Bölüm 7

Vaveyla Yazarı: Lily Vibe

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: Bölüm 7

— Göreceğiz, Fadime Koçari, göreceğiz...
İsmail, bu son kelimeyi dudaklarının arasında yuvarlayarak kadının o hırçın, meydan okuyan duruşunu baştan aşağı süzdü. Kapıya doğru hızla yönelen Fadime, kilidi açmak için demir kolu defalarca aşağı yukarı zorlasa da, mekanizmanın boş tıkırtısından başka bir ses duymadı. İsmail, cebinden çıkardığı ağır demir anahtarı parmakları arasında yavaşça sallayarak ona doğru birkaç adım attı. Omuzlarını hafifçe geriye atmış, bakışlarındaki o tehlikeli ama bir o kadar da büyüleyici parıltıyla genç kadını abluka altına almıştı.
— Boşuna uğraşma, Fadime, dedi sesindeki o tok ve pürüzsüz ton odayı doldururken. — Buradan benim iznim olmadan adımını bile atamazsın.
Fadime, öfkeden kıpkırmızı kesilen yüzüyle aniden arkasına döndü. Gözlerindeki ateş, adamın bu rahat tavrı karşısında daha da harlanmıştı.
— Sen eşkıya mısın, mafya bozuntusu mu?! Ne demek benim iznim olmadan buradan çıkamazsın?!
İsmail, kadının bu öfkeli çıkışına karşı sakinliğini bozmadan dudaklarında hafif bir tebessümle başını eğdi:
— Ne anlıyorsan o demek, savcı hanım. Buradan ancak ben "bitti" dediğimde çıkabilirsin. En azından benim seninle olan işim tamamen bitene kadar...
— Beni burada asla ve asla zorla tutamazsın, İsmail! Şu kapıyı şimdi açarsın, yoksa...
Fadime’nin tehditkâr cümlesi yarım kaldı çünkü İsmail, zihnindeki tüm mesafeleri bir çırpıda yok ederek aralarındaki boşluğu kapattı. Öyle hızlı ve kendinden emin bir adım atmıştı ki, genç kadın ne olduğunu anlayamadan sırtı kapının tahtasına yaslandı; İsmail ise onun tam önünde, soluğunu teninde hissedebileceği kadar yakın bir mesafede durdu. Aralarındaki o nefes alıp verme alanı tamamen kaybolmuştu. Genç kadının inip kalkan göğsü, adamın geniş göğsüne neredeyse değiyordu.
— Yoksa ne, Fadime? dedi İsmail, sesini alçaltarak doğrudan kadının gözlerinin içine baktı. — Ne yaparsın bu kapıyı açmazsam?
Fadime, adamın bu kadar yakınında olmasından, teninden yayılan o sert erkek kokusundan ve gözlerindeki o karanlık çekimden anlık bir saniyeliğine nefesini tuttu; ama gururundan asla ödün vermedi. Başını dikleştirip gözlerini adamın koyu kahverengi irislerine dikti:
— Bu evi senin başına yıkarım!
İsmail’in boğazından kopan o derin, yankılı kahkaha odanın duvarlarında çarptı. Adamın göğsünün sarsıntısı, Fadime’nin tenine kadar ulaştı.
— Bak, pek korktum doğrusu... Hemen gidip anahtarı takıyorum kapıya.
Diyerek elindeki demir anahtarı alaycı bir hareketle yeniden cebine attı. Bu umursamaz ve alaycı tavır, bardağı taşıran son damla oldu. Zihnindeki tüm sabır teli kopan Fadime, kontrolünü tamamen yitirdi. Hızla az önce bulundukları oturma odasına geri döndü; masanın üzerindeki ne var ne yoksa yere fırlatmaya, sehpanın üzerindeki objeleri hırsla parçalamaya başladı. Yetmedi, televizyon ünitesinin üzerindeki her şeyi silip süpürdü ve nihayet kollarının tüm gücüyle yüklenerek az önce haberleri izledikleri büyük televizyon ekranını gürültüyle yere devirdi. Ekran binlerce parça halinde halının üzerine dağıldı.
Odanın ortasında soluk soluğa kalmışken, İsmail hızla içeri girdi ve kadının bileklerini arkasından kavrayıp onu kendine doğru çekti:
— Yeter! Kendine zarar vereceksin artık!
Fadime, adamın göğsüne yaslanmış bir halde çılgınlar gibi çırpınıyordu. Gözlerinden yaşlar boşanmak üzereydi ama öfkesi hepsinden büyüktü:
— Sana ne be, sana ne! İstersem burada kendimi öldürürüm, kime ne!
İsmail, genç kadının bu pervasız hırsına karşı hem öfkeleniyor hem de içten içe onun bu ateşiyle büyüleniyordu. Başını biraz daha yaklaştırıp fısıldadı:
— Aa, öyle deme... Sen bana canlı lazımsın, savcım.
Fadime başını kaldırıp öfkeyle yüzüne baktı:
— Sen narsist bir psikopat mısın ya?! Az önce kükrüyordun, şimdi sırıtıyorsun. Var mı senin ruhsal problemlerin, İsmail Furtuna?!
— Sayende olacağı kesin... Çık şuradan, her tarafı cam parçası yaptın, ayağını keseceksin.
Fadime, adamın bu korumacı ama sinir bozucu tonuna daha fazla dayanamayarak hızla odadan çıktı, merdivenleri tırmanarak yukarıdaki odaya kendini kapattı.
Aradan geçen saatler boyunca odadan dışarı adım atmamıştı. Onun o alaycı yüzünü görmektense odadaki duvarlarla bakışmayı tercih etmişti. Dolabı defalarca kurcalasa da içeride birkaç battaniye ve çarşaftan başka hiçbir şey yoktu. Zihni durmaksızın kaçış planları kuruyor, pencereye her yaklaştığında buranın o kadar da yüksek olmadığını, zorda kalırsa oradan atlayabileceğini hesaba katıyordu.
Karnından gelen derin ve sarsıcı bir açlık sesi, düşüncelerini aniden böldü. En son ne zaman yemek yediğini hatırlamıyordu bile; dünden beri midesine bir lokma girmemişti. Sonunda gururunu bir kenara bırakıp açlığa yenik düştü ve odanın kapısını yavaşça araladı.
Aşağıdan gelen boğuk sesler ve nefis yemek kokuları dikkatini çekti. Sessiz adımlarla merdivenlerden inerken, salondaki koltuğa yayılmış, ellerindeki lahmacunları büyük bir iştahla yiyen İsmail ve Ali’yle karşılaştı. Genç kadının varlığını hissettikleri an, ikisi de başını kaldırdı. Ali, ağzındakini yutmaya çalışarak genişçe sırıttı:
— Ooo Fadime, naber? Gelsene, taze geldi.
Fadime, Ali’nin bu rahatlığı karşısında gözlerini devirmeden edemedi. Masanın yanından geçip tam karşısındaki tekli koltuğa oturdu; kollarını göğsünde sıkıca birleştirerek buz gibi bir sesle söze girdi:
— Nasıl olayım Ali? Sayenizde buraya hapsedilmiş bir tutsağım.
İkisi de bu cümleyi duyduklarında istiflerini bozmadılar, lahmacunlarını yemeye devam ettiler. Fadime merakına daha fazla engel olamayarak sordu:
— Neredeyiz biz şu an? Hangi şehirdeyiz?
İsmail, elindeki ayran bardağını sehpaya bırakıp başını kadına çevirdi:
— Nerede olmamızı isterdin, Fadime?
— Soruya soruyla cevap vermeyi kes! Neredeyiz dedim? Ankara’dayız hâlâ, değil mi?
Ali kahkahasını tutamayarak araya girdi:
— Ooo, ne Ankara’sı Fadime! Sen bayağı kuzeye geldin; Karadeniz’desin şu an.
Fadime’nin gözleri dehşetle sonuna kadar açıldı:
— Karadeniz mi? Şaka yapıyorsunuz herhalde, değil mi?
— Yoo, gayet ciddiyiz, dedikleri an Fadime ayağa fırladı. — Trabzon’dayız şu an.
— Siz iyi misiniz ya?! Ne diye beni buraya getiriyorsunuz? Arkadaşlarım, ailem beni merak etmiştir! Hiç mi korkmuyorsunuz polise gidip şikayetçi olmalarından, aranmaktan?
İsmail, ceketinin cebinden yavaşça bir telefon çıkardı; bu Fadime’nin kendi telefonuydu. Telefonu parmakları arasında sallarken uyardı:
— Merak edemezler... Çünkü senin tatile çıktığını biliyorlar.
Fadime kaşlarını çattı:
— Ne diyorsun sen ya? Ne tatili?!
İsmail ekrana dokunarak telefonu gösterdi:
— Arkadaşlarına mesaj atmak hiç zor olmadı. Şu an herkes senin ailenin yanına tatile gittiğini sanıyor; Ankara’da her şey normal seyrinde ilerliyor yani, savcım. Kimse seni aramıyor, kimsenin senden haberi yok.
Bu sözler bardağı taşıran son damla oldu. Fadime sinirden çılgına dönerek ayağa kalktı ve bağırmaya başladı:
— Ne olsun istiyorsunuz siz benden?! Tamam, beni buraya kapattınız, adımı magazinlere meze ettiniz; ama bu durum nereye kadar gidecek? Nasıl alacaksın intikamını, İsmail Furtuna? Benim adıma çıkardığın o haberler elbet unutulacak ve ben eninde sonunda senin elinden kurtulup mesleğime geri döndüğümde, o hapislerde çürümen için elimden gelen her şeyi yapıcam!
İsmail, kadının bu soluk soluğa, hınç dolu çıkışını sakin bir şekilde dinledi. Bu sükûnet Fadime’yi daha da öfkelendiriyordu. Adam, yanındaki Ali’ye bakıp hafifçe sırıtarak yeniden Fadime’ye döndü:
— Mesleğin mi? Hangi meslekten bahsediyorsun sen, Fadime Koçari? Senin artık bir mesleğin yok ki.
Fadime olduğu yerde kaskatı kesildi. Sesinin titremesine engel olamayarak fısıldadı:
— O da ne demek?
— Elinde hiçbir unvan, hiçbir meslek kalmadığını söylüyorum, Fadime. Az önce bürodaki müdürün, hakkımızda çıkan o skandal iddialar yüzünden senin istifanı kabul etti... Haberin yok muydu yoksa?
— Yalan söylüyorsun! Müdürüm asla böyle bir şey yapmaz, o haberlere inanmaz!
— Ama maalesef inandı, bak...
İsmail, elindeki telefonu Fadime’ye doğru uzattı. Genç kadın elleri titreyerek cihazı aldı ve ekrandaki habere baktı. Gözleri satırların üzerinde gezindikçe dünyası karardı; özel bürodan ihraç edildiğine, mesleğinden el çektirildiğine dair yazıyı gördüğü an adeta nefesi kesildi. Telefonu öfkeyle yere fırlattı ve doğrudan İsmail’in üzerine yürüdü. Yumruk yaptığı ellerini adamın geniş göğsüne vura vura hıncını çıkarmaya başladı:
— Allah belanı versin senin! Ne istedin benden? Ben sadece görevimi yapıyordum!
Gözyaşları sel gibi akarken çığlık çığlığa vuruyordu. İsmail, kadının bu yıkılmış, paramparça halini görünce aniden ayağa kalkıp onun ince bileklerini sıkıca kavradı ve hafifçe sarsarak durdurdu:
— Sakin ol! Kes şu bağırmayı!
Ali oturduğu yerden endişeyle ayaklanıp üzerlerine doğru adımlarken, Fadime öfkeyle bileklerini İsmail’in avucundan kurtardı ve geri çekildi:
— Bana dokunma! Sakın dokunma bana! Yaşattıklarını asla unutmayacağım, İsmail Furtuna. Sen elimden mesleğimi alarak beni yıkabileceğini sanıyorsun ama bunun bedelini çok ağır ödeyeceksin!
Gözyaşları içinde oturma odasından fırlayıp yukarıdaki odaya kendini kilitledi. Artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmamıştı; buradan ne pahasına olursa olsun kaçacaktı.
Odaya giren Fadime, soluk soluğa etrafına baktı. Dolaptaki kalın beyaz çarşafları yatağın üzerine serdi. Hızlı ve pratik hareketlerle çarşafları birbirine düğümleyerek uzun, sağlam bir kumaş ip haline getirdi. Uçlarından birini yatağın demir ayağına sıkıca bağladı, diğer ucunu ise kendi ince beline doladı.
Kalbi göğsünü parçalayacak gibi atıyordu. Derin bir nefes alıp pencereyi ardına kadar açtı. Gece karanlığı ve dağların dondurucu ayazı yüzüne çarptı. Oda evin arkasına baktığı için aşağıda sadece elinde telefonla mesai yapan tek bir nöbetçi adam vardı. Fadime titreyen elleriyle kendini yavaşça pencereden dışarı sarkıttı. Çarşaf ipine tutunarak metrelerce yüksekten kaymaya başladı; avuçları sürtünmeyle yanıyor, korku iliklerine işliyordu. Nihayet ayakları çimlere bastığında tırnaklarına kadar titriyordu. Hızla belindeki düğümü çözerken, nöbetçi adamın sırtının kendisine dönük olduğunu gördü. Ön tarafa geçmek imkansızdı, bu yüzden sol taraftaki karanlık orman yoluna doğru sessizce koşmaya başladı.
Aşağıda, salonda İsmail sinirle koltuğuna oturmuş, az önce yaşananların ağırlığını sindirmeye çalışıyordu. Ali yanına yaklaşıp mırıldandı:
— İso, sence de biraz ileri gitmedin mi? Kızın ellerinden mesleğini aldığını söylemek...
— Ne yapmamı bekliyordun, Ali? Canı yansın istedim, acı çekmeliydi.
— Haklısın ama meslek meselesi... Neyse. Ali bir an duraksadı, sonra kaşlarını çattı: — Dur bakalım... Bu kız dünden beri burada, tek lokma bir şey yediğini görmedim ben. Aç mıdır acaba?
İsmail’in zihninde bu cümle bir şimşek gibi çaktı. Doğru ya, kız dünden beri ağzına bir lokma koymamıştı. Masanın üzerindeki lahmacun tabağını eline alıp hızla merdivenlere yöneldi:
— Geliyorum ben şimdi.
Yukarı çıkıp Fadime’nin odasının kapısını açtığında içerideki mutlak sessizlik ve ardına kadar açık duran pencereyle karşılaştı. Elindeki tabak yere düşüp kırılırken, İsmail’in gözleri pencereden aşağı sarkan çarşaf ipine takıldı.
*Kaçmıştı.*
Öfkeden kükreyerek merdivenlerden aşağı indi. Ali şaşkınlıkla ayağa kalktı:
— Ne oldu İso?
— Ne olacak, kız kaçmış lan!
Bahçeye fırlayan İsmail, nöbetçi adamların üzerine yürüyerek gürledi:
— Ulan kafasızlar! Kız pencereden kaçarken hiçbiriniz görmediniz mi?! Nerede o?!
— Bilmiyoruz İsmail Bey, yemin ederiz görmedik!
— Eğer o kızı bulamazsanız, kendinize bugünden mezar kazmaya başlayın! Çabuk dağılın etrafa, çok uzaklaşmış olamaz!
Gecenin karanlığına bürünen Trabzon dağlarında, İsmail Furtuna’nın öfkesi fırtına gibi koparken, ardında gözü kara bir av başlamıştı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

920okunma 117beğeni 79yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.