4. bölüm · Kehanetin Tanrıçası: Küller Altındaki Alev -Seri 1

Kül Taşıyan Adam

Asena'nın Kaleminden

Adam, kılıcını yere bıraktığında orman ilk kez susmadı.
Tam tersine… dinlemeye başladı.

Kız, bir adım daha geri çekildi. Ayağının altındaki toprak yumuşaktı, sanki içine çekmek ister gibiydi. Bu orman güvenli değildi ama adamın gelişiyle birlikte tehlike biçim değiştirmişti. Daha tanıdık, daha insani bir şeye bürünmüştü. Ve bu, ejderhalardan bile ürkütücüydü.

“Beni nereden tanıyorsun?” diye sordu kız.
Adam cevap vermedi. Bunun yerine diz çöktü, yere bıraktığı kılıcın kabzasını eliyle yokladı. Kılıç eskiydi; çeliği çatlaklarla dolu, kenarları körleşmişti. Ama kız, o çatlakların arasında donmuş kan gördüğüne yemin edebilirdi.
“İsmim Arven,” dedi adam sonunda.
“Ve ben… kehanetin başladığı gün oradaydım.”
Kızın kalbi hızlandı.
“Yalan.”

Arven başını kaldırdı. Altın rengi gözleri bir an için karardı, sanki üstlerinden kül geçti.
“Ben de öyle demeni bekliyordum.”

Orman rüzgârla inledi. Dallar birbirine sürtündü. Yaprak yoktu ama yine de fısıltı vardı.
“O gün,” diye fısıldadı ses,
“kan gökyüzünden aktı.”
Kız kulaklarını kapatmadı. Artık kaçmıyordu.
“Anlat,” dedi. “Ama tek bir yalan söylersen..”
“Beni yakarsın,” dedi Arven.

“Biliyorum.”

Bu cümleyi korkusuzca söylemişti. Belki de korkacak bir şeyi kalmamıştı.
Arven anlatmaya başladığında, orman değişti.
Ağaçların gövdeleri soluklaştı. Hava ağırlaştı. Kız, etraflarındaki dünyanın bir anlığına geri çekildiğini hissetti. Yerini başka bir zamana bırakıyordu.
“Ben o zamanlar tapınak muhafızıydım,” dedi Arven.
“Tanrılara değil… zincirlere.”

Kız kaşlarını çattı.
“Zincirler mi?”

“Ejderha zincirleri,” dedi. “Tanrılar görünmek istemez. Ama zincirler… zincirler her şeyi görür.”

Gözlerini kapattı.
“Bir gece,” diye devam etti,
“gökyüzü üç kez karardı. Aynen şimdi anlatılanlarda olduğu gibi. Ve biz… biz bir şeyin yanlış olduğunu anladık.”

Kızın göğsü sıkıştı.
“Benim doğduğum gece.”

Arven başını salladı.
“Evet.”
Orman bir kez daha nefes aldı.
“Hatırlıyor,” dedi ses.
“Ama eksik.”
Arven derin bir nefes aldı.
“Tanrılar kehaneti yazarken,” dedi, “biz zincirleri kontrol ediyorduk. Çünkü ejderhalar o an… kıpırdanmaya başlamıştı.”
“Kaç tane?” diye sordu kız.
Arven gözlerini açtı.
“Bir.”
Sadece bir kelimeydi ama dünyanın ağırlığını taşıyordu.
“Adı vardı,” dedi Arven. “Ama artık söylenmiyor. Çünkü adlar… çağırır.”

Kız yutkundu.
“Beni mi çağırıyordu?”

“Hayır,” dedi Arven.
“Seni hatırlıyordu.”

Tapınağın içindeki anı, kızın zihninde canlandı.
Zincirler, karanlık, ses…
Her şey, ilk kez yerine oturuyordu.

“Tanrılar,” dedi kız yavaşça, “beni neden yaşattı?”

Arven acı bir gülümsemeyle başını eğdi.
“Çünkü seni öldürürlerse,” dedi, “kehanet tamamlanırdı.”

Kız dondu.
“Ne demek istiyorsun?”

“Tanrılar,” dedi Arven, “kehaneti kontrol edebileceklerini sandılar. Ama kehanet yaşayan bir şeydi. Seni öldürmek, onu serbest bırakmaktı. O yüzden seni… gözden uzak tuttular.”
“Ve izlediler,” diye fısıldadı ses.
“Her nefesini.”
Kız dizlerinin titrediğini hissetti. Ama yere düşmedi. Düşmek, artık ona ait bir refleks değildi.
“Peki sen,” dedi Arven’e bakarak, “neden buradasın?”
Adam sustu.
Sonra kılıcını aldı. Kılıcın ucunu yere bastırdı.
“Çünkü ben,” dedi, “yanlış tarafı seçtim.”
Kızın bakışları sertleşti.
“Tanrıları mı?”
“Hayır,” dedi Arven.
“Ejderhayı.”

Sessizlik çöktü.

Bu kez fısıltı yoktu. Orman da susmuştu. Sanki dünya, bu cümleyi duymamak için kulaklarını kapatmıştı.
“Onu serbest bırakmak istedim,” dedi Arven. “Zincirlerin gevşediğini fark ettim. Tanrılar kehanetle meşguldü. Ben… bir anlık bir boşluk gördüm.”
“Ve?” diye sordu kız.
“Ve ejderha bana baktı,” dedi Arven.
“Bana değil… içimdeki korkuya.”
Altın rengi gözleri titredi.

“O an anladım,” dedi, “özgürlük isteyen herkes masum değildir.”
Gökyüzü aniden karardı.
Bu kararma önceki gibi değildi. Ne ay vardı, ne yıldız. Bu kararma içeriden geliyordu.
Kız göğsünü tuttu. Kalbi yanıyordu. Alev gibi değil… kül gibi.
“Zaman,” dedi ses.
“Hatırlama zamanı bitti.”
Toprak yarıldı.
Ormanın ortasında, taşlarla çevrili bir daire ortaya çıktı. Taşların üzerinde ejderha yazıları vardı. Kız bu yazıları okumayı bilmiyordu ama anlıyordu.
“Bu bir kapı,” dedi.

Arven başını salladı.
“İlk tapınağa giden yol.”

“Tanrılar orada mı?”

“Hayır,” dedi Arven.
“Tanrılar oraya giremez.”

Kızın dudakları aralandı.
“Peki kim girer?”
Arven ona baktı.

“Tanrıça.”

Bu kelime havada asılı kaldı.

Tanrıça.
Kız, kelimenin içini hissetti. Boş değildi. Aksine… çok doluydu. Fazla dolu.
“Ben..” diye başladı.
“Henüz değil,” dedi ses.
“Ama yol başladı.”
Taş daire alev aldı. Ama bu alev yakmıyordu. Gölge gibiydi. Kız bir adım attığında dünya arkasında kapatıldı.
Kapının öteki tarafı sessizdi.
Gökyüzü yoktu.
Toprak yoktu.
Sadece uzun, taş bir yol vardı. Yolun iki yanında dev heykeller yükseliyordu. Heykeller tanrı değildi. Ejderha da değildi.
Kadınlardı.
Kanatları yoktu. Ama sırtlarında yanık izleri vardı. Ellerinde kılıç değil, zincir tutuyorlardı.
“Bunlar kim?” diye fısıldadı kız.
Arven’in sesi kısıldı.
“Bunlar… senden önce gelenler.”
Kız durdu.
“Ne demek istiyorsun?”
Arven yürümeye devam etmedi.
“Her çağda,” dedi, “tanrılar bir kadın seçti. Kehaneti onun üstüne yazdı. Ama hiçbiri… tamamlayamadı.”

“Öldüler mi?”

Arven gözlerini kapattı.
“Hayır,” dedi. “Unutuldular.”

Heykellerin yüzleri silikti. İsim yoktu. Hatıra yoktu.
Kızın içi buz kesti.
“Ben de mi..”
“Hayır,” dedi ses.
“Sen farklısın.”
“Niye?” diye sordu kız öfkeyle.
“Kanım mı farklı? Ruhum mu?”

Sessizlik.

Sonra cevap geldi.
“Çünkü sen… istemiyorsun.”
Kız nefesini tuttu.
“Ben tanrıça olmak istemiyorum,” dedi.
“İşte bu yüzden,” dedi ses,
“olacaksın.”
Yolun sonunda büyük bir kapı vardı. Kapının üzerinde tek bir sembol kazılıydı.

Kehanet.

Arven durdu.
“Buradan sonrası,” dedi, “benim yolum değil.”
Kız ona baktı.
“Geliyorsun.”
“Hayır,” dedi Arven. “Benim yerim… külde.”
Kız bir an durdu. Sonra elini uzattı.
“Yanlış yaptığını söyledin,” dedi. “Ama hâlâ buradasın.”
Arven eline baktı.
“Bu bir kefaret değil,” dedi. “Bu… son.”
Kız elini geri çekmedi.
Kapı aralandı.
Ve içeriden sıcak değil, hatıra yayıldı.
Bu, bir yolculuğun başlangıcıydı.

Ama artık kız şunu biliyordu:
Kehanet, onun için yazılmamıştı.
Kehanet, ondan korktuğu için yazılmıştı.

Ve korku…
yanlış kişiye bulaştığında
tanrıları öldürürdü.