa bahçenin ihtişamı göz alıcıydı. Kimsenin olmadığını görünce rahatça oturabileceğini düşündü; ne de olsa misafirler henüz gelmemişti.
Ren, kollarını kavuşturup hafifçe yayılarak oturdu ve bakışlarını gökyüzüne dikti. Buranın sessizliği ruhunu dinlendiriyor gibiydi. Ancak bu huzurlu ortam, yaklaşan ayak sesleriyle bozuldu. Dudaklarını hafifçe sıkıp gözlerini kapatarak babasının gelme ihtimalini düşündü. Yine “Neden meydanda değilsin, misafirleri karşılamalıyız,” gibi sözler duyacaktı ve bu, şu an isteyeceği son şeydi. Başını hafifçe kaldırdığında, gelenin elinde tepsiyle bir kadın hizmetli olduğunu gördü. O an, rahatlamış bir şekilde derin bir nefes verdi. Hizmetli yaklaşırken ellerinin titrediğini fark etti. Kadın, Ren’in yanına vardığında kadehi masaya bıraktı. Genç adam bardağı almak için doğruldu; tam kanı alacağı sırada hizmetlinin hâlâ gitmediğini fark etti. Ona baktığında elleriyle tepsiye yapıştığını gördü; o kadar sıkıyordu ki metalde parmak izleri çıkmıştı. Hizmetli korkuyla etrafına bakınıyor, soluk alışverişi hızlanıyordu. Gözlerinde anlamsız bir endişe ve bitkinlik vardı.
Ren, bu duruma herhangi bir anlam verememişçesine sadece kadını izliyordu. Kadın, etrafı süzmeyi bırakıp gözlerini ona çevirdi. Varis’in bakışları yaşanan olayı anlamaya çalışıyor, kadının neden böyle davrandığını merak ediyordu. Hizmetli bir şey diyecekmiş gibi ağzını açsa da bakışlarını tekrar çevreye ve yere çevirdi; üzerindeki o anlamsız gerginlik havası hâlâ sürüyordu. Ren, artık beklemeyi kesip:
“Bir şey mi oldu?” diyebildi.
Kadın onu duyar duymaz son kez nefes verdi ve:
“Siz... Siz...”
“Evet?” diyerek merakla dinliyordu Ren.
“Siz Varis Ren’siniz, değil mi?”
Ren’in gözleri birden büyüdü. Onu nereden tanıyordu? Askerler dışında kimsenin hanedan üyelerini tanıması mümkün değildi. “İsmimi nereden duydunuz?” diye sordu.
Hizmetlinin yüzündeki ciddiyet ve korku, gitmek bilmeyecek kadar yerleşmişti. Kadın cevap verdi:
“Aileniz bu konuda çok dikkatli olsa da birkaç kez duymuş bizimkiler. Arkadaşlarım sizden bahsederdi. Tabii konuşmak yasak olduğundan, uzaktan gördükleri kadarını biliyorlardı. Sizin onlara iyi davrandığınızdan, emrivaki konuşmadığınızdan ve küçümseyici bakmadığınızdan bahsederlerdi.”
Ren bu duydukları karşısında hafifçe tebessüm etti. Sonra bakışlarını başka bir yöne çevirip, “Demek durum o kadar da kötü değilmiş, seni gören vampirler de var ha Ren,” diye fısıldadı. Kadının devam etmesi üzerine gözlerini tekrar ona çevirdi.
Hizmetli önce yutkundu, sonra Varis’e dikkat kesildi ve kekeleyerek ekledi:
“Be... Benim buraya gelmem bile tehlikeliydi.”
Ren, hanedan ve hizmetliler arasındaki bu yasaklara bir yere kadar hak verse de “Sarayın içindekiyle bile konuşmamak nedir?” diye içinden geçirdi. Ardından, “Korkma, burada kimse yok,” dedi.
Hizmetli: “Ben buraya ölümü göze alarak geldim.”
“Ölüm mü?”
“Evet, ölüm. Çünkü artık bedenim ve yüreğim bunu kaldırmıyor. Her günüm zehir, her günüm ayrı acı,” dedi gözleri dolarak.
Ren’in bakışlarındaki merak yerini endişeye bırakmıştı. Kadının dediklerine şu anlık bir anlam veremiyor, sadece dinlemekle yetiniyordu.
“Neden? Neyiniz var? Benden ne istiyorsunuz?”
“Belki bu anlatacaklarımla ölümümü garantiledim ama ölmek, bu acıyla sonsuza kadar yaşamaktan çok daha iyidir.”
“Hangi anlatacakların?”
Hizmetli, artık cesaretini toparlayıp olanı anlatmaya kararlıydı. Son kez nefes verdi, gözlerinden akan yaşları sildi ve yutkunup Varis’e baktı. Bunu yaparken tepsiyi öyle sıkıyordu ki metal bükülmüştü. Korkuyordu; ancak anlatacağı her neyse, bunu dile getirmeden gitmemeye kararlıydı.
“Ben oğlumu arıyorum. Yıllar önce Ayonnis askerleri onu alıp bir yere götürdüler. Arkalarından koşsam da yetişemedim. Oğlumu o gün son görüşümdü, bunu nereden bilebilirdim ki?”
“Askerler mi?”
“Evet.”
“Oğlun suç mu işledi?”
“Hayır, suç işleyen biri değildi. Kendi halimizde bir aileydik.”
“Bunu bana anlatmak yerine hanedana neden anlatmıyorsun? Babamın yetkisi benden epey fazla, bu işlerle o uğraşıyor.”
“Hayır, hayır efendim lütfen! Bu anlattıklarım aramızda kalsın. Ben sadece bir ümit, belki sizin onlardan farklı olmanızdan dolayı böyle düşündüm, ümitlendim. Çok özür dilerim, hemen gideyim ben.”
“Bekle, nereye gidiyorsun? Dur tamam... Hanedanın bilmesini neden istemiyorsun? Madem bir şey söyledin, devamını getir.”
“Nedenini biliyorsunuz zaten efendim.”
“Bilsem sormazdım herhalde.”
“Geçmişten bahsetmek yasak.”
Ren duydukları karşısında tepkisiz kalmış, vücudu kaskatı kesilmişti. Yüzündeki merak dolu ifadenin yerini bu sefer de şaşkınlık almıştı.
“Geçmiş mi?”
“Evet geçmiş. Bizim bahsetmemiz yasak, bu sizin koyduğunuz bir kural.”
“Ne oldu o geçmişte? Madem senin oğlun suç işlemedi, ne diye götürüldü?”
“Sizin o günden haberiniz yok mu?”
“Hangi günden?”
“İsyan gününden.”
“İsyan günü mü? Ne isyanı?”
“Efendim, ben sizin bunlardan haberiniz var zannediyordum,” dedi hizmetli, soluk alışverişi daha da hızlanarak.
“Endişelenme, bu konuştuklarımızı kimse bilmeyecek. Sen geçmişte ne olduğunu söyle.”
“Oğlumla birlikte binlerce vampiri alıp götürdüler. Binlercesinin de yerde cesetleri yatıyordu o gün,” dedi gözlerinden süzülen yaşlar eşliğinde.
“Ceset mi?”
Bir anda arkadan gelen ayak sesleri ile kadın korku içinde, “Gitmem gerek!” deyip hemen oradan hızla uzaklaştı. Ren arkasından “Bekle!” dese de kadının endişeyle kaybolması bir olmuştu. Ayak seslerinin sahibi sarayın askeriydi. Ren, kadının anlattıkları karşısında donup kalmış, zihni onlara kilitlenmişti. Düşüncelerindeki uğultu en üst noktadaydı. Askerin sesi bu anı hızla kesti:
“Efendim, misafirler yavaş yavaş gelmeye başladılar. Babanız sizi meydana davet ediyor.”
“Tamam geliyorum, gidebilirsin sen.”
Askeri yanından yollayıp meydana doğru ilerledi ama aklındaki soru işaretleri o kadar baskındı ki bugüne nasıl odaklanacağını kendisi de bilmiyordu. Hizmetlinin dedikleri kafasını kurcalıyordu. Daha önce hiç bilmediği şeyleri duymuştu bu kadından. Hal ve hareketleri çok gerçekçiydi; yalan söyleme ihtimalini düşünse de “Canı pahasına neden böyle bir şey yapacaktı ki?” diye düşünmeden edemedi. Anlattıkları ise hiç normal değildi. Hanedana olan öfkesi biraz daha artmıştı. Kendisini bu kadar mı hiçe sayıyorlardı? Ne isyandan ne de halka konulan bu yasaktan haberi vardı.
Diğer yandan kadının ve oğlunun başına gelenleri tartıyordu. İsyan neden çıkmıştı? Hanedana yapılan haksız, sıradan bir başkaldırı mıydı? Ama tutulan tarihi kayıtlarda bugüne kadar hiç bir isyanın olmadığı yazardı. Peki, kadının oğlu neredeydi? Sıradan bir başkaldırı olduğunu düşünse, bu seferde halka geçmişten bahsetmenin yasak olduğu saçma bir uygulamanın neden yapıldığını anlayamamıştı. Ayrıca halk neden başkaldırı yapsın ki? Bu gezegende tüm hanedanlar tarafından uygulanan vampir yasalarına göre başkaldırı bir şehirde çıkan küçük çaplı bir eylemken isyan ise bir kaç şehre daha sıçramış büyük çaplı bir eylem olarak açıklanır. Varisteki bu şok olmanın sebebi kadının direkt isyan demesiydi. Aklını kurcalayan bu düşünceler eşliğinde saray meydanına doğru ilerledi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

10okunma 1beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…