9. bölüm / 9
KİRLİ RAFLAR | İSFADBölüm 8
Bölümler 9Şu an: Bölüm 8
Trabzon’un yüksek, insan elinin değmediği kadar vahşi ve hırçın dağlarında gece, üzerini karabasan gibi örtmüştü. Çam ağaçlarının göğe uzanan devasa gövdeleri, zifiri karanlıkta hayalet gibi sallanıyor, rüzgârın uğultusu vadide adeta can çekişen bir ruhun çığlığı gibi yankılanıyordu.
Fadime, sırtına vuran dondurucu ayaza ve ayağındaki ince babetlerin soktuğu dikensiz patikalara aldırmadan, var gücüyle koşuyordu. Ciğerleri soğuk havadan yanıyor, her nefes alışında göğsü parçalanacakmış gibi ağrıyordu. Çarşaflardan yaptığı o derme çatma ip sayesinde odadan kaçmayı başarmıştı başarmasına ama asıl kabus şimdi başlıyordu. Burası Ankara’nın asfalt sokaklarına, adliye koridorlarına benzemiyordu. Burası, doğanın en acımasız yüzünü gösterdiği, İsmail Furtuna’nın toprağıydı.
"Aptal kafam!" diye geçirdi içinden, kayganlaşan toprakta ayağı kayıp düşmemek için kollarını savururken. Çamurlu bir yokuştan aşağı yuvarlanırcasına inerken dizleri sıyrılmış, elleri dikenli çalılar yüzünden kan içinde kalmıştı. Ama duramazdı. Durduğu an yakalanacağını, o adama, İsmail’e boyun eğmek zorunda kalacağını biliyordu. Gururu, mesleki onuru ve benliği bu dağlarda ezilmekten korkuyordu; daha doğrusu, en çok da o adamın gözlerindeki o tehlikeli, esir alıcı çekimden korkuyordu.
Arkadan gelen sesler, karanlığın içinde iblis gibi yankılandı:
— Sağ tarafa bakın! Orman yoluna doğru sapmış olmalı!
— İso Bey’e haber verin, izini kaybetmesin!
İsmail’in adamları dağda avlanmaya alışık kurtlar gibi her köşeyi tutmuştu. Fadime, seslerin yaklaşmasıyla birlikte panikle sola kıvrıldı, sık çalıların arasına kendini attı. Kalbi göğüs kafesini parçalayacakmiş gibi atıyordu; soluğunu tuttu, dizlerinin üzerine çöktü ve sırılsıklam olmuş saçlarını yüzünden sıyırarak karanlığın içinde nefesini dinlemeye başladı.
Birkaç yüz metre geride, ellerini cebine sokmuş, yüzünde cam kırıkları kadar keskin ve karanlık bir ifadeyle duran İsmail Furtuna ise fırtınanın ortasındaki bir tanrı gibi hakimdi coğrafyaya. Üzerindeki kalın montun fermuarı yarım açıkta kalmıştı, koyu kahverengi gözleri zifiri karanlığı delercesine önündeki patikayı tarıyordu. Ali, telâşla yanına koştu:
— İso, adamlar arıyor ama sis bastırdı. Bu havada ormanda kaybolursa... Donarak ölür lan o kız!
İsmail’in çenesindeki kaslar gerildi. Gözlerindeki öfke parıltısı, yerini aniden buz gibi bir endişeye bıraktı ama bunu dışarıya asla yansıtmadı. Sesindeki o tehlikeli tondan ödün vermeden konuştu:
— Ölemez. O inatçı kadın bu dağda benden başka kimseye boyun eğmeden ölmez, Ali.
— E ne yapacağız?
— Dağılın ve arayın. Ama canlı bulacaksınız. Ona zarar gelirse,inizden ilk seni silerim Ali, bilesin.
İsmail, adamlarını farklı yönlere dağıttıktan sonra kendi başına, Fadime’nin kaçarken bıraktığı ayak izlerini ve kırılan dal parçalarını takip etmeye başladı. O, bu dağlarda doğmuş, bu dağlarda büyümüşkü; bir kadının hangi mantıkla, hangi korkuyla nereye kaçacağını çok iyi biliyordu.
Gökyüzü giderek kararıyor, bulutlar alçaldıkça sis ormanın içine zehirli bir sarmaşık gibi sarılıyordu. Nihayetinde, doğanın o acımasız gazabı başladı; önce keskin damlalar halinde düşen yağmur, saniyeler içinde şiddetli bir sağanağa dönüştü. Fadime’nin üzerindeki ince kumaş elbise sırılsıklam olmuş, tenine yapışmıştı. Titriyordu; dişleri birbirine çarpıyor, buz kesen elleri hissizleşiyordu.
Önünü göremez halde yürümeye çalışırken, karşılaştığı o eski, terk edilmiş taş yayla evi karşısında bir umut ışığı gibi belirdi. Kapısı menteşesinden kopmak üzere olan, pencereleri camsız, çatısı çökmüş yıkık dökük bir yapıydı burası. Başka çaresi yoktu; sabaha kadar bu ayazda dışarıda kalırsa hipotermiden öleceğini biliyordu.
Hızla içeri attı kendini. İçerisi dışarısından biraz daha kuru ama aynı oranda kasvetliydi. Duvar dibine kıvrılıp nefesini toplamak istedi; ancak daha yere çömelemeden, dışarıdan gelen o ağır ayak sesini duydu.
*Fırtınanın sesini bastıran o tok adımlar...*
Kanı damarlarında çekildi. Kapının eşiğinde, üzerindeki sırılsıklam montu ve sırılsıklam olmuş siyah saçlarıyla, o karanlık silüet belirdi. **İsmail Furtuna.**
Adım adım içeri girdi. Gözleri karanlığa o kadar hızlı alışmıştı ki, odanın köşesinde tir tir titreyen Fadime’yi hemen fark etti. Yavaşça üzerine doğru yürümeye başladı. Yüzünde ne bir öfke ne de bir şaşkınlık vardı; sadece avını köşeye sıkıştırmış bir avcının o kaçınılmaz, sabırlı sakinliği hakimdi.
— Demek buradaydın... dedi İsmail, sesi odadaki yankıyla birlikte fısıltı gibi ama bir o kadar gür duyuldu. — Kaçabileceğini gerçekten sandın mı, savcı? Trabzon’un dağlarında yabancı bir kurt gibi nereye kadar koşa bilirdin ki?
Fadime sırtını taş duvara yasladı, gidecek tek bir milimi bile kalmamıştı. Gözlerindeki korkuyu gizlemek için başını dikleştirmeye çalıştı ama dişlerinin arasından dökülen kelimeler titremesine engel olamadı:
— Yaklaşma bana... Yemin ederim yaklaşma, İsmail!
— Ya yaklaşmazsam ne olur, Fadime? dedi adam, ses tonunu yumuşatarak ama aralarındaki mesafeyi sıfırlayarak.
İsmail, genç kadının tam önünde durdu. Aralarındaki mesafe o kadar azdı ki, adamın bedeninden yayılan o sıcaklık, Fadime’nin buz kesmiş tenine adeta bir yangın gibi vurdu. Dışarıda şimşekler çakıyor, gök gürültüsü evi sallıyordu; ama içerideki fırtına onlardan kaynaklanıyordu.
İsmail, sırılsıklam olmuş, yüzüne yapışmış saç tutamlarını parmaklarıyla büyük bir yavaşlıkla geriye doğru itti. O temasta Fadime’nin nefesi kilitlendi. Adamın parmak uçları kadının buz gibi yanağına değdiğinde, ikisi de aynı anda irkildi. Bu nefreti barındıran ama bir o kadar da karşı konulmaz bir şekilde çeken o tuhaf temas, odadaki havayı bir anda değiştirdi.
— Salaklık ediyorsun, dedi İsmail, fısıltıyla. Sesindeki o sertlik erimiş, yerine derin bir sitem bırakmıştı.
— Bu havada, bu dağda yalınayak, üstü başı sırılsıklam kaçmak... Donarak ölecektin. Farkında mısın?
— Ölseydim senin eline kalmaktan iyidi! diye bağırdı Fadime, gözlerinden süzülen yaşların yağmur suyuyla birleştiğini gizlemeye çalışarak. — Sen benim hayatımı, mesleğimi, her şeyimi aldın! Beni buraya hapsettin, adımı kirlettin! Daha benden ne istiyorsun?!
İsmail, kadının bu hıçkırıklarla karışık haykırışı karşısında derin bir nefes aldı. Gözlerini Fadime’nin dudaklarından alıp doğrudan o hırçın gözlerine dikti.
— Ben senin hayatını almadım, Fadime... Ben sadece senin o zırhını kırmaya çalıştım.
— Ne zırhı? Kendi suçlarını örtbas etmek için bana kumpas kurmanın adı ne zaman zırh kırmak oldu?!
— Hangi kumpas? Hangi suç?
İsmail, birden öne doğru bir adım daha atarak kadını tamamen kollarının arasına, taş duvarla kendi gövdesi arasında hapsetti. Fadime’nin elleri göğsüne yaslandı; adamın o sert, inatla atan kalbini avuçlarında hissediyordu.
— O haberler... O meslekten ihraç edildiğin yalanı... Hepsi birer blöftü, Fadime!
Fadime’nin gözleri şaşkınlıkla sonuna kadar açıldı. Soluğu boğazına tıkandı:
— Ne... Ne diyorsun sen?
— O haber hiçbir yerde yayınlanmadı. Müdürün seni görevden almadı. Sadece senin o dik kafanı eğmek, bana karşı oynadığın o gizli ajanlık oyununun bedelini sana ödetmek istedim. Bilmeni istedim ki, benim dünyamda kurallar benimle yazılır.
Fadime, duyduklarının şokuyla başını salladı. Öfkesi tavan yapmıştı, ama bir yandan da içindeki o buz gibi ağırlık yerini devasa bir rahatlamaya bırakmıştı. Mesleği duruyordu, onuru hâlâ onunla kayıp gitmemişti. Ama bu durum, şu an bu adamın kollarında, bu izole dağ evinde mahsur olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.
— Sen... Sen tam bir psikopatsın! diye fısıldadı Fadime, soluğu adamın dudaklarına çarparken.
— Benimle böyle oynayamazsın!
— Oynarım,
dedi İsmail, sesi artık tehlikeli derecede alçalmıştı. Gözleri kadının dudaklarına kaydı.
— Seninle ilgili her şeyi yaparım, Fadime. Çünkü sen... Buraya girdiğin ilk günden beri kafamı da hayatımı da altüst ettin. Seni görmezden gelmeye çalıştım, savcı kimliğini öğrendiğimde seni polise teslim edip bitirebilirdim; ama yapamadım.
Fadime, adamın gözlerindeki o ham, filtresiz tutkuyu gördüğünde kalbi yerinden çıkacak gibi çarptı. Aralarındaki o nefret perdesi aralanıyor, altından çok daha karanlık, çok daha tehlikeli bir çekim alanı gün yüzüne çıkıyordu.
— İsmail...
diye mırıldandı, sesi bir yalvarış gibi çıkmıştı. Ne için yalvardığını kendisi de bilmiyordu; kaçmak için mi, yoksa o adama teslim olmak için mi?
— Söyle, Fadime...
dedi İsmail, başını biraz daha eğerek dudaklarını kadının kulağına yaklaştırdı. Sıcak nefesi kulak memesine dokunduğunda Fadime titredi.
— Söyle, benden nefret ettiğin kadar beni arzuluyor musun?
Bu soru, odadaki tüm oksijeni emdi. Fadime, adamın göğsüne yaslı elleriyle onu itmek istedi ama parmakları onun ıslak gömleğinin kumaşına tutundu, adeta ona sığındı. Gözlerini kaçırmak istedikçe, İsmail’in o koyu kahverengi gözleri onu mıknatıs gibi çekiyordu.
— Ben... Ben senden nefret ediyorum
dedi Fadime, ama sesindeki o çözülüş, o inatçı direncin kırılışı her şeyi ele veriyordu.
— Yalan söylüyorsun, diye fısıldadı İsmail.
Ve daha genç kadının nefes almasına izin vermeden, dudaklarını onun titreyen dudaklarına bastırdı.
Bu öpücük ne nazik ne de sakindi; günlerdir biriken o öfkenin, hırsın, bastırılmış tutkunun ve iki düşmanın birbirine duyduğu o yasak çekimin patlamasıydı. Fadime ilk an şaşkınlıkla donakaldı; elleriyle adamı itmek istedi ama İsmail’in eli ensesine yerleşerek onun kaçmasına izin vermedi. Dudaklarındaki o sert baskı, kısa süre içinde kadının da teslim olmasıyla bambaşka bir boyuta evrildi. Fadime, kendisini korumak için ördüğü tüm duvarları, o öpücüğün ateşi altında birer birer yıkıldı. Kollarını istemsizce adamın boynuna doladı, parmakları onun sırılsıklam saçlarının arasına gömüldü.
O dudakların temasıyla birlikte odadaki tüm mantık duvarları bir anda çatırdayarak yıkıldı. O an, günlerdir içlerinde biriken o bastırılmış öfke, hırs ve iki düşmanın birbirine duyduğu o yasak çekim öyle patlayıcı bir güçle açığa çıkmıştı ki, Fadime ilk an ne olduğunu idrak bile edemedi. Bedeni ihanet ediyor, parmakları istemsizce adamın sırılsıklam saçlarının arasına gömülüyordu.
Ancak bu teslimiyet sadece birkaç saniye sürdü.
Zihninin en derin köşesinden gelen o keskin ses, bir buz duşu gibi genç kadının üzerine döküldü: Kendine gel! Karşındaki adam seni kaçıran, mesleğinle ve onurunla oynayan İsmail Furtuna!
Fadime’nin gözleri ardına kadar açıldı. İçindeki o mesleki gurur, savcılık onuru ve uğradığı ihanetin acısı bir anda alev gibi nüksetti. Kendine yaptığı bu ihanetin öfkesiyle birlikte, tüm gücünü toplayarak ellerini adamın geniş göğsüne bastırdı ve var gücüyle itti.
İsmail, bu ani ve sert hamle karşısında birkaç adım gerilemek zorunda kaldı. Genç kadın soluk soluğa, göğsü inip kalkarak, dudakları az önceki öpücüğün iziyle kızarmış bir halde bir avcıdan kaçan yaralı bir dişi kurt gibi ona bakıyordu. Gözlerinde korku değil, kendine duyduğu öfke ve adama karşı bilenmiş devasa bir nefret vardı.
Elleriyle hızla ağzını ve dudağını silerken, sesindeki o titrek ama bıçak gibi keskin öfkeyle soludu:
— Sen... Sen kendini ne sanıyorsun?!
İsmail, yediği bu sert itmeyle şaşkınlığını gizleyemezken, kadının o gözlerindeki hırsı gördüğünde dudaklarında tehlikeli bir kıvrım belirdi. Soluğunu toplarken gözlerini bir an olsun Fadime’den ayırmıyordu.
— Ne yaptım savcım?
diye sordu İsmail, sesindeki o alaycı kadife tonu korumaya çalışarak ama göğsünün inip kalkmasından içerideki fırtınanın kopmadığı da anlaşılmıyordu.
— Az önce karşılıklı aldığımız bir nefesti sadece.
— Sakın! Sakın o iğrenç oyunlarına beni de alet etmeye kalkma!
diye bağırdı Fadime, işaret parmağını tehditkâr bir şekilde sallayarak.
— Ben senin o karanlık sokaklarında oyuncak olacak kadınlardan değilim, İsmail Furtuna! Bir anlık... Bir anlık bir anormallikti, o kadar! Bir daha bana asla dokunmaya cesaret etme!
İsmail, kadının bu öfkeden deliye dönmüş haline baktı. Normalde kendisini iten, kafa tutan kimseye ikinci bir şans tanımayan o adam, bu kadının her bir itirazında sanki daha da büyüleniyordu. Üzerine doğru ağır adımlarla bir kez daha yürümeye başladı; gözlerindeki o koyu kahverengi ateş, bu kez çok daha tehlikeli bir boyuttaydı.
— Bir anlık anormallik miydi?
diye fısıldadı İsmail, aralarındaki mesafeyi yeniden kapatırken.
— Gözlerindeki o teslimiyeti, parmaklarının saçlarımdaki o titreyişini ben yalan mı söyledim sandın, Fadime? Sen benden nefret ettiğini iddia edebilirsin, ama bedeninin sana ihanet ettiğini ikimiz de çok iyi biliyoruz.
Fadime, adamın bu kadar yaklaşmasına izin vermeyerek hızla bir adım geriledi, sırtı yeniden o soğuk taş duvara çarptı. Kaçacak yeri olmadığını bildiği için çenesini dikleştirdi, gözlerini kaçırmadan doğrudan adamın gözlerinin içine baktı.
— Bedenim de ruhum da sana ait değil, olamaz da! Sen sadece bir suçlusun, ben ise o suçların hesabını sormakla ant içmiş bir savcıyım... Her ne kadar mesleğimle oynamaya çalışsan da bu gerçek asla değişmeyecek!
İsmail, kadının bu inatçı direnişi karşısında derin bir soluk bıraktı. İçindeki o sahiplenme dürtüsüyle öfke birbirine karışmıştı. Elini kaldırıp tam kadının yüzünün yanındaki duvara yasladı; onu yine o kolları arasında hapsetti.
— Savcılığın da o kanunların da bu dağlarda geçersiz, Fadime,
dedi kısık ve net bir sesle.
— Burada kurallar benim. Ve sen, o büyük gururunla ne kadar direnirsen diren, bu oyunun sonunda benimle birlikte yanacaksın.
Fadime, adamın yüzüne karşı meydan okurcasına güldü; ama bu gülüşün altında yatan o korkuyu ve kalbinin göğsünü delip geçecek gibi atan çılgın ritmini sadece kendisi biliyordu.
— Göreceğiz bakalım kim yanacak, İsmail... dedi, sesindeki o buz gibi netlikle.
Dışarıda fırtına geceyi dövmeye devam ederken, içerideki o iki inatçı ruh, birbirlerini yok etmeye yemin etmiş iki düşman gibi göz göze kilitlenip kalmıştı. Hiçbiri geri adım atmıyor, hiçbiri bu tehlikeli oyunda ilk zayıflığı gösteren taraf olmak istemiyordu.
Bölüm etkileşimi
