7. bölüm / 9
KİRLİ RAFLAR | İSFADBölüm 6
Bölümler 9Şu an: Bölüm 6
Trabzon’un yüksek, bulutlara değen dağlarının eteklerine saklanmış, şehirden ve medeniyetten tamamen izole edilmiş iki katlı ahşap evin o loş odasında, zaman adeta durmuştu.
Fadime, beyninin içinde çekiçlerle vuruluyormuş gibi atan o keskin ağrıyla gözlerini yavaşça araladı. Kirpikleri birbirine yapışmış, zihni sisli bir tünelin içindeydi. Eli istemsizce sızlayan alnına gittiğinde, yattığı yerin kendi evindeki yatak olmadığını idrak etmesi uzun sürmedi. Hızla doğrulup oturur pozisyona geldiğinde, etrafındaki yabancı ve kasvetli manzarayla yüzleşti. Oda oldukça sadeydi; devasa, koyu renkli bir yatak ve tavana uzanan ahşap bir gardırop dışında içeride hiçbir eşya yoktu. Dar pencerelerden sızan soluk, gri ışık odanın içindeki tozu havada dans ettiriyordu.
Pencereye doğru seri adımlarla ilerleyip dışarı baktığında gördüğü manzara kanını dondurdu. Ev, uçsuz bucaksız çam ağaçlarının ortasında, insan elinin değmediği ıssız bir vadide yer alıyordu. Aşağıda, bahçede elleri cebinde dolanan iki iri yarı adamın koyu bir sohbete dalmış olduğunu fark etti. Onların bakışlarından sakınmak için aniden geriye çekildi, sırtı soğuk duvara çarptı. Zihni hızla geriye sarıyor, dumanlı anılar birer birer netleşiyordu: Ofisten çıkışı, otoyolda aniden önünü kesen siyah araç, nefesi kesen o kimyasal bez ve ardından gelen o koyu karanlık... *Kaçırılmıştı.*
İçindeki mesleki disiplin ve hayatta kalma içgüdüsü korkunun önüne geçti. Düşünmeye vakti yoktu; kapıya doğru koştuğu gibi uzun, ahşap koridoru kat edip merdivenlere ulaştı. İkişer ikişer indiği merdivenlerin sonunda, evin dış kapısı olduğunu tahmin ettiği büyük ahşap kapının önüne attı kendini. Titreyen elleriyle demir kapı kolunu aşağı bastırdı, ancak mekanizma kilitliydi. Kilidi zorlamak için tüm gücüyle asıldı ama kımıldamadı bile.
— Allah kahretsin! diye soludu dişlerinin arasından, nefesi göğsünde sıkışarak.
Tam o sırada, evin sessizliğini yırtan o tok, pürüzsüz ve adamın ruhuna kazınan ses koridorda yankılandı:
— Demek uyanabildin, savcı hanım...
Fadime hızla arkasına döndü. Koridorun ortasında kimse yoktu; ses, az önce kapısından öylece geçip gittiği geniş oturma odasından geliyordu. Temkinli ama öfkeli adımlarla odaya doğru yöneldi. İçeri adım attığında, oda taştan örülmüş büyük bir şöminenin çıtırdayan alevleriyle aydınlanıyordu. Şöminenin karşısında, kollarını koltuğun arkasına yaymış, bir elinde kehribar rengi viski bardağını sallayan **İsmail Furtuna** duruyordu.
İsmail’in koyu kahverengi gözleri, odaya girdiği an doğrudan Fadime’nin üzerinde kilitlendi. Genç kadının o hırçın, meydan okuyan duruşunu izlerken dudaklarında tehlikeli bir tebessüm belirdi. Aramızdaki o sessizliği ilk bozan yine o oldu, sesindeki kadife ton adeta odayı ısıtıyordu:
— Bir an hiç uyanmayacaksın sandım, savcım.
Fadime, öfkeden titreyen ellerini yanlarında yumruk yaparak odanın ortasına, İsmail’in tam karşısına dikildi. Gözlerinde alev alev yanan öfke, adamın o sakin ve rahat tavrıyla zıtlaşarak havayı elektriklendiriyordu.
— Niye kaçırdın beni?! diye bağırdı, sesindeki tüm tazyikle.
İsmail, acele etmeden elindeki bardağı sehpaya bıraktı. Koltukta iyice yayıldığı yerden ağır hareketlerle kalktı. Üzerindeki gömleğin yakası hafifçe açılmış, o geniş omuzları ve kendinden emin duruşu odayı adeta küçük göstermişti.
— Yani "kaçırdım" demeyelim de... Seni geçici bir süreliğine misafir olarak dağ evime aldım diyelim, dedi alaycı bir ses tonuyla.
— Ne saçmalıyorsun ya sen?! Beni misafir olarak buraya getirirken bana sordun mu?!
Fadime’nin öfkeden soluk soluğa çıkışıyla birlikte İsmail’in yüzündeki o oyuncu ifade anında silindi. Adam, tek bir hamleyle aralarındaki mesafeyi kapatıp üzerine doğru yürümeye başladı. O devasa ve baskın silüet üzerine çökerken, Fadime refleks olarak bir adım geriledi; ancak sırtı hemen arkasındaki sehpaya çarptı. Kaçacak yeri kalmamıştı. İsmail, tam önünde, nefesini teninde hissedebileceği kadar yakın durdu.
— Sen benim iş yerime sekreter kılığında sızıp beni hapse attırmaya çalışırken bana sordun mu da, ben seni buraya getirirken sana soracağım, savcı? diye kükredi İsmail, sesi bu kez sert ve bıçak gibi keskin çıkmıştı.
Fadime, aralarındaki bu nefes kesen, tehlikeli yakınlıktan dolayı yutkundu; ama ne olursa olsun ezilmeyecekti. Başını dikleştirip göğsüne hafifçe parmağını bastırdı:
— Aynı şey değil bu! Onlar devletin kanunları...
— Evet, bence de aynı şey değil! Senin o arkasına sığındığın kanunlarınla bana kurmaya çalıştığın kumpasın yanında bu hiçbir şey!
— Bir de haklıyım de tam olsun!
Fadime, öfkeyle parmağını sallayarak adamın göğsüne doğru biraz daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe o kadar azdı ki, her solukta göğüsleri birbirine değecek gibi oluyordu. Bu fiziksel yakınlık, ikisinin de damarlarındaki adrenalini tırmandırıyordu.
— Sen bir suçlusun, İsmail Furtuna! Ortalıkta mafya gibi dolaşarak yediğin haltların haddi hesabı yok. Evet, ben Savcı Fadime Koçari olarak senin o şirketine girdim, seni hak delillerle bitirmek için çabaladım; ama sen yine ve yine o karanlık ağların sayesinde kurtuldun!
İsmail, genç kadının bu korkusuz meydan okuması karşısında gözlerini kısarak onu izledi. Kadının yüzündeki öfke kızıllığı, koyu saçlarının döküldüğü boynu ve inip kalkan göğsü, adamın zihninde tehlikeli bir çekim alanı yaratıyordu. Ama bunu belli etmemek için sesindeki o alaycı tonu korudu:
— O işler o kadar kolay değil, savcı. Beni bu zamana kadar kimse deviremedi, sen de deviremeyeceksin. Zaten bu saatten sonra istesen de elinden hiçbir şey gelmez.
Fadime ellerini hırsla göğsünde bağlayıp başını yukarı kaldırdı:
— Ben yapmasam da, eninde sonunda hak ettiğin o karanlık yeri boylayacaksın! Hapis yolları yakında sana da gözükecek, İsmail Furtuna!
İsmail, kadının bu iddialı meydan okumasına karşı hafifçe sırıtarak başını eğdi:
— Hm... Demek öyle? Nasıl olacak o iş, anlatsana biraz da ben bileyim?
— Beni eninde sonunda merak edecekler, İsmail! Mobese kayıtlarından senin arabana bindirildiğim, beni kaçırdığın anlaşıldığında sence büromdaki ekip arkadaşlarım, müdürüm ne yapacak sanıyorsun? Emniyet seni bu dağ başında bile bulacak!
İsmail, bu tehdit karşısında başını iki yana salladı. Hiç istifini bozmadan, yavaşça geriye çekilip masanın üzerindeki kumandayı aldı ve duvara monte edilmiş büyük televizyonu açtı.
— Sandığım kadar zeki değilsin, savcı... Şu an dışarıda kimse seni kaçırdığımı konuşmuyor. Bil bakalım ne konuşuluyor?
Fadime, şaşkınlıkla kaşlarını çattı. Ekrandan yayılan flaş haber sesleriyle birlikte bakışları ekrana kaydı. Spikerin ciddiyetle okuduğu satırlar, odadaki tüm havayı bir anda buz kesti:
*— ...Evet, bildiğiniz üzere sevgili seyirciler, uzun zamandır güvenlik güçlerinin takibinde olan İsmail Furtuna hâlâ serbest. Ancak dakika dakika elimize ulaşan şok edici bilgilere göre, Furtuna’nın özel bir büro savcısıyla gizli bir aşk yaşadığı ortaya çıktı! Bu ismin, başarılarıyla adını sıkça duyuran, devletin en güvenilir isimlerinden Savcı Fadime Koçari olduğu öğrenildi...*
Fadime’nin dünyası o an baş aşağı döndü. Kulaklarında uğuldayan sesle birlikte elleri göğsünden düştü, gözleri irileşti.
— Ne... Ne saçmalıyorsun sen ya?! diye fısıldadı, sesi titriyordu. — Ne aşkı, ne diyor bunlar?!
İsmail, arkasına yaslanmış, elini çenesine dayamış bir şekilde haberi büyük bir keyifle izliyordu. Fadime, deliye dönmüş bir halde kumandayı kapmak için atıldı ama İsmail bileğinden tutarak onu durdurdu.
*— ...Savcı Fadime Koçari ve organize suç örgütü lideri olduğu iddia edilen İsmail Furtuna arasındaki bu yasak ilişki, adaletin tarafsızlığına gölge düşürdü! İsmail Furtuna’nın bugüne kadar hapse girmeme sebebi acaba sevgili savcının onu koruması mıydı? Sayın seyirciler, adli mercilerden gelecek açıklamalar bekleniyor...*
Artık dayanamıyordu. Taşıdığı tüm unvanlar, adalete olan inancı, tertemiz geçmişi ve gururu gözlerinin önünde bir çırpıda kirletiliyordu. Hıçkırıkla karışık bir hınçla sehpanın üzerindeki boş bardağı kapıp bütün gücüyle televizyon ekranına fırlattı. Ekran çatırtıyla çatlarken, Fadime’nin gözlerinden inen yaşlar görüş açısını bulanıklaştırdı. Sinirle, tüm gücüyle bağırmaya başladı:
— Sen... Sen böyle bir şeyi nasıl yaparsın he?! Kendi pisliğini, o kirli yalanlarını nasıl benim üzerime atmaya çalışırsın?! Kimsin sen, kim sanıyorsun kendini?!
Fadime’nin bu kontrolünü yitirmiş hali karşısında İsmail bir anda yerinden fırladı. Aralarındaki mesafe sıfırlandı; genç kadının çırpınan ellerini yakalayıp bileklerini demir gibi parmakları arasında hapsetti.
— İşte sen bunu bilmiyorsun, Fadime! dedi İsmail, soluğu kadının yüzüne çarparken. Gözlerindeki o koyu ateş, öfkeyle ve tutkuyla parlıyordu. — Ben İsmail Furtuna’yım! Sen beni bitirmeye çalışıyorsun ama asıl ben seni bitiririm! Elinde ne o kutsal itibarın kalır, ne de o mesleğin! Seninle oynayarak bu oyunu ben bitiririm!
Fadime, bileklerini onun elinden kurtarmak için çılgınlar gibi çırpınıyordu, ancak adamın gücü karşısında kımıldayamadı bile. Nefes nefese, gözlerinde yaşlarla yüzüne baktı:
— Senden nefret ediyorum... Senden ölesiye nefret ediyorum, İsmail!
İsmail’in yüzündeki kaslar gerildi. Kadının o gözlerindeki nefreti doğrudan kendi teninde hissediyordu; ama bu nefreti bile göğüsleyecek kadar karanlıktı ruhu.
— Duyduklarımız karşılıklı, Savcı Fadime Koçari... Duyduklarımız karşılıklı.
Fadime, var gücüyle bileklerini onun avucundan kurtarıp bir adım geriye savruldu. Yüzünde acı ama bir o kadar da meydan okuyan, biterim ama boyun eğmem diyen o keskin gülümsemeyle başını kaldırdı:
— İki tane ucuz magazin haberiyle beni alt edebileceğini, mesleğimi elimden alabileceğini düşünüyorsan... Yanılıyorsun, İsmail. Bu oyunun sonunda yıkılan taraf ben değil, bizzat sen olacaksın!
İsmail, kadının o enkaz halindeki ama hâlâ dik duran gururuna baktı. İçindeki tehlikeli hayranlık hissi öfkesiyle harmanlanırken, dudaklarındaki o tehlikeli tebessümle karşılık verdi:
— Göreceğiz, Fadime Koçari... Göreceğiz.
Trabzon’un yüksek, bulutlara değen dağlarının eteklerine saklanmış, şehirden ve medeniyetten tamamen izole edilmiş iki katlı ahşap evin o loş odasında, zaman adeta durmuştu.
Fadime, beyninin içinde çekiçlerle vuruluyormuş gibi atan o keskin ağrıyla gözlerini yavaşça araladı. Kirpikleri birbirine yapışmış, zihni sisli bir tünelin içindeydi. Eli istemsizce sızlayan alnına gittiğinde, yattığı yerin kendi evindeki yatak olmadığını idrak etmesi uzun sürmedi. Hızla doğrulup oturur pozisyona geldiğinde, etrafındaki yabancı ve kasvetli manzarayla yüzleşti. Oda oldukça sadeydi; devasa, koyu renkli bir yatak ve tavana uzanan ahşap bir gardırop dışında içeride hiçbir eşya yoktu. Dar pencerelerden sızan soluk, gri ışık odanın içindeki tozu havada dans ettiriyordu.
Pencereye doğru seri adımlarla ilerleyip dışarı baktığında gördüğü manzara kanını dondurdu. Ev, uçsuz bucaksız çam ağaçlarının ortasında, insan elinin değmediği ıssız bir vadide yer alıyordu. Aşağıda, bahçede elleri cebinde dolanan iki iri yarı adamın koyu bir sohbete dalmış olduğunu fark etti. Onların bakışlarından sakınmak için aniden geriye çekildi, sırtı soğuk duvara çarptı. Zihni hızla geriye sarıyor, dumanlı anılar birer birer netleşiyordu: Ofisten çıkışı, otoyolda aniden önünü kesen siyah araç, nefesi kesen o kimyasal bez ve ardından gelen o koyu karanlık... *Kaçırılmıştı.*
İçindeki mesleki disiplin ve hayatta kalma içgüdüsü korkunun önüne geçti. Düşünmeye vakti yoktu; kapıya doğru koştuğu gibi uzun, ahşap koridoru kat edip merdivenlere ulaştı. İkişer ikişer indiği merdivenlerin sonunda, evin dış kapısı olduğunu tahmin ettiği büyük ahşap kapının önüne attı kendini. Titreyen elleriyle demir kapı kolunu aşağı bastırdı, ancak mekanizma kilitliydi. Kilidi zorlamak için tüm gücüyle asıldı ama kımıldamadı bile.
— Allah kahretsin! diye soludu dişlerinin arasından, nefesi göğsünde sıkışarak.
Tam o sırada, evin sessizliğini yırtan o tok, pürüzsüz ve adamın ruhuna kazınan ses koridorda yankılandı:
— Demek uyanabildin, savcı hanım...
Fadime hızla arkasına döndü. Koridorun ortasında kimse yoktu; ses, az önce kapısından öylece geçip gittiği geniş oturma odasından geliyordu. Temkinli ama öfkeli adımlarla odaya doğru yöneldi. İçeri adım attığında, oda taştan örülmüş büyük bir şöminenin çıtırdayan alevleriyle aydınlanıyordu. Şöminenin karşısında, kollarını koltuğun arkasına yaymış, bir elinde kehribar rengi viski bardağını sallayan **İsmail Furtuna** duruyordu.
İsmail’in koyu kahverengi gözleri, odaya girdiği an doğrudan Fadime’nin üzerinde kilitlendi. Genç kadının o hırçın, meydan okuyan duruşunu izlerken dudaklarında tehlikeli bir tebessüm belirdi. Aramızdaki o sessizliği ilk bozan yine o oldu, sesindeki kadife ton adeta odayı ısıtıyordu:
— Bir an hiç uyanmayacaksın sandım, savcım.
Fadime, öfkeden titreyen ellerini yanlarında yumruk yaparak odanın ortasına, İsmail’in tam karşısına dikildi. Gözlerinde alev alev yanan öfke, adamın o sakin ve rahat tavrıyla zıtlaşarak havayı elektriklendiriyordu.
— Niye kaçırdın beni?! diye bağırdı, sesindeki tüm tazyikle.
İsmail, acele etmeden elindeki bardağı sehpaya bıraktı. Koltukta iyice yayıldığı yerden ağır hareketlerle kalktı. Üzerindeki gömleğin yakası hafifçe açılmış, o geniş omuzları ve kendinden emin duruşu odayı adeta küçük göstermişti.
— Yani "kaçırdım" demeyelim de... Seni geçici bir süreliğine misafir olarak dağ evime aldım diyelim, dedi alaycı bir ses tonuyla.
— Ne saçmalıyorsun ya sen?! Beni misafir olarak buraya getirirken bana sordun mu?!
Fadime’nin öfkeden soluk soluğa çıkışıyla birlikte İsmail’in yüzündeki o oyuncu ifade anında silindi. Adam, tek bir hamleyle aralarındaki mesafeyi kapatıp üzerine doğru yürümeye başladı. O devasa ve baskın silüet üzerine çökerken, Fadime refleks olarak bir adım geriledi; ancak sırtı hemen arkasındaki sehpaya çarptı. Kaçacak yeri kalmamıştı. İsmail, tam önünde, nefesini teninde hissedebileceği kadar yakın durdu.
— Sen benim iş yerime sekreter kılığında sızıp beni hapse attırmaya çalışırken bana sordun mu da, ben seni buraya getirirken sana soracağım, savcı? diye kükredi İsmail, sesi bu kez sert ve bıçak gibi keskin çıkmıştı.
Fadime, aralarındaki bu nefes kesen, tehlikeli yakınlıktan dolayı yutkundu; ama ne olursa olsun ezilmeyecekti. Başını dikleştirip göğsüne hafifçe parmağını bastırdı:
— Aynı şey değil bu! Onlar devletin kanunları...
— Evet, bence de aynı şey değil! Senin o arkasına sığındığın kanunlarınla bana kurmaya çalıştığın kumpasın yanında bu hiçbir şey!
— Bir de haklıyım de tam olsun!
Fadime, öfkeyle parmağını sallayarak adamın göğsüne doğru biraz daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe o kadar azdı ki, her solukta göğüsleri birbirine değecek gibi oluyordu. Bu fiziksel yakınlık, ikisinin de damarlarındaki adrenalini tırmandırıyordu.
— Sen bir suçlusun, İsmail Furtuna! Ortalıkta mafya gibi dolaşarak yediğin haltların haddi hesabı yok. Evet, ben Savcı Fadime Koçari olarak senin o şirketine girdim, seni hak delillerle bitirmek için çabaladım; ama sen yine ve yine o karanlık ağların sayesinde kurtuldun!
İsmail, genç kadının bu korkusuz meydan okuması karşısında gözlerini kısarak onu izledi. Kadının yüzündeki öfke kızıllığı, koyu saçlarının döküldüğü boynu ve inip kalkan göğsü, adamın zihninde tehlikeli bir çekim alanı yaratıyordu. Ama bunu belli etmemek için sesindeki o alaycı tonu korudu:
— O işler o kadar kolay değil, savcı. Beni bu zamana kadar kimse deviremedi, sen de deviremeyeceksin. Zaten bu saatten sonra istesen de elinden hiçbir şey gelmez.
Fadime ellerini hırsla göğsünde bağlayıp başını yukarı kaldırdı:
— Ben yapmasam da, eninde sonunda hak ettiğin o karanlık yeri boylayacaksın! Hapis yolları yakında sana da gözükecek, İsmail Furtuna!
İsmail, kadının bu iddialı meydan okumasına karşı hafifçe sırıtarak başını eğdi:
— Hm... Demek öyle? Nasıl olacak o iş, anlatsana biraz da ben bileyim?
— Beni eninde sonunda merak edecekler, İsmail! Mobese kayıtlarından senin arabana bindirildiğim, beni kaçırdığın anlaşıldığında sence büromdaki ekip arkadaşlarım, müdürüm ne yapacak sanıyorsun? Emniyet seni bu dağ başında bile bulacak!
İsmail, bu tehdit karşısında başını iki yana salladı. Hiç istifini bozmadan, yavaşça geriye çekilip masanın üzerindeki kumandayı aldı ve duvara monte edilmiş büyük televizyonu açtı.
— Sandığım kadar zeki değilsin, savcı... Şu an dışarıda kimse seni kaçırdığımı konuşmuyor. Bil bakalım ne konuşuluyor?
Fadime, şaşkınlıkla kaşlarını çattı. Ekrandan yayılan flaş haber sesleriyle birlikte bakışları ekrana kaydı. Spikerin ciddiyetle okuduğu satırlar, odadaki tüm havayı bir anda buz kesti:
*— ...Evet, bildiğiniz üzere sevgili seyirciler, uzun zamandır güvenlik güçlerinin takibinde olan İsmail Furtuna hâlâ serbest. Ancak dakika dakika elimize ulaşan şok edici bilgilere göre, Furtuna’nın özel bir büro savcısıyla gizli bir aşk yaşadığı ortaya çıktı! Bu ismin, başarılarıyla adını sıkça duyuran, devletin en güvenilir isimlerinden Savcı Fadime Koçari olduğu öğrenildi...*
Fadime’nin dünyası o an baş aşağı döndü. Kulaklarında uğuldayan sesle birlikte elleri göğsünden düştü, gözleri irileşti.
— Ne... Ne saçmalıyorsun sen ya?! diye fısıldadı, sesi titriyordu. — Ne aşkı, ne diyor bunlar?!
İsmail, arkasına yaslanmış, elini çenesine dayamış bir şekilde haberi büyük bir keyifle izliyordu. Fadime, deliye dönmüş bir halde kumandayı kapmak için atıldı ama İsmail bileğinden tutarak onu durdurdu.
*— ...Savcı Fadime Koçari ve organize suç örgütü lideri olduğu iddia edilen İsmail Furtuna arasındaki bu yasak ilişki, adaletin tarafsızlığına gölge düşürdü! İsmail Furtuna’nın bugüne kadar hapse girmeme sebebi acaba sevgili savcının onu koruması mıydı? Sayın seyirciler, adli mercilerden gelecek açıklamalar bekleniyor...*
Artık dayanamıyordu. Taşıdığı tüm unvanlar, adalete olan inancı, tertemiz geçmişi ve gururu gözlerinin önünde bir çırpıda kirletiliyordu. Hıçkırıkla karışık bir hınçla sehpanın üzerindeki boş bardağı kapıp bütün gücüyle televizyon ekranına fırlattı. Ekran çatırtıyla çatlarken, Fadime’nin gözlerinden inen yaşlar görüş açısını bulanıklaştırdı. Sinirle, tüm gücüyle bağırmaya başladı:
— Sen... Sen böyle bir şeyi nasıl yaparsın he?! Kendi pisliğini, o kirli yalanlarını nasıl benim üzerime atmaya çalışırsın?! Kimsin sen, kim sanıyorsun kendini?!
Fadime’nin bu kontrolünü yitirmiş hali karşısında İsmail bir anda yerinden fırladı. Aralarındaki mesafe sıfırlandı; genç kadının çırpınan ellerini yakalayıp bileklerini demir gibi parmakları arasında hapsetti.
— İşte sen bunu bilmiyorsun, Fadime! dedi İsmail, soluğu kadının yüzüne çarparken. Gözlerindeki o koyu ateş, öfkeyle ve tutkuyla parlıyordu. — Ben İsmail Furtuna’yım! Sen beni bitirmeye çalışıyorsun ama asıl ben seni bitiririm! Elinde ne o kutsal itibarın kalır, ne de o mesleğin! Seninle oynayarak bu oyunu ben bitiririm!
Fadime, bileklerini onun elinden kurtarmak için çılgınlar gibi çırpınıyordu, ancak adamın gücü karşısında kımıldayamadı bile. Nefes nefese, gözlerinde yaşlarla yüzüne baktı:
— Senden nefret ediyorum... Senden ölesiye nefret ediyorum, İsmail!
İsmail’in yüzündeki kaslar gerildi. Kadının o gözlerindeki nefreti doğrudan kendi teninde hissediyordu; ama bu nefreti bile göğüsleyecek kadar karanlıktı ruhu.
— Duyduklarımız karşılıklı, Savcı Fadime Koçari... Duyduklarımız karşılıklı.
Fadime, var gücüyle bileklerini onun avucundan kurtarıp bir adım geriye savruldu. Yüzünde acı ama bir o kadar da meydan okuyan, biterim ama boyun eğmem diyen o keskin gülümsemeyle başını kaldırdı:
— İki tane ucuz magazin haberiyle beni alt edebileceğini, mesleğimi elimden alabileceğini düşünüyorsan... Yanılıyorsun, İsmail. Bu oyunun sonunda yıkılan taraf ben değil, bizzat sen olacaksın!
İsmail, kadının o enkaz halindeki ama hâlâ dik duran gururuna baktı. İçindeki tehlikeli hayranlık hissi öfkesiyle harmanlanırken, dudaklarındaki o tehlikeli tebessümle karşılık verdi:
— Göreceğiz, Fadime Koçari... Göreceğiz.
Bölüm etkileşimi
